İsrail'in Suriye'nin başşehri Şam'ın 20 km yakınındaki
Filistinlilere ait kampı bombalaması Ortadoğu'da çok ciddi
ve çok endişe verici bir durumun ortaya çıkmasına sebep
oldu. İsrail uzun süreden beri, Filistinlilerin düzenlediği
intihar saldırılarına misilleme olarak ölçüsüzce ve dünya
kamuoyunun tepkisini dikkate almadan Gazze ve Batı Şeria'da
Filistinlilere karşı saldırılarını sürdürmekteydi. Ancak,
son saldırısı uzun yıllar sonra ilk defa olarak Filistin
toprakları dışında gerçekleşti.
İsrail'in saldırısı üzerine BM Güvenlik Konseyi acil
olarak toplanmış ve bu dönem Güvelik Konseyi geçici üyesi
olan Suriye tarafından İsrail'i kınayan ve İsrail'in uluslararası
hukuku çiğnediğini belirten bir karar tasarısı gündeme
getirilmiştir. Ancak İsrail olayı "meşru müdafaa"
şeklinde yorumlamıştır. Yine de birçok ülkeden İsrail'e
yönelik tepkiler gelmiştir. ABD ise, olaya sessiz kalmış,
hatta Suriye'yi teröre destek vermekle suçlayarak bir
anlamda İsrail'e destek vermiştir. Almanya, Fransa, Çin
saldırıyı şiddetle kınarlarken, dış politikasında ABD'yle
paralellik gösteren İngiltere ise İsrail'in saldırısını
kınamamış, aksine Hayfa'da gerçekleştirilen intihar saldırısını
kınayan açıklamalar yapmıştır.
İsrail'in bu son saldırısı Filistin topraklarına değil,
bağımsızlığı BM ve uluslararası hukuk tarafından tanınmış
bir ülkenin topraklarına yönelmiştir. Her ne kadar İsrail
Hayfa şehrinde ortaya çıkan intihar saldırısına karşılık
olarak Suriye'deki bir Filistin kampını bombaladığını
belirtse de bu olayın Ortadoğu'daki barış ve güvenliği
sağlama gayretlerine büyük bir darbe vurduğu ortadadır.
Uzunca bir süredir ABD'nin Afganistan ve Irak'ta yürüttüğü
"teröre karşı savaş" gerekçesini, bölgenin ve
dünyanın şu anda içinde bulunduğu siyasi ortamdan da yararlanarak,
İsrail'in de kullandığını görüyoruz. Bağımsız bir devletin
toprak bütünlüğüne yönelik hava saldırısı bazı ülkeler
tarafından, "meşru müdafaa" dan çok bir "devlet
terörü" olarak değerlendirilmiştir. Terör bahanesiyle
bağımsız ve egemen devletlere yönelik saldırılar hiçbir
şekilde haklı görülemez. Nitekim İsrail'in saldırısını,
en büyük destekçisi ABD dışında, Türkiye dahil bir çok
ülke, kınamış ve bu saldırıyla bölgedeki gerilim ve güvensizliğin
arttığını belirtmişlerdir.
Gerçekten de İsrail'in Suriye'deki bir kampı bombalaması
önümüzdeki günlerde bölgede çok tehlikeli gelişmeler yaşanabileceğinin
ilk işareti olarak görülmelidir. Olayların tırmanarak
tehlikeli boyutlara ulaşmamasında Suriye'nin, biraz da
içinde bulunulan siyasi ortamın etkisiyle, soğukkanlı
davranarak "meşru müdafaa" hakkını kullanmaması
ve konuyu uluslararası platforma taşımak istemesi etkili
olmuştur.
Bilindiği gibi, 1947'de Arap topraklarında İsrail devletinin
ortaya çıkmasıyla birlikte Ortadoğu'daki Arap-İsrail çatışması
her geçen gün şiddetini arttırarak bugüne kadar süre gelmiştir.
