634'te İslam topraklarına katılan Suriye,
1150'li yıllardan sonra Türk devletlerinin
hakimiyeti altına girdi ve 1516'da Osmanlı'nın
Şam eyaleti oldu. 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması
ile önce İngiltere'ye, onlar tarafından da
Fransızlara bırakıldı. Fransa sömürgesinde
zaman içinde Halep, Şam, Lazkiye, Cebeli Druz
ve İskenderun bölgelerinde özerk hükümetler
kuruldu. Halkının çoğunluğu Türk olan İskenderun
sancağı Haziran 1939'da Türkiye'ye katıldı.
1941 yılında Fransız kuvvetlerinin geri çekilmesiyle
Suriye Cumhuriyeti bağımsızlığına kavuştu.
Suriye 1940 ve 50'li yıllar boyunca -içlerinde
Türk asıllı Şükrü Kuvvetli'nin de bulunduğu-
ihtilallerle gelen başkanlar tarafından yönetildi.
1958 yılında Mısır ile Suriye'yi birleştiren
Birleşik Arap Cumhuriyeti projesi kısa zamanda
başarısızlığa uğradı. Bu yıllardan sonra Baas
Sosyalistleri Suriye yönetimine hakim oldu.
1960'lı yıllar boyunca süren iç iktidar mücadelesi
13 Kasım 1970'te Hafız Esat'ın yönetimi ele
geçirmesiyle noktalandı.
Esad yönetimi Suriye için bir dönüm noktası
oldu. Esad, bütün Nasırcılar ile sosyalist
ve komünist partileri bir birlik çatısı altında
birleştirmeye çalıştı. Bu arada, 1967 ve 1973
yıllarındaki Arap-İsrail savaşlarında Golan
tepeleri ve Kunaytra'nın içinde bulunduğu
Suriye topraklarının bir bölümü İsrail tarafından
işgal edildi. ABD'nin aracılığında gerçekleşen
31 Mayıs 1974 Antlaşması sonunda Kunaytra
tekrar Suriye'ye geçti. ABD ve İsrail ile
gizlice anlaşan Hafız Esad, tank üzerinde
-İsrail askerleri tarafından terk edilen-
Kunaytra bölgesini yeniden fethetti. Stratejik
öneme sahip Golan Tepeleri ise İsrail işgali
altında kalarak iki ülke arasındaki en önemli
sorun oldu.
İktidara geldikten kısa bir süre sonra, Nusayri
olan Esad ve yandaşlarına karşı hem Ulusal
Birlik içindeki sosyalist, komünist ve Nasırcılar,
hem de Sünni Müslümanların oluşturduğu Müslüman
Kardeşler güçlü bir muhalefet yapmaya başladılar.
1973 yılında ilan edilen anayasada devletin
resmi dininin İslam olarak belirtilmemesi
İslamcı muhalefeti ayağa kaldıran en büyük
nedenlerdendi.
Müslüman Kardeşler'in radikal kanadı "İslami
Kurtuluş Hareketi" 1979-1982 yılları
arasında yönetime karşı birçok suikastlar
düzenledi ve birçok önemli bürokratı öldürdü.
Yönetim buna, Hafız'ın kardeşi Rıfat Esad
tarafından yönetilen "Savunma Tugayları"
kanalıyla aynı şiddetle cevap verdi.
Örneğin, Hafız Esad'a karşı yapılan başarısız
bir suikast girişimine karşılık, 1980 Haziran
ayında Palmira hapishanesindeki Müslüman Kardeşlere
mensup yüzlerce siyasi tutuklu öldürüldü.
Bir ay sonra, Müslüman Kardeşlere üye olanların
idam edilmesine dair bir kanun çıkarıldı.
1980'li yıllardan itibaren Esad ailesi içerisinde
yönetimi ele geçirmek için gizli bir mücadele
başladı. Esad, kardeşleri Cemil ve Rıfat'ı
Avrupa'ya sürgüne gönderirken, yerine hazırladığı
oğlu Basil 1994 yılı Ocak ayında şüpheli bir
trafik kazasında öldü. Bunun üzerine Londra'da
göz cerrahisi eğitimini bitirdikten sonra
Şam'da askeri eğitim gören ikinci oğlu Beşşar
Esad'ı hazırladı.
Uzun yıllardır zaten hasta olan Hafız Esad,
10 Haziran 2000 tarihinde Lübnan Devlet Başkanı
Emile Lahoud'la telefon görüşmesi yaparken
kalp krizi geçirip öldü. Doğduğu yer olan
Lazkiye'nin Kordağ Köyü'nde, Basil'in yanına
gömüldü. 11 Temmuz'da ise oğlu Beşşar yeni
devlet başkanı oldu.
