| |
Doç. Dr. Yaşar HACISALİHOĞLU
Jeopolitik Dergisi Editörü
İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi
Coğrafya Bölümü
|
STRADİGMA: Soğuk Savaş sonrası dönemi ve Afganistan'la
başlayarak Irak'la devam eden süreci Türkiye açısından
değerlendirebilir misiniz?
Y. HACISALİHOĞLU: Soğuk Savaş sonrası yeni süreçte
dünyada ciddi anlamda bir değişim süreci yaşanıyor. Bu
değişim süreci içerisinde Türkiye de kendi yerini, kendi
geleceğini belirlemek zorunda hissetmelidir. Şimdi böyle
bir yapı içerisinde Türkiye aldığı tezkere kararıyla aslında
gelecek adına da çok önemli, kendini bağlayan giderek
belki de ipotek altına alan bir kararın altına imza attı.
Soğuk Savaş sonrası süreç nasıl bir süreç? İki kutuplu
siyasal sistemin dağıldığı, blok bağımlılığının dışında
gelişen aslında her ülkenin ABD başta olmak üzere dahil
olduğu, kendi ülke ve ulusal çıkarlarını öncelikli kıldığı
yeni bir düzen. Yeni bir saflaşmanın da aslında içinde
yer alan, yani gelecek de vaat eden bir düzen. Bu düzende
Avrupa Birliği kendi konumunu belirlemek istiyor. ABD
ise bu durumdan çok da hoşnut değil. Maastrich sonrası
Avrupa'sında siyasal ve giderek askeri ve dış politika
açısından yeniden kimliklenmek isteyen bir Avrupa Birliği
çıkıyor karşımıza. Öte yandan ABD, Almanya-Fransa yakınlaşmasından
çok mutlu olmuyor. ABD'nin rahatsız olduğu başka bir nokta
daha var. Büyüklüğünü ve aslında ekonomik açıdan geriye
dönük on yıldır yaşadığı sıkıntıları da aşabilmek adına
bir coğrafyaya ilgi gösteriyor, o da Avrasya. Soğuk Savaş
döneminde de bu ilgi hep vardı ama oradaki Sovyet egemenliği
onu belli bir hatta ancak tutabiliyordu. Bu çevreleme
politikası olarak adlandırılıyordu ve kenar kuşak teorisi
diye bir jeopolitik projeyle destekleniyordu. Doğu Avrupa,
Batı Avrupa ayrımlaşmasından başlayan hat Yunanistan,
Türkiye, İran üzerinden Pakistan'a uzanan bir çevrelemeydi.
Bu Sovyetlerin daha fazla güneye, daha fazla petrol bölgelerine
inmesini engellemeye yönelik geliştirilen bir projeydi.
Şimdi işler değişince Amerika artık bununla yetinmiyor
ve bununla yetinmemesinin de bir nedeni var. Zira güçlü
olmanın bugünkü dönem içerisinde üç parametresini algılıyor
ve bunu öne çıkartıyor.
Birincisi, ABD diyor ki, ben ileri strateji teknolojisi
üretiyorum, bu benim önemli bir dayanağım ve ayırıcı özelliğim,
bununla da yetinmiyorum, bunu zaten ayakta tutması gereken
iki bileşeniyle de ben ilgileniyorum. O da yeni piyasa
ve pazarlar üzerinde egemenlik kurabilmek. Sovyet egemenliğinin
ortadan kalktığı bölgeler bu açıdan önemli bir alan olarak
yeni bir piyasa ve pazar bütünlüğü olanağı sunuyor. Bir
başka şey daha var, o da her türlü ileri stratejik teknolojinin
gelişimine rağmen insanlığın geldiği noktada topyekün
bir ülkenin ya da tüm dünya için meseleye bakıldığında
enerji açısından talep edileni karşılayacak bir teknoloji
üretiminin henüz olmadığı ortaya çıkıyor. Yani füzyon
teknolojisinden tutun da, bütün biyoteknoloji, nükleer
teknoloji vs. Bunların hepsinin toplamı aslında üretim
açısından talep edilen enerjiyi karşılamakta yeterli olmuyor.
Bu durum doğal kaynaklara önemli ölçüde bir bağımlılığa
yol açıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde de sözkonusu
olan bu durumdur. Bu bölge dünya kaynaklarının dörtte
üçünü kendinde barındıran Avrasya bölgesidir ve bir anlamda
mekansal bir birikim alanıdır.
Dolayısıyla Bush doktrini Amerika'nın Avrasya'ya nasıl
yaklaşması gerektiğinin stratejisidir, egemenliği sağlamanın
yoludur, yol haritasıdır. O sayfalar dolusu metin içerisinde
iki önemli şey onun omurgasıdır. Bu belgedeki omurgalardan
bir tanesi; Amerika'nın bundan sonrası için küresel egemenliğini
paylaşmak istemediği için böyle bir ihtimal gördüğü küresel
gücü önceden önlemek istemesidir. İkincisi ise sadece
küresel rolü paylaşmak değil, bu küresel rolünü yerel
ve bölgesel işletmesine yarayacak, işletmesini ve kalıcılaştırılmasını
engelleyecek, ve de inisiyatifi dışında müdahil olmadığı
bir bölgesel ittifakı da istemiyor. O belgede bunu başaracak,
bu konuda bir çekim gücü oluşturabilecek yine denetimi
dışında gelişecek bir bölge gücünün de kimliklenmesini
istenmediği belirtiliyor. Bunun için de Amerika diyor
ki yeni kavramlar üretiyorum, dünyada bir küresel terörizm
var, bununla mücadele etmem gerekiyor. Peki, küresel terörizm
denilen şey tüm dünya için ortak tehdit algılaması mıdır?
Hayır, ben bunu somutlaştıramıyorum, elle tutulur bir
şey haline gelmiyor. Peki böyle bir şey varsa bununla
mücadele etme yetkisini insanlık ya da dünya adına Amerika
Birleşik Devletleri'ne kim verdi? Yetki aldığı bir yasal
zemin ya da uluslararası örgüt var mı? Hayır. Tam bu noktada
Birleşmiş Milletler ile de ayrıştığını ilan etmiş oluyor.
Dolayısıyla ben onun rolünü de üstleniyorum diyor. 11
Eylül saldırıları tüm bunların işletileceği ve önemli
ölçüde de meşrulaştırma aracı haline gelen bir süreçle
denk düştü bu. 11 Eylül'ü kim yaptıysa yaptı, ama ABD
zamanlama ve asıl hedefi açısından 11 Eylül'ün sonuçlarından
yararlanmasını çok iyi bildi. Aslında Soğuk Savaş sonrasında
peş peşe çıkartılan birtakım kavramlarla ve doktrinlerle
oluşturulmuş bir şeydi. Burada ne demek istiyorum? Mesela
Baba Bush 1. Körfez Savaşı'nda "Bu bir yeni dünya
düzenidir. ABD'nin tek kimliğiyle özdeşleşmiş onun egemenliğiyle
ortaya çıkan dünyadır" dedi. Hemen peşinden bu yeni
dünya düzeni kavramını pekiştiren ve peş peşe yankılanan
teoriler, tezler üretildi. Önce Foucault çıktı "Bu
neo-liberal çizginin hakimiyetidir "dedi. Ardından
Huntington çıktı temel çelişki artık medeniyetler arasındadır
diyerek batıyı yüceltti. Tabi bir anlamda Amerika'yı aslında
yüceltti. Üçüncüsü Brzezinski çıkarak taktik ve stratejik
yönlerine dikkat çekti. Avrasya diyerek satranç tahtasını
anlattı. Tüm bu tezler aslında Amerikan egemenliğine ve
dünyada tek kutuplu yapının kalıcılaştırılmasına hizmet
ediyor. Tam bu esnada 11 Eylül saldırısı, ardından Afganistan,
ikinci ayak olarak Irak karşımıza çıkıyor.
STRADİGMA: 11 Eylül saldırılarından sonra ABD'nin
izlediği politikaları nasıl yorumluyorsunuz, sizce bu
tablo Irak ile bitiyor mu?
Y. HACISALİHOĞLU: Kuşkusuz bitmeyecek çünkü şunu
da açıklamak durumundayız. Bu bir güce dayalı yola çıkış,
gücü hissettirme, gücün verdiği bir güvenle yapılan bir
müdahale, yani bu bir jeopolitik proje. Jeopolitik projenin
öne çıktığı bir yapıda uluslararası hukuk, uluslararası
ahlak gibi sorgulamaları daha az duymaya başlıyoruz, onlar
önemsizleştirilmeye başlıyor. Zaten böyle bir projenin
olmadığını farz ettiğimiz taktirde dünya siyasal atlasında
niye buralar seçiliyor ve niye burası önemli oluyor sorularına
yanıt veremiyoruz. Böyle bir yapı içerisinde bu jeopolitik
projenin olmazsa olmaz gereksinimleri vardır. Nedir bunlar?
Mesela senin egemenlik kurmak istediğin yer harita üzerinde
neresidir? Bu projeyi nerede egemen kılmak istiyorsun?
O istediğin yere yönelik hangi eksenleri, hangi koridorları
kullanmak durumundasın? Bunlar önceden belirlidir ve buralarda
yeni üsler oluşturulur.
Öncelikle yeni üsler coğrafyası yaratılır. Bakın, Baltık
Cumhuriyetleri'nden başlamak üzere Çek Cumhuriyeti, Romanya,
Bulgaristan, Polonya hattı, Balkanlar'a iniyor. Bu ABD'nin
aslında Avrupa'da üstüne titrediği yeni bir hattır. Ayrıca
ABD yeni üsler için anlaşmalar yapıyor, bazı ülkelere
yeni üsler kurdu. Bu ülkeler hararetle Amerika'nın gelip
üs kurmasını istiyor. Bununla beraber Amerika Polonya'daki
askeri varlığını artırmaya çalışıyor ve Almanya'daki askeri
varlığını Polonya'ya taşıma planı yapıyor. Yani bir anlamda
Avrupa'da da bir ayrışmayı bunu yaparak başarmış oluyor.
ABD diyor ki, biz Avrupa'ya güvenilir olmayan müttefik
ve yaşlı genç bir Avrupa olarak bakıyoruz artık. O yüzden
de biz doğuyu ağırlık merkezi alıyoruz diyorlar. Bu durumun
tabi yine coğrafi ve jeopolitik nedenleri de var. Yani
ABD için Avrasya'ya biraz daha yakın olmak önemli, Avrasya'nın
doku olarak iç içe geçmiş olan eski doğu bloğu ülkeleri
bu hat içerisinde önem kazanıyor. Rusya'nın Fransa ve
Almanya ile gelişen ilişkileri doğrultusunda, yeni Avrupa
Birliği ülkeleri ile dış ticaretinin neredeyse yüzde 50'ye
vardığı bir ortamda Rusya-Avrupa yakınlaşması dikkat çekiyor.
Rusya her ne kadar ittifak sağlanabilmesi için uysal davranıyorsa
da, Putin burada kuşkusuz pragmatik bir politika izliyor.
