Filistin-İsrail sorunu uluslararası sistemin artık rutin
olarak görülen bir parçası haline gelmiştir. Yaklaşık
yarım yüzyılı aşkın bir süredir bölge için muhtemel olan
barış projelerini tartışmaktayız. Aynı süre içinde şüphesiz
savaşlar ve çatışmalar başta olmak üzere her türlü insani
dram devam etmiştir. Üstelik İsrail-Filistin sorunu uluslararası
ilişkiler disiplinini öğreten akademisyenler için önemli
bir konudur ve yüzlerce insanın üzerinde bilimsel çalışmalar
yaparak geçimini sağladığı bir konu haline gelmiştir.
Aynı sorun yine zaman içinde kendine ait kahramanlar,
aktivistler ve dahası kendine ait entelektüel ayrımlar
ortaya çıkarmıştır. Bugün batıdan doğuya bir çok ülkede
entelektüellerin nasıl ayrıştığı konusunda önemli bir
faktör de Filistin-İsrail sorununa nasıl baktıkları ile
ilgilidir. Böylece Filistin-İsrail sorunu kendine özgü
nitelikleri olan bir fenomen halini almıştır. Hatta denilebilir
ki artık bu sorun kendisinden başka bir 'şey'e dönüşmüştür.
Farklı alanlarda bir çok farklı konu ele alınırken Filistin-İsrail
sorununa atıflar yapılmaktadır. Pratik olarak literatürde
Filistin-İsrail sorununun bir tür yazınsal genişlemesinden
söz edilebilir (re-contextulization). Artık her şey bu
sorunla ilgilidir.
Bu denemede Filistin-İsrail sorunu ile ilgili dört kuramsal
nokta ele alınacaktır. Bu dört noktanın ele alınmasındaki
amaç sorunun neden uluslararası sistem içinde bir türlü
çözülemediğinin anlaşılmasına yöneliktir. Böylece sistemik
faktörlerin düzenli olarak sorunun çözümünü nasıl engellediği
açıklanmaya çalışılacaktır. Bir başka ifade ile Filistin-İsrail
sorununun yapısı, hatta çözümsüzlüğü, sorunun bir parça
da uluslararası sistem içinde nasıl yer aldığı ile ilgili
olmasıdır. Sistemin üretmiş olduğu sonuçlar doğrudan Filistin-İsrail
sorununu etkilemektedir.
Birinci Nokta: Sistemik Bir Çözümün Gerekliliği
Öncelikle Filistin-İsrail sorunu bir sistemik sorundur
ve böyle olduğu için sistemik bir çözüme ihtiyaç duymaktadır.
Geçen yüzyılda uluslararası sistemin geçirdiği çeşitli
evreler belirli yapısal sorunları çözümlenmemiş olarak
ortada bırakmıştır.(1) Tarihsel olarak başta Filistin-İsrail
sorunu olmak üzere bir çok sorunun kökeninde, uluslararası
sistemin geçen yüzyılda geçirmiş olduğu merhaleler vardır.
Daha vahim olan sistemin ürettiği sorunlar hem çözülmesi
zor olanlardır, hem zaman içinde sistemin içinde olup
bitenlere göre değişen dengeler oluştururlar. Pratik olarak
ifade etmek gerekirse sistemde olup biten her şey, başta
Filistin-İsrail sorunu olmak üzere, bütün sistemik sorunların
dengesini ve yapısını değiştirir. Böylece mantıksal olarak
düşünülürse uluslararası sistemde olup biten her kayda
değer olay Filistin-İsrail sorununu etkilemektedir. Özellikle
uluslararası sistem içinde gücün nasıl dağıtıldığı bu
noktada önem kazanmaktadır. Aynı şekilde mesela 11 Eylül
saldırılarından sonra, uluslararası sistemin geçirdiği
dönüşümler Filistin-İsrail sorununu doğrudan etkilemiştir.