Ortadoğu'nun Terör Eğitim Merkezi
Suriye, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı
ile 1954 yılına kadar siyasi ve askeri işbirliği
içindeydi ve bu ülkelerden en fazla dış yardım
alan ülke durumundaydı. O günlerden itibaren
Suriye, Rusya'nın bölgesel çıkarlarına uygun
olarak Batı çıkarları ve hedefleri ile Batı
yanlısı komşuları ve Arap ülkelerine yönelik
bir siyaset izledi. Nüfusun % 12'sini oluşturan
Nusayri azınlık Hafız Esad'ın 1970 yılında
işbaşına gelmesini takiben, aynı hedeflere
karşı terörizmi bir yöntem olarak kullanma
yoluna gitti.
1970'li yılların başında, Suriye siyasetinde
İsrail karşıtlığı büyük ağırlık taşıyordu.
1967 ve 1973 savaşlarında Suriye'nin Golan
Tepeleri ve Kunaytra bölgesi İsrail tarafından
işgal edilmişti. Ortadoğu'da barış yanlısı
politikaların güç kazanmasıyla Suriye, 1974
yılında "Arap Red Cephesi"ni kurarak
barış girişimlerine sürekli olarak karşı çıktı
ve işgal edilen topraklarının iadesini şart
koştu. Aynı yıl içinde İsrail ile anlaşarak
Kunaytra bölgesini geri aldı. Suriye'ye sus
payı vermek isteyen ABD, İsrail ve Batı ülkelerinin
desteği ile Suriye askerleri 31 Mayıs 1976'da
Lübnan'a girdiler.
Diğer yandan 1974 yılında Türkiye'nin Kıbrıs
Barış Harekatı, bölgedeki dengeleri değiştirmişti.
Aynı yıl içinde Yunanistan'daki askeri yönetimin
yıkılması sonucu işbaşına gelen siyasiler
Türkiye'yi baş düşman ilan ettiler. Türkiye'ye
karşı Yunanistan, Suriye ve Libya üçlü bir
terör ve istihbarat ittifakı kurdu. 1975 yılından
itibaren Suriye istihbarat teşkilatı Muhaberat'a
Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ta geniş bir harekat
imkanı tanındı. Andreas Papandreu'nun bazı
yakın danışmanları Bekaa Vadisi'nde eğitilmeye
başlandı. Papandreu döneminin Kamu Düzeni
Bakanı Safis Valirakis, Dışişleri Müsteşarı
Yannis Kapsis, Milli İstihbarat Başkanı Kostas
Tsimas ile Güney Kıbrıs Eski İçişleri ve Savunma
Bakanı Konstantin Venyamin terör ittifakının
başlıca isimleri arasındaydı. 1977 yılında
Suriye'nin Atina Büyükelçisi olan Ali Medeni
döneminde Yunanistan istihbarat teşkilatı
EIP ile Muhaberat arasında eleman değişimi
ve eğitimi ile istihbarat alışverişi konusunda
sıkı bir işbirliği başladı.
Bu tarihlerden itibaren, Türkiye'de faaliyet
gösteren DHKP/C (Dev-Sol), THKP/C Halkın Devrimci
Öncüleri (Acilciler), TKP/ML, SVP, TKEP, TKSP,
PKK, Üçüncü Yol ve 16 Haziran Hareketi gibi
pek çok sol terör örgütü söz konusu terör
ittifakı tarafından desteklendiler. Suriye
merkezli organizasyon, Türkiye'de 12 Eylül
öncesi yaşanan terör eylemlerinde önemli bir
rol oynadı. 12 Eylül'den sonra sol örgütlerin
çökertilmesi, Suriye ve müttefiklerini yeni
bir arayışa sevk etti. Ekim 1980'de Suriye
ile Sovyetler Birliği arasında 20 yıl süreli
bir "Dostluk ve İşbirliği Antlaşması"
imzalandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Suriye
Sovyetler'den uzun menzilli silahlar, T-72
tankları ve MİG-25 savaş uçakları alırken;
Sovyetler de Suriye (Lazkiye-Tartus) limanlarını
bir üs olarak kullanmaya başladı. Bu arada
Suriye'nin ilgisi İsrail'in müttefikleri ile
Ortadoğu'da barış yanlısı olan Ürdün'e kaydı.
Suriye bir yandan ABD, Batı hedefleri ve Ürdün'e
karşı terör eylemleri planlarken, diğer yandan
Türkiye'ye karşı yeni bir terör stratejisi
yaratma yoluna gitti. Takiben Suriye-Sovyetler
Birliği ilişkilerinde KGB'nin Kafkasya ve
Ortadoğu bölgelerinde etkin olan Ermeniler
ön plana çıkmaya başladılar.
1980'li yıllarla birlikte Suriye merkezli
terörün iki önemli hedefi vardı. Bir yanda
İsrail, ABD ve Lübnan'da etkinliği olan Fransa,
diğer yanda ise Türkiye ve Ürdün. 1980 yılında
Ürdün-Suriye ilişkilerinin bozulması üzerine
Ürdün ve dünyadaki temsilcilikleri Suriye
terörüne maruz kaldılar. Ürdün Başbakanı Mudar
Badran'a yapılan suikastın ardından pek çok
Ürdünlü diplomat saldırıya uğradı. Terör ittifakının
arkasında, Sovyetler Birliği (ve içte dağılma
süreci başladığı için Ermenistan), Yunanistan
ve Libya vardı. 1981 yılının Ocak ve Şubat
aylarında Suriye'nin Özel Komanda Birlikleri
komutanı General Ali Haydar ile Libya'nın
Yeşil Bereliler Birliği Başkanı Said Kadaf
ed-Dam, İngiltere'de bir araya gelerek ortak
hedeflere ve rejim muhaliflerine karşı içte
ve dışta eylem kararı aldılar.
