STRADİGMA: Soğuk Savaş sonrası dönemi
ve Afganistan'la başlayarak Irak'la devam
eden süreci Türkiye açısından değerlendirebilir
misiniz?
Y. HACISALİHOĞLU: Soğuk Savaş sonrası
yeni süreçte dünyada ciddi anlamda bir değişim
süreci yaşanıyor. Bu değişim süreci içerisinde
Türkiye de kendi yerini, kendi geleceğini
belirlemek zorunda hissetmelidir. Şimdi böyle
bir yapı içerisinde Türkiye aldığı tezkere
kararıyla aslında gelecek adına da çok önemli,
kendini bağlayan giderek belki de ipotek altına
alan bir kararın altına imza attı.
Soğuk Savaş sonrası süreç nasıl bir süreç?
İki kutuplu siyasal sistemin dağıldığı, blok
bağımlılığının dışında gelişen aslında her
ülkenin ABD başta olmak üzere dahil olduğu,
kendi ülke ve ulusal çıkarlarını öncelikli
kıldığı yeni bir düzen. Yeni bir saflaşmanın
da aslında içinde yer alan, yani gelecek de
vaat eden bir düzen. Bu düzende Avrupa Birliği
kendi konumunu belirlemek istiyor. ABD ise
bu durumdan çok da hoşnut değil. Maastrich
sonrası Avrupa'sında siyasal ve giderek askeri
ve dış politika açısından yeniden kimliklenmek
isteyen bir Avrupa Birliği çıkıyor karşımıza.
Öte yandan ABD, Almanya-Fransa yakınlaşmasından
çok mutlu olmuyor. ABD'nin rahatsız olduğu
başka bir nokta daha var. Büyüklüğünü ve aslında
ekonomik açıdan geriye dönük on yıldır yaşadığı
sıkıntıları da aşabilmek adına bir coğrafyaya
ilgi gösteriyor, o da Avrasya. Soğuk Savaş
döneminde de bu ilgi hep vardı ama oradaki
Sovyet egemenliği onu belli bir hatta ancak
tutabiliyordu. Bu çevreleme politikası olarak
adlandırılıyordu ve kenar kuşak teorisi diye
bir jeopolitik projeyle destekleniyordu. Doğu
Avrupa, Batı Avrupa ayrımlaşmasından başlayan
hat Yunanistan, Türkiye, İran üzerinden Pakistan'a
uzanan bir çevrelemeydi. Bu Sovyetlerin daha
fazla güneye, daha fazla petrol bölgelerine
inmesini engellemeye yönelik geliştirilen
bir projeydi. Şimdi işler değişince Amerika
artık bununla yetinmiyor ve bununla yetinmemesinin
de bir nedeni var. Zira güçlü olmanın bugünkü
dönem içerisinde üç parametresini algılıyor
ve bunu öne çıkartıyor.
Birincisi, ABD diyor ki, ben ileri strateji
teknolojisi üretiyorum, bu benim önemli bir
dayanağım ve ayırıcı özelliğim, bununla da
yetinmiyorum, bunu zaten ayakta tutması gereken
iki bileşeniyle de ben ilgileniyorum. O da
yeni piyasa ve pazarlar üzerinde egemenlik
kurabilmek. Sovyet egemenliğinin ortadan kalktığı
bölgeler bu açıdan önemli bir alan olarak
yeni bir piyasa ve pazar bütünlüğü olanağı
sunuyor. Bir başka şey daha var, o da her
türlü ileri stratejik teknolojinin gelişimine
rağmen insanlığın geldiği noktada topyekün
bir ülkenin ya da tüm dünya için meseleye
bakıldığında enerji açısından talep edileni
karşılayacak bir teknoloji üretiminin henüz
olmadığı ortaya çıkıyor. Yani füzyon teknolojisinden
tutun da, bütün biyoteknoloji, nükleer teknoloji
vs. Bunların hepsinin toplamı aslında üretim
açısından talep edilen enerjiyi karşılamakta
yeterli olmuyor. Bu durum doğal kaynaklara
önemli ölçüde bir bağımlılığa yol açıyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nde de sözkonusu
olan bu durumdur. Bu bölge dünya kaynaklarının
dörtte üçünü kendinde barındıran Avrasya bölgesidir
ve bir anlamda mekansal bir birikim alanıdır.
Dolayısıyla Bush doktrini Amerika'nın Avrasya'ya
nasıl yaklaşması gerektiğinin stratejisidir,
egemenliği sağlamanın yoludur, yol haritasıdır.
O sayfalar dolusu metin içerisinde iki önemli
şey onun omurgasıdır. Bu belgedeki omurgalardan
bir tanesi; Amerika'nın bundan sonrası için
küresel egemenliğini paylaşmak istemediği
için böyle bir ihtimal gördüğü küresel gücü
önceden önlemek istemesidir. İkincisi ise
sadece küresel rolü paylaşmak değil, bu küresel
rolünü yerel ve bölgesel işletmesine yarayacak,
işletmesini ve kalıcılaştırılmasını engelleyecek,
ve de inisiyatifi dışında müdahil olmadığı
bir bölgesel ittifakı da istemiyor. O belgede
bunu başaracak, bu konuda bir çekim gücü oluşturabilecek
yine denetimi dışında gelişecek bir bölge
gücünün de kimliklenmesini istenmediği belirtiliyor.