Zaman zaman gerek BM çerçevesinde, gerek üçüncü devletlerin
çabalarıyla bu çatışmalara son vererek bir barış yapma
imkanı doğmuşsa da tarafların katı ve uzlaşmaz tutumları
nedeniyle olumlu bir sonuç elde edilememiştir.
Barış ihtimalinin belirdiği önemli adımlardan biri 1993
Eylül ayında FKÖ Başkanı Arafat'ın İsrail Dışişleri Bakanı
Peres'e, BM Güvenlik Kurulu kararlarını kabul ederek taraflar
arasındaki sorunları barış yoluyla çözmek istediğini bildirmesiyle
atılmıştır. İsrail'in de FKÖ'yü Filistin halkının yasal
temsilcisi olarak tanıması üzerine 13 Eylül 1993'de Oslo
anlaşması imzalanmıştır. 5 yıl içerisinde Batı Şeria ve
Gazze'de bir Filistin devletinin kurulmasını öngören bu
anlaşma ile bu bölgelerde güvenlik, eğitim, sağlık, adalet
işleri Filistin yönetimine bırakılmıştır. Hatta 1996 yılı
başlarında İsrail askeri kuvvetleri, El-Halil bölgesi
hariç bütün Batı Şeria bölgesinden çekilmişlerdir. 1998'de
İsrail'in yukarıdaki bölgelerin ikinci kademe olarak %
80'ini boşaltması, bu olumlu havayı arttırmıştır.
1999 Eylül'ünde taraflar arasındaki kalıcı çözüme yönelik
görüşmelerde İsrail'in 1967 sınırlarına dönmeyi reddetmesi,
Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak saymaya devam etmesi
ve Batı Şeria'da kendi hükümranlığında yeni iskan bölgeleri
oluşturması üzerine barışa yönelik olumlu hava kaybolmuştur.
Camp David ve Kahire'de yürütülen arabuluculuk girişimleri
de sonuç vermeyince, Filistinliler 2000 yılı Eylül ayında
yeniden intifada hareketine başlamışlardır. Taraflar arasındaki
şiddetin giderek artması üzerine barışçı bir çözüm oluşturmaya
yönelik uluslararası bir komite oluşturulmuştur. Komitenin
2001 yılı Nisan ayı sonunda yayınladığı ve Mitchell Raporu
olarak bilinen belgede taraflar arasındaki karşılıklı
güven eksikliğinin en büyük sorun olduğu belirtilerek
çatışmaların hemen durdurulması, karşılıklı olarak güven
tesis edilmesi ve görüşmelere yeniden başlanması istenmiştir.
Ancak bu rapor da beklenen sonucu sağlamamış, taraflar
arasındaki şiddet büyüyerek devam etmiştir.
Çatışmaların şiddetlenerek devam etmesi üzerine konunun
taraflarından biri sayılan ABD'nin Merkezi Haberalma Örgütü
(CIA) Başkanı G. Tenet, İsrail ve Filistin'de incelemelerde
bulunarak bir plan hazırlamıştır. Tenet Planı denilen
bu planda ateşkese uyulması, terör faaliyetlerinin ve
provokasyonun önlenmesi, güvenlikle ilgili bilgilerin
karşılıklı olarak aktarılması ve İsrail birliklerinin
Eylül 2000'de bulundukları bölgelere çekilmesi öngörülüyordu.
Ancak Tenet planı hiç yürürlüğe girmedi. Filistinlilerin
son çare olarak başvurdukları bombalı intihar eylemleri
iki taraf arasındaki güvensizliği arttırdığı gibi İsrail'e
de ölçüsüz misilleme fırsatları verdi. Bunların sonucu
olarak da şiddet 2001 yılı sonlarından itibaren İsrail
ve Filistin'in başvurduğu en önemli silah oldu. Giderek
artan şiddet zamanla kontrolden çıktı ve masum insanlara
yöneldi.