1982'de Sovyetler Birliği, Suriye'ye 3 yıl
süreyle çok uygun şartlarla 4 milyar dolarlık
askeri malzeme verdi. Suriye borcunu para
ile ödemekte zorlanınca, Rusya hesabına terör
hizmeti vermeye başladı. Suriye ve kontrolü
altındaki Lübnan'da barınma, eğitim ve silah
desteği alan örgütler ABD ve NATO ve Ürdün
hedeflerine karşı sabotaj eylemlerine başladılar.
Ünlü terörist "Çakal" Carlos bile,
bu dönemde Suriye Hava İstihbarat Başkanı
General Muhammed el-Hayli'nin emrinde çalışmıştı.
Carlos'un, Johannes Wienrich ve 1933 Halep
doğumlu Nicolas Bechara gibi yakın adamları
Suriye'nin Avrupa elçileriyle ve Muhaberat
Karşı Casusluk Bölümü Başkanı Adnan Handani
ile ortak eylemler planladılar.
Diğer yandan Ortadoğu'da barıştan yana olan
Filistin Kurtuluş Örgütü ve Yaser Arafat ile
çatışmadan yana olan Suriye'nin arası açılmıştı.
Ebu Musa grubu FKÖ'den ayrılarak Suriye'nin
emrine girdi. Zaman içinde Baas'ın Filistin
hareketi içindeki kolu el-Saika, George Habbaş'ın
Filistinin Kurtuluşu İçin Halk Cephesi (PFLP),
Naif Havatme'nin Filistinin Kurtuluşu İçin
Demokratik Cephesi (DFLP), Ahmed Cibril'in
Filistin'in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi -
Genel Komutanlık örgütü (PFLP-GC), Abdulfettah
Ganem'in Filistin Kurtuluş Cephesi, Samir
Gişa'nın Halk Kurtuluş Cephesi, Nadja Aliş'in
Arap Halk Kurtuluş Cephesi, Ebu Nidal'in (Sabri
el-Benna) Kara Haziran örgütü Şam'dan yönetilmeye
başlandı. (1)
Taşeron örgütleri devreye sokan Suriye, Muhaberat
ajanlarını açık eylemlerden uzak tutup sadece
planlama yapmakla görevlendirdi. Ekim 1983'te
Beyrut'taki Amerikan kışlasının bombalanıp
241 asker ölünce, ABD 1984 yılında Lübnan'dan
çekildi. Fransa, Lübnan üzerindeki etkinliğini
sürdürmek isteyince bu kez Suriye, Fransızların
"Doğrudan Eylem" örgütünü destekledi.
27 Kasım 1985'te Roma Havaalanı'nda 20 kişinin
öldüğü bir bombalama eylemi yapıldı.
1985 yılı içerisinde Sovyetler Birliği, Ortadoğu'daki
etkinlik alanını daha da genişletmek ve güçlenmeye
başlayan Şii terör örgütlerini de kontrol
altına alabilmek amacıyla Suriye, İran ve
Libya Dışişleri Bakanları'nı Şam'da bir araya
getirdi. Bu arada, 30 Nisan 1986'da Şam'da
yapılan bir toplantıyla Ermeni Terör Örgütü
ASALA ve Ebu Nidal grubu arasında ortak eylem
kararı alındı. 1986 Eylül ayında Ebu Nidal
grubu İstanbul'daki Newe Şalom sinagoguna
düzenlediği eylemde 21 kişinin ölümüne yol
açtı. Aynı yıl içinde Fransa'daki bir dizi
bombalama olaylarının ardından Fransız İç
Güvenlik Başkanı, Suriye'ye gitti ve gizli
bir anlaşma yaptı. Fransa'da eylem yapılmaması
şartıyla, Suriye yanlısı terör örgütlerine
göz yumulması kararlaştırıldı.
1990'lı yıllarda Gorbaçov bir süre Suriye
ile ilişkileri dondurma yoluna gitti ise de;
1994 yılında iki ülke arasında imzalanan askeri
işbirliği anlaşması ile ilişkiler tekrar normale
döndü.
İslamcı Örgütlerle İlişkiler
Esad yönetimlerindeki Suriye'nin, İslamcı
örgütlerle ilişkileri içeride ve dışarıda
birbiriyle son derece zıt unsurlar içeriyordu.