Nitekim saldırılardan sonra bölgede çok kanlı olaylar
yaşanmıştır. Bir benzetme ile dile getirecek olursak sistemik
sorunlar uluslararası sistemin tektonik yapısındaki fay
hatlarına benzerler; sistem içindeki her salınım bu alanlarda
kalıcı iz bırakır.
Aynı bağlamda bir başka uygun örnek Afganistan olayıdır.
Özellikle 11 Eylül'den sonra Afganistan "teröre karşı
ilan edilen savaşta" bir cephe halini almıştır. Afganistan'ın
öne çıkması bir tesadüf olmadığı gibi salt Usame bin Laden
faktörü ile de açıklanamaz. Daha bilenen bir çok terörist
değişik ülkelerde yaşamaktadırlar. Bu noktada altı çizilmesi
gereken durum Afganistan'ın sistemik bir sorunu temsil
etmesidir. Şimdi Almanya'dan ABD'ye dünya devletleri "modern
ve demokratik" bir Afgan devleti yaratmak için bir
araya gelmektedir. Yine bu devletler çok bilinen bazı
konuları gündeme getirmektedir: Afgan kadınının özgürlüğü,
Afgan çocuklarının eğitimi... Ama şurası unutulmamalıdır
ki bütün benzer dış politika söylemlerinin arkasında realpolitik
gerçek bir neden olarak bulunmaktadır. Neredeyse hemen
herkes Afganistan'ın uzun yıllar ABD ve SSCB arasındaki
dolaylı savaşta bir cephe olduğunu unutmuş gibi davranmaktadır.
Bugün bu ülkede yaşanan sorunların çoğu aslında doğrudan
Afganistan'da gerçekleşen ABD-SSCB 'dolaylı' savaşının
geç sonuçlarıdır. Kuramsal olarak ifade etmek gerekirse,
SSCB ve ABD arasındaki denge bir sistemik sorun olarak
Afganistan sorununu doğurmuştur.
Irak sorunu da benzer bir başka sistemik çatışmadır.
Kısaca özetleyecek olursak bu sorun uluslararası sistemin
Soğuk Savaş'ın son yıllarından bugüne kadar yaşadığı dönüşümün
ürettiği bir sorundur. Özellikle ABD'nin uluslararası
sistem içindeki konumu Irak sorunu bağlamında yeniden
tanımlanmıştır. Yine ABD Irak sorunu bağlamını bir çerçeve
kabul ederek Orta Doğu'da hem kendi açısından, hem bölge
ülkeleri açısından yeniden yapılanma süreci oluşturmuştur.
Bugün fakir Irak halkının düşünceleri dikkate alınmaksızın
Batılı ülkelerin liderliğini yaptığı uluslararası camia
bu ülke hakkındaki planlarını uygulamaya çalışmaktadır.
Şüphesiz bu Irak halkı için bir çare üretmek değil, sistemik
düzeydeki yansımaların güçlü ülkeler tarafından Irak'ta
denenmesidir. Şunu açıklıkla belirtmek gerekirse uluslararası
sistemin içindeki gücün dağılımı sürekli olarak fiziksel
biçimde değişik alanlarda yansımalar doğurur. Böylece
tıpkı Afgan sorununda olduğu gibi Irak sorununda da çözüm
için bütün sistemi ilgilendiren planlar gerekmektedir.
Yukarıdaki çerçeveyi takip edersek, uluslararası sistemin
yirminci yüzyılın sonunda geçirdiği evrimsel süreç Filistin
sorununu doğurdu denebilir. Yine bir sistemik sorun olarak,
Filistin sorunu sistemin doğasından ve evriminden kaynaklanan
bir çok faktörden etkilenmiştir. Mesela İngilizlerin bölgeden
çekilmesi, Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Körfez Savaşı,
İran-Irak Savaşı ve nihayetinde 11 Eylül olayları...bütün
bunlar Filistin sorununu etkilemiştir.