Bunun için de Amerika diyor ki yeni kavramlar
üretiyorum, dünyada bir küresel terörizm var,
bununla mücadele etmem gerekiyor. Peki, küresel
terörizm denilen şey tüm dünya için ortak
tehdit algılaması mıdır? Hayır, ben bunu somutlaştıramıyorum,
elle tutulur bir şey haline gelmiyor. Peki
böyle bir şey varsa bununla mücadele etme
yetkisini insanlık ya da dünya adına Amerika
Birleşik Devletleri'ne kim verdi? Yetki aldığı
bir yasal zemin ya da uluslararası örgüt var
mı? Hayır. Tam bu noktada Birleşmiş Milletler
ile de ayrıştığını ilan etmiş oluyor. Dolayısıyla
ben onun rolünü de üstleniyorum diyor. 11
Eylül saldırıları tüm bunların işletileceği
ve önemli ölçüde de meşrulaştırma aracı haline
gelen bir süreçle denk düştü bu. 11 Eylül'ü
kim yaptıysa yaptı, ama ABD zamanlama ve asıl
hedefi açısından 11 Eylül'ün sonuçlarından
yararlanmasını çok iyi bildi. Aslında Soğuk
Savaş sonrasında peş peşe çıkartılan birtakım
kavramlarla ve doktrinlerle oluşturulmuş bir
şeydi. Burada ne demek istiyorum? Mesela Baba
Bush 1. Körfez Savaşı'nda "Bu bir yeni
dünya düzenidir. ABD'nin tek kimliğiyle özdeşleşmiş
onun egemenliğiyle ortaya çıkan dünyadır"
dedi. Hemen peşinden bu yeni dünya düzeni
kavramını pekiştiren ve peş peşe yankılanan
teoriler, tezler üretildi. Önce Foucault çıktı
"Bu neo-liberal çizginin hakimiyetidir
"dedi. Ardından Huntington çıktı temel
çelişki artık medeniyetler arasındadır diyerek
batıyı yüceltti. Tabi bir anlamda Amerika'yı
aslında yüceltti. Üçüncüsü Brzezinski çıkarak
taktik ve stratejik yönlerine dikkat çekti.
Avrasya diyerek satranç tahtasını anlattı.
Tüm bu tezler aslında Amerikan egemenliğine
ve dünyada tek kutuplu yapının kalıcılaştırılmasına
hizmet ediyor. Tam bu esnada 11 Eylül saldırısı,
ardından Afganistan, ikinci ayak olarak Irak
karşımıza çıkıyor.
STRADİGMA: 11 Eylül saldırılarından
sonra ABD'nin izlediği politikaları nasıl
yorumluyorsunuz, sizce bu tablo Irak ile bitiyor
mu?
Y. HACISALİHOĞLU: Kuşkusuz bitmeyecek
çünkü şunu da açıklamak durumundayız. Bu bir
güce dayalı yola çıkış, gücü hissettirme,
gücün verdiği bir güvenle yapılan bir müdahale,
yani bu bir jeopolitik proje. Jeopolitik projenin
öne çıktığı bir yapıda uluslararası hukuk,
uluslararası ahlak gibi sorgulamaları daha
az duymaya başlıyoruz, onlar önemsizleştirilmeye
başlıyor. Zaten böyle bir projenin olmadığını
farz ettiğimiz taktirde dünya siyasal atlasında
niye buralar seçiliyor ve niye burası önemli
oluyor sorularına yanıt veremiyoruz. Böyle
bir yapı içerisinde bu jeopolitik projenin
olmazsa olmaz gereksinimleri vardır. Nedir
bunlar? Mesela senin egemenlik kurmak istediğin
yer harita üzerinde neresidir? Bu projeyi
nerede egemen kılmak istiyorsun? O istediğin
yere yönelik hangi eksenleri, hangi koridorları
kullanmak durumundasın? Bunlar önceden belirlidir
ve buralarda yeni üsler oluşturulur.
Öncelikle yeni üsler coğrafyası yaratılır.
Bakın, Baltık Cumhuriyetleri'nden başlamak
üzere Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan,
Polonya hattı, Balkanlar'a iniyor. Bu ABD'nin
aslında Avrupa'da üstüne titrediği yeni bir
hattır. Ayrıca ABD yeni üsler için anlaşmalar
yapıyor, bazı ülkelere yeni üsler kurdu. Bu
ülkeler hararetle Amerika'nın gelip üs kurmasını
istiyor. Bununla beraber Amerika Polonya'daki
askeri varlığını artırmaya çalışıyor ve Almanya'daki
askeri varlığını Polonya'ya taşıma planı yapıyor.
Yani bir anlamda Avrupa'da da bir ayrışmayı
bunu yaparak başarmış oluyor. ABD diyor ki,
biz Avrupa'ya güvenilir olmayan müttefik ve
yaşlı genç bir Avrupa olarak bakıyoruz artık.
O yüzden de biz doğuyu ağırlık merkezi alıyoruz
diyorlar. Bu durumun tabi yine coğrafi ve
jeopolitik nedenleri de var. Yani ABD için
Avrasya'ya biraz daha yakın olmak önemli,
Avrasya'nın doku olarak iç içe geçmiş olan
eski doğu bloğu ülkeleri bu hat içerisinde
önem kazanıyor. Rusya'nın Fransa ve Almanya
ile gelişen ilişkileri doğrultusunda, yeni
Avrupa Birliği ülkeleri ile dış ticaretinin
neredeyse yüzde 50'ye vardığı bir ortamda
Rusya-Avrupa yakınlaşması dikkat çekiyor.
Rusya her ne kadar ittifak sağlanabilmesi
için uysal davranıyorsa da, Putin burada kuşkusuz
pragmatik bir politika izliyor.