Nüfusun % 12'sinden oluşan Nusayri azınlığın
kontrolündeki yönetim, % 60'ları aşan Sünni
çoğunluğun dini örgütlenmelerini sıkı bir
şekilde takip ediyor ve siyasi amaçlı olanları
çok ağır biçimde cezalandırıyordu. Kontrollü
olarak izin verilen örgütlenmelerin büyük
çoğunluğu Nakşibendi ve Kadiri gibi geleneksel
tarikatları içeriyor ve bu da toplumu dini
yönden bir bakıma apolitize etme gayesini
taşıyordu. Resmi dini kuruluşlar genel olarak
Kürt kökenlilere emanet edilirken, geleneksel
medreselerin çok azı eğitim veriyor, camiler
ise -birkaç büyük cami istisnası hariç- namaz
vakitleri dışında kapatılıyordu.
Suriye içindeki en güçlü İslamcı örgüt, bir
din bilgini olan Mustafa Sibai tarafından
Mısır İhvanu Müslimin teşkilatının görüşlerine
paralel bir şekilde 1940'lı yıllardan sonra
oluşturulmuştu. Parlamenter sisteme karşı
olmayan teşkilat 1949 seçimlerinde % 3, 1954'te
% 4, 1961'de % 6 oy aldı. Bu arada örgüt liderliği
Sibai'den Şam'lı olan İssam el-Attar'a geçti
ve örgütte sertlik yanlıları ile ılımlılar
arasında bir mücadele dönemi başladı. Nasırcılığın
Arap dünyasındaki etkinliğine paralel olarak
Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü de bu yıllardan
sonra bir süre güç kaybetti. 1964 ve 1965
yıllarında küçük çapta ayaklanmalar yapıldı
ancak askerlerce bastırıldı. Ancak 1967 Arap-İsrail
Savaşı'ndaki yenilgi ve 1968 yılındaki Baas
darbesi teşkilata yeniden güç kazandırdı.
1970 yılında İhvan teşkilatı bir bölünme yaşadı
ve şiddet yanlısı olan Kuzeyliler, ılımlı
olan Şamlılara karşı üstünlük sağladı. 1971'de
örgüt liderliği için yapılan gizli seçimde
ılımlı Attar'ın yerine sertlik yanlısı Adnan
Saadettin geçti.
Hafız Esad'ın işbaşına gelişi İhvan ile yönetimin
arasını bir daha iyileşmeyecek şekilde bozdu.
1973, 1976, 1980 ve 1981 yıllarında yapılan
ayaklanmalar şiddetle bastırıldı. Suriye,
1981 yılı başında Libya ile yaptığı ortak
istihbarat ve eylem anlaşmasını takiben içerde
ve dışarıda Müslüman Kardeşler'e yönelik operasyonlara
başladı. 17 Mart 1981'de Müslüman Kardeşler
liderlerinden İssam el-Attar'ın Almanya'nın
Aachen şehrindeki evi basılarak karısı öldürüldü.
Evde bulunmayan Attar kurtuldu ve aynı yıl
içindeki ikinci suikast da sonuç vermedi.
(2) 2 Şubat 1982'de Müslüman Kardeşlerin Kuzey
kalesi olan Hama'da çıkan en önemli başkaldırı
hareketi çok kanlı bir şekilde bastırıldı.
27 gün süren olaylara, Suriye hükümeti uçaklar
ve tanklarla desteklenmiş askeri birliklerle
müdahale etti. Halktan yaklaşık 7 bin kişi
ölürken, tutuklandıktan sonra ve işkencelerle
öldürülenlerle bu sayı 10 bine çıktı. Kentteki
62 cami tamamen veya kısmen yıkıldı. Bu arada
bazı İslam büyüklerine ait kabirler ve türbeler
de yerle bir edildi.
Suriye'de, Müslüman Kardeşler dışında Ketaib-i
Muhammed, El-Cephetu'l İslamiyye, Taliatu'l
Mukatile li'l Mücahidin gibi daha dar etkinliği
olan başka Sünni örgütler de görüldü.
Suriye yönetimi içeriden kaynaklanan İslamcı
örgütlenmeleri çok ağır şekilde ezerken, İsrail,
Ürdün, Irak, Mısır gibi ülkelere yönelik İslamcı
örgütlere önemli destekler veriyordu. Bu örgütleri,
söz konusu ülkelere yönelik siyasetine paralel
olarak sürekli ayakta tutuyor, Muhaberat kanalıyla
kontrol ediyordu. Ürdün'de cereyan eden birçok
dini isyanın, Mısır ve Suudi Arabistan'da
eylem yapan bazı örgütlerin arkasında Suriye
istihbarat örgütü vardı. Suudi ve Körfez ülkelerine
yönelik örgütleri kontrol ederek bu ülkelerden
önemli ölçüde mali kaynak sağladığına ilişkin
iddialar hep konuşuldu. Hem Arafat'a hem de
İsrail'e karşı olan Hamas ve İslami Cihad
örgütleri için Suriye önemli bir lojistik
ve diplomatik destek merkeziydi. Hamas'tan
koparak kurulan İslami Cihad tümüyle Suriye
kontrolünde hareket ederken, 1990'lı yılları
takiben Hamas örgütü de Suriye'nin önemli
desteğini kazandı. Bunların yanında, Irak
Türkmenlerinin bazı kolları da uzun bir süre
Suriye desteğinde Saddam Hüseyin'e karşı varolma
mücadelesi verdiler.