Peki bu tartışmalardan sonra, sistemik bir sorun olmak
ne anlama gelmektedir? Öncelikle, uluslararası sistem
içinde gücün nasıl dağıtıldığı ve bu bağlamda dünya ülkelerinin
meydana getirdiği hiyerarşik ilişkiler, birinci derecede
sistemik sorunları anlamak açısından önemlidir. İkinci
olarak, her ne kadar dahili sorunlar etkili olsa da, sistemik
sorunlarda dış faktörler daha belirleyicidir. Üçüncü olarak,
sistemik sorunlarla yüz yüze kalan aktörler/devletler
hiç bir şekilde kendilerini dünyada olup biten olayların
etkisinden uzak tutamazlar. Doğal olarak istikrarsızlık
ve kırılganlık sistemik sorunların doğasını oluşturur.
Bütün tartışmadan çıkan sonuç şudur: Başta Filistin-İsrail
sorunu olmak üzere bütün sistemik sorunlar ancak sistemik
bir çerçeve ve proje içinde çözülebilir. Kuramsal çerçeveyi
Filistin sorununa indirgersek, bütün İslam/ Arap ülkelerinin
güçsüz buna karşın ABD'nin en üstte olduğu bir güç dağılımı
içinde Filistinliler için adil bir barış sadece bir fantezidir.
Uluslararası sistem içindeki halihazır güç dağılımını
düşünürsek Filistinliler için ya ABD baskısına ve İsrail'in
gelişmiş askeri gücüne karşı savaşmak, ya da yine aynı
güç ekseninin oluşturacağı bir barışı kabul etmek durumundan
başka seçenek ortaya çıkmıyor.
Eğer sistem düzeyindeki sınırları bir kenara bırakırsak,
Filistin-İsrail sorununa bir çare aramak imkansız hale
gelecektir. Hatta uluslararası sistemin içindeki gücün
dağılımını yeniden gözden geçirirsek, bir Filistin-İsrail
sorununu 'doğal' olarak bile niteleyebiliriz. Burada 'doğal'
kelimesi kasıtlı olarak kullanılmıştır çünkü bugünkü uluslararası
sistemin böyle bölgesel sorunlar oluşturması yapısal bir
sonuçtur. Bir bakıma uluslararası sistem benzer sorunları
doğurarak kendini sürdürmektedir (re-produce). Wallerstein
merkezli bir okuma ile düzenin merkezi ancak çevredeki
benzer krizlerle kendini sürdürebilir. Halihazır uluslararası
yapı, kökeni geç Orta Çağ'a dayanan bir Avrupa sisteminin
genişlemiş halidir. Bu yayılma sürecinde Batılı kurumlar,
kavramlar ve değerler Batı-dışı alanlara taşınmıştır.
Yani tarihsel olarak uluslararası sistemin ortaya çıktığı
kabul edilen 17. yüzyıldan beri zaten çevre hep merkeze
göre oluşturulmuştur.
İkinci Nokta: Tarafların Çokluğu
İkinci kuramsal sınır, Filistin-İsrail sorununun hiçbir
şekilde ikili bir çatışma olmadığıdır. Sorunun bir çok
tarafı bulunmaktadır. Şüphesiz bir sorunun taraflarının
sayısı çözümü meydana getirmek açısından birinci derecede
etkilidir. Ne var ki, Filistin-İsrail sorununda taraf
sayısı ender görülecek kadar yüksektir. Bir kere, bu sorun
bütün Müslümanların taraf olduğu bir durumdur. Yüz milyonlarca
Müslüman gerekli bilgi olmaksızın Filistin tarafını İsrail'e
karşı savunmaktadır. Yani bir bakıma insanlar zihinlerindeki
sembolik evrende olayı algılamaktadırlar. Bu denemenin
yazarı Filistin'in sosyalist lideri Yaser Arafat'ın bir
Cuma çıkışı Ankara'da Türkler tarafından nasıl alkışlandığını
hatta bir bakıma kutsandığını görmüştür. Bu çok önemli
sosyolojik bir veridir. İnsanlar gerekli bilgi olmadan
olayları istedikleri gibi anlamak istemektedirler. Bir
çokları için Arafat İslami direnişin sembolüdür. Aynı
durum başka isimler için de geçerlidir. Çeçen lider Dudayev,
Kıbrıs Türklerinin lideri Rauf Denktaş...bütün benzer
isimler sorgulanmaksızın sembolik bir evren içinde kutsanmışlardır.
