I. Giriş: Kamu Ekonomisinin 1990-sonrası
Bozulan Yapısı
Bilindiği gibi 1990'lı yıllar Türkiye ekonomisinin
kamu dengelerinde derin bir çöküşün yaşandığı
yıllardır. Konsolide bütçe toplam harcamalarının
dağılımında 1990'dan, 2000'e değin geçen sürede
en önemli artışın borç faiz ödemeleri kaleminde
olduğu bilinmektedir. Gerçekten de iç borç
stokunun hızlı artışı, iç borçların çevrilebilmesi
ve yeniden istikrar altında büyümeye geçiş
sorunları Türkiye ekonomisinin 2000'li yıllardaki
ana gündem maddelerini oluşturmaktadır. İç
borç servisinin kamu harcamaları içinde olağanüstü
bir büyüklüğe sahip olması bir yandan ekonomik
istikrarsızlığın önemli bir kaynağını oluştururken,
bir yandan da yurt içi tasarrufların sabit
sermaye yatırımlarına dönüştürülmesini kısıtlayarak
ulusal ekonominin büyüme potansiyelini daraltmaktadır.
Ayrıca iç borçlanma senetleri üzerine ödenegelen
aşırı derecede yüksek reel faizler gelir dağılımını
sermaye ve rantiyer gelirler lehine bozmakta,
kamunun sosyal hizmetlerini aksatmakta ve
enflasyonist baskıları güçlendirmektedir.
Kamu kesiminde oluşan iç borç yükü, faiz
ödemelerinin hızlı artışı ile kendini özellikle
1993 yılından itibaren hissettirmeye başlamıştır.
İç borç stoku hızla büyümüş ve 1990'lar boyunca
her sene yapılan net yeni iç borçlanma, toplam
iç borç stokunun % 50'sini aşan bir tempoda
sürdürülmüştür. Kamunun toplam net borç stokunun
milli gelire oranı 2002 sonunda % 84'e yükselmiştir.
İç borç faiz ödemelerinin, gayrı safi milli
hasılaya oranı ise 1990'ların başında sadece
% 2 civarında iken, artan iç borçlanma temposuna
koşut olarak 2001'de % 22'ye değin yükselmiştir.
Diğer yandan, birincil (faiz-dışı bütçe)
dengesinde her ne pahasına olursa olsun fazla
yaratma kaygısı, doğrudan doğruya diğer harcama
kalemlerine yansıtılmış, bu yaklaşımdan en
büyük payı da kamunun yatırım harcamaları
almıştır. İşçilik maliyetleri hariç tutulursa,
konsolide bütçe toplam yatırım harcamalarının,
1995'ten bu yana, toplam harcamaların % 6'sını
aşmadığı görülmektedir. 1985'de bütçe harcamaları
içinde % 20.7'ye ulaşan bir paya sahip olan
yatırım harcamalarının 1990'larda hızla geriletilmiş
olması ve 2000'li yıllara girerken Cumhuriyet
tarihinin en düşük değerlerine sahip olması
çok düşündürücü bir gelişmedir.
Kamu harcamaları içinde faiz harcamalarının
payı giderek yükselirken, eğitim ve sağlık
harcamalarının payı giderek gerilemektedir.
1990'da eğitim harcamalarına ayrılan pay,
toplam harcamaların % 18.8'i iken, 2000 başında
bu oran % 11.2'ye gerilemiş durumdadır. Kamu
yatırımlarının iç borç servis yükü karşısında
bu şekilde gerilemesi 1990'lı yılların en
vahim sonucudur.
Bu çalışmada Türkiye'nin 1980'den bu yana
uygulamaya koyduğu neoliberal serbestleşme
politikalarının kamunun mali dengelerinin
bozulmasına nasıl katkıda bulunduğu ve küreselleşme
sürecindeki Türkiye benzeri azgelişmiş ülkeleri
nasıl istikrarsızlığa ittiği vurgulanacaktır.