Suriye yönetiminin Hatay doğumlulara hep
özel bir ilgisi oldu ve Hafız Esad, Şam Muhacirin'deki
sarayının korumasını uzun bir süre Hataylılara
emanet etti. Ayrıca Suriye askeri yönetiminde
Baascı Suriyeli Türkmenlerin kısmen etkinliği
de mevcuttu.
Suriye, PKK ve Narko Terörizm
1975-1976 iç savaşından sonra Lübnan'ın Bekaa
Vadisi'ndeki haşhaş üretimi, tarımsal üretimin
% 10'u civarındaydı. Suriye'nin Lübnan'a girişinden
sonra bu oran % 85'e çıktı. Hafız Esat'ın
kardeşi Rıfat Esad, Ortadoğu'nun en büyük
uyuşturucu ve eski eser kaçakçılığının organizatörüydü.
Suriye Askeri İstihbarat Başkanı Tuğgeneral
Gazi Kenan bu organizasyonda önemli görevler
üstlendi.
Lübnan'ın Suriye kontrolüne girmesini takiben,
dünyanın pek çok terör örgütü yanında Türkiye
karşıtı Kürtçü ve Marksist örgütlerin eğitim
merkezleri de buraya kaydı. Ruslarla işbirliği
içinde çalışan Kürdistan Devrimcileri örgütünün
bir üyesi olan Abdullah Öcalan, yeni bir Kürtçü
örgüt kurma hazırlıklarını sürdürürken 1979
yılında Suriye'ye kaçarak Şam'a yerleşti.
PKK lideri Öcalan, 1980'li yılların sonunda
Lazkiye'nin Kardaha kasabasında bir villada
yaşıyordu. Öcalan ile Rıfat Esad'ın burada
yaptığı aşk alemleri yabancı basına bile konu
olmuştu.
Aylık 100 dolar karşılığında Güneydoğu'dan
toplanan işsiz ve cahil gençlerin ilk grubu
Lübnan'daki Suriye yanlısı -Yaser Arafat'a
karşı- Filistin'in Kurtuluşu İçin Demokratik
Cephe kamplarına getirildi. İlk desteğini
Suriye'nin emrindeki bu örgütten alan Abdullah
Öcalan, taraftarlarıyla birlikte Lübnan'ın
Halve kampına yerleşti. Bu dönemden sonra
Rusya, Bulgaristan, Küba, Yunanistan ve Güney
Kıbrıs istihbarat örgütleri PKK'yı güçlendirmek
için seferber oldular.
Özellikle Suriye, Muhaberat tarafından yetiştirilmiş
kendi Kürt ve Ermeni vatandaşlarını PKK'nın
kilit mevkilerine getirerek örgütü tümüyle
kontrol altına aldı. Rıfat Esad, PKK'nın Suriye
ve Lübnan makamları ile olan ilişkilerini
düzenliyor ve uyuşturucu trafiğini organize
ederek mali kaynak sağlıyordu. Uzun bir inceleme
konusu olan Suriye - PKK ilişkileri, Hatay
sorunu, Güneydoğu Anadolu Projesi'nin engellenmesi
ve uyuşturucuların Avrupa'da dağıtımı gibi
pek çok paydaya dayanıyordu. Suriye'nin PKK
desteğindeki uyuşturucu ticaretinden elde
ettiği yıllık gelir 2 milyar dolar, PKK'nınki
ise yılda 900 milyon dolar civarındaydı.
PKK, Afganistan'dan aldığı uyuşturucu hammaddesini
İran gizli servisinin yardımıyla Irak üzerinden
Suriye ve Lübnan'a taşırken, bir kısmını da
İran'da kurulan imalathanelerde işliyordu.
İran, kendi ülkesinde uyuşturucuya ağır yasaklar
koyarken, din ve rejim düşmanı olarak gördüğü
Avrupa'ya taşınmasına göz yumuyordu. Büyük
ölçüde Suriye'nin kontrolündeki Bekaa Vadisi'nde
işlenen uyuşturucular, Güney Kıbrıs (ve çevresindeki
bazı ıssız adalar), Yunanistan, Almanya ve
Hollanda üzerinden bütün Avrupa'ya ulaştırılıyordu.
Bu konuda zaman zaman diplomatik yollar kullanılırken,
kimi zaman da Avrupa'da kurulmuş paravan şirketlerin
aracılığına başvuruluyordu. Batılı ülkeler
bu gerçeği bilmelerine karşın, bölgesel çıkarları
yüzünden PKK'ya karşı ciddi bir önlem almaktan
her zaman uzak duruyorlardı..