Dolayısıyla üsler coğrafyasının bir de böyle bir amacı
var. ABD için önem taşıyan bir de Kafkaslar var. Afganistan'da
başladı, Özbekistan, Gürcistan, Azerbaycan da ABD'nin
üs kurmasını istiyor. Şimdi birincisi bu üsler coğrafyası
değişmekte. İkincisi jeopolitik proje sonuçta bir egemenlik
projesi, bir çeşit toprak kazanma projesi. Açık konuşalım,
bu bir emperyalist proje, yani bu 19. yy. sömürge koşullarını
hissettiriyor, yaşattırıyor. Dokuyla uymayan valiler atanıyor.
Dolayısıyla böyle bir projede yine gereksinim duyulan
bir şey var o da tampon oluşumlar. Ne işe yarar tampon
oluşumlar, tampon devlet, tampon coğrafya, tampon bölge?
Bir kere size kolay hareket imkanı sağlar. Üslerin bulunduğu
ülkelerde yapamadığınız şeyleri burada yaparsanız. Başka
daha önemli bir şey daha sağlar. Siz bir süre sonra askeri
nüfuzunuzu çekmek zorunda kaldığınızda, o kontrolü ayakta
tutabilmek, orada egemenliğinizi her an hissetmenizi sağlayabilecek,
kalıcılaştırabilecek o yerel çelişkileri de bir anlamda
kendi kozası içinde besleyecek bir tampon devlet oluşturacak
bir yere de ihtiyaç duyarsınız. Bu tarihte de her zaman
böyle olmuştur. Her emperyalist açılım kendi tampon devletini
yaratmıştır. Aslında İsrail, Ermenistan ve Yunanistan
böyle birer tampon devlettir.
STRADİGMA: Bahsettiğiniz bu proje içerisinde Türkiye'nin
rolü nedir?
Y. HACISALİHOĞLU: Şimdi böyle bir proje içerisinde
Türkiye'nin yeri ne, nedir bu bölgenin yeri, yeni tampon
bölge Irak'ın kuzeyine mi odaklanmıştır? Irak'ın kuzeyi
Türkiye için hassas bir noktaydı. Bu tablo içerisinde
Türkiye yer almak istediğini belirtiyordu ama aslında
tablonun her fırça darbesinde Türkiye'nin yeri olmadığı
belirginleşiyordu. Bu durum Soğuk Savaş sonrası süreçten
beri ortaydı ancak Türkiye bununla yüzleşmek istemedi.
Nedeni ise Soğuk Savaş bitmişti fakat izlerini üzerinden
atamayanlar vardı. Biz kendi başımıza ne yapacağız şimdi,
ne güzel blok bağımlılığı vardı, onlar bizim yerimize
politika üretiyordu diye düşünüldü Türkiye'de. Sıkıştığımız
zaman para da alıyorduk, şimdi bu da kalktı ne yapacağız?
diyenler oluşmaya başladı. Tüm bu saf görüşler dışında
bu işten beslenenler ve kendi kişisel küçük dar, çıkar
noktalarını dışarıyla eklemlendiren kişiler oluşmaya başladı
ama bu durum geniş halk kitlelerinin, Türk ulusunun geleceği
ile örtüşmeyen bir yapıyı öne çıkarttı.
1991'den bu yana bir adım daha atıldı; 1. Körfez Savaşı.
Ne oldu Türkiye'nin bir Irak sorunu yoktu, Irak sorunu
doğdu. Irak'ın kuzeyindeki bu oluşum rahatsızlık doğurdu
ve Türkiye Irak sorununu bir anlamda önünde buldu. Nasıl
oldu bu? Aşama aşama Bağdat'tan Irak'ın kuzeyi kopartıldı.
Kim koparttı, kim destek oldu, bir devletin oluşması için
Irak'ın kuzeyinde olmazsa olmaz koşulları kim yarattı?
Irak'ta anayasa yok muydu? Vardı. Parlamento yok muydu?
Vardı. Parası vardı, yerel örgütlenmesi vardı. Sadece
Birleşmiş Milletler tanımamıştı, zaten otonomi ve devlet
oluşumu için bir başvuruda bulunulmamıştı. İnsanlar asker
yapıldılar, eğitildiler ve tekrar o bölgelere getirildiler.
Bu insanlar Amerikan vatandaşı gibi davranmaya başladı
ve Amerikan ordusunun üniformasını giydiler. Bir ordu
üretilmiş oldu. Musul ve Kerkük'te önemli ölçüde mevzi
kazandırıldı. Bu tablo oluşurken Türkiye yer almadığı
gibi Türkmenler de yer almadı, çünkü Türkmenler Türkiye'nin
bir uzantısı sayıldı. Şu anki denklem böyle kuruldu. Ama
biz hep Talabani, Barzani ve Türkiye çelişkisi ile baktık
olaya. Böyle baktığımız için gerçeği görmekte direndik
ya da gerçeği görmek istemedik.
STRADİGMA: Peki hangi çıkarlar doğrultusunda Irak'ın
kuzeyi bu duruma getirildi?
Y. HACISALİHOĞLU: Bu aslında bir kukla oluşumdur,
tampon devlettir. Bu yapı bir bakıma İsrail stratejileri
ile de örtüşüyor ve İsrail burada suflör görevi görüyor.
Amerika içerisindeki yapılanmaya şöyle bir bakın, oradaki
derin devletin beslediği bir ekip iş başında ve bu tesadüfen
bir araya gelmiş bir ekip değil. Musevi lobilerinin, çok
uluslu şirketlerin oluşturduğu Neo-con denilen yeni muhafazakar
bir şahin grubu yönetimde. Bu noktada bir de İsrail stratejisi
devreye girmeye başlıyor. Bu İsrail-Arap çelişkisini dengeleyecek,
Arap dünyasının dikkatini dağıtacak, bir başka çelişkiye
yönlendirerek gücün bütünleşmesini engelleyecek, (zaten
bütünleşme niyetleri yok ama) gelecek adına daha güvenli
olabilecek bir çelişki üretmek amaçlı bir stratejidir.
O da Kürt-Arap çelişkisi, Kürt-İran çelişkisi hatta giderek
Kürt-Türk çelişkisidir. Dolayısıyla bir tampon devletler
dayanışması oluşacak gelecek adına, bu tampon devletler
de İsrail, Ermenistan ve muhtemel bir Kürdistan. Hatırlayın
Irak'ın kuzeyi ile ilgili tanımlama hep güney Kürdistan
idi. Öyle tanımlandı, haritaların önünde basın toplantıları
yapıldı, Amerikalı subaylar toplantı yaptı. Peki kuzey
neresidir? Dolayısıyla burada bitmeyen bir yapı isteniyor.
Sizin de sorduğunuz gibi, niçin bunlar önemli olmaya başlıyor?
Irak kendi dinamikleri ile bir yönetim değişikliği yapıyor
olsa idi, üçe beşe on beşe bölünüyor olsa idi benim hiçbir
itirazım olmazdı. Kürtler bir devlet kurmak istiyor olsa
idi, kendi dinamikleri içinde, kendi istekleri ve yapılanması
içinde buna ne diyebilirdik. Ulusların kendi kader hakkına
saygılı olurduk, ama bu durum farklı. Atlantik'in ötesindeki
bir güç kendi çıkarları için bir kukla yönetim kuracak
ve bunu yapay bir şekilde oluşturacak. Üstelik kısa bir
gelecekte de beni tehdit edecek, bu denklemin bu ayağı
görülmediği takdirde Irak gerçeği ile yüzleşemeyiz. Bu
yapı sadece Irak'ın kuzeyinde Kürtlerin Türkmenleri ezdiği,
bizlerin de rahatsız olduğu bir yapı olarak algılanamaz,
bu gerçek bir bütün halinde görülmelidir.
Kürt meselesi, Kürt kartı emperyal devletler tarafından
Irak'ın işgalinden önce Türkiye'den Irak'a yönelik kullanılıyordu.
Şimdi durum değişti, artık Irak'tan Türkiye'ye yönelik
kullanılmakta. Bu yüzden PKK-KADEK örgütüne denildi ki,
eve dönün ve silahlarınızı bırakın zaten siyasal alt yapı
oluşuyor, siyasal mücadele verin. Giderek bir eyalet sistemini
anımsatacak bir yapılanmaya doğru gidiliyor. Tüm bunlarla
ortaya bir fotoğraf çıkıyor. Türkiye böyle bir denklemi
ve görmediği, yüzleşmediği bir ortamda asker yollamayı
düşünüyor. Bu fotoğrafın içinde olmasam da, gelecek adına
beni tehdit edecek olsan da, tek taraflı olsa da aslında
benim stratejik ortağımsın. Türkiye burada körü körüne
bağlıymış gibi davranıyor.
STRADİGMA: Hocam sizce Türkiye'nin ulusal çıkarları
bu noktada neyi gerektiriyor ?
Y. HACISALİHOĞLU: Aslında Türkiye 1 Mart tezkeresi
ile bir mesafe kat etmişti, hatta Avrupa Birliği açısından
bile saygın bir noktaya gelmişti. Bölge de çok olumlu
bir tepki vermişti, Araplar bile şaşırdılar. Türkiye'nin
yapması gereken ise, bir kere denklemi görmek ve çelişkilerin
nerden geldiğini bilmek olmalıdır. Türkiye sadece coğrafi
konumunu doğru yorumlasa tek seçeneğinin olmadığını, dengeleyici
politikaların gerekli olduğunu kavrayacak. Türkiye sadece
batılı mıdır? Türkiye aynı zamanda doğuludur, Asyalıdır.
Avrupalıdır da aynı zamanda. Bunun alt ölçekleri de var.
Karadenizlidir, Balkanlıdır, Ortadoğuludur, Kafkaslıdır.
Buralarda ne kadardır ağırlığı? Niye komşuları ile hep
kavgalıdır? Nedir bu çelişki?
Meseleye şöyle bakmak lazım; artık geldiğimiz noktada
dış politika ve dış piyasa ayrılmaz bir ikilidir. Türkiye'nin
8 komşusu ile dış ticaret oranı %5 düzeyindedir. Avrupa
Birliği ile ise ortalama %50'dir. Burada ciddi bir çelişki
vardır. Brzezinski kitaplarında Avrasya'yı şu şekilde
tanımlamakta; her şey Avrasya'dadır, dünya nüfusunun yüzde
60'ı, bütün enerji kaynakları ve doğal kaynakların üçte
ikisi bu bölgededir. Altı büyük ekonomi ve büyük nükleer
güçler Avrasya'dadır diyor. Ama önemli bir noktaya daha
dikkat çekiyor, neyse ki Amerika için Avrasya bütünleşecek
kadar bir arada değil ve dağınık bir haldedir. O zaman
Avrasya çok önemli bir bölgedir ve Türkiye Avrasya'da
var olmak zorundadır.
Mesela Şanghay İşbirliği Örgütü, ciddi ve yeni bir örgüttür.
Henüz daha gelecek adına çok fazla öngörüde bulunmak zor
ama bir başlangıç olabilir. Türkiye kendini bu gibi oluşumlardan
niye soyutluyor? Türkiye gözlemci olarak buralarda olmak
zorunda. Bence Türkiye'nin Avrupa Birliği'ni zorlayacak,
Avrupa Birliği'ni rahatsız edecek adımlar atmak yerine
önce Asya koridorlarına girmesi halinde Avrupa'ya da ulaşma
şansı daha çok olacak. Dolayısıyla yeni işbirliği alternatifleri,
ittifaklar, seçenekler üretmek zorundasınız. Yeni bir
şey keşfetmeye gerek yok, Mustafa Kemal Atatürk'ü doğru
anlamak zorundasınız.. Ne yapmıştır Kurtuluş Savaşı sonrasında?