Dolayısıyla üsler coğrafyasının bir de böyle
bir amacı var. ABD için önem taşıyan bir de
Kafkaslar var. Afganistan'da başladı, Özbekistan,
Gürcistan, Azerbaycan da ABD'nin üs kurmasını
istiyor. Şimdi birincisi bu üsler coğrafyası
değişmekte. İkincisi jeopolitik proje sonuçta
bir egemenlik projesi, bir çeşit toprak kazanma
projesi. Açık konuşalım, bu bir emperyalist
proje, yani bu 19. yy. sömürge koşullarını
hissettiriyor, yaşattırıyor. Dokuyla uymayan
valiler atanıyor. Dolayısıyla böyle bir projede
yine gereksinim duyulan bir şey var o da tampon
oluşumlar. Ne işe yarar tampon oluşumlar,
tampon devlet, tampon coğrafya, tampon bölge?
Bir kere size kolay hareket imkanı sağlar.
Üslerin bulunduğu ülkelerde yapamadığınız
şeyleri burada yaparsanız. Başka daha önemli
bir şey daha sağlar. Siz bir süre sonra askeri
nüfuzunuzu çekmek zorunda kaldığınızda, o
kontrolü ayakta tutabilmek, orada egemenliğinizi
her an hissetmenizi sağlayabilecek, kalıcılaştırabilecek
o yerel çelişkileri de bir anlamda kendi kozası
içinde besleyecek bir tampon devlet oluşturacak
bir yere de ihtiyaç duyarsınız. Bu tarihte
de her zaman böyle olmuştur. Her emperyalist
açılım kendi tampon devletini yaratmıştır.
Aslında İsrail, Ermenistan ve Yunanistan böyle
birer tampon devlettir.
STRADİGMA: Bahsettiğiniz bu proje içerisinde
Türkiye'nin rolü nedir?
Y. HACISALİHOĞLU: Şimdi böyle bir proje
içerisinde Türkiye'nin yeri ne, nedir bu bölgenin
yeri, yeni tampon bölge Irak'ın kuzeyine mi
odaklanmıştır? Irak'ın kuzeyi Türkiye için
hassas bir noktaydı. Bu tablo içerisinde Türkiye
yer almak istediğini belirtiyordu ama aslında
tablonun her fırça darbesinde Türkiye'nin
yeri olmadığı belirginleşiyordu. Bu durum
Soğuk Savaş sonrası süreçten beri ortaydı
ancak Türkiye bununla yüzleşmek istemedi.
Nedeni ise Soğuk Savaş bitmişti fakat izlerini
üzerinden atamayanlar vardı. Biz kendi başımıza
ne yapacağız şimdi, ne güzel blok bağımlılığı
vardı, onlar bizim yerimize politika üretiyordu
diye düşünüldü Türkiye'de. Sıkıştığımız zaman
para da alıyorduk, şimdi bu da kalktı ne yapacağız?
diyenler oluşmaya başladı. Tüm bu saf görüşler
dışında bu işten beslenenler ve kendi kişisel
küçük dar, çıkar noktalarını dışarıyla eklemlendiren
kişiler oluşmaya başladı ama bu durum geniş
halk kitlelerinin, Türk ulusunun geleceği
ile örtüşmeyen bir yapıyı öne çıkarttı.
1991'den bu yana bir adım daha atıldı; 1.
Körfez Savaşı. Ne oldu Türkiye'nin bir Irak
sorunu yoktu, Irak sorunu doğdu. Irak'ın kuzeyindeki
bu oluşum rahatsızlık doğurdu ve Türkiye Irak
sorununu bir anlamda önünde buldu. Nasıl oldu
bu? Aşama aşama Bağdat'tan Irak'ın kuzeyi
kopartıldı. Kim koparttı, kim destek oldu,
bir devletin oluşması için Irak'ın kuzeyinde
olmazsa olmaz koşulları kim yarattı? Irak'ta
anayasa yok muydu? Vardı. Parlamento yok muydu?
Vardı. Parası vardı, yerel örgütlenmesi vardı.
Sadece Birleşmiş Milletler tanımamıştı, zaten
otonomi ve devlet oluşumu için bir başvuruda
bulunulmamıştı. İnsanlar asker yapıldılar,
eğitildiler ve tekrar o bölgelere getirildiler.
Bu insanlar Amerikan vatandaşı gibi davranmaya
başladı ve Amerikan ordusunun üniformasını
giydiler. Bir ordu üretilmiş oldu. Musul ve
Kerkük'te önemli ölçüde mevzi kazandırıldı.
Bu tablo oluşurken Türkiye yer almadığı gibi
Türkmenler de yer almadı, çünkü Türkmenler
Türkiye'nin bir uzantısı sayıldı. Şu anki
denklem böyle kuruldu. Ama biz hep Talabani,
Barzani ve Türkiye çelişkisi ile baktık olaya.
Böyle baktığımız için gerçeği görmekte direndik
ya da gerçeği görmek istemedik.
STRADİGMA: Peki hangi çıkarlar doğrultusunda
Irak'ın kuzeyi bu duruma getirildi?
Y. HACISALİHOĞLU: Bu aslında bir kukla
oluşumdur, tampon devlettir. Bu yapı bir bakıma
İsrail stratejileri ile de örtüşüyor ve İsrail
burada suflör görevi görüyor. Amerika içerisindeki
yapılanmaya şöyle bir bakın, oradaki derin
devletin beslediği bir ekip iş başında ve
bu tesadüfen bir araya gelmiş bir ekip değil.
Musevi lobilerinin, çok uluslu şirketlerin
oluşturduğu Neo-con denilen yeni muhafazakar
bir şahin grubu yönetimde. Bu noktada bir
de İsrail stratejisi devreye girmeye başlıyor.
Bu İsrail-Arap çelişkisini dengeleyecek, Arap
dünyasının dikkatini dağıtacak, bir başka
çelişkiye yönlendirerek gücün bütünleşmesini
engelleyecek, (zaten bütünleşme niyetleri
yok ama) gelecek adına daha güvenli olabilecek
bir çelişki üretmek amaçlı bir stratejidir.