1998'den bu yana IMF ile "yakın izleme
anlaşması", "stand-by" ve "niyet
mektupları" kurulan yakın ilişkiler çerçevesinde
Türkiye kamu sektörünün giderek sosyal hizmet
üretiminden vazgeçerek, uluslararası finans
sermayesinin çıkar alanına nasıl bağımlı hale
geldiği yazımızın temel konusu olacaktır.
Çalışma dört bölümde tasarlanmıştır. Bundan
sonraki ikinci bölümde Türkiye'nin 1989-sonrası
finansal serbestleşme sürecine ilişkin bazı
gözlemler tartışılacak; üçüncü bölümde ise
mevcut IMF programının temel varsayımları
ve hedefleri tanıtılacaktır. Yazının son bölümü
sonuçların genel değerlendirilmesine ayrılmıştır.
II. Finansal Serbestleştirme Altında Türkiye
Ekonomisi
Türkiye ekonomisinin dünya mal piyasalarıyla
eklemlenmesi 1980 dönüşümü ile başlatılmış,
1989/90'da da ulusal mali piyasaların serbestleştirilmesi
ve uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki
kambiyo kontrollerinin kaldırılmasıyla tamamlanmıştır.
Türkiye, 1990'lı yıllarda tamamıyla dışa açık
bir makro-ekonomik uyum süreci yaşamış ve
ulusal ekonominin birikim ve büyüme ilişkileri
de bu sürece uygun olarak yeniden biçimlenmiştir.
Türkiye somut olarak 1989 yılında aldığı
meşhur 32 Sayılı Karar ile kambiyo rejimini
tamamen serbestleştirmiş ve ödemeler dengesinin
sermaye hareketleri kalemlerini doğrudan doğruya
uluslararası finans sermayesinin spekülatif
hareketlerine açmıştır. Küreselleşme diye
anılan ve uluslararası mal ve para piyasaları
ile tam bütünleşmeyi amaçlayan bu tür serbestleşme
politikalarından beklentiler kabaca üç başlık
altında toplanmaktaydı:
1. yurt içi ve yurt dışı tasarruflar mali
sisteme aktarılacak, dolayısıyla kredi hacmi
genişleyecektir.
2. ulusal mali piyasalarda belirlenen yurt
içi faiz haddi düşecek (sermayenin maliyeti
azalacak) ve uluslararası faiz oranına yakınsayacaktır.
3. Ucuzlayan sermaye maliyeti ve genişleyen
kredi hacmi sayesinde sabit sermaye yatırım
harcamaları artacak ve ekonominin büyüme hızı
yükselecektir.
Oysa, söz konusu yıllarda (finansal serbestleştirme
süreci altında) Türk ekonomisinin seyri yukarıda
özetlenen neoliberal beklentilerin tam tersi
sonuçlar doğurduğunu belgelemektedir. Öncelikle
mali piyasalarda derinleşme sağlanmasına -mali
tasarrufların artmasına- karşın, toplanan
tasarrufların kredi hacminin genişlemesine
hizmet etmediği ve üretken sektörlere yönelik
sabit sermaye yatırımlarını arttırmak yerine,
finansal spekülatif faaliyetler arasında çar
çur edildiği görülmektedir. İkinci olarak,
beklentilerin tersine reel faiz oranlarında
herhangi bir düşme yaşanmamış, bilakis, reel
faiz yükünün giderek arttığı gözlenmiştir.
Dolayısıyla, iç borç tuzağına sıkışan kamu
sektörü de her sene net yeni iç borçlanmasının
üstünde bir iç borç faiz harcama yükü ile
karşı karşıya kalmıştır. Bu arada devlet iç
borçlanma senetlerinin sunduğu faiz arbitrajı
(2) dışa açık sermaye hareketleri altında,
olağanüstü bir spekülatif gelir olanağı yaratmıştır.
Ortalama olarak % 20'ler düzeyinde seyreden
ve Mayıs 1995-Mayıs 1996 ve Eylül 1998-Mart
1999 dönemlerinde olduğu gibi net % 80'e varan
finansal arbitraj, Türkiye'den dış dünyaya
net kaynak aktarımına neden olmuştur. (3)
Türk mali piyasalarında mevduat bankaları
aracılığıyla yaratılan kredi hacminin milli
gelire oran olarak seyri 1 No'lu Şekilde çizilmektedir.