Özellikle Ariel Şaron'un iktidara gelmesi ve Kudüs'te
Müslümanlarca kutsal olan yerlere girmesiyle birlikte
Filistinlilerin canlı bomba girişimleri daha sık ve daha
şiddetli olarak sürmeye başladı. Hamas örgütü ve diğer
radikal grupların faaliyetleri tırmanarak gelişti. İsrail'in
de bunlara çok aşırı misillemelerde bulunması olayları
içinden çıkılamayacak hale getirdi. Her iki taraf da intikam
duygusuyla hareket ediyordu. Kudüs ve Hayfa'da meydana
gelen bombalı saldırı olaylarında çok sayıda sivilin hayatını
kaybetmesi üzerine, İsrail bu defa radikal örgütleri kontrol
etmediğine inandığı Arafat'ı hedef aldı ve Filistin'de
o zamana kadar görülmemiş bir işgal ve baskı uyguladı.
Şaron bütün Filistin topraklarını işgal edecek gibi askeri
saldırılarına hız verdi. Daha da ileri giderek Arafat'ı
karargahında bulunanlarla birlikte kuşattı ve izole etti.
Kendi planlarının önündeki en büyük engel olarak gördüğü
Arafat'ın, dünya kamuoyu ve Filistin halkının gözünde
prestijini kırmak istedi. Ancak Filistin halkının ve dünya
kamuoyunun Arafat'a sahip çıkması, en azından İsrail'in
yaptıklarına destek vermemesi sonucu İsrail kuşatmadan
vazgeçmek zorunda kaldı.
Bilindiği gibi uluslararası alanda İsrail'in en büyük
destekçisi Amerika Birleşik Devletleriydi. ABD İsrail'in
" kendini savunma hakkı" olduğunu söylüyor ve
Birleşmiş Milletlerden çıkan ve İsrail'in ölçüsüz saldırılarını
kınayan her karar Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi olan ABD'nin
vetosu ile karşılaşıyor ve sonuçsuz kalıyordu. ABD'nin
bu tutumu Filistinlilerde daha çok yıkıma ve bunun sonucu
olarak da daha çok şiddet hareketlerine neden oluyor;
diğer yandan İsrail'i cesaretlendiriyordu.
İsrail ile siyasi ve askeri ilişkileri olan birkaç İslam
ülkesinden biri olan Türkiye, bölgeye yönelik barış girişimlerini
her zaman açık ve net bir şekilde desteklemiş ve tarafları
soğuk kanlı davranmaya, terör ve katliam hareketlerine
girişmemeye davet etmiştir. Bu amaçla da Türkiye gerek
Mitchell planı, gerekse Tenet projesini desteklemiş ve
bölgede ateşkesin bir an önce yürürlüğe girerek kan dökülmesinin
önlenmesini istemiştir. Diğer yandan Türkiye ABD nezdinde
de girişimlerde bulunmuş ve ABD'nin bu konuda daha aktif
davranması gerektiğini açıklamıştır.
Arafat'a yönelik kuşatmanın ve engellemenin kaldırılmasından
sonra da barış girişimleriyle ilgili olumlu adımlar atılamamıştır.
Özellikle Ariel Şaron'un izlediği katı, çok sert ve intikam
amaçlı saldırı politikası Filistinlileri daha radikal
davranmaya itmekte ve bu radikal tutum sonucunda da İsrail
daha katı ve daha kanlı misillemelerde bulunmaya devam
etmektedir. Şaron'un ortaya attığı, Arafat'ı devre dışı
bırakma politikası dolaylı olarak ABD tarafından da desteklenmektedir.