Öncelikle bölge merkezli dış politikaya yönelmiştir ve
çevrede bir barış kuşağı yaratmak istemiştir. Balkan Paktını,
Sadabat Paktını kurarak öncülük yapmıştır. Öte yandan
Sovyetlerle saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. Biz ise
tamamen elimizi eteğimiz çekmiş durumdayız. Ortadoğu'da
yokuz, Asya'da yokuz. Mesela Çin bir buçuk milyarı aşmış
bir pazar ve bu ülkeye yönelik bir sürü stratejiler üretiliyor.
Türkiye ise yok burada.
STRADİGMA: Sizce Amerika Türkiye'yi nerede görüyor?
Y. HACISALİHOĞLU: ABD 1 Mayıs'ta savaşın bittiğini
ilan etmişti fakat o günden bugüne çok büyük bir sıkıntı
yaşıyor. Asker kaybı günde nerdeyse ortalama ikiye çıktı.
İç kamuoyu desteğinde çok ciddi anlamda bir aşınma var.
Aileler çocuklarını geri istiyorlar. Askerler yurtlarına
bir an önce dönmek için gün sayıyor. Bölgedeki mücadele
ise giderek bir yurt savunmasına dönüştü. Şiiler de ayaklanmaya
başladılar. Saddam'dan bizi kurtardınız, teşekkür ederiz
ama artık gidin diyorlar. Bu aslında özgürleştirirken,
beni sömürgeleştirme demektir. Amerika Birleşik Devletleri
böyle bir yapı içerisinde zorlanmaya başladı. Son on yıldır
ciddi bir bütçe açığı olan Amerika'dan söz ediyoruz. Son
bir iki dönemdir bir iyileşme görüntüsü var ama hala ciddi
bir sorun var burada. Yanılmıyorsam 70 milyar civarındaki
bir bütçe vaktinden önce harcandı. Şu anki durum 1. Körfez
Savaşı'ndan farklı, Amerika o zaman elini cebine atmamıştı
hatta bu işten kârlı bile çıktı. Şimdi ise para bulunamadı
ve Birleşmiş Milletler desteği de yok. Bütçe açığı nedeniyle
Birleşmiş Milletler'in kapısını çalmaya başladı. Ancak
ülkeleri ikna edemiyor. Bölgede kendisini ikame edecek,
en azından kendisi kadar yetenekli, hatta kendisinden
de daha iyi olan askere ihtiyacı var. Litvanya'dan, Polonya'dan
gelen askerlerle bu iş olmuyor. Öte yandan çok güçlü bir
emir komuta sistemi ve manevra kabiliyeti yüksek bir Türk
ordusu var. Türk ordusunun oraya gidebilmesi askeri açıdan
çök önemli bir aşamadır. Ama Türk halkına söylenmeyen
şu gerçeği görelim. Irak'ın istikrarı için gidildiği söyleniyor
ama Kızılay gitmiyor, Türk ordusu gidiyor. Köprüyü, barajı
asker mi yapacak? Irak'ın güvenliği, istikrarı deniyor
ama bu da koca bir yalan. Oraya aslında Amerikan askerinin
güvenliği için gidiliyor. 8.5 milyar dolarlık krediye
imza attılar, fakat Türk askerinin nasıl finanse edileceği
netlik kazanmadı.
Amerika'da 2004'te seçimler var. Türk ordusu Irak'ta
ABD'nin yerine kayıp verirse, daha az gençleri, çocukları
ölecek ve belki daha az para harcanmış olacak, böylece
şimdiki yönetimin seçim kazanması kolaylaşacak. Biraz
daha Amerikan kamuoyunun içine girdiğimiz zaman şunu da
görüyorsunuz, bir çelişki ve sorgulama var. Bu çok netleşmiş
değil ama kabaca, biz biraz çekilelim artık eski hegemon
devlet kimliğimizde duralım, çok imparatorluk heveslisi
olmayalım, diyorlar. Bu fikre Powell yakın gibi görünüyor.
İç çekişmeler, çatışmalar kamuoyuna zaten yansıyor. Bu
grubun desteklediği proje başladı ve devam edecek.
STRADİGMA: Sizin düşüncenize göre Türkiye yanlış
bir yolda. Türkiye bu yanlış yoldan size göre nasıl dönebilir?
Y. HACISALİHOĞLU: Bu böyle teknik bir çalışmayla,
küçük taktiklerle olmaz artık. Kesin, radikal bir strateji
ve topyekün mücadele gereklidir. Hepsi bir bütünün parçaları,
Kıbrıs da bu bütünden ayrı düşünülemez. Kıbrıs'la Irak'ın
kuzeyinde aslında bir Sakarya hattı oluştu. Irak'ın kuzeyinde
Amerikan egemenliğine karşı, oradan gelen tehdide karşı
verilen mücadele aslında Kıbrıs için verilmiş olacak.
Birbiriyle bağ kurularak bir mücadele gerçekleştirilirse
başarılı olunabilir. Bunun için de Türkiye'nin saflaşması,
netleşmesi gerekiyor. Kimle kim arasında bu mücadele?
Yüreği, beyni bu ülkede olanlarla, Türkiye'nin geleceğini
ipotek altına almayanlar ile, hayır biz kendimiz tek başımıza
adam olamayız ancak dışarının desteğiyle bir şeyler olabiliriz
diyenler arasındaki mücadeledir.
STRADİGMA: Bir başka deyişle, mücadele öncelikle
kendi içimizde mi?
Y. HACISALİHOĞLU: Buradan başlayacak bu iş. Halkın
iradesine rağmen, tezkere konusundaki olumsuz hava bilindiği
halde bu karar alındı. Asker verilmediği için para vermeyeceklerse
evlatlarımızın ölmemesi için, çocuklarımızın gitmemesi
için tek hedefte kilitlenelim, daha fazla çalışalım. Daha
fazla üretelim, gerekirse 24 saat çalışalım, biriktirdiklerimizi
ortaya çıkartalım, Kurtuluş Savaşı böyle kazanıldı. Parası
olan parasını verdi, kimi buğday döktü. Hiçbir şey yapamayan
yemenisini dikerek asker giysin diye insanların önüne
attı. Kimi cepheye giysilerini yolladı. Şimdi Türkiye
o koşullardan daha iyi kazanımlar içerisinde. Şirketlerimiz
var, üniversitelerimiz var, çalışan kesim var, nüfusumuzun
%70'i 30 yaşın altında. Kısa vadede olmasa bile uzun vadede
hepimiz kazanalım, sadece dar bir kesim kazanmış olmasın.
Türkiye bir yol ayrımındadır. ABD ile savaş yapmanıza
gerek yok, ilişkileri koparmanıza da gerek yok. Amerika'ya
"Bu kararı Meclis'e getirdim, Meclis onaylamadı,
ne yapabilirim. Demokrasinin beşiğisiniz, saygı gösterin"
denmesi gerekir. İlişki ile işbirlikçi olmayı, işbirliği
ile işbirlikçi olmayı birbirine karıştırmayalım. Türkiye
her ülke ile işbirliği yapmalıdır. Çıkarları varsa İran'la
da yapmalıdır, Amerika ile de yapmalıdır. Biri diğerinin
alternatifi diye de bakmamalıdır. Avrupa Birliği bir ilişki
midir? Tek taraflı bağlanmışsınız, bunun adı ilişki oluyor.
Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişki kurabilmelidir ancak
henüz ilişki kurmuş değil. Tek taraflı bağlanmış, Gümrük
Birliği bir sorun haline gelmiş, tüm bunlar bu paketin
içinde biri öbüründen ayrılmıyor ki. O yüzden kendimize
güveneceğiz. Ekonomi alanında yapılacak iş çok açık. Tasarruf
yapacaksınız, lüks tüketimi kısacaksınız ve yatırım yapacaksınız.
Bu gelirle yatırım yapılabilir mi? Yapan var, Çin yapıyor.
% 40 tasarruf, %40 yatırım yapmış ve % 67'lik büyümeyi
hiç düşürmemiş. Kendini dışarıya açmamış, kendisi açılmaya
çalışmış. Türkiye ise tam tersini yapıyor. Türkiye kendini
dışarıya açıyor, kendi açılmak istemiyor. Küreselleşmeyi
de böyle algılıyor, dolayısıyla denetim elinden gidiyor.
Ve gelecek elimizden, avuçlarımızın içinden kayıp gidiyor.
STRADİGMA: Anlaşılan o ki, senaryosu çok iyi hazırlanmış
bir oyun söz konusu ve Türkiye için bu oyundan tek çıkış
yolu da milli mücadele. Peki bu noktada Türk askerinin
Irak'a gitmesi ve oradan ölüm haberlerinin gelmesi mi
tetikleyici unsur olacak, bunu mu bekliyor Türkiye?
Y. HACISALİHOĞLU: Tabi hiç umut etmediğimiz bir
şey ama kuşkusuz bu acı dönüşler olacak. Bu sonuçta bir
savaş. Yine de bu karardan dönülmesini umut ediyorum.
Halka sorulsun, referandum yapılsın çünkü herkesin hayatını
etkileyecek bir durum söz konusu. Benim için AKP iktidarı
ile mücadele etme meselesi değil, yanlışla mücadele etmek.
AKP yönetimi ben tüm bunlardan vazgeçiyorum, ulusal politikaları
izlemek, gerçekten kendi benliğimle, kimliğimle yücelmek
ve yüceltmek istiyorum, bunun için topyekün seferberlik
gerekli desin desteklerim. Bizim halkımızın anlık bireysel
tepkileri vardır ama topluluk tepkimiz anlık değildir.
Bir araya gelip bir meydanı dolduramayız, örgütlü bir
toplum da değiliz ama unutkanlığımız olsa bile bir tepkiyi
biriktirme marifetimiz vardır. Bekleriz fakat seçim sandığı
ile buluştuğumuz zaman hep hesap sormasını bilmişizdir.
Türk halkı bir partiyi %25'e çıkartıp sonra %1'e de indirmiştir.
Burada da Türk halkına çok iyi iş düşüyor.
Türk aydını ise sırça köşkünde tepeden halka bakan adeta
yeni Tanzimatçılığı besleyen, öne çıkartan, Anadolu'dan
kopuk, değerlerden kopuk, halkını tanımayan elit takılan,
eğitim durumuyla, geliriyle, kültürü ile bu topraklarda
olmayan bir aydın olarak bu işi başaramaz. Aydın halk
ile birlikte olacak, iç içe girecek. Türkiye bir sentezler
ülkesi olarak bu olanağı veriyor ama onu modellemek gerekiyor.
Aydın her alanda halkın sentezini yapmalıdır. Anadolu
İslam anlayışını yeterince sentezleyip belletebildik mi?
Anlatabildik mi nasıl bir kültürdür, Arap dünyasından
nasıl farklıdır? Biz bunu nasıl senteze dönüştürebildik
anlatabildik mi? Ulusal kültürümüzü gençlikle yeterince
buluşturabildik mi? Niçin gençlik bugün çok kolayca Anadolu'ya
sırtını dönüyor, aydın görevini bu konuda yerine getirmedi.