Şekil 1970'ten başlayarak uzun dönemde Türkiye'de
kredilerin milli gelire oranını vermektedir.
Şekilden de açıkça görülebileceği üzere, 1989-sonrasında
kredi hacminde anlamlı hiçbir değişiklik gözlenmemekte,
hatta 1990'ların ilk yarısında kredi hacminde
bir daralma yaşandığı gözlenmektedir.
Şekil1.Mevduat Bankaları
Kredilerinin GSMH'ye Oranı (%)

Finansal serbestleştirme sonrasında Türk
mali piyasalarında reel faizlerin hızla yükseldiği
görülmektedir. Artan faiz yükü öncelikle kamu
sektörünün kaynaklarını eritmiş ve faiz dışı
kamu harcamalarının sıkışmasına yol açmıştır.
Artan faiz harcamalarını karşılayabilmek için
kamu sektörü sürekli yeni borçlanmaya itilmiş
ve yüksek faiz-yüksek bütçe açığı-artan yeni
iç borçlanma kısır döngüsü altında kamu, sadece
ve sadece borç faizlerini düzenlemekten ibaret
kılınan bir "muhasebe bürosuna"
dönüşmüştür.
Ulusal ekonominin uluslararası spekülatif
sermaye hareketlerine açılmasının Merkez Bankası
açısından da yeni bir dönüşüm içerdiği bilinmektedir.
Nitekim, dışa açık bir sermaye rejimi altında
Merkez Banka'ları hızla edilgen bir konuma
sürüklenerek, bağımsız para ve istikrar politikası
izleme olanaklarını yitirmektedir. Merkez
Banka'ları bir yandan sermaye girişlerinin
ulusal para piyasalarında yarattığı baskıları
hafifletmek için sterilizasyona giderken,
diğer yandan da spekülatif sermayenin çıkış
tehditlerini göğüslemek amacıyla uluslararası
döviz rezervlerini yüksek tutmaya zorunlu
kılınmaktadır. Bu olgu karşısında, Merkez
Bankası para politikasını sürdürebileceği
mali araçlar üzerindeki denetimini ederek,
döviz rezervlerini idare eden bir "döviz
kuruluşu" konumuna indirgenmektedir.
Ulusal mali piyasalara aktif olarak müdahale
etme olanağını kaybeden Merkez Bankası'nın
gerçekçi bir reel kur ve ulusal kaynakları
yatırım ve büyüme önceliklerine göre yönlendirebilecek
bir bağımsız faiz politikası izleme olanağı
artık kalmamıştır.
2 No'lu Şekil bu tespitlerimizi tarihsel
veriler ile vurgulamaktadır. Şekilde iç borç
faiz ödemelerinin milli gelire oranı histogram
kutuları ile gösterilmekte ve sol eksende
değerleri verilmektedir. Kamu iç borç faiz
harcamalarının milli gelire oranı 2001'de
% 22'ye değin yükselmiş, 2002'de ise % 14
düzeyinde oluşmuştur. Çalışan nüfusun yarısına
yakınını barındıran tarım sektörümüzün toplam
katma değerinin milli gelir içindeki payının
sadece % 14 olduğu hatırlanırsa, söz konusu
faiz ödeme temposunun ne denli büyük bir gelir
transferi içerdiği kolaylıkla anlaşılabilir.
Şekil2. İç Borç Faiz Ödemeleri
/GSMH ve Net Yeni İç Borçlanma

Şekilde çizilen ikinci veri seti iç borçlanma
temposuna ilişkindir. Her sene yapılan net
yeni iç borçlanmanın, o seneye değin biriktirilmiş
olan toplam iç borç stokuna oranı sağ eksene
görece verilmiştir. Bu oranın 1990'lar boyunca
% 50 düzeyinde seyrettiği görülmektedir. Yani
Türk kamu maliyesi 1990'lar boyunca her sene,
toplam borç stokunun yarısı kadar net yeni
iç borçlanma yapmıştır. Bu denli yüksek borçlanma
temposunun sürdürülemeyeceği ve böylesi bir
borçlanma politikasının sadece bürokrasinin
idari beceriksizliği ve/veya siyasilerin basiretsizliği
açıklanabilmesi mümkün değildir.