ABD hemen hemen her fırsatta Arafat'ın başarısız bir lider
olduğunu ve Filistin halkına yarardan çok zarar verdiğini
söyleyerek Arafat'ı devre dışı bırakma çabalarına destek
verdiğini göstermektedir. Oysa Arafat Filistin meselesi
ile adeta özdeşleşmiştir. Arafat olmadan, ya da Arafat'ı
yok sayarak Filistin meselesine çözüm aramak gerçekçi
bir yaklaşım değildir. İsrail'e göre ise, Arafat'ın ve
Arafat'ın baskısı altında olan bir Filistin Başbakanının
başarılı olmasının şansı yoktu. Ayrıca Filistin meselesini
ve Filistinlileri Arafat kadar iyi bilen ve kullanabilen
başka bir lider de yoktu. Arafat'ın devre dışı kalmasıyla,
İsrail kendi istediği şekilde bir Filistin liderini getirme
yolunda önemli bir adım atmış olacaktı. Ancak eskiden
aralarında taktik yönden anlaşmazlık olan El-Fetih, Hamas
ve İslami Cihad gibi radikal örgütler arasında da bir
yakınlaşma meydana geldi. Sertlik yanlısı bir birlik oluşturan
bu örgütler karşısında, İsrail'in de sivil halka yönelik
saldırıları şiddetlendi. Bu saldırılar sürerken hiçbir
Filistinli lider uzlaşmacı bir politika yürütme potansiyeline
sahip olmazdı.Bu nedenle, İsrail, Arafat'ı tamamen devre
dışı bırakarak Filistinli gruplar arasında bir ayrılık
yaratmak ve mevcut ayrılıkları körüklemek istemektedir.
Unutmamak gerekir ki, Arafat artık Filistin ve Arap dünyasında
bir sembol haline gelmiştir. Bu sembole dokunmak hem Filistin,
hem de bütün Arap kamuoyunun sert tepkisine neden olacaktır.
Arafat'ı sürgüne göndermenin Filistin meselesinde, barışa
yönelik hiçbir çözüm getirmeyeceğini söyleyebiliriz. Hatta
böyle bir tutumun çok kötü sonuçları olacak, belki de
bölge, bütün Arap ülkelerinin konuya doğrudan katılımlarıyla
çok daha kanlı bir hale gelebilecektir.
Taraflar arasında barış mümkündür. Daha önce bahsedildiği
gibi, özellikle Ehud Barak'la Arafat arasındaki Camp David
görüşmelerinde gelinen nokta, buna en güzel örnektir.
İlk planda, İsrail katı, sert, acımasız ve saldırgan tutumundan
vazgeçmeli, Arafat'ı tekrar muhatap alarak barış görüşmelerine
başlamalıdır. Filistin tarafı da, belki son çare olarak
başvurdukları sivil insanlara yönelik bombalı saldırılara
son vermeli ve radikal grupları engellemelidir. Çözüme
yönelik uluslararası çabaların da desteklenmesi gerekir.
Son olarak ABD, Rusya, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerden
oluşan ve "Dörtlü" olarak adlandırılan Ortadoğu
grubu, Filistin ve İsrail Başbakanları ile bu yıl içerisinde
gerçekleştirdikleri çözüme yönelik bir "yol haritası"
belirlemiş ve Nisan 2003'te taraflara sunmuştu.
Üç aşamadan oluşan "yol haritası," öncelikle
şiddetin durdurulması, daha sonra geçici sınırlara sahip
bir Filistin devleti kurulması ve son olarak da Kudüs
ve Filistinli mültecilerin geri dönüşü meselelerini kapsıyordu.