Suriye yönetimi, Türkiye'nin ve ABD'nin baskıları
karşısında zaman zaman PKK'ya olan desteğini
çektiğini açıklamasına rağmen buna hiçbir
zaman uymadı. Suriye'nin sıkıştığı anlarda
Yunanistan, Sovyetler Birliği, Ermenistan,
İran ve Libya devreye girerek PKK'nın güç
kaybetmesi önlendi. Öcalan, Hafız Esad'a kadar
pek çok üst yönetici ile birçok görüşmeler
yaptı. Şam ve Halep yakınlarındaki Suriye'ye
ait eğitim kamplarını kullandı. Halep, Lazkiye
ve Şam'da Muhaberata ait özel güvenlik bölgelerinde
misafir edildi. Suriye'de rahat çalışabilmesi
için, kendisi ve yakın adamları için bizzat
Askeri İstihbarat Başkanı Ali Duba imzalı
Arap isimli kimlikler çıkarıldı.
1984'ten 1992'ye kadar vur kaç taktikleriyle
çocuk, kadın, yaşlı ve asker demeden binlerce
kişiyi katleden PKK, 21 Mart 1992 Cizre olaylarından
sonra Güneydoğu Anadolu'da halk tabanında
da yayılma eğilimi gösterdi. Bunun üzerine
Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü
yeni bir mücadele tarzı benimseyerek, bir
yandan PKK'nın silahlı gücüne, diğer yandan
da finansman ve lojistik kaynaklarına karşı
çalışmalar başlattı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde
Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, MİT Müsteşarlığı'nda
Sönmez Köksal, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde
Mehmet Ağar tarafından yönetilen etkin mücadele
PKK terör örgütünü geriletti.
1998 yılında gelindiğinde Türk Genelkurmayı
PKK'nın Güneydoğu Anadolu'daki etkinliğini
tümüyle kırmıştı. Ekim 1998'de Türkiye, Suriye'yi
açık bir şekilde sonu askeri müdahaleye varacak
tarzda uyardı ve PKK'ya olan desteğin sona
erdirilmesini istedi. 1 Ekim'de ilk uyarıyı
Suriye sınırına yakın bölgede, Kara Kuvvetleri
Komutanı Atilla Ateş yaptı. Rusya'nın ekonomik
krize sürüklendiği, İran'ın Taliban hareketi
ile sürtüşmeye girerek Afganistan sınırına
asker yığdığı, Yunanistan'ın Balkanlardaki
Kosova krizine kilitlendiği bu dönem dikkatli
bir zamanlamaydı. Ancak, bu sırada yapılan
stratejik ve siyasi bir hata, Türkiye'yi kısa
zamanda daha büyük bir sıkıntıya soktu.
Anında arabuluculuğa soyunan Mısır Devlet
Başkanı Hüsnü Mubarek'e verilen ilk uyarı
dosyasında Suriye'nin Abdullah Öcalan ile
birlikte bütün PKK'lıları Türkiye'ye kesin
teslim etmesi istenmişti. Ancak ne olduysa,
bu uyarı Suriye tarafına Öcalan'ın Suriye'den
sınır dışı edilmesi şeklinde ulaştı. Türkiye
tarafından 6 Ekim 1998'de yapılan son ihtarın
ardından, Suriye, İran, Ermenistan, Yunanistan
ittifakının arkasındaki asıl güç olan Rusya,
9 Ekim 1998'de Öcalan'ı hemen merkeze aldı.
İşin ilginç yanı, Öcalan'ın kaçışı Türkiye
müttefiki istihbarat (CIA, Mossad) örgütlerince
izlenerek bilgilendirilmiş, MİT de konudan
haberdar olduğunu açıklamasına rağmen, terör
örgütü lideri yakalanamamıştı. Suriye'de iken
örgüt liderini alma şansına sahip olan Türkiye,
Öcalan önce Moskova'ya ardından İtalya'ya
gittikten sonra, iadesi konusunda büyük sıkıntılar
yaşamıştı. Genelkurmay tarafından Türkiye
ve bölgeden temizlenen PKK, siyasilerin stratejik
hatası yüzünden erken bir siyasallaşma sürecine
girmişti.
Esasen PKK'nın bölgeden çıkarılmasında ABD
ve İsrail'in de bazı önemli çıkarları vardı.
Türkiye-Suriye gerginliğinden kısa bir süre
önce, Kuzey Irak Kürt liderleri Barzani ve
Talabani'yi Amerika'da anlaştıran ABD, PKK
bölgede kaldığı sürece Kuzey Irak Kürt Federasyonu'nun
rahat etmeyeceğini anlamıştı. Ayrıca, Hazar
petrollerinin Bakü-Ceyhan hattından taşınmasında
kararlı olan ABD, bu güzergahın güven altına
alınması kararındaydı. ABD ve İsrail'in Ortadoğu
barışının gerçekleştirilmesindeki en önemli
engel, PKK ile birlikte Filistinli muhalif
örgütleri de yönlendiren ve Golan Tepeleri
konusundaki uyuşmazlığı sürekli gündeme getiren
Suriye idi. Suriye'ye karşı Türkiye ile çıkarları
kesişen bu iki ülke, bu gerginliğin hemen
ardından günler alan Why Anlaşması'nı Arafat'a
imzalatmayı başarmışlardı. Nitekim, Türkiye
Başbakanı Mesut Yılmaz da, "Suriye'ye
yapılan sert uyarının Ortadoğu barışının gerçekleşmesi
konusunda ABD'ye önemli bir şans tanıdığını"
belirtmişti.