Türkiye, kamu maliye idaresinin "kötü
yönetilmesinin" yanında, finansal serbestleştirme
sürecine hazırlıksız girmesinin ve her türlü
denetimden uzak mali piyasalarının spekülatif
davranışlarının yarattığı başı bozuk davranışlarının
getirdiği çok yüksek maliyetler sonucu söz
konusu istikrarsızlık içine itilmiştir. Bu
istikrarsız yapı altında devlet bütçesi artık
sosyal hizmet üreticisi amacını tamamen terk
etmiş ve kamunun kaynaklarını doğrudan doğruya
finansal sistemin spekülatif çıkar hesaplarının
denetimine terk etmiştir.
Bu tespitimizi vurgulamak için konsolide
bütçe içinde çok önem taşıyan iki değişkenin
seyrine bakacağız. Bunlar borç faiz ödemeleri
ile kamunun vergi gelirleridir. 3 No'lu Şekil
bu iki verinin birbirine oranını hem bütçe
hedefi olarak, hem de bütçe yılı sonunda gerçekleşen
değerler olarak sergilemektedir. Yani Şekil
3' de faiz harcamalarının vergi gelirlerine
oranı hem maliye politikası olarak hedeflenen
değerleri, hem de yıl sonunda gerçekleşen
değerleri sunmaktadır.
Şekil3. Faiz Ödemeleri
/ Vergi Gelirleri (%)
Hedef ve Geçekleşme

Kamunun maliye politikasının artık sadece
faiz ödemelerini planlamaktan ibaret hale
geldiğini göstermesi açısından Şekil 3 çarpıcıdır.
Türkiye 1990'lar boyunca vergi gelirlerinin
giderek artan bölümünü faiz ödemelerine ayırmayı
hedeflemektedir. Her bütçe dönemi sonunda
faiz ödemelerinin, vergi gelirlerinin daha
yüksek bir bölümünü götürdüğünü gözlemelerine
karşın bütün hükümetler, faiz harcamaları
üzerine herhangi bir operasyona gitme cesaretini
gösterememiş ve bir sonraki sene toplamayı
hedefledikleri vergi gelirlerinin, faiz harcamaları
tarafından el konulmasına seyirci kalmışlardır.
Faiz harcamalarının vergi gelirlerine oranı
2002'de % 84 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu
yılın bütçe tasarısında konulan hedefin ise
% 74 olduğu görülmektedir. 2003 yılı bütçesi
de kendisinden evvelki uygulamaları aynen
korumakta ve 2003'te konsolide bütçe vergi
gelirlerinin % 74'ünü faiz harcamalarına ayırmayı
planlamaktadır. Türkiye'de devlet bütçesi
artık bir faiz ödeme planından ibarettir.
III. Mevcut (IMF) Programın(ın) Makroekonomik
Hedefleri
IMF tarafından programlanan ve denetlenen
mevcut "istikrar" tedbirleri de
bu mantığın ürünüdür. Bu mantık çerçevesinde
hazırlanan Mayıs 2001 tarihli Güçlü Ekonomiye
Geçiş Programı ve sonrasında taahhüt edilen
Niyet Mektupları'nın makroekonomik
hedefleri söz konusu borçlanma dinamiğini
kırmak için 2006 sonuna değin kamu birincil
(faiz dışı) bütçe dengesinde milli gelire
oran olarak % 6.5 düzeyinde bir fazla yaratmayı
öngörmektedir. Türkiye'nin 2003'teki kamu
net borç stokunun gayrı safi milli hasılaya
oranı, % 73.3 olarak planlanmıştır. Söz konusu
oran 2002 sonunda % 81.3 düzeyinde idi. Bütçe
tasarıları, "Niyet Mektupları" ile
çizilen çerçeveyi izlemekte ve programın nihai
yılı olan 2006'da kamu net borç-GSMH oranının
% 63.9 olacağını hedeflemektedir.