Doğal olarak ulusal hükümetler için İsrail ile masaya
oturmak, işbirliği yapmak çok zor bir aşamadır. Bu açıkça
kitleler tarafından bir ihanet olarak görülmektedir. Hatta
bazıları Filistin sorununun, Filistin liderliğine bırakılamayacağını
bunun bütün bir Müslüman topluma ait olduğunu iddia etmektedir.
Yani bu bakışa göre bütün Müslümanlar doğal olarak sorunun
tarafıdır ve söz hakkına sahiptir. Böylece Filistin-İsrail
sorunu içinden çıkılması zor bir hale gelmektedir.
Bunun yanında Araplar doğal olarak sorunun tarafıdır.
Arap halkları, hükümetleri eliyle soruna müdahil olmak
istemekte ve bu yönde baskılar üretmektedir. Hatta Arap
devletleri arasında Filistin sorunu nedeni ile zaman zaman
sürtüşmeler ortaya çıkmaktadır. Aslında Filistin sorunu
bağlamında bazı Arap ülkeleri çelişkili bir durumdadırlar.
Bir kere Filistin bazı devletlere göre kendilerinden İngiliz
emperyalizmi aracılığı ile çalınmış bir topraktır. Ürdün,
Suriye gibi ülkeler Filistin'in bağımsızlığını tam olarak
benimseyememişlerdir. Bunlar kadar olmasa bile Mısır tarihsel
olarak Filistin sorununu kendi konumunu Araplar arasında
bir yerde tutmak için bir enstrüman olarak kullanmıştır.
Çünkü Filistin sorunu Orta Doğu'da kitleleri yönlendirmek
için uygun bir araçtır. Kısaca Arap liderler Filistin
sorununu bahane ederek kitleleri sadece İsrail'e karşı
değil, kendi siyasal konumları lehine de yönlendirmektedirler.
Üstelik diğer Arap ülkelerindeki mülteci Filistinlileri
düşünürsek sorunun vahim bir başka yönüne işaret etmiş
oluruz. Ürdün'de vatandaşlık hakkından mahrum olarak kamplarda
yaşayan Filistinlilerin durumu bir insanlık dramıdır.
Hatta bu sorun bir Ürdün-Filistin sorunu meydana getirmiştir
ki zaman zaman taraflar arasında kanlı çatışmalar meydana
gelmiştir. Arapların taraf olarak sorunun çözümünü zorlaştırdığı
bir yapı içinde, şimdilerde bir oluşum sürecinde olan
Filistin kimliği eğer demokratik yönde evrim gösterirse
çözüm açısından ümit olabilir. Ancak her şart altında,
Filistin-İsrail sorununun bölgesel-küresel bir çok tarafının
olması çözümü zorlaştırmaktadır.
Üçüncü Nokta: Seküler Aklın Sınırlandırılması
Üçüncü kuramsal sınır ise Filistin-İsrail sorununun özünü
meydana getiren konuların bazılarının seküler nitelikte
olmamalarıdır.(2) Bilindiği gibi diplomasi seküler bir
eylemdir. Modern uluslararası sistem seküler kurum ve
kurallara dayalı olarak kurulmuştur. Böylece her sorunun
bir çözümünün (en azından üzerinde anlaşılabilecek türde)
olduğu varsayılır. Modern diplomasi seküler aklın bir
şekilde tarafları uzlaşmaya götürebileceğini kabul eder.
Böylece tarafların yapması gereken barışçı yollarla bir
araya gelmektir. Felsefi olarak modern diplomasinin temelinde
insanın egemen olduğu önermesi yatmaktadır. Böylece insanı
sınırlandıran tek şey ulusal çıkarlar olabilir. Buna göre
çıkarın nasıl tanımlandığı bir ülkenin davranışlarını
anlamak için hayati önemdedir. Sonuç olarak diplomasi
belirlenmiş, anlaşılabilir bir süreçtir. Ve bu süreç içinde
insan aklı rasyonel sonuçlar üretebilir, çünkü egemendir.