9 Ekim'de Suriye dışına çıkarılan PKK terör
örgütü lideri Abdullah Öcalan, Rusya, İtalya,
sonra yeniden Rusya derken sonuçta 2 Şubat
1998'de Kenya'daki Yunanistan Büyükelçiliği'ne
yerleşti. Türkiye Hükümeti, Abdullah Öcalan'ın
Avrupa ve dünya ülkeleri tarafından kabul
edilmemesi için büyük bir diplomasi atağı
başlatarak bu baskıda başarılı olmuş, ancak;
Kürt hareketinin siyasallaşmasına da engel
olamamıştı. Bu kovalama sürecinde, bütün dünya
televizyonları Ortadoğu'daki -Türkiye, İran,
Irak ve Suriye'yi içine alan- Kürdistan haritasını,
Kürt meselesinin bütün ayrıntılarını dünya
kamuoyuna adeta ezberletmişlerdi. Bu da, hem
Batı ülkeleri hem de PKK ve Kürt örgütlerinin
arkasındaki ittifak için fazlasıyla yeterli
ve başarılı bir sonuç sayılırdı.
Bu arada, Başbakan Bülent Ecevit tarafından
başlatılan cesur dış politika girişimleri
neticesinde Türkiye, Kuzey Irak konusunda
ABD tarafından Washington'da başlatılan ve
Ankara'yı dışlayan sürece açıkça karşı çıkmaya
başlamıştı. Adeta, bölge ülkeleri dışındaki
bütün dünya ülkeleri Kuzey Irak'ta yakın bir
gelecekte Kürt devleti kurulacağına kesin
gözüyle bakıyordu. Ecevit, bu çerçevede başta
Irak olmak üzere komşu ülkelerle bağımsız
bir politika gerçekleştirmeyi ve Irak'ın toprak
bütünlüğünün korunmasını hedeflemişti. Bu
çerçevede Irak Devlet Başkan Yardımcısı Tarık
Aziz 15 Şubat 1998 tarihinde Türkiye'ye geldi
ve Türkiye Başbakanı ile bir görüşme yaptı.
Bu görüşme, öncelikle ABD'yi çok rahatsız
etti ve ABD Sözcüsü "Bu ziyarete bir
anlam veremediklerini" ifade ettiler.
Söz konusu ziyaretin gerçekleştiği gün, Türkiye'nin
son yıllar içindeki en önemli suikastı olan
İşadamı Özdemir Sabancı'yı öldüren ve Suriye'de
Türk Büyükelçiliğine sığınan Mustafa Duyar,
Afyon hapishanesinde öldürüldü. Tarık Aziz'in
ziyareti, ikinci plana düştü. Yine aynı gün,
Kenya'daki Abdullah Öcalan Türk görevlilere
teslim edildi ve 16 Şubat 1998 günü saat 03.00'de
yargılanmak üzere Türkiye'ye getirildi.
Yeni Ortadoğu Yapılanması ve Suriye
Özellikle 1989 sonrasında, yani iki Almanya'nın
birleşmesi ve Sovyetler Birliği'nin çökmesini
takiben ABD, İngiltere ve İsrail tarafından
planlanan Yeni Ortadoğu Yapılanması, bütün
Ortadoğu'yu etkileyen en önemli gelişmeydi.
Bu çerçevede, önce bölgede süper bir güç oluşturan
Irak'ın silah gücünün kırılması için Saddam'ın
2 Ağustos 1990'da Kuveyt'e saldırmasına göz
yumuldu. Ardından BM ve dünya kamuoyu harekete
geçirilerek 1991 Körfez Savaşı ile istenilen
amaca ulaşıldı. Savaş sonrasında, kuzeyde
36. paralelin üzeri Güvenli Bölge sınırı olarak
ilan edilirken temel amaç bu bölgedeki Kürtlerin
güvenliğini sağlamaktı. Nitekim, düz bir çizgi
sanılan BM Güvenli Bölge sınırı, Dicle'nin
Irak'a girişinden başlayıp Kifri'ye kadar
uzanan ve Kürt Federasyon sınırları ile birebir
çakışan siyasi bir çizgiyi ifade ediyordu.
ABD ve stratejik müttefikleri İngiltere ve
İsrail için Kuzey Irak'ta oluşturulacak bir
Kürt etkinliğinin Suriye ve İran'a yönelik
stratejik hedefleri vardı. Bu bölgenin İran
tarafı Mahabat Kürt bölgesi iken, Suriye tarafı
ise Haseki'den başlayarak Kamışlı'yı içine
alan bir başka Kürt bölgesiydi. Her iki bölge
de, ilgili ülkeler için son derece hassas
bölgelerdi. ABD ve müttefiklerinin hedefi,
Irak'ta yerleştikten sonra Kürtleri kullanmak
suretiyle bu bölgelerde isyan ve istikrarsızlığı
körüklemekti. Esasen yeni Ortadoğu yapılanmasının
en önemli iki ülkesi de İran ve Suriye idi.