IMF Programının temel politika seti 1 No'lu
Tabloda özetlenmektir. Buna göre kamu net
borç stokunun milli gelire oranı 2002'de gözlenen
% 81.3'lük değerinden, 2006'ya değin % 63.9'a
düşürülecektir. Bunu sağlamak için büyüme
hızının % 5 olacağı varsayımı altında kamu
kesiminde milli gelire oran olarak 2003-2005
arasında % 6.5, 2006'da da % 6.3 düzeyinde
faiz dışı, birincil, fazla verilmesi gerekecektir.
Tablo 1. IMF Programının Politika Seti
|
2001
|
2002
|
2003
|
2004
|
2005
|
2006
|
| GSMH
Büyüme Hızı |
-8.5
|
3.0
|
5.0
|
5.0
|
5.0
|
5.0
|
| Kamu
Kesimi Faiz Dışı Dengesi |
5.7
|
6.5
|
6.5
|
6.5
|
6.5
|
6.3
|
| Kamu
Net Borç Stoku / GSMH (%) |
92.2
|
81.3
|
73.3
|
69.4
|
66.5
|
63.9
|
IMF programının ana kurgusu, kısmi denge
yaklaşımı altında, borç dinamiğini veren bir
cebirsel eşitliğe dayanmaktadır. Buna göre
borç stokunda bir sonraki (t + 1) dönemde
gerçekleşmesi beklenen rakam, büyüme hızı
(g), faiz haddi (r) ve verilmesi planlanan
kamu kesimi faiz dışı fazla hedefleri altında
aşağıdaki cebirsel ifade tarafından belirlenmektedir:
Dolayısıyla, kamu net borç stokunun milli
gelire oranı, dt, faiz oranının artması sonucu
yükselmekte, ekonominin büyümesiyle de azalmaktadır.
Kamunun faiz dışı fazlasının milli gelire
oran olarak büyüklüğü (birincil denge) ise
borç stokunu azaltan bir diğer faktördür.
% 6.5 düzeyinde planlanan faiz dışı fazla
hedefinin borç stokunda arzulanan düşmeyi
yaratması için bir dizi ek varsayıma ihtiyaç
vardır. 2 No'lu Tablo programın makroekonomik
fiyatlara ilişkin bu tür varsayımlarını sergilemektedir.
Tablo 2. IMF Programının Makro Fiyatları
|
2001
|
2002
|
2003
|
2004
|
2005
|
2006
|
| Enflasyon |
68.5
|
35.0
|
20.0
|
12.0
|
8.0
|
5.0
|
| İç
Borç Nominal Faiz Oranı |
99.7
|
69.6
|
46.0
|
32.4
|
27.4
|
23.9
|
| İç
Borç Ex Ante Reel Faiz Oranı |
21.3
|
29.0
|
26.0
|
20.0
|
18.0
|
18.0
|
Program enflasyonu düşürme hedefi olarak
tüketici fiyatlarında 2003 için % 20, 2004
için de % 12 düzeyini belirlemiştir. Bu hedef
etrafında çözümlenen reel faiz yükü ise çarpıcıdır:
IMF programı reel faiz varsayımı 2003 için
% 26, 2004 için % 20, 2005 ve 2006 için ise
% 18 düzeyindedir. Enflasyon hedefi ile karşılaştırıldığında
programın sürdüreceği nominal faiz rakamlarının
2003'te % 46, 2004'te % 32, 2005 ve 2006'da
da, sırasıyla, % 27 ve % 24 olacağı anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye ekonomisi program süresince
yüksek reel faiz yükü ile çalışmaya devam
edecektir. Böylesine yüksek bir reel faiz
altında kalan ekonominin sabit sermaye yatırımlarını
sürdürmesi ve yeni iş sahaları açarak ekonomide
uzun erimli kalıcı bir büyüme patikasına geçmesi
beklenemez.
Bunun ötesinde, faiz harcamalarının milli
gelirin % 15'inden fazlasını götürdüğü bir
ortamda sürdürülmesi planlanan kamu kesimi
faiz dışı fazla hedefi ancak sağlık, eğitim
ve kamu yatırımlarında olağanüstü kısıntılar
sonucu sağlanabilecektir. Sosyal hizmet yatırımlarında
planlanan bu türden daralmalar ise bir yandan
işgücünün verimini düşürmekte, diğer yandan
da ileriki nesillerin refah düzeyini geriletmektedir.