Buna göre, birinci aşamada terör ve şiddet sona erdirilecek,
Filistinlilerin hayatlarının normale dönmesi sağlanacak,
Filistin yönetimindeki kurumlar yeniden düzenlenecek ve
seçimlere giden yolun açılması sağlanacaktı. Filistinliler
de hemen ve bir şarta bağlı olmadan şiddetin sona ermesi
için girişimlerde bulunacak ve bu girişimlere İsrail destek
verecekti. Ayrıca, Filistinliler güvenlik konusunda işbirliği
yapmaya tekrar başlayacak, Filistin kaynaklı terör şartsız
sona erecek, Filistin güvenlik kurumları yeniden aktif
olacak, Filistinliler, yeni anayasa ve seçimler dahil
olmak üzere, kapsamlı bir siyasi reform yapacaktı. İsrail
ise Filistinlilerin hayatlarının normale dönmesini sağlayacak
ve bunun için gereken tüm adımları atarak 28 Eylül 2000'den
itibaren işgal edilen Filistin topraklarından çekilecek
ve Filistin'deki yerleşim faaliyetlerine son verecekti.
Yol Haritası'nın Haziran-Aralık 2003 sürecini kapsayan
ikinci aşamasında ise, sınırları "geçici" de
olsa egemen bir bağımsız Filistin devletinin kurulması
gerçekleştirilecekti. ABD, Rusya, AB ve BM, Filistin'in
ekonomik durumunu düzeltmek amacıyla uluslararası çabalarını
yoğunlaştıracaktı. Ve nihayet bütün bu olumlu çabalardan
sonra da 2004-2005 yılları içinde üçüncü aşama gerçekleştirilecek
ve reformlar kalıcı hale getirilerek Filistin kurumları
sistemleştirilecek, Filistin'in güvenliği sağlanacak ve
2005 yılında kalıcı bir statü oluşturularak kesin sınırları
belirlenmiş bağımsız bir Filistin devleti kurulacaktı.
Ancak Filistin ve İsrail arasındaki yol haritasına yönelik
görüşmeler, Eylül ayında tekrar başlayan intihar saldırılarıyla
kesildi. İsrail Başbakanı Şaron, terör eylemlerinin tamamen
durmaması halinde Filistinliler ile barış görüşmeleri
yapmayacağını bildirdi. Bu olaylardan sonra taraflar arasındaki
şiddet ve terör faaliyetleri tekrar görülmeye başlandı.
Son olarak İsrail'in yirmi yıl aradan sonra Suriye'ye
bir hava saldırısı gerçekleştirmesi, İsrail uçaklarının
Şam'ın yirmi kilometre yakınındaki bir kampı bombalamaları
Filistin meselesine yeni boyut getirebilecek bir durumdur.
İsrail'in bu saldırgan tutumunu devam ettirmesi halinde
diğer bölge ülkelerinin de işe karışacağı, en azından
bölgede görülecek intihar saldırılarının boyutunun ve
şiddetinin çok artacağı düşünülebilir. Böylece de bölge,
daha endişe verici bir karışıklığa sürüklenecek ve meselenin
çözümü daha da zor hale gelecektir.
İçinde bulunduğumuz şartlarda Filistin meselesinin çözümünün
daha çok ABD'nin elinde olduğu ortadadır. Fakat ABD yönetiminin
mevcut tutumunun da çözüme yönelik bir tutum olduğunu
söyleyemeyiz. ABD açık bir şekilde taraf tutmakta ve doğrudan
veya dolaylı olarak İsrail yönetimini desteklemektedir.
BM Güvenlik Konseyi'ne getirilen, "Arafat'ın sürgüne
gönderilmemesi", "İsrail saldırısının kınanması"
gibi İsrail'e yönelik karar tasarılarını veto etmektedir.
ABD'nin bölgeye yönelik mevcut politikasının kalıcı bir
çözüm getirmeyeceği görülmüştür. Yine de, problemin kalıcı
çözümü ABD'nin elindedir. Bölgede kalıcı bir çözümün gerçekleştirilmesi
için, ABD, taraflardan birini cesaretlendirici tutumuna
son vermeli, daha aktif ve daha tarafsız olmalı ve adil
davranmalıdır. Adaletli davranılmadığı sürece Filistin
meselesine kalıcı bir çözüm bulunması mümkün gözükmemektedir.