Suriye yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, İsrail'e
karşı bölgede en ciddi muhalefeti oluşturan
ve örgütleyen ülkeydi. Suriye'nin kontrolündeki
Lübnan'ın güneyini ve İsrail sınırını kontrol
eden Hizbullah örgütü, İsrail'e karşı nispeten
ağır silahlarla direniş gösteren en önemli
örgüttü. Aynı şekilde, bugün İsrail'in başlıca
su kaynaklarının da bulunduğu Golan Tepeleri
Suriye'ye aitti. İsrail'in hem Hizbullah,
hem de Golan sorunundan kurtulabilmesi için,
mevcut durumu meşru kabul edecek yeni bir
Suriye yönetimine ihtiyaç vardı. Beşşar Esad'ın
iş başına gelmesiyle bu konuda biraz olsun
umutlanan ABD ve İsrail, Suriye'nin temel
politikalarının değişmediğini kısa zamanda
gördüler.
Beşşar Esad döneminde Suriye, Türkiye ve
Batı ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesine
karşın İsrail politikasında daha da kararlı
bir tutum sergilemeye başladı. İsrail'e karşı
mücadele eden Hamas ve İslami Cihad örgütleri,
Suriye yönetimi tarafından gayrı resmi olarak
desteklendi ve dış dünya ile irtibatları Şam
üzerinden sağlandı. Suriye İstihbarat Başkanı,
çoğunlukla Bekaa'daki konutunu kullanarak
Lübnan üzerindeki psikolojik etkinliğini sürdürdü.
Hem Filistinli örgütlere, hem de Hizbullah'a
önemli lojistik ve teknik imkanlar verildi.
Türkiye-Suriye İlişkilerinin Geleceği
Türkiye'ye karşı 1970'li yıllarda sol örgütlere,
1980'li yıllarda ise PKK'ya en önemli desteği
veren Suriye ile ilişkilerimiz Beşşar Esad
dönemi ile birlikte en iyi günlerini yaşıyor.
Bu iyi ilişkilerin daha da gelişeceğine inanıyoruz.
Yeter ki, Türkiye bugüne kadar göz ardı ettiği
Ortadoğu'ya yönelik olarak ciddi politikalar
geliştirebilsin ve Batı'ya yönelirken, tarihsel
ve kültürel bağlarımızın olduğu bu bölgeleri
ihmal etmesin. Batı'ya, ABD'ye, İsrail'e veya
bir başka ülkeye hoş görünmek için, bu bölgedeki
çıkarlarımızı, ülke halklarıyla tarihsel dostluklarımızı
heba etmesin.
Ortadoğu ile sömürge amacı dışında hiçbir
bağı olmayan ABD ve Batı ülkeleri, Ortadoğu'ya
sürekli bir ilgi duyarken, bölgeye komşu olan,
tarihsel, kültürel ve dinsel köklü bağları
bulunan Türkiye'nin kendini buradan dışlaması
düşünülemez. 2000'li yıllara kadar sürdürülen
başarısız ve beceriksiz Ortadoğu politikalarının,
varolan değerlere sahip çıkılarak tamir edilmesi,
ikili dostlukların geliştirilmesi ülkemizin
stratejik hedefleri ve çıkarları açısından
son derece önemlidir. Bu çerçeve içerisinde,
ikili ilişkilerimizi geliştirdiğimiz Ortadoğu
ülkelerinin hassasiyetlerini, Batılı ülkelerin
çıkarlarına feda etmekten kaçınmalıyız. Örneğin,
onlarca BM kararına rağmen işgal ettiği Arap
topraklarından çıkmayan, silahsız sivillere
karşı şiddet politikasını sürekli tırmandıran
İsrail'e karşı sessizlik politikasından ve
faydasından çok zararını gördüğümüz stratejik
işbirliği faaliyetlerinden vazgeçmeliyiz.
İsrail'in işgal ettiği Golan tepelerinin esasen
Suriye Türkmenlerine ait köyler olduğunu ve
bu soydaşlarımızın bugün Kunaytra'da ve Şam'da
(Cobar ve Karataş) yaşamak zorunda bırakıldıklarını
hatırlamalıyız. ABD ve stratejik müttefikleri
İsrail ve İngiltere'nin bizleri sürekli düşman
kılmaya çalıştığı İran, Irak, Suriye, Lübnan
gibi ülkelerde, bu sahte dostluklardan çok
daha köklü dostluklarımızın bulunduğunu unutmamalıyız.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; bin bir entrikalarla
Ortadoğu'dan çıkarılan ve hala da uzakta tutulmaya
çalışılan Türkiye'nin katkısı olmadan bölgeye
kalıcı bir barışın gelmeyeceğini hem bizler
hem de Batılılar çok iyi bilmelidir.
--------------------------------------------------------------------------------------------------
1. Terör Dosyası ve Suriye, Cem Başar,
s. 3-33.
2. Terör Dosyası ve Suriye, Cem Başar, s.
18.