Ne var ki, Filistin-İsrail sorununun özünde insan aklını
sınırlandıran dinsel nitelikli konular bulunmaktadır.
Hamas'ın bir basın açıklaması şöyle demektedir: "Filistin
sorunu bir toprak sorunu değildir, bir iman sorunudur".
Peki bu durumda özünü bir inancın meydana getirdiği sorun
üzerine kim tartışabilir? Görüldüğü gibi Filistin-İsrail
sorununda seküler aklın sınırlandırıldığı kutsal alanlar
bulunmaktadır. Mesela Müslümanların neden Kudüs'ü terk
etmeleri gerektiği yönünde bir rasyonel açıklama bulunabilir
mi? Yine aynı şekilde İsrail halkına "vadedilmiş
toprakları" bırakmaları gerektiği yönünde rasyonel
bir telkinde bulunulabilir mi? Belki elitler ve okumuşlar
için bu durum bir gerikalmışlığa işaret ediyor olabilir,
ancak kitleler için sorunu çözümsüz kılan faktörlerden
birisi de budur. Birçokları için sorun hatta tartışılamaz
niteliktedir. Filistin-İsrail sorununda her iki taraf
için de seküler diplomasi sınırlandırılmış bir vaziyettedir.
Burada insan aklının Tanrı karşısında egemenliğini yitirmesi
söz konusudur. Peki bu bir çözümsüzlük ise ne olacak?
Rasyonel yollar tıkandığı zaman güç belirleyici faktör
olarak kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. İki uzlaşmaz taraf
olduğu sürece -geçmişteki örneklerin gösterdiği gibi-
üç ihtimal söz konusu: Bugün olduğu gibi sürekli bir çatışma,
bir tarafın diğer tarafı sindirmesi, veya diğer tarafa
tolerans göstererek bir tarafın kontrolü ele geçirmesi.
Görüldüğü gibi her bir modelde güç belirleyici faktördür.
Dördüncü Nokta: Eşit Olmayanların Savaşı
Dördünce kuramsal sınır, Filistin-İsrail sorununun birisi
zayıf, birisi güçlü iki aktör arasında gerçekleştiği gerçeğidir.
Şüphesiz ekonomik ve askeri açıdan İsrail sorunun güçlü
tarafıdır. Ancak İsrail'in asıl gücü sistem içindeki başka
noktalardan kaynaklanmaktadır. İsrail, Filistin karşısında
dünya çapında geçerli bir psikolojik üstünlüğe sahiptir.
Sorunun bir sistemik sorun olduğundan tekrar bahsedersek,
sorunun sistemde nasıl algılandığı önemlidir. Özellikle
geçmişteki Holocaust dramı, İsrail'e büyük bir psikolojik
avantaj sağlamaktadır. Açıkçası Holocaust bugün İsrail'e
bir tür savunma mekanizması üretmektedir. Neden? Çünkü
tarihsel anlamı bir kenara, Holocaust bugünkü Batılı epistemoloji
içinde neredeyse bir tür tarih felsefesi haline gelmiştir.
Doğal olarak batılı zihnin doğuyu, Müslümanı algılamasında
bu olay önemli bir yer tutmaktadır. Holocaust pratik olarak
herhangi bir İsrail karşıtını tipik bir Batılının zihninde
"Ben Hitler olmak istiyorum" türünden bir çağrışım
ile resmetmektedir. Böyle bir çerçeve içinde Filistinli
direnişçiler fanatik veya terörist olarak algılanmaktadır.
Holocaust'un İsrail için bir tür dokunulmazlık mekanizması
haline gelmesi Filistin tarafının baş edemediği en önemli
sorunlardan birisidir. Böylece tamamen Batı tarihine ait
bir trajik tecrübenin sonuçları ile paradoksal olarak
bugün o tarihle hiç ilgisi olmayan Filistinliler uğraşmaktadır.