O da Kürt-Arap çelişkisi, Kürt-İran çelişkisi
hatta giderek Kürt-Türk çelişkisidir. Dolayısıyla
bir tampon devletler dayanışması oluşacak
gelecek adına, bu tampon devletler de İsrail,
Ermenistan ve muhtemel bir Kürdistan. Hatırlayın
Irak'ın kuzeyi ile ilgili tanımlama hep güney
Kürdistan idi. Öyle tanımlandı, haritaların
önünde basın toplantıları yapıldı, Amerikalı
subaylar toplantı yaptı. Peki kuzey neresidir?
Dolayısıyla burada bitmeyen bir yapı isteniyor.
Sizin de sorduğunuz gibi, niçin bunlar önemli
olmaya başlıyor? Irak kendi dinamikleri ile
bir yönetim değişikliği yapıyor olsa idi,
üçe beşe on beşe bölünüyor olsa idi benim
hiçbir itirazım olmazdı. Kürtler bir devlet
kurmak istiyor olsa idi, kendi dinamikleri
içinde, kendi istekleri ve yapılanması içinde
buna ne diyebilirdik. Ulusların kendi kader
hakkına saygılı olurduk, ama bu durum farklı.
Atlantik'in ötesindeki bir güç kendi çıkarları
için bir kukla yönetim kuracak ve bunu yapay
bir şekilde oluşturacak. Üstelik kısa bir
gelecekte de beni tehdit edecek, bu denklemin
bu ayağı görülmediği takdirde Irak gerçeği
ile yüzleşemeyiz. Bu yapı sadece Irak'ın kuzeyinde
Kürtlerin Türkmenleri ezdiği, bizlerin de
rahatsız olduğu bir yapı olarak algılanamaz,
bu gerçek bir bütün halinde görülmelidir.
Kürt meselesi, Kürt kartı emperyal devletler
tarafından Irak'ın işgalinden önce Türkiye'den
Irak'a yönelik kullanılıyordu. Şimdi durum
değişti, artık Irak'tan Türkiye'ye yönelik
kullanılmakta. Bu yüzden PKK-KADEK örgütüne
denildi ki, eve dönün ve silahlarınızı bırakın
zaten siyasal alt yapı oluşuyor, siyasal mücadele
verin. Giderek bir eyalet sistemini anımsatacak
bir yapılanmaya doğru gidiliyor. Tüm bunlarla
ortaya bir fotoğraf çıkıyor. Türkiye böyle
bir denklemi ve görmediği, yüzleşmediği bir
ortamda asker yollamayı düşünüyor. Bu fotoğrafın
içinde olmasam da, gelecek adına beni tehdit
edecek olsan da, tek taraflı olsa da aslında
benim stratejik ortağımsın. Türkiye burada
körü körüne bağlıymış gibi davranıyor.
STRADİGMA: Hocam sizce Türkiye'nin
ulusal çıkarları bu noktada neyi gerektiriyor
?
Y. HACISALİHOĞLU: Aslında Türkiye 1
Mart tezkeresi ile bir mesafe kat etmişti,
hatta Avrupa Birliği açısından bile saygın
bir noktaya gelmişti. Bölge de çok olumlu
bir tepki vermişti, Araplar bile şaşırdılar.
Türkiye'nin yapması gereken ise, bir kere
denklemi görmek ve çelişkilerin nerden geldiğini
bilmek olmalıdır. Türkiye sadece coğrafi konumunu
doğru yorumlasa tek seçeneğinin olmadığını,
dengeleyici politikaların gerekli olduğunu
kavrayacak. Türkiye sadece batılı mıdır? Türkiye
aynı zamanda doğuludur, Asyalıdır. Avrupalıdır
da aynı zamanda. Bunun alt ölçekleri de var.
Karadenizlidir, Balkanlıdır, Ortadoğuludur,
Kafkaslıdır. Buralarda ne kadardır ağırlığı?
Niye komşuları ile hep kavgalıdır? Nedir bu
çelişki?
Meseleye şöyle bakmak lazım; artık geldiğimiz
noktada dış politika ve dış piyasa ayrılmaz
bir ikilidir. Türkiye'nin 8 komşusu ile dış
ticaret oranı %5 düzeyindedir. Avrupa Birliği
ile ise ortalama %50'dir. Burada ciddi bir
çelişki vardır. Brzezinski kitaplarında Avrasya'yı
şu şekilde tanımlamakta; her şey Avrasya'dadır,
dünya nüfusunun yüzde 60'ı, bütün enerji kaynakları
ve doğal kaynakların üçte ikisi bu bölgededir.
Altı büyük ekonomi ve büyük nükleer güçler
Avrasya'dadır diyor. Ama önemli bir noktaya
daha dikkat çekiyor, neyse ki Amerika için
Avrasya bütünleşecek kadar bir arada değil
ve dağınık bir haldedir. O zaman Avrasya çok
önemli bir bölgedir ve Türkiye Avrasya'da
var olmak zorundadır.
Mesela Şanghay İşbirliği Örgütü, ciddi ve
yeni bir örgüttür. Henüz daha gelecek adına
çok fazla öngörüde bulunmak zor ama bir başlangıç
olabilir. Türkiye kendini bu gibi oluşumlardan
niye soyutluyor? Türkiye gözlemci olarak buralarda
olmak zorunda. Bence Türkiye'nin Avrupa Birliği'ni
zorlayacak, Avrupa Birliği'ni rahatsız edecek
adımlar atmak yerine önce Asya koridorlarına
girmesi halinde Avrupa'ya da ulaşma şansı
daha çok olacak. Dolayısıyla yeni işbirliği
alternatifleri, ittifaklar, seçenekler üretmek
zorundasınız. Yeni bir şey keşfetmeye gerek
yok, Mustafa Kemal Atatürk'ü doğru anlamak
zorundasınız.. Ne yapmıştır Kurtuluş Savaşı
sonrasında? Öncelikle bölge merkezli dış politikaya
yönelmiştir ve çevrede bir barış kuşağı yaratmak
istemiştir. Balkan Paktını, Sadabat Paktını
kurarak öncülük yapmıştır. Öte yandan Sovyetlerle
saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. Biz ise
tamamen elimizi eteğimiz çekmiş durumdayız.