Bir de iyi niyetli aydın var. Bilgiyi üretmekle yetinen;
bilgi ürettim okunsun diye düşünen. Bu yetmiyor işte.
Aydın bilgiyi bilince dönüştürmenin mücadelesini vermelidir.
O yüzden daha fazla konuşacağız, daha fazla koşuşturacağız,
Kurtuluş Savaşı da aslında öncülerin mücadelesiyle hareketlenmedi
mi? Mustafa Kemal'ler, Kazım Karabekir'ler ve diğer paşalar
hepsi bir kadro hareketiydi. Yeniden Kuva-i Milliye diyerek,
yeniden kurtuluş stratejisi diyerek bu kavramları, bu
değerlerimizi de tüketmemeliyiz. Bunlar çok titizlikle
kullanmamız gereken kavramlardır, tek umut burada kaldı
çünkü. Bunu da kötü kullanarak tüketirsek, eskitirsek,
Türkiye'nin geleceği daha da kötüye gidecektir diye düşünüyorum.
Bu noktada bireyin de toplum içinde değerini ve önemini
fark etmesi gerekiyor. Mesela batıda ki modele bakın,
İtalyan Başbakanı Türkiye'ye geldiğinde ne yaptı, iki
İtalyan şirketinin sorununu çözdü. Berlusconi daha önce
İslam dünyası için ne laflar etmişti biliyorsunuz.. Nikah
şahitliğinin gerisinde Türkiye'de özelleştirilecek bazı
şirketleri almak istiyor. Niye yapıyor bunları, ülkesinin
çıkarı için yapıyor. Almanya, Fransa diğer gelişmiş ülkeler
farklı mı davranıyor? Hayır, onlar da aynı. Fransa Devlet
Başkanı silah şirketinin ihale alması için lobi yapıyor.
Türkiye'de ortak çıkarımızın nerede olduğunu anlayabilecek
bir yapı olmalıdır. Böylece ülke çıkarının, ulusal çıkarın
nerde olduğunu halk da bilsin ve üretmeden tüketmemeyi
öğrenmeye başlasın. Sadece kendisi pazar olmasın, birey
kendini ancak böyle sağlam hissedebilir. Türkiye üretken
bir ortam, herkesin birlikte kazandığı bir ortam olmalıdır.
Sadece birilerinin kazanıp ülkenin kaybettiği bir ortam
olmamalıdır.
Türkiye sıradan bir ülke değildir. Mesela Batı ülkeleri
anlık yaşayan ülkeler değiller, otuz-kırk yıllık strateji
üretiyorlar. Fransa'daki Ortadoğu uzmanı Ortadoğu'ya nüfuz
eden kişidir aslında, Ortadoğu'da yaşamıştır ve bütün
dillerini bilir. Bu uzmanlar dokulara nüfuz eder, dokuları
analiz ederler. Türkiye çalışan uzmanlar ve akademisyenlerle
de iletişim kuruyoruz, Türkçe'yi bizim kadar iyi kullanıyorlar.
Türkiye'nin sıradan bir ülke olmadığını çok iyi biliyorlar,
bir kere tarihini biliyorlar. İmparatorluk tarihinden
geliyor, farklı bir imparatorluk üstelik. Ardından Türkiye
Cumhuriyeti'nin verdiği bağımsızlık mücadelesi önemli
ölçüde mazlum milletlere örnek olmuştur. Türkiye sıradan
bir ülke değildir. AB nereden çıkardı "Kemalizm olduğu
sürece siz Birliğe giremezsiniz ya da bu bir tehdittir"
diye. Aslında denilmek istenen, Lozan ile birlikte yani
Sevr'i reddederek verdiğiniz o anti-emperyalist mücadelenin
ruhu var sizde, aslında dağınıksınız ama zorlandığınızda
tekrar o ruha dönüşebilir, bizim sizin için sabitlemek
istediğimiz rolünüz tehlikeye girer. Nedir o rol, karşımda
benim güçlülüğümü, güçlü kimliğimi tanımlayacak bir güçsüze
ihtiyacım var.
Bu durum literatürde de karşımıza çıkıyor, gelişmekte
olan ülkeler diye bir şey var. Ben bu yaşıma kadar hiç
görmedim gelişmekte olan ülkenin gelişmiş ülke sınıfına
atladığını. Ayrıca bir de gelişen piyasalar, yükselen
piyasalar var. Bu katmandaki ülkeler, Afrika ülkeleri,
Latin Amerika ülkeleri ya köleleştirilmişler, ya da topraklarını
misyoner faaliyetlerle kaybetmişler. Mesela İstanbul'daki
borsa Türkiye'nin borsası mıdır? Aslında müthiş bir toplumsal
barometredir. İki yıldır bir arşiv çalışması yapmayı planlıyorum.
Son iki yılda hangi durumlarda borsa nasıl tepki vermiş
araştırmak istiyorum. Ne konuşulmuş, hangi karar çıkartılmak
istenmiş ya da çıkmış, borsa ne demiş buna, prim mi yapmış,
düşmüş mü? Mesela memur maaşları konuşulmuş, borsa olumsuz
tepki vermiş. Tezkere geçmemiş borsa olumsuz tepki vermiş,
hükümetler o yüzden borsa kapandıktan sonra açıklama yapıyorlar.
Borsanın Türkiye'ye ne getirisi var? Borsa şöyle bir amaçla
lanse edildi: Küçük tasarrufların üretken sermayeye katkı
sağlaması için oluşturulmuş bir şey, yani yatırımlar sanayiye
destek olsun küçük yatırımlar da değerlendirilsin. Aslında
Amerika'da borsalar böyle yürüyor, borsadaki hisse senetlerinin
temerrüt faiziyle geçinen aileler var. Türkiye'de ise
bir kumarhane, maniple edenler var kuşkusuz. Bakıyorsunuz
bilançolara zarar eden şirket kâr ediyor, kâr görünen
bilançolarda şirket hep zararda, bir yıldır hep düşüyor
hisse senetleri, şimdi burada bir çelişki yok mu? Dolayısıyla
borsanın Türkiye ekonomisine bir katkısı da yok ama bir
barometre. O belirliyor gündemi, ulusal ekonomilerin ulusal
reflekslerini o belirliyor. Yeni bir araştırma İstanbul
borsasının giren çıkan sermayenin yüzde 60, yüzde 70 bazen
yıl bilançosu toplamında yabancıların girip çıktığını
gösteriyor. Niye çok geliyorlar, birincisi kolay giriş
çıkış, hiçbir engel yok. Malezya o konuda önlem almaya
çalıştı ve aldı. Frankfurt borsası, New York borsası böyle
denetleniyor, hepsinde kurumsal denetim var.
Geçenlerde özelikle ilaç sektöründeki Amerikan şirketleri
ile ilgili bir şey öğrendim. Bu şirketlerin Türkiye'de
mümessilleri, satış temsilcileri var. Amerikan borsasında
işlem gören hisse senetlerini çalışanlarına bir yılın
sonunda ikramiye diye veriyorlar. Ne oluyor Ahmet'in,
Mehmet'in Amerikan borsasında işlem gören kağıdı olmaya
başlıyor, yani aslında Amerikan ekonomisinin bir parçası
haline geliyor ve Amerikan piyasasının vereceği olumlu
tepkilere kilitleniyor. O zaman Amerikan işgalinin başarılı
olmasını istemeye başlıyor. Böylece toplumsal refleks
nasıl bağlanıyor, Amerika'nın başarısı onun için paraya
taahül edilmiş oluyor. Bu yapı da küreselleşme diye yutturuluyor.
Ama siz Amerika'da Euro, Türk Lirası ya da Yen'le hesap
açamazsınız öte yandan Türkiye ise döviz cenneti.
Yabancı dille eğitim de konunun başka bir boyutu. Üstelik
fen analında, çünkü daha çok muhakeme, düşünce ve teknoloji
ile birebir doğrudan bağı olan bir alan. Düşünün siz yabancı
dille eğitim yaptırıyorsunuz, ta ana okulundan bugüne
kadar ona diyorsunuz ki şu matematiğin, fiziğin, kimyanın,
biyolojinin bütün teoremlerini, bütün kuramlarını kendi
ana dilinizde düşünmeyeceksiniz. Bir yabancı dille düşüneceksiniz,
onunla sınav olacaksınız, onunla aşamaları geçeceksiniz,
eğitiminiz böyle olacak. Çocuk, bırakın yabancı dille
düşünmeyi kendi ana diliyle bile zorlanacağı şeyleri önce
çözümleyecek, bakacak, sorgulayacak, bir de üstüne bunlardan
bir şeyler üretecek. Aslında bir başka dilde düşünmesini
sağlamaya çalışarak onu köreltiyor. Bunu Fransa'da ya
da Almanya'da yaptırabilir misiniz? Dolayısıyla bu da
çok ciddi bir boyut.
Bir nesil kendi yerelinden ulusallaşmadan, ulusal kimliğini
kültürünü tanımadan, onu yüceltme adına mücadele sağlamadan
evrensel buluşmayı başaramaz. Bizde bu süreç tıkandı.
Dışarıya benzemeye ve taklidin taklidi olmaya başladık.
Ama onlara benzemeye çalışana onlar değer vermez, daha
çok horlarlar. Siz farklı bir değerseniz, yeni bir renkseniz
daha anlamlı olursunuz, evrensel buluşma budur aslında.
Dilde ve kültürde ulusal olmadan evrensel olunmaz.
STRADİGMA: Hocam, yabancı dilde eğitim düşünemeyen
bireyler yaratıyor, böylece bu kişiler kendi ulusal çıkarlarının
farkına varamıyor mu demek istiyorsunuz?
Y. HACISALİHOĞLU: Tabi, bu boyut kazandırılıyor.
Gençlerimize bakıyorsunuz, onlar için öncelik olan şey
markalar haline gelmiş. Marka bağımlısılar, markalar bir
tarikat üyeliği gibi. Ancak şunu da belirteyim, mutlaka
yabancı dil öğrenmek zorundayız. Yabancı dil öğrenmekle,
yabancı dilde eğitim ayrı şeylerdir. Mesela uluslararası
bir konferans için Ankara'ya geldim, üniversitenin ismini
vermeyelim. Salonda sunuşlar yabancı dilde yapılıyor,
İngilizce konuşuyoruz. Fakat sunuş yapanlar Türk, salondakiler
Türk, bir tane yabancı var, o da Türkçe biliyor. Çeviri
de yapılmıyor, İngilizce konuşuyoruz, İngilizce dinliyoruz.
Bence bu olacak iş değil.
Bir başka deyişle, bağımsızlık elden gitmek üzere. Buna
direnen tek şey var aslında, bir umut var. Bir neslin
yetişmesi için 30 yıl geçiyor. Yüzde doksanı böyle bile
olsa, ki değil, bu birikimi temsil eden geride kalan yüzde
on olsun, o yüzde onda bile umut var demektir. İnanıyorum
ki, bu kültürle gerekirse 30 yıl mücadele edilecek ve
bir nesil yetişecektir.
|
| |
Doç. Dr. Yaşar HACISALİHOĞLU
İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi
Coğrafya Bölümü
|
STRADİGMA: Soğuk Savaş sonrası dönemi ve Afganistan'la
başlayarak Irak'la devam eden süreci Türkiye açısından
değerlendirebilir misiniz?