Daha kötüsü Holocaust travması sürekli olarak gündemde
tutulmaktadır. Batı tarihinin trajik parçası olarak Holocaust
aynı zamanda, "Yahudi halkına saygıyı" üzerinde
tartışılmaz bir değer haline getirmiştir. Yahudi dramı
ile ilgili sonu gelmez kitaplar, filmler, konferanslar
dikkate alınırsa denilebilir ki Holocaust, Batılı zihin
üzerinde bir tür bilinçaltı refleks üretmiştir. Böylece
Filistinliler sadece somut bir 'düşman' ile savaşmıyor,
aynı zamanda Batı medeniyetinin bilincine ait soyut bir
simge ile de savaşmaktadırlar. Burada bir örnek olarak
ABD'li Cumhuriyetçi bir Kongre üyesinin konu ile ilgili
bir Kongre oturumundan hemen önce söylediği sözler pratik
olarak aydınlatıcıdır. Cumhuriyetçi Kongre üyesi Mike
Ferguson İsrail'in Batı Şeria'daki askeri eylemlerini
açıkça destekleyerek ve üstelik Arafat'ı terörizmi desteklediği
için kınayarak şöyle demiştir: "İsrail halkı planlı
bir şiddet karşısındadır. Bu şiddet asker ve sivil ayrımı
yapmamaktadır. Barbarlık hiçbir şekilde tolere edilemez.
Hürriyet aşığı bir ülke olarak, bizler İsrail halkının
ihtiyaç duyduğu bu anda onlarla olmalıyız." Ferguson'un
kullandığı 'barbarlık' kelimesi açıkça sorunun zihinsel
alanda yeniden nasıl tanımlandığını bütün açıklığı ile
göstermektedir. Burada önemli olan psiko-tarihsel çerçevedir.
Ferguson gibilerinin anlamadığı aynı şekilde planlı olarak
Filistinli sivillerin öldürüldüğü, evlerinin yıkıldığıdır.(3)
Sonuç
Bir sistem kabaca kendini meydana getiren kurum ve prensiplerin
toplamıdır. Böylece her bir sistem içindeki aktörleri
sınırlandıran bir tür ekonomi meydana getirir. Sistem
içindeki güçlülerin konumu ve yaptıkları diğer aktörler
için sınırları ve imkanları doğurur. Ne var ki, ne zaman
sistem yapısal değişimler geçirmeye başlarsa sistemin
doğasının üretmiş olduğu bölgesel sorunlar bir tür kısır
döngü içine girerler. Artık bu bölgesel sorunların çözümünde
bütün sistemin yeniden yapılanması gerçekleşmedikçe ümitli
olmak imkansız gibidir. Bugün hiç bir anlam üretemeyecek
kadar zayıf Filistinlilerin, sahip oldukları gücün büyük
anlamlar ürettiği İsrail tarafına karşı çaresizliklerinin
en açık göstergesi Arafat'ın kendi konutunda işgal altında
yaşamasıdır. Mevcut sistemin gerçeklerinin doğasına aykırı
bir barış girişimi bir tür hayalciliktir. Sonuç olarak
sistemik bir sorun olarak Filistin meselesi bütün değişimlerden
payını almaya devam edecektir. Sistem ve sorun arasındaki
birbirini gerektiren türdeki ilişki ortadan kaldırılmadıkça
benzer sorunların çözümü imkansızlaşmaktadır.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
* Bu deneme daha önce yayınlaşmış olan şu makalem merkez
alınarak yazılmıştır: Gökhan Bacık, "Peace and the
System", Peace Review,(2003) 15:1, pp. 47-51
1. Sistemik dönüşüm ve değişim hakkında bkz: Gilpin, Robert.
1981. War & Change in World Politics. Cambridge: Cambridge
University Press.
2. Bu konuda bkz: Adeed Dawisha, Islam in Foreign Policy
(London-Cambridge: Cambridge University Press, 1985).
3. Fotopoulus, Takis. 2002. "The Global War of the
Transnational Elite", Democracy & Nature 8(1).