Ortadoğu'da yokuz, Asya'da yokuz. Mesela Çin
bir buçuk milyarı aşmış bir pazar ve bu ülkeye
yönelik bir sürü stratejiler üretiliyor. Türkiye
ise yok burada.
STRADİGMA: Sizce Amerika Türkiye'yi
nerede görüyor?
Y. HACISALİHOĞLU: ABD 1 Mayıs'ta savaşın
bittiğini ilan etmişti fakat o günden bugüne
çok büyük bir sıkıntı yaşıyor. Asker kaybı
günde nerdeyse ortalama ikiye çıktı. İç kamuoyu
desteğinde çok ciddi anlamda bir aşınma var.
Aileler çocuklarını geri istiyorlar. Askerler
yurtlarına bir an önce dönmek için gün sayıyor.
Bölgedeki mücadele ise giderek bir yurt savunmasına
dönüştü. Şiiler de ayaklanmaya başladılar.
Saddam'dan bizi kurtardınız, teşekkür ederiz
ama artık gidin diyorlar. Bu aslında özgürleştirirken,
beni sömürgeleştirme demektir. Amerika Birleşik
Devletleri böyle bir yapı içerisinde zorlanmaya
başladı. Son on yıldır ciddi bir bütçe açığı
olan Amerika'dan söz ediyoruz. Son bir iki
dönemdir bir iyileşme görüntüsü var ama hala
ciddi bir sorun var burada. Yanılmıyorsam
70 milyar civarındaki bir bütçe vaktinden
önce harcandı. Şu anki durum 1. Körfez Savaşı'ndan
farklı, Amerika o zaman elini cebine atmamıştı
hatta bu işten kârlı bile çıktı. Şimdi ise
para bulunamadı ve Birleşmiş Milletler desteği
de yok. Bütçe açığı nedeniyle Birleşmiş Milletler'in
kapısını çalmaya başladı. Ancak ülkeleri ikna
edemiyor. Bölgede kendisini ikame edecek,
en azından kendisi kadar yetenekli, hatta
kendisinden de daha iyi olan askere ihtiyacı
var. Litvanya'dan, Polonya'dan gelen askerlerle
bu iş olmuyor. Öte yandan çok güçlü bir emir
komuta sistemi ve manevra kabiliyeti yüksek
bir Türk ordusu var. Türk ordusunun oraya
gidebilmesi askeri açıdan çök önemli bir aşamadır.
Ama Türk halkına söylenmeyen şu gerçeği görelim.
Irak'ın istikrarı için gidildiği söyleniyor
ama Kızılay gitmiyor, Türk ordusu gidiyor.
Köprüyü, barajı asker mi yapacak? Irak'ın
güvenliği, istikrarı deniyor ama bu da koca
bir yalan. Oraya aslında Amerikan askerinin
güvenliği için gidiliyor. 8.5 milyar dolarlık
krediye imza attılar, fakat Türk askerinin
nasıl finanse edileceği netlik kazanmadı.
Amerika'da 2004'te seçimler var. Türk ordusu
Irak'ta ABD'nin yerine kayıp verirse, daha
az gençleri, çocukları ölecek ve belki daha
az para harcanmış olacak, böylece şimdiki
yönetimin seçim kazanması kolaylaşacak. Biraz
daha Amerikan kamuoyunun içine girdiğimiz
zaman şunu da görüyorsunuz, bir çelişki ve
sorgulama var. Bu çok netleşmiş değil ama
kabaca, biz biraz çekilelim artık eski hegemon
devlet kimliğimizde duralım, çok imparatorluk
heveslisi olmayalım, diyorlar. Bu fikre Powell
yakın gibi görünüyor. İç çekişmeler, çatışmalar
kamuoyuna zaten yansıyor. Bu grubun desteklediği
proje başladı ve devam edecek.
STRADİGMA: Sizin düşüncenize göre
Türkiye yanlış bir yolda. Türkiye bu yanlış
yoldan size göre nasıl dönebilir?
Y. HACISALİHOĞLU: Bu böyle teknik bir
çalışmayla, küçük taktiklerle olmaz artık.
Kesin, radikal bir strateji ve topyekün mücadele
gereklidir. Hepsi bir bütünün parçaları, Kıbrıs
da bu bütünden ayrı düşünülemez. Kıbrıs'la
Irak'ın kuzeyinde aslında bir Sakarya hattı
oluştu. Irak'ın kuzeyinde Amerikan egemenliğine
karşı, oradan gelen tehdide karşı verilen
mücadele aslında Kıbrıs için verilmiş olacak.
Birbiriyle bağ kurularak bir mücadele gerçekleştirilirse
başarılı olunabilir. Bunun için de Türkiye'nin
saflaşması, netleşmesi gerekiyor. Kimle kim
arasında bu mücadele? Yüreği, beyni bu ülkede
olanlarla, Türkiye'nin geleceğini ipotek altına
almayanlar ile, hayır biz kendimiz tek başımıza
adam olamayız ancak dışarının desteğiyle bir
şeyler olabiliriz diyenler arasındaki mücadeledir.
STRADİGMA: Bir başka deyişle, mücadele
öncelikle kendi içimizde mi?