Y. HACISALİHOĞLU: Soğuk Savaş sonrası yeni süreçte
dünyada ciddi anlamda bir değişim süreci yaşanıyor. Bu
değişim süreci içerisinde Türkiye de kendi yerini, kendi
geleceğini belirlemek zorunda hissetmelidir. Şimdi böyle
bir yapı içerisinde Türkiye aldığı tezkere kararıyla aslında
gelecek adına da çok önemli, kendini bağlayan giderek
belki de ipotek altına alan bir kararın altına imza attı.
Soğuk Savaş sonrası süreç nasıl bir süreç? İki kutuplu
siyasal sistemin dağıldığı, blok bağımlılığının dışında
gelişen aslında her ülkenin ABD başta olmak üzere dahil
olduğu, kendi ülke ve ulusal çıkarlarını öncelikli kıldığı
yeni bir düzen. Yeni bir saflaşmanın da aslında içinde
yer alan, yani gelecek de vaat eden bir düzen. Bu düzende
Avrupa Birliği kendi konumunu belirlemek istiyor. ABD
ise bu durumdan çok da hoşnut değil. Maastrich sonrası
Avrupa'sında siyasal ve giderek askeri ve dış politika
açısından yeniden kimliklenmek isteyen bir Avrupa Birliği
çıkıyor karşımıza. Öte yandan ABD, Almanya-Fransa yakınlaşmasından
çok mutlu olmuyor. ABD'nin rahatsız olduğu başka bir nokta
daha var. Büyüklüğünü ve aslında ekonomik açıdan geriye
dönük on yıldır yaşadığı sıkıntıları da aşabilmek adına
bir coğrafyaya ilgi gösteriyor, o da Avrasya. Soğuk Savaş
döneminde de bu ilgi hep vardı ama oradaki Sovyet egemenliği
onu belli bir hatta ancak tutabiliyordu. Bu çevreleme
politikası olarak adlandırılıyordu ve kenar kuşak teorisi
diye bir jeopolitik projeyle destekleniyordu. Doğu Avrupa,
Batı Avrupa ayrımlaşmasından başlayan hat Yunanistan,
Türkiye, İran üzerinden Pakistan'a uzanan bir çevrelemeydi.
Bu Sovyetlerin daha fazla güneye, daha fazla petrol bölgelerine
inmesini engellemeye yönelik geliştirilen bir projeydi.
Şimdi işler değişince Amerika artık bununla yetinmiyor
ve bununla yetinmemesinin de bir nedeni var. Zira güçlü
olmanın bugünkü dönem içerisinde üç parametresini algılıyor
ve bunu öne çıkartıyor.
Birincisi, ABD diyor ki, ben ileri strateji teknolojisi
üretiyorum, bu benim önemli bir dayanağım ve ayırıcı özelliğim,
bununla da yetinmiyorum, bunu zaten ayakta tutması gereken
iki bileşeniyle de ben ilgileniyorum. O da yeni piyasa
ve pazarlar üzerinde egemenlik kurabilmek. Sovyet egemenliğinin
ortadan kalktığı bölgeler bu açıdan önemli bir alan olarak
yeni bir piyasa ve pazar bütünlüğü olanağı sunuyor. Bir
başka şey daha var, o da her türlü ileri stratejik teknolojinin
gelişimine rağmen insanlığın geldiği noktada topyekün
bir ülkenin ya da tüm dünya için meseleye bakıldığında
enerji açısından talep edileni karşılayacak bir teknoloji
üretiminin henüz olmadığı ortaya çıkıyor. Yani füzyon
teknolojisinden tutun da, bütün biyoteknoloji, nükleer
teknoloji vs. Bunların hepsinin toplamı aslında üretim
açısından talep edilen enerjiyi karşılamakta yeterli olmuyor.
Bu durum doğal kaynaklara önemli ölçüde bir bağımlılığa
yol açıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde de sözkonusu
olan bu durumdur. Bu bölge dünya kaynaklarının dörtte
üçünü kendinde barındıran Avrasya bölgesidir ve bir anlamda
mekansal bir birikim alanıdır.
Dolayısıyla Bush doktrini Amerika'nın Avrasya'ya nasıl
yaklaşması gerektiğinin stratejisidir, egemenliği sağlamanın
yoludur, yol haritasıdır. O sayfalar dolusu metin içerisinde
iki önemli şey onun omurgasıdır. Bu belgedeki omurgalardan
bir tanesi; Amerika'nın bundan sonrası için küresel egemenliğini
paylaşmak istemediği için böyle bir ihtimal gördüğü küresel
gücü önceden önlemek istemesidir. İkincisi ise sadece
küresel rolü paylaşmak değil, bu küresel rolünü yerel
ve bölgesel işletmesine yarayacak, işletmesini ve kalıcılaştırılmasını
engelleyecek, ve de inisiyatifi dışında müdahil olmadığı
bir bölgesel ittifakı da istemiyor. O belgede bunu başaracak,
bu konuda bir çekim gücü oluşturabilecek yine denetimi
dışında gelişecek bir bölge gücünün de kimliklenmesini
istenmediği belirtiliyor. Bunun için de Amerika diyor
ki yeni kavramlar üretiyorum, dünyada bir küresel terörizm
var, bununla mücadele etmem gerekiyor. Peki, küresel terörizm
denilen şey tüm dünya için ortak tehdit algılaması mıdır?
Hayır, ben bunu somutlaştıramıyorum, elle tutulur bir
şey haline gelmiyor. Peki böyle bir şey varsa bununla
mücadele etme yetkisini insanlık ya da dünya adına Amerika
Birleşik Devletleri'ne kim verdi? Yetki aldığı bir yasal
zemin ya da uluslararası örgüt var mı? Hayır. Tam bu noktada
Birleşmiş Milletler ile de ayrıştığını ilan etmiş oluyor.
Dolayısıyla ben onun rolünü de üstleniyorum diyor. 11
Eylül saldırıları tüm bunların işletileceği ve önemli
ölçüde de meşrulaştırma aracı haline gelen bir süreçle
denk düştü bu. 11 Eylül'ü kim yaptıysa yaptı, ama ABD
zamanlama ve asıl hedefi açısından 11 Eylül'ün sonuçlarından
yararlanmasını çok iyi bildi. Aslında Soğuk Savaş sonrasında
peş peşe çıkartılan birtakım kavramlarla ve doktrinlerle
oluşturulmuş bir şeydi. Burada ne demek istiyorum? Mesela
Baba Bush 1. Körfez Savaşı'nda "Bu bir yeni dünya
düzenidir. ABD'nin tek kimliğiyle özdeşleşmiş onun egemenliğiyle
ortaya çıkan dünyadır" dedi. Hemen peşinden bu yeni
dünya düzeni kavramını pekiştiren ve peş peşe yankılanan
teoriler, tezler üretildi. Önce Foucault çıktı "Bu
neo-liberal çizginin hakimiyetidir "dedi. Ardından
Huntington çıktı temel çelişki artık medeniyetler arasındadır
diyerek batıyı yüceltti. Tabi bir anlamda Amerika'yı aslında
yüceltti. Üçüncüsü Brzezinski çıkarak taktik ve stratejik
yönlerine dikkat çekti. Avrasya diyerek satranç tahtasını
anlattı. Tüm bu tezler aslında Amerikan egemenliğine ve
dünyada tek kutuplu yapının kalıcılaştırılmasına hizmet
ediyor. Tam bu esnada 11 Eylül saldırısı, ardından Afganistan,
ikinci ayak olarak Irak karşımıza çıkıyor.
STRADİGMA: 11 Eylül saldırılarından sonra ABD'nin
izlediği politikaları nasıl yorumluyorsunuz, sizce bu
tablo Irak ile bitiyor mu?
Y. HACISALİHOĞLU: Kuşkusuz bitmeyecek çünkü şunu
da açıklamak durumundayız. Bu bir güce dayalı yola çıkış,
gücü hissettirme, gücün verdiği bir güvenle yapılan bir
müdahale, yani bu bir jeopolitik proje. Jeopolitik projenin
öne çıktığı bir yapıda uluslararası hukuk, uluslararası
ahlak gibi sorgulamaları daha az duymaya başlıyoruz, onlar
önemsizleştirilmeye başlıyor. Zaten böyle bir projenin
olmadığını farz ettiğimiz taktirde dünya siyasal atlasında
niye buralar seçiliyor ve niye burası önemli oluyor sorularına
yanıt veremiyoruz. Böyle bir yapı içerisinde bu jeopolitik
projenin olmazsa olmaz gereksinimleri vardır. Nedir bunlar?
Mesela senin egemenlik kurmak istediğin yer harita üzerinde
neresidir? Bu projeyi nerede egemen kılmak istiyorsun?
O istediğin yere yönelik hangi eksenleri, hangi koridorları
kullanmak durumundasın? Bunlar önceden belirlidir ve buralarda
yeni üsler oluşturulur.
Öncelikle yeni üsler coğrafyası yaratılır. Bakın, Baltık
Cumhuriyetleri'nden başlamak üzere Çek Cumhuriyeti, Romanya,
Bulgaristan, Polonya hattı, Balkanlar'a iniyor. Bu ABD'nin
aslında Avrupa'da üstüne titrediği yeni bir hattır. Ayrıca
ABD yeni üsler için anlaşmalar yapıyor, bazı ülkelere
yeni üsler kurdu. Bu ülkeler hararetle Amerika'nın gelip
üs kurmasını istiyor. Bununla beraber Amerika Polonya'daki
askeri varlığını artırmaya çalışıyor ve Almanya'daki askeri
varlığını Polonya'ya taşıma planı yapıyor. Yani bir anlamda
Avrupa'da da bir ayrışmayı bunu yaparak başarmış oluyor.
ABD diyor ki, biz Avrupa'ya güvenilir olmayan müttefik
ve yaşlı genç bir Avrupa olarak bakıyoruz artık. O yüzden
de biz doğuyu ağırlık merkezi alıyoruz diyorlar. Bu durumun
tabi yine coğrafi ve jeopolitik nedenleri de var. Yani
ABD için Avrasya'ya biraz daha yakın olmak önemli, Avrasya'nın
doku olarak iç içe geçmiş olan eski doğu bloğu ülkeleri
bu hat içerisinde önem kazanıyor. Rusya'nın Fransa ve
Almanya ile gelişen ilişkileri doğrultusunda, yeni Avrupa
Birliği ülkeleri ile dış ticaretinin neredeyse yüzde 50'ye
vardığı bir ortamda Rusya-Avrupa yakınlaşması dikkat çekiyor.
Rusya her ne kadar ittifak sağlanabilmesi için uysal davranıyorsa
da, Putin burada kuşkusuz pragmatik bir politika izliyor.