Bu saptamalardan hareketle 2000'ler Türkiye'sinde
devlet bütçesinin artık sosyal altyapı ve
ekonomik büyüme hedeflerinden giderek uzaklaştığını
görmekteyiz.
Dolayısıyla, 2000'li yıllarda Türkiye kamu
maliyesinin karşılaştığı temel iki/em, bir
yandan borç servisinin sürdürülmesi, diğer
yandan da sosyal hizmet yatırımlarının finanse
edilmesi gerekliliğinden kaynaklanmaktadır.
1990'lı yılların borçlanma temposunun sürdürülemeyeceği
ve iç borç yükünün toplumsal maliyetinin çok
yüksek olacağı açıktır.
IV. Sonuç: Güven ve İstikrar, Kim İçin?
Sonuç olarak, mevcut IMF programının her
şeyden önce Türkiye'nin vadesi gelmiş iç ve
dış borçlarını çevirme programı olarak çalıştığı
açıktır. Bu anlamda, IMF'den sağlanan ve her
defasında medyada büyük bir başarı olarak
nitelendirilen dış kaynak girişinin ardında
yatan gerçeğin aslında Türkiye ekonomisinin
uluslararası sermayenin güvenini sağlama operasyonundan
ibaret olduğu çok yalın olarak ortaya çıkmaktadır.
Türkiye ekonomisi artık dış kaynağa bağımlı
hale gelmiş ve kendi özkaynakları ve kendi
kurumsal yapıları ile büyümenin altyapısını
oluşturamaz duruma sürüklenmiştir.
"Etkin devlet", "iyi yönetişim"
(governance), "güven ve istikrar"
gibi cilalı sözlerin ardında yatan unsurun
da aslında Türkiye ekonomisine ve çalışanlarına
değil, uluslararası sermayeye güven vermek
olduğu görülmektedir. Nitekim uygulanan program
doğrudan doğruya daraltıcı para ve maliye
politikalarına dayanmakta ve uluslararası
sermaye akımlarının serbestisini güvence altına
alan, dışa açık (yabancı sermayeye bağımlı)
bir iktisadi yapıyı öngörmektedir. Söz konusu
modelde "istikrar" kavramı ile asıl
kastedilen hedef, yabancı sermaye girişlerinin
özendirilmesini sağlamak için ulusal mali
piyasalarda yüksek reel getirinin temini ve
devalüasyon riskinden arındırılmış bir döviz
kuru sistemini kurmaktır.
Bütün bu iktisadi politikalar ve tasarımlar
bir bütün olarak değerlendirildiğinde, IMF'nin
yönlendiriciliğinde sürdürülen ve "alternatifsiz"
olduğu öne sürülen bu programın, Türkiye ekonomisinin
dışa bağımlılığını arttırıcı; kalkınma ve
sanayileşme perspektiflerini terk ettirici;
ve ulusal mal ve finans piyasalarının gelişmiş
ülkelerin ekonomileriyle marjinal ve taşeronlaştırılmış
bir biçimde eklemlenmesini öngören; dış şoklara
karşı da korunaksız ve savunmasız olan bir
ekonomi yaratma projesi olduğu açıkça görülmektedir.
-----------------------------------------------------------------------------------------
1. Bu çalışma Petrol-İş 2003 Yıllığı'nda
yer almaktadır.
2. Dış sermaye akımlarına açık bir ekonomide
yurt içinde TL-cinsinden sunulan faiz ile
kurdaki değer kaybı arasındaki fark, finansal
spekülatörün arbitraj gelirini vermektedir.
3. Söz konusu kısa vadeli (sıcak) sermaye
akımlarını yerleşik hanehalklarının ve yerleşik
olmayanların portföy yatırımları olarak somutlarsak,
1990-2001 döneminde Türkiye'nin birikimli
olarak yurt dışı piyasalara toplam 14.5 milyar
dolar transfer ettiği görülmektedir.