Y. HACISALİHOĞLU: Buradan başlayacak
bu iş. Halkın iradesine rağmen, tezkere konusundaki
olumsuz hava bilindiği halde bu karar alındı.
Asker verilmediği için para vermeyeceklerse
evlatlarımızın ölmemesi için, çocuklarımızın
gitmemesi için tek hedefte kilitlenelim, daha
fazla çalışalım. Daha fazla üretelim, gerekirse
24 saat çalışalım, biriktirdiklerimizi ortaya
çıkartalım, Kurtuluş Savaşı böyle kazanıldı.
Parası olan parasını verdi, kimi buğday döktü.
Hiçbir şey yapamayan yemenisini dikerek asker
giysin diye insanların önüne attı. Kimi cepheye
giysilerini yolladı. Şimdi Türkiye o koşullardan
daha iyi kazanımlar içerisinde. Şirketlerimiz
var, üniversitelerimiz var, çalışan kesim
var, nüfusumuzun %70'i 30 yaşın altında. Kısa
vadede olmasa bile uzun vadede hepimiz kazanalım,
sadece dar bir kesim kazanmış olmasın.
Türkiye bir yol ayrımındadır. ABD ile savaş
yapmanıza gerek yok, ilişkileri koparmanıza
da gerek yok. Amerika'ya "Bu kararı Meclis'e
getirdim, Meclis onaylamadı, ne yapabilirim.
Demokrasinin beşiğisiniz, saygı gösterin"
denmesi gerekir. İlişki ile işbirlikçi olmayı,
işbirliği ile işbirlikçi olmayı birbirine
karıştırmayalım. Türkiye her ülke ile işbirliği
yapmalıdır. Çıkarları varsa İran'la da yapmalıdır,
Amerika ile de yapmalıdır. Biri diğerinin
alternatifi diye de bakmamalıdır. Avrupa Birliği
bir ilişki midir? Tek taraflı bağlanmışsınız,
bunun adı ilişki oluyor. Türkiye, Avrupa Birliği
ile ilişki kurabilmelidir ancak henüz ilişki
kurmuş değil. Tek taraflı bağlanmış, Gümrük
Birliği bir sorun haline gelmiş, tüm bunlar
bu paketin içinde biri öbüründen ayrılmıyor
ki. O yüzden kendimize güveneceğiz. Ekonomi
alanında yapılacak iş çok açık. Tasarruf yapacaksınız,
lüks tüketimi kısacaksınız ve yatırım yapacaksınız.
Bu gelirle yatırım yapılabilir mi? Yapan var,
Çin yapıyor. % 40 tasarruf, %40 yatırım yapmış
ve % 67'lik büyümeyi hiç düşürmemiş. Kendini
dışarıya açmamış, kendisi açılmaya çalışmış.
Türkiye ise tam tersini yapıyor. Türkiye kendini
dışarıya açıyor, kendi açılmak istemiyor.
Küreselleşmeyi de böyle algılıyor, dolayısıyla
denetim elinden gidiyor. Ve gelecek elimizden,
avuçlarımızın içinden kayıp gidiyor.
STRADİGMA: Anlaşılan o ki, senaryosu
çok iyi hazırlanmış bir oyun söz konusu ve
Türkiye için bu oyundan tek çıkış yolu da
milli mücadele. Peki bu noktada Türk askerinin
Irak'a gitmesi ve oradan ölüm haberlerinin
gelmesi mi tetikleyici unsur olacak, bunu
mu bekliyor Türkiye?
Y. HACISALİHOĞLU: Tabi hiç umut etmediğimiz
bir şey ama kuşkusuz bu acı dönüşler olacak.
Bu sonuçta bir savaş. Yine de bu karardan
dönülmesini umut ediyorum. Halka sorulsun,
referandum yapılsın çünkü herkesin hayatını
etkileyecek bir durum söz konusu. Benim için
AKP iktidarı ile mücadele etme meselesi değil,
yanlışla mücadele etmek. AKP yönetimi ben
tüm bunlardan vazgeçiyorum, ulusal politikaları
izlemek, gerçekten kendi benliğimle, kimliğimle
yücelmek ve yüceltmek istiyorum, bunun için
topyekün seferberlik gerekli desin desteklerim.
Bizim halkımızın anlık bireysel tepkileri
vardır ama topluluk tepkimiz anlık değildir.
Bir araya gelip bir meydanı dolduramayız,
örgütlü bir toplum da değiliz ama unutkanlığımız
olsa bile bir tepkiyi biriktirme marifetimiz
vardır. Bekleriz fakat seçim sandığı ile buluştuğumuz
zaman hep hesap sormasını bilmişizdir. Türk
halkı bir partiyi %25'e çıkartıp sonra %1'e
de indirmiştir. Burada da Türk halkına çok
iyi iş düşüyor.
Türk aydını ise sırça köşkünde tepeden halka
bakan adeta yeni Tanzimatçılığı besleyen,
öne çıkartan, Anadolu'dan kopuk, değerlerden
kopuk, halkını tanımayan elit takılan, eğitim
durumuyla, geliriyle, kültürü ile bu topraklarda
olmayan bir aydın olarak bu işi başaramaz.
Aydın halk ile birlikte olacak, iç içe girecek.
Türkiye bir sentezler ülkesi olarak bu olanağı
veriyor ama onu modellemek gerekiyor. Aydın
her alanda halkın sentezini yapmalıdır. Anadolu
İslam anlayışını yeterince sentezleyip belletebildik
mi? Anlatabildik mi nasıl bir kültürdür, Arap
dünyasından nasıl farklıdır? Biz bunu nasıl
senteze dönüştürebildik anlatabildik mi? Ulusal
kültürümüzü gençlikle yeterince buluşturabildik
mi? Niçin gençlik bugün çok kolayca Anadolu'ya
sırtını dönüyor, aydın görevini bu konuda
yerine getirmedi.