Dolayısıyla üsler coğrafyasının bir de böyle bir amacı
var. ABD için önem taşıyan bir de Kafkaslar var. Afganistan'da
başladı, Özbekistan, Gürcistan, Azerbaycan da ABD'nin
üs kurmasını istiyor. Şimdi birincisi bu üsler coğrafyası
değişmekte. İkincisi jeopolitik proje sonuçta bir egemenlik
projesi, bir çeşit toprak kazanma projesi. Açık konuşalım,
bu bir emperyalist proje, yani bu 19. yy. sömürge koşullarını
hissettiriyor, yaşattırıyor. Dokuyla uymayan valiler atanıyor.
Dolayısıyla böyle bir projede yine gereksinim duyulan
bir şey var o da tampon oluşumlar. Ne işe yarar tampon
oluşumlar, tampon devlet, tampon coğrafya, tampon bölge?
Bir kere size kolay hareket imkanı sağlar. Üslerin bulunduğu
ülkelerde yapamadığınız şeyleri burada yaparsanız. Başka
daha önemli bir şey daha sağlar. Siz bir süre sonra askeri
nüfuzunuzu çekmek zorunda kaldığınızda, o kontrolü ayakta
tutabilmek, orada egemenliğinizi her an hissetmenizi sağlayabilecek,
kalıcılaştırabilecek o yerel çelişkileri de bir anlamda
kendi kozası içinde besleyecek bir tampon devlet oluşturacak
bir yere de ihtiyaç duyarsınız. Bu tarihte de her zaman
böyle olmuştur. Her emperyalist açılım kendi tampon devletini
yaratmıştır. Aslında İsrail, Ermenistan ve Yunanistan
böyle birer tampon devlettir.
STRADİGMA: Bahsettiğiniz bu proje içerisinde Türkiye'nin
rolü nedir?
Y. HACISALİHOĞLU: Şimdi böyle bir proje içerisinde
Türkiye'nin yeri ne, nedir bu bölgenin yeri, yeni tampon
bölge Irak'ın kuzeyine mi odaklanmıştır? Irak'ın kuzeyi
Türkiye için hassas bir noktaydı. Bu tablo içerisinde
Türkiye yer almak istediğini belirtiyordu ama aslında
tablonun her fırça darbesinde Türkiye'nin yeri olmadığı
belirginleşiyordu. Bu durum Soğuk Savaş sonrası süreçten
beri ortaydı ancak Türkiye bununla yüzleşmek istemedi.
Nedeni ise Soğuk Savaş bitmişti fakat izlerini üzerinden
atamayanlar vardı. Biz kendi başımıza ne yapacağız şimdi,
ne güzel blok bağımlılığı vardı, onlar bizim yerimize
politika üretiyordu diye düşünüldü Türkiye'de. Sıkıştığımız
zaman para da alıyorduk, şimdi bu da kalktı ne yapacağız?
diyenler oluşmaya başladı. Tüm bu saf görüşler dışında
bu işten beslenenler ve kendi kişisel küçük dar, çıkar
noktalarını dışarıyla eklemlendiren kişiler oluşmaya başladı
ama bu durum geniş halk kitlelerinin, Türk ulusunun geleceği
ile örtüşmeyen bir yapıyı öne çıkarttı.
1991'den bu yana bir adım daha atıldı; 1. Körfez Savaşı.
Ne oldu Türkiye'nin bir Irak sorunu yoktu, Irak sorunu
doğdu. Irak'ın kuzeyindeki bu oluşum rahatsızlık doğurdu
ve Türkiye Irak sorununu bir anlamda önünde buldu. Nasıl
oldu bu? Aşama aşama Bağdat'tan Irak'ın kuzeyi kopartıldı.
Kim koparttı, kim destek oldu, bir devletin oluşması için
Irak'ın kuzeyinde olmazsa olmaz koşulları kim yarattı?
Irak'ta anayasa yok muydu? Vardı. Parlamento yok muydu?
Vardı. Parası vardı, yerel örgütlenmesi vardı. Sadece
Birleşmiş Milletler tanımamıştı, zaten otonomi ve devlet
oluşumu için bir başvuruda bulunulmamıştı. İnsanlar asker
yapıldılar, eğitildiler ve tekrar o bölgelere getirildiler.
Bu insanlar Amerikan vatandaşı gibi davranmaya başladı
ve Amerikan ordusunun üniformasını giydiler. Bir ordu
üretilmiş oldu. Musul ve Kerkük'te önemli ölçüde mevzi
kazandırıldı. Bu tablo oluşurken Türkiye yer almadığı
gibi Türkmenler de yer almadı, çünkü Türkmenler Türkiye'nin
bir uzantısı sayıldı. Şu anki denklem böyle kuruldu. Ama
biz hep Talabani, Barzani ve Türkiye çelişkisi ile baktık
olaya. Böyle baktığımız için gerçeği görmekte direndik
ya da gerçeği görmek istemedik.
STRADİGMA: Peki hangi çıkarlar doğrultusunda Irak'ın
kuzeyi bu duruma getirildi?
Y. HACISALİHOĞLU: Bu aslında bir kukla oluşumdur,
tampon devlettir. Bu yapı bir bakıma İsrail stratejileri
ile de örtüşüyor ve İsrail burada suflör görevi görüyor.
Amerika içerisindeki yapılanmaya şöyle bir bakın, oradaki
derin devletin beslediği bir ekip iş başında ve bu tesadüfen
bir araya gelmiş bir ekip değil. Musevi lobilerinin, çok
uluslu şirketlerin oluşturduğu Neo-con denilen yeni muhafazakar
bir şahin grubu yönetimde. Bu noktada bir de İsrail stratejisi
devreye girmeye başlıyor. Bu İsrail-Arap çelişkisini dengeleyecek,
Arap dünyasının dikkatini dağıtacak, bir başka çelişkiye
yönlendirerek gücün bütünleşmesini engelleyecek, (zaten
bütünleşme niyetleri yok ama) gelecek adına daha güvenli
olabilecek bir çelişki üretmek amaçlı bir stratejidir.
O da Kürt-Arap çelişkisi, Kürt-İran çelişkisi hatta giderek
Kürt-Türk çelişkisidir. Dolayısıyla bir tampon devletler
dayanışması oluşacak gelecek adına, bu tampon devletler
de İsrail, Ermenistan ve muhtemel bir Kürdistan. Hatırlayın
Irak'ın kuzeyi ile ilgili tanımlama hep güney Kürdistan
idi. Öyle tanımlandı, haritaların önünde basın toplantıları
yapıldı, Amerikalı subaylar toplantı yaptı. Peki kuzey
neresidir? Dolayısıyla burada bitmeyen bir yapı isteniyor.
Sizin de sorduğunuz gibi, niçin bunlar önemli olmaya başlıyor?
Irak kendi dinamikleri ile bir yönetim değişikliği yapıyor
olsa idi, üçe beşe on beşe bölünüyor olsa idi benim hiçbir
itirazım olmazdı. Kürtler bir devlet kurmak istiyor olsa
idi, kendi dinamikleri içinde, kendi istekleri ve yapılanması
içinde buna ne diyebilirdik. Ulusların kendi kader hakkına
saygılı olurduk, ama bu durum farklı. Atlantik'in ötesindeki
bir güç kendi çıkarları için bir kukla yönetim kuracak
ve bunu yapay bir şekilde oluşturacak. Üstelik kısa bir
gelecekte de beni tehdit edecek, bu denklemin bu ayağı
görülmediği takdirde Irak gerçeği ile yüzleşemeyiz. Bu
yapı sadece Irak'ın kuzeyinde Kürtlerin Türkmenleri ezdiği,
bizlerin de rahatsız olduğu bir yapı olarak algılanamaz,
bu gerçek bir bütün halinde görülmelidir.
Kürt meselesi, Kürt kartı emperyal devletler tarafından
Irak'ın işgalinden önce Türkiye'den Irak'a yönelik kullanılıyordu.
Şimdi durum değişti, artık Irak'tan Türkiye'ye yönelik
kullanılmakta. Bu yüzden PKK-KADEK örgütüne denildi ki,
eve dönün ve silahlarınızı bırakın zaten siyasal alt yapı
oluşuyor, siyasal mücadele verin. Giderek bir eyalet sistemini
anımsatacak bir yapılanmaya doğru gidiliyor. Tüm bunlarla
ortaya bir fotoğraf çıkıyor. Türkiye böyle bir denklemi
ve görmediği, yüzleşmediği bir ortamda asker yollamayı
düşünüyor. Bu fotoğrafın içinde olmasam da, gelecek adına
beni tehdit edecek olsan da, tek taraflı olsa da aslında
benim stratejik ortağımsın. Türkiye burada körü körüne
bağlıymış gibi davranıyor.
STRADİGMA: Hocam sizce Türkiye'nin ulusal çıkarları
bu noktada neyi gerektiriyor ?
Y. HACISALİHOĞLU: Aslında Türkiye 1 Mart tezkeresi
ile bir mesafe kat etmişti, hatta Avrupa Birliği açısından
bile saygın bir noktaya gelmişti. Bölge de çok olumlu
bir tepki vermişti, Araplar bile şaşırdılar. Türkiye'nin
yapması gereken ise, bir kere denklemi görmek ve çelişkilerin
nerden geldiğini bilmek olmalıdır. Türkiye sadece coğrafi
konumunu doğru yorumlasa tek seçeneğinin olmadığını, dengeleyici
politikaların gerekli olduğunu kavrayacak. Türkiye sadece
batılı mıdır? Türkiye aynı zamanda doğuludur, Asyalıdır.
Avrupalıdır da aynı zamanda. Bunun alt ölçekleri de var.
Karadenizlidir, Balkanlıdır, Ortadoğuludur, Kafkaslıdır.
Buralarda ne kadardır ağırlığı? Niye komşuları ile hep
kavgalıdır? Nedir bu çelişki?
Meseleye şöyle bakmak lazım; artık geldiğimiz noktada
dış politika ve dış piyasa ayrılmaz bir ikilidir. Türkiye'nin
8 komşusu ile dış ticaret oranı %5 düzeyindedir. Avrupa
Birliği ile ise ortalama %50'dir. Burada ciddi bir çelişki
vardır. Brzezinski kitaplarında Avrasya'yı şu şekilde
tanımlamakta; her şey Avrasya'dadır, dünya nüfusunun yüzde
60'ı, bütün enerji kaynakları ve doğal kaynakların üçte
ikisi bu bölgededir. Altı büyük ekonomi ve büyük nükleer
güçler Avrasya'dadır diyor. Ama önemli bir noktaya daha
dikkat çekiyor, neyse ki Amerika için Avrasya bütünleşecek
kadar bir arada değil ve dağınık bir haldedir. O zaman
Avrasya çok önemli bir bölgedir ve Türkiye Avrasya'da
var olmak zorundadır.
Mesela Şanghay İşbirliği Örgütü, ciddi ve yeni bir örgüttür.
Henüz daha gelecek adına çok fazla öngörüde bulunmak zor
ama bir başlangıç olabilir. Türkiye kendini bu gibi oluşumlardan
niye soyutluyor? Türkiye gözlemci olarak buralarda olmak
zorunda. Bence Türkiye'nin Avrupa Birliği'ni zorlayacak,
Avrupa Birliği'ni rahatsız edecek adımlar atmak yerine
önce Asya koridorlarına girmesi halinde Avrupa'ya da ulaşma
şansı daha çok olacak. Dolayısıyla yeni işbirliği alternatifleri,
ittifaklar, seçenekler üretmek zorundasınız. Yeni bir
şey keşfetmeye gerek yok, Mustafa Kemal Atatürk'ü doğru
anlamak zorundasınız.. Ne yapmıştır Kurtuluş Savaşı sonrasında?