Bir de iyi niyetli aydın var. Bilgiyi üretmekle
yetinen; bilgi ürettim okunsun diye düşünen.
Bu yetmiyor işte. Aydın bilgiyi bilince dönüştürmenin
mücadelesini vermelidir. O yüzden daha fazla
konuşacağız, daha fazla koşuşturacağız, Kurtuluş
Savaşı da aslında öncülerin mücadelesiyle
hareketlenmedi mi? Mustafa Kemal'ler, Kazım
Karabekir'ler ve diğer paşalar hepsi bir kadro
hareketiydi. Yeniden Kuva-i Milliye diyerek,
yeniden kurtuluş stratejisi diyerek bu kavramları,
bu değerlerimizi de tüketmemeliyiz. Bunlar
çok titizlikle kullanmamız gereken kavramlardır,
tek umut burada kaldı çünkü. Bunu da kötü
kullanarak tüketirsek, eskitirsek, Türkiye'nin
geleceği daha da kötüye gidecektir diye düşünüyorum.
Bu noktada bireyin de toplum içinde değerini
ve önemini fark etmesi gerekiyor. Mesela batıda
ki modele bakın, İtalyan Başbakanı Türkiye'ye
geldiğinde ne yaptı, iki İtalyan şirketinin
sorununu çözdü. Berlusconi daha önce İslam
dünyası için ne laflar etmişti biliyorsunuz..
Nikah şahitliğinin gerisinde Türkiye'de özelleştirilecek
bazı şirketleri almak istiyor. Niye yapıyor
bunları, ülkesinin çıkarı için yapıyor. Almanya,
Fransa diğer gelişmiş ülkeler farklı mı davranıyor?
Hayır, onlar da aynı. Fransa Devlet Başkanı
silah şirketinin ihale alması için lobi yapıyor.
Türkiye'de ortak çıkarımızın nerede olduğunu
anlayabilecek bir yapı olmalıdır. Böylece
ülke çıkarının, ulusal çıkarın nerde olduğunu
halk da bilsin ve üretmeden tüketmemeyi öğrenmeye
başlasın. Sadece kendisi pazar olmasın, birey
kendini ancak böyle sağlam hissedebilir. Türkiye
üretken bir ortam, herkesin birlikte kazandığı
bir ortam olmalıdır. Sadece birilerinin kazanıp
ülkenin kaybettiği bir ortam olmamalıdır.
Türkiye sıradan bir ülke değildir. Mesela
Batı ülkeleri anlık yaşayan ülkeler değiller,
otuz-kırk yıllık strateji üretiyorlar. Fransa'daki
Ortadoğu uzmanı Ortadoğu'ya nüfuz eden kişidir
aslında, Ortadoğu'da yaşamıştır ve bütün dillerini
bilir. Bu uzmanlar dokulara nüfuz eder, dokuları
analiz ederler. Türkiye çalışan uzmanlar ve
akademisyenlerle de iletişim kuruyoruz, Türkçe'yi
bizim kadar iyi kullanıyorlar. Türkiye'nin
sıradan bir ülke olmadığını çok iyi biliyorlar,
bir kere tarihini biliyorlar. İmparatorluk
tarihinden geliyor, farklı bir imparatorluk
üstelik. Ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin
verdiği bağımsızlık mücadelesi önemli ölçüde
mazlum milletlere örnek olmuştur. Türkiye
sıradan bir ülke değildir. AB nereden çıkardı
"Kemalizm olduğu sürece siz Birliğe giremezsiniz
ya da bu bir tehdittir" diye. Aslında
denilmek istenen, Lozan ile birlikte yani
Sevr'i reddederek verdiğiniz o anti-emperyalist
mücadelenin ruhu var sizde, aslında dağınıksınız
ama zorlandığınızda tekrar o ruha dönüşebilir,
bizim sizin için sabitlemek istediğimiz rolünüz
tehlikeye girer. Nedir o rol, karşımda benim
güçlülüğümü, güçlü kimliğimi tanımlayacak
bir güçsüze ihtiyacım var.
Bu durum literatürde de karşımıza çıkıyor,
gelişmekte olan ülkeler diye bir şey var.
Ben bu yaşıma kadar hiç görmedim gelişmekte
olan ülkenin gelişmiş ülke sınıfına atladığını.
Ayrıca bir de gelişen piyasalar, yükselen
piyasalar var. Bu katmandaki ülkeler, Afrika
ülkeleri, Latin Amerika ülkeleri ya köleleştirilmişler,
ya da topraklarını misyoner faaliyetlerle
kaybetmişler. Mesela İstanbul'daki borsa Türkiye'nin
borsası mıdır? Aslında müthiş bir toplumsal
barometredir. İki yıldır bir arşiv çalışması
yapmayı planlıyorum. Son iki yılda hangi durumlarda
borsa nasıl tepki vermiş araştırmak istiyorum.
Ne konuşulmuş, hangi karar çıkartılmak istenmiş
ya da çıkmış, borsa ne demiş buna, prim mi
yapmış, düşmüş mü? Mesela memur maaşları konuşulmuş,
borsa olumsuz tepki vermiş. Tezkere geçmemiş
borsa olumsuz tepki vermiş, hükümetler o yüzden
borsa kapandıktan sonra açıklama yapıyorlar.