Öncelikle bölge merkezli dış politikaya yönelmiştir ve
çevrede bir barış kuşağı yaratmak istemiştir. Balkan Paktını,
Sadabat Paktını kurarak öncülük yapmıştır. Öte yandan
Sovyetlerle saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. Biz ise
tamamen elimizi eteğimiz çekmiş durumdayız. Ortadoğu'da
yokuz, Asya'da yokuz. Mesela Çin bir buçuk milyarı aşmış
bir pazar ve bu ülkeye yönelik bir sürü stratejiler üretiliyor.
Türkiye ise yok burada.
STRADİGMA: Sizce Amerika Türkiye'yi nerede görüyor?
Y. HACISALİHOĞLU: ABD 1 Mayıs'ta savaşın bittiğini
ilan etmişti fakat o günden bugüne çok büyük bir sıkıntı
yaşıyor. Asker kaybı günde nerdeyse ortalama ikiye çıktı.
İç kamuoyu desteğinde çok ciddi anlamda bir aşınma var.
Aileler çocuklarını geri istiyorlar. Askerler yurtlarına
bir an önce dönmek için gün sayıyor. Bölgedeki mücadele
ise giderek bir yurt savunmasına dönüştü. Şiiler de ayaklanmaya
başladılar. Saddam'dan bizi kurtardınız, teşekkür ederiz
ama artık gidin diyorlar. Bu aslında özgürleştirirken,
beni sömürgeleştirme demektir. Amerika Birleşik Devletleri
böyle bir yapı içerisinde zorlanmaya başladı. Son on yıldır
ciddi bir bütçe açığı olan Amerika'dan söz ediyoruz. Son
bir iki dönemdir bir iyileşme görüntüsü var ama hala ciddi
bir sorun var burada. Yanılmıyorsam 70 milyar civarındaki
bir bütçe vaktinden önce harcandı. Şu anki durum 1. Körfez
Savaşı'ndan farklı, Amerika o zaman elini cebine atmamıştı
hatta bu işten kârlı bile çıktı. Şimdi ise para bulunamadı
ve Birleşmiş Milletler desteği de yok. Bütçe açığı nedeniyle
Birleşmiş Milletler'in kapısını çalmaya başladı. Ancak
ülkeleri ikna edemiyor. Bölgede kendisini ikame edecek,
en azından kendisi kadar yetenekli, hatta kendisinden
de daha iyi olan askere ihtiyacı var. Litvanya'dan, Polonya'dan
gelen askerlerle bu iş olmuyor. Öte yandan çok güçlü bir
emir komuta sistemi ve manevra kabiliyeti yüksek bir Türk
ordusu var. Türk ordusunun oraya gidebilmesi askeri açıdan
çök önemli bir aşamadır. Ama Türk halkına söylenmeyen
şu gerçeği görelim. Irak'ın istikrarı için gidildiği söyleniyor
ama Kızılay gitmiyor, Türk ordusu gidiyor. Köprüyü, barajı
asker mi yapacak? Irak'ın güvenliği, istikrarı deniyor
ama bu da koca bir yalan. Oraya aslında Amerikan askerinin
güvenliği için gidiliyor. 8.5 milyar dolarlık krediye
imza attılar, fakat Türk askerinin nasıl finanse edileceği
netlik kazanmadı.
Amerika'da 2004'te seçimler var. Türk ordusu Irak'ta
ABD'nin yerine kayıp verirse, daha az gençleri, çocukları
ölecek ve belki daha az para harcanmış olacak, böylece
şimdiki yönetimin seçim kazanması kolaylaşacak. Biraz
daha Amerikan kamuoyunun içine girdiğimiz zaman şunu da
görüyorsunuz, bir çelişki ve sorgulama var. Bu çok netleşmiş
değil ama kabaca, biz biraz çekilelim artık eski hegemon
devlet kimliğimizde duralım, çok imparatorluk heveslisi
olmayalım, diyorlar. Bu fikre Powell yakın gibi görünüyor.
İç çekişmeler, çatışmalar kamuoyuna zaten yansıyor. Bu
grubun desteklediği proje başladı ve devam edecek.
STRADİGMA: Sizin düşüncenize göre Türkiye yanlış
bir yolda. Türkiye bu yanlış yoldan size göre nasıl dönebilir?
Y. HACISALİHOĞLU: Bu böyle teknik bir çalışmayla,
küçük taktiklerle olmaz artık. Kesin, radikal bir strateji
ve topyekün mücadele gereklidir. Hepsi bir bütünün parçaları,
Kıbrıs da bu bütünden ayrı düşünülemez. Kıbrıs'la Irak'ın
kuzeyinde aslında bir Sakarya hattı oluştu. Irak'ın kuzeyinde
Amerikan egemenliğine karşı, oradan gelen tehdide karşı
verilen mücadele aslında Kıbrıs için verilmiş olacak.
Birbiriyle bağ kurularak bir mücadele gerçekleştirilirse
başarılı olunabilir. Bunun için de Türkiye'nin saflaşması,
netleşmesi gerekiyor. Kimle kim arasında bu mücadele?
Yüreği, beyni bu ülkede olanlarla, Türkiye'nin geleceğini
ipotek altına almayanlar ile, hayır biz kendimiz tek başımıza
adam olamayız ancak dışarının desteğiyle bir şeyler olabiliriz
diyenler arasındaki mücadeledir.
STRADİGMA: Bir başka deyişle, mücadele öncelikle
kendi içimizde mi?
Y. HACISALİHOĞLU: Buradan başlayacak bu iş. Halkın
iradesine rağmen, tezkere konusundaki olumsuz hava bilindiği
halde bu karar alındı. Asker verilmediği için para vermeyeceklerse
evlatlarımızın ölmemesi için, çocuklarımızın gitmemesi
için tek hedefte kilitlenelim, daha fazla çalışalım. Daha
fazla üretelim, gerekirse 24 saat çalışalım, biriktirdiklerimizi
ortaya çıkartalım, Kurtuluş Savaşı böyle kazanıldı. Parası
olan parasını verdi, kimi buğday döktü. Hiçbir şey yapamayan
yemenisini dikerek asker giysin diye insanların önüne
attı. Kimi cepheye giysilerini yolladı. Şimdi Türkiye
o koşullardan daha iyi kazanımlar içerisinde. Şirketlerimiz
var, üniversitelerimiz var, çalışan kesim var, nüfusumuzun
%70'i 30 yaşın altında. Kısa vadede olmasa bile uzun vadede
hepimiz kazanalım, sadece dar bir kesim kazanmış olmasın.
Türkiye bir yol ayrımındadır. ABD ile savaş yapmanıza
gerek yok, ilişkileri koparmanıza da gerek yok. Amerika'ya
"Bu kararı Meclis'e getirdim, Meclis onaylamadı,
ne yapabilirim. Demokrasinin beşiğisiniz, saygı gösterin"
denmesi gerekir. İlişki ile işbirlikçi olmayı, işbirliği
ile işbirlikçi olmayı birbirine karıştırmayalım. Türkiye
her ülke ile işbirliği yapmalıdır. Çıkarları varsa İran'la
da yapmalıdır, Amerika ile de yapmalıdır. Biri diğerinin
alternatifi diye de bakmamalıdır. Avrupa Birliği bir ilişki
midir? Tek taraflı bağlanmışsınız, bunun adı ilişki oluyor.
Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişki kurabilmelidir ancak
henüz ilişki kurmuş değil. Tek taraflı bağlanmış, Gümrük
Birliği bir sorun haline gelmiş, tüm bunlar bu paketin
içinde biri öbüründen ayrılmıyor ki. O yüzden kendimize
güveneceğiz. Ekonomi alanında yapılacak iş çok açık. Tasarruf
yapacaksınız, lüks tüketimi kısacaksınız ve yatırım yapacaksınız.
Bu gelirle yatırım yapılabilir mi? Yapan var, Çin yapıyor.
% 40 tasarruf, %40 yatırım yapmış ve % 67'lik büyümeyi
hiç düşürmemiş. Kendini dışarıya açmamış, kendisi açılmaya
çalışmış. Türkiye ise tam tersini yapıyor. Türkiye kendini
dışarıya açıyor, kendi açılmak istemiyor. Küreselleşmeyi
de böyle algılıyor, dolayısıyla denetim elinden gidiyor.
Ve gelecek elimizden, avuçlarımızın içinden kayıp gidiyor.
STRADİGMA: Anlaşılan o ki, senaryosu çok iyi hazırlanmış
bir oyun söz konusu ve Türkiye için bu oyundan tek çıkış
yolu da milli mücadele. Peki bu noktada Türk askerinin
Irak'a gitmesi ve oradan ölüm haberlerinin gelmesi mi
tetikleyici unsur olacak, bunu mu bekliyor Türkiye?
Y. HACISALİHOĞLU: Tabi hiç umut etmediğimiz bir
şey ama kuşkusuz bu acı dönüşler olacak. Bu sonuçta bir
savaş. Yine de bu karardan dönülmesini umut ediyorum.
Halka sorulsun, referandum yapılsın çünkü herkesin hayatını
etkileyecek bir durum söz konusu. Benim için AKP iktidarı
ile mücadele etme meselesi değil, yanlışla mücadele etmek.
AKP yönetimi ben tüm bunlardan vazgeçiyorum, ulusal politikaları
izlemek, gerçekten kendi benliğimle, kimliğimle yücelmek
ve yüceltmek istiyorum, bunun için topyekün seferberlik
gerekli desin desteklerim. Bizim halkımızın anlık bireysel
tepkileri vardır ama topluluk tepkimiz anlık değildir.
Bir araya gelip bir meydanı dolduramayız, örgütlü bir
toplum da değiliz ama unutkanlığımız olsa bile bir tepkiyi
biriktirme marifetimiz vardır. Bekleriz fakat seçim sandığı
ile buluştuğumuz zaman hep hesap sormasını bilmişizdir.
Türk halkı bir partiyi %25'e çıkartıp sonra %1'e de indirmiştir.
Burada da Türk halkına çok iyi iş düşüyor.
Türk aydını ise sırça köşkünde tepeden halka bakan adeta
yeni Tanzimatçılığı besleyen, öne çıkartan, Anadolu'dan
kopuk, değerlerden kopuk, halkını tanımayan elit takılan,
eğitim durumuyla, geliriyle, kültürü ile bu topraklarda
olmayan bir aydın olarak bu işi başaramaz. Aydın halk
ile birlikte olacak, iç içe girecek. Türkiye bir sentezler
ülkesi olarak bu olanağı veriyor ama onu modellemek gerekiyor.
Aydın her alanda halkın sentezini yapmalıdır. Anadolu
İslam anlayışını yeterince sentezleyip belletebildik mi?
Anlatabildik mi nasıl bir kültürdür, Arap dünyasından
nasıl farklıdır? Biz bunu nasıl senteze dönüştürebildik
anlatabildik mi? Ulusal kültürümüzü gençlikle yeterince
buluşturabildik mi? Niçin gençlik bugün çok kolayca Anadolu'ya
sırtını dönüyor, aydın görevini bu konuda yerine getirmedi.
Bir de iyi niyetli aydın var. Bilgiyi üretmekle yetinen;
bilgi ürettim okunsun diye düşünen. Bu yetmiyor işte.
Aydın bilgiyi bilince dönüştürmenin mücadelesini vermelidir.
O yüzden daha fazla konuşacağız, daha fazla koşuşturacağız,
Kurtuluş Savaşı da aslında öncülerin mücadelesiyle hareketlenmedi
mi? Mustafa Kemal'ler, Kazım Karabekir'ler ve diğer paşalar
hepsi bir kadro hareketiydi. Yeniden Kuva-i Milliye diyerek,
yeniden kurtuluş stratejisi diyerek bu kavramları, bu
değerlerimizi de tüketmemeliyiz. Bunlar çok titizlikle
kullanmamız gereken kavramlardır, tek umut burada kaldı
çünkü. Bunu da kötü kullanarak tüketirsek, eskitirsek,
Türkiye'nin geleceği daha da kötüye gidecektir diye düşünüyorum.
Bu noktada bireyin de toplum içinde değerini ve önemini
fark etmesi gerekiyor. Mesela batıda ki modele bakın,
İtalyan Başbakanı Türkiye'ye geldiğinde ne yaptı, iki
İtalyan şirketinin sorununu çözdü. Berlusconi daha önce
İslam dünyası için ne laflar etmişti biliyorsunuz.. Nikah
şahitliğinin gerisinde Türkiye'de özelleştirilecek bazı
şirketleri almak istiyor. Niye yapıyor bunları, ülkesinin
çıkarı için yapıyor. Almanya, Fransa diğer gelişmiş ülkeler
farklı mı davranıyor? Hayır, onlar da aynı. Fransa Devlet
Başkanı silah şirketinin ihale alması için lobi yapıyor.
Türkiye'de ortak çıkarımızın nerede olduğunu anlayabilecek
bir yapı olmalıdır. Böylece ülke çıkarının, ulusal çıkarın
nerde olduğunu halk da bilsin ve üretmeden tüketmemeyi
öğrenmeye başlasın. Sadece kendisi pazar olmasın, birey
kendini ancak böyle sağlam hissedebilir. Türkiye üretken
bir ortam, herkesin birlikte kazandığı bir ortam olmalıdır.
Sadece birilerinin kazanıp ülkenin kaybettiği bir ortam
olmamalıdır.
Türkiye sıradan bir ülke değildir. Mesela Batı ülkeleri
anlık yaşayan ülkeler değiller, otuz-kırk yıllık strateji
üretiyorlar. Fransa'daki Ortadoğu uzmanı Ortadoğu'ya nüfuz
eden kişidir aslında, Ortadoğu'da yaşamıştır ve bütün
dillerini bilir. Bu uzmanlar dokulara nüfuz eder, dokuları
analiz ederler. Türkiye çalışan uzmanlar ve akademisyenlerle
de iletişim kuruyoruz, Türkçe'yi bizim kadar iyi kullanıyorlar.
Türkiye'nin sıradan bir ülke olmadığını çok iyi biliyorlar,
bir kere tarihini biliyorlar. İmparatorluk tarihinden
geliyor, farklı bir imparatorluk üstelik. Ardından Türkiye
Cumhuriyeti'nin verdiği bağımsızlık mücadelesi önemli
ölçüde mazlum milletlere örnek olmuştur. Türkiye sıradan
bir ülke değildir. AB nereden çıkardı "Kemalizm olduğu
sürece siz Birliğe giremezsiniz ya da bu bir tehdittir"
diye. Aslında denilmek istenen, Lozan ile birlikte yani
Sevr'i reddederek verdiğiniz o anti-emperyalist mücadelenin
ruhu var sizde, aslında dağınıksınız ama zorlandığınızda
tekrar o ruha dönüşebilir, bizim sizin için sabitlemek
istediğimiz rolünüz tehlikeye girer. Nedir o rol, karşımda
benim güçlülüğümü, güçlü kimliğimi tanımlayacak bir güçsüze
ihtiyacım var.
Bu durum literatürde de karşımıza çıkıyor, gelişmekte
olan ülkeler diye bir şey var. Ben bu yaşıma kadar hiç
görmedim gelişmekte olan ülkenin gelişmiş ülke sınıfına
atladığını. Ayrıca bir de gelişen piyasalar, yükselen
piyasalar var. Bu katmandaki ülkeler, Afrika ülkeleri,
Latin Amerika ülkeleri ya köleleştirilmişler, ya da topraklarını
misyoner faaliyetlerle kaybetmişler. Mesela İstanbul'daki
borsa Türkiye'nin borsası mıdır? Aslında müthiş bir toplumsal
barometredir. İki yıldır bir arşiv çalışması yapmayı planlıyorum.
Son iki yılda hangi durumlarda borsa nasıl tepki vermiş
araştırmak istiyorum. Ne konuşulmuş, hangi karar çıkartılmak
istenmiş ya da çıkmış, borsa ne demiş buna, prim mi yapmış,
düşmüş mü? Mesela memur maaşları konuşulmuş, borsa olumsuz
tepki vermiş. Tezkere geçmemiş borsa olumsuz tepki vermiş,
hükümetler o yüzden borsa kapandıktan sonra açıklama yapıyorlar.
Borsanın Türkiye'ye ne getirisi var? Borsa şöyle bir amaçla
lanse edildi: Küçük tasarrufların üretken sermayeye katkı
sağlaması için oluşturulmuş bir şey, yani yatırımlar sanayiye
destek olsun küçük yatırımlar da değerlendirilsin. Aslında
Amerika'da borsalar böyle yürüyor, borsadaki hisse senetlerinin
temerrüt faiziyle geçinen aileler var. Türkiye'de ise
bir kumarhane, maniple edenler var kuşkusuz. Bakıyorsunuz
bilançolara zarar eden şirket kâr ediyor, kâr görünen
bilançolarda şirket hep zararda, bir yıldır hep düşüyor
hisse senetleri, şimdi burada bir çelişki yok mu? Dolayısıyla
borsanın Türkiye ekonomisine bir katkısı da yok ama bir
barometre. O belirliyor gündemi, ulusal ekonomilerin ulusal
reflekslerini o belirliyor. Yeni bir araştırma İstanbul
borsasının giren çıkan sermayenin yüzde 60, yüzde 70 bazen
yıl bilançosu toplamında yabancıların girip çıktığını
gösteriyor. Niye çok geliyorlar, birincisi kolay giriş
çıkış, hiçbir engel yok. Malezya o konuda önlem almaya
çalıştı ve aldı. Frankfurt borsası, New York borsası böyle
denetleniyor, hepsinde kurumsal denetim var.
Geçenlerde özelikle ilaç sektöründeki Amerikan şirketleri
ile ilgili bir şey öğrendim. Bu şirketlerin Türkiye'de
mümessilleri, satış temsilcileri var. Amerikan borsasında
işlem gören hisse senetlerini çalışanlarına bir yılın
sonunda ikramiye diye veriyorlar. Ne oluyor Ahmet'in,
Mehmet'in Amerikan borsasında işlem gören kağıdı olmaya
başlıyor, yani aslında Amerikan ekonomisinin bir parçası
haline geliyor ve Amerikan piyasasının vereceği olumlu
tepkilere kilitleniyor. O zaman Amerikan işgalinin başarılı
olmasını istemeye başlıyor. Böylece toplumsal refleks
nasıl bağlanıyor, Amerika'nın başarısı onun için paraya
taahül edilmiş oluyor. Bu yapı da küreselleşme diye yutturuluyor.
Ama siz Amerika'da Euro, Türk Lirası ya da Yen'le hesap
açamazsınız öte yandan Türkiye ise döviz cenneti.
Yabancı dille eğitim de konunun başka bir boyutu. Üstelik
fen analında, çünkü daha çok muhakeme, düşünce ve teknoloji
ile birebir doğrudan bağı olan bir alan. Düşünün siz yabancı
dille eğitim yaptırıyorsunuz, ta ana okulundan bugüne
kadar ona diyorsunuz ki şu matematiğin, fiziğin, kimyanın,
biyolojinin bütün teoremlerini, bütün kuramlarını kendi
ana dilinizde düşünmeyeceksiniz. Bir yabancı dille düşüneceksiniz,
onunla sınav olacaksınız, onunla aşamaları geçeceksiniz,
eğitiminiz böyle olacak. Çocuk, bırakın yabancı dille
düşünmeyi kendi ana diliyle bile zorlanacağı şeyleri önce
çözümleyecek, bakacak, sorgulayacak, bir de üstüne bunlardan
bir şeyler üretecek. Aslında bir başka dilde düşünmesini
sağlamaya çalışarak onu köreltiyor. Bunu Fransa'da ya
da Almanya'da yaptırabilir misiniz? Dolayısıyla bu da
çok ciddi bir boyut.
Bir nesil kendi yerelinden ulusallaşmadan, ulusal kimliğini
kültürünü tanımadan, onu yüceltme adına mücadele sağlamadan
evrensel buluşmayı başaramaz. Bizde bu süreç tıkandı.
Dışarıya benzemeye ve taklidin taklidi olmaya başladık.
Ama onlara benzemeye çalışana onlar değer vermez, daha
çok horlarlar. Siz farklı bir değerseniz, yeni bir renkseniz
daha anlamlı olursunuz, evrensel buluşma budur aslında.
Dilde ve kültürde ulusal olmadan evrensel olunmaz.
STRADİGMA: Hocam, yabancı dilde eğitim düşünemeyen
bireyler yaratıyor, böylece bu kişiler kendi ulusal çıkarlarının
farkına varamıyor mu demek istiyorsunuz?
Y. HACISALİHOĞLU: Tabi, bu boyut kazandırılıyor.
Gençlerimize bakıyorsunuz, onlar için öncelik olan şey
markalar haline gelmiş. Marka bağımlısılar, markalar bir
tarikat üyeliği gibi. Ancak şunu da belirteyim, mutlaka
yabancı dil öğrenmek zorundayız. Yabancı dil öğrenmekle,
yabancı dilde eğitim ayrı şeylerdir. Mesela uluslararası
bir konferans için Ankara'ya geldim, üniversitenin ismini
vermeyelim. Salonda sunuşlar yabancı dilde yapılıyor,
İngilizce konuşuyoruz. Fakat sunuş yapanlar Türk, salondakiler
Türk, bir tane yabancı var, o da Türkçe biliyor. Çeviri
de yapılmıyor, İngilizce konuşuyoruz, İngilizce dinliyoruz.
Bence bu olacak iş değil.
Bir başka deyişle, bağımsızlık elden gitmek üzere. Buna
direnen tek şey var aslında, bir umut var. Bir neslin
yetişmesi için 30 yıl geçiyor. Yüzde doksanı böyle bile
olsa, ki değil, bu birikimi temsil eden geride kalan yüzde
on olsun, o yüzde onda bile umut var demektir. İnanıyorum
ki, bu kültürle gerekirse 30 yıl mücadele edilecek ve
bir nesil yetişecektir.
|
www.stradigma.com aylık strateji
ve analiz e-dergisi |