Borsanın Türkiye'ye ne getirisi var? Borsa
şöyle bir amaçla lanse edildi: Küçük tasarrufların
üretken sermayeye katkı sağlaması için oluşturulmuş
bir şey, yani yatırımlar sanayiye destek olsun
küçük yatırımlar da değerlendirilsin. Aslında
Amerika'da borsalar böyle yürüyor, borsadaki
hisse senetlerinin temerrüt faiziyle geçinen
aileler var. Türkiye'de ise bir kumarhane,
maniple edenler var kuşkusuz. Bakıyorsunuz
bilançolara zarar eden şirket kâr ediyor,
kâr görünen bilançolarda şirket hep zararda,
bir yıldır hep düşüyor hisse senetleri, şimdi
burada bir çelişki yok mu? Dolayısıyla borsanın
Türkiye ekonomisine bir katkısı da yok ama
bir barometre. O belirliyor gündemi, ulusal
ekonomilerin ulusal reflekslerini o belirliyor.
Yeni bir araştırma İstanbul borsasının giren
çıkan sermayenin yüzde 60, yüzde 70 bazen
yıl bilançosu toplamında yabancıların girip
çıktığını gösteriyor. Niye çok geliyorlar,
birincisi kolay giriş çıkış, hiçbir engel
yok. Malezya o konuda önlem almaya çalıştı
ve aldı. Frankfurt borsası, New York borsası
böyle denetleniyor, hepsinde kurumsal denetim
var.
Geçenlerde özelikle ilaç sektöründeki Amerikan
şirketleri ile ilgili bir şey öğrendim. Bu
şirketlerin Türkiye'de mümessilleri, satış
temsilcileri var. Amerikan borsasında işlem
gören hisse senetlerini çalışanlarına bir
yılın sonunda ikramiye diye veriyorlar. Ne
oluyor Ahmet'in, Mehmet'in Amerikan borsasında
işlem gören kağıdı olmaya başlıyor, yani aslında
Amerikan ekonomisinin bir parçası haline geliyor
ve Amerikan piyasasının vereceği olumlu tepkilere
kilitleniyor. O zaman Amerikan işgalinin başarılı
olmasını istemeye başlıyor. Böylece toplumsal
refleks nasıl bağlanıyor, Amerika'nın başarısı
onun için paraya taahül edilmiş oluyor. Bu
yapı da küreselleşme diye yutturuluyor. Ama
siz Amerika'da Euro, Türk Lirası ya da Yen'le
hesap açamazsınız öte yandan Türkiye ise döviz
cenneti.
Yabancı dille eğitim de konunun başka bir
boyutu. Üstelik fen analında, çünkü daha çok
muhakeme, düşünce ve teknoloji ile birebir
doğrudan bağı olan bir alan. Düşünün siz yabancı
dille eğitim yaptırıyorsunuz, ta ana okulundan
bugüne kadar ona diyorsunuz ki şu matematiğin,
fiziğin, kimyanın, biyolojinin bütün teoremlerini,
bütün kuramlarını kendi ana dilinizde düşünmeyeceksiniz.
Bir yabancı dille düşüneceksiniz, onunla sınav
olacaksınız, onunla aşamaları geçeceksiniz,
eğitiminiz böyle olacak. Çocuk, bırakın yabancı
dille düşünmeyi kendi ana diliyle bile zorlanacağı
şeyleri önce çözümleyecek, bakacak, sorgulayacak,
bir de üstüne bunlardan bir şeyler üretecek.
Aslında bir başka dilde düşünmesini sağlamaya
çalışarak onu köreltiyor. Bunu Fransa'da ya
da Almanya'da yaptırabilir misiniz? Dolayısıyla
bu da çok ciddi bir boyut.
Bir nesil kendi yerelinden ulusallaşmadan,
ulusal kimliğini kültürünü tanımadan, onu
yüceltme adına mücadele sağlamadan evrensel
buluşmayı başaramaz. Bizde bu süreç tıkandı.
Dışarıya benzemeye ve taklidin taklidi olmaya
başladık. Ama onlara benzemeye çalışana onlar
değer vermez, daha çok horlarlar. Siz farklı
bir değerseniz, yeni bir renkseniz daha anlamlı
olursunuz, evrensel buluşma budur aslında.
Dilde ve kültürde ulusal olmadan evrensel
olunmaz.
STRADİGMA: Hocam, yabancı dilde eğitim
düşünemeyen bireyler yaratıyor, böylece bu
kişiler kendi ulusal çıkarlarının farkına
varamıyor mu demek istiyorsunuz?
Y. HACISALİHOĞLU: Tabi, bu boyut kazandırılıyor.
Gençlerimize bakıyorsunuz, onlar için öncelik
olan şey markalar haline gelmiş. Marka bağımlısılar,
markalar bir tarikat üyeliği gibi. Ancak şunu
da belirteyim, mutlaka yabancı dil öğrenmek
zorundayız. Yabancı dil öğrenmekle, yabancı
dilde eğitim ayrı şeylerdir. Mesela uluslararası
bir konferans için Ankara'ya geldim, üniversitenin
ismini vermeyelim. Salonda sunuşlar yabancı
dilde yapılıyor, İngilizce konuşuyoruz. Fakat
sunuş yapanlar Türk, salondakiler Türk, bir
tane yabancı var, o da Türkçe biliyor. Çeviri
de yapılmıyor, İngilizce konuşuyoruz, İngilizce
dinliyoruz. Bence bu olacak iş değil.
Bir başka deyişle, bağımsızlık elden gitmek
üzere. Buna direnen tek şey var aslında, bir
umut var. Bir neslin yetişmesi için 30 yıl
geçiyor. Yüzde doksanı böyle bile olsa, ki
değil, bu birikimi temsil eden geride kalan
yüzde on olsun, o yüzde onda bile umut var
demektir. İnanıyorum ki, bu kültürle gerekirse
30 yıl mücadele edilecek ve bir nesil yetişecektir.