İran'ın Bölgeye Bakışı ve Avantajları
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden ve İran'ın
kuzeyinde sekiz yeni devletin (Kazakistan,
Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan;
ve Kafkasya'da Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan)
bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra, İran
için esas ilgi odağı Hazar olmuş, bölgeye
yönelik İran dış politikası bu nirengi noktasına
göre belirlenmiştir. Tahran'ın bakışıyla,
Hazar'a kıyı ülkeler ve bu ülkelerin organik
bağlara sahip olduğu diğer ülkeler (örn. Afganistan),
birlikte İran dış politikasının kuzey bölümüdür.
Bu nedenle, bu makalede sadece beş Orta Asya
ülkesiyle İran'ın ilişkileri ele alınmayacak,
Orta Asya terimi Azerbaycan ve Afganistan'ı
da içeren daha geniş bir bölge için kullanılacaktır.
SSCB'nin Dağılmasından Önce İran'ın Bölgeyle
İlişkileri
Tebriz'de Safevi devletinin kurulduğu yıl
olan 1501, modern İran tarihinin başlangıcı
kabul edilir. Fakat aynı zamanda İran'ın Orta
Asya'yla bağlarının kopmasının da milâdıdır.
Türkistan olarak adlandırılan Orta Asya'da
Özbeklerin başat olduğu Sünni hanlıklar ile
Azerilerin başat olduğu Şii Safeviler arasında
başlayan mezhep savaşları, daha önce organik
bağları olan Türkistan ile İran'ı birbirinden
koparmıştır.
Öte yandan, Rusların 19. yüzyılda Kafkasya
ve Orta Asya'yı işgal etmeleri ve bunu 1813
Gülistan ile 1828 Türkmençay Antlaşmalarıyla
İran'a kabul ettirmeleri, İran'ın Azerbaycan'ın
kuzeyini kaybetmesinin dışında söz konusu
kopuklukta bir değişiklik yaratmamıştır. Türkmençay
Antlaşması bugünkü İran-Kafkasya sınırını
belirlemiştir ama çizilen sınır ne mezhepsel,
ne de etnik açıdan anlamlı olmamış ve Şii
Azerileri bölmüştür. 1863'te Herat'ın Afganistan'a
katılmasıyla İran-Afganistan sınırı bugünkü
halini almıştır. Sınır mezhepsel temele dayanmakla
birlikte Farsi etnik grupları bölmüştür. Son
olarak, Rusya'nın 1872'de Hive Hanlığına son
verdikten sonra Orta Asya'da denetimi tamamen
sağlamasıyla birlikte 1900'de günümüzdeki
Türkmenistan-İran sınırı da çizilmiştir. (2)
1797-1925 arasında İran'ı yöneten Kaçarlar
döneminde İran'ın Orta Asya'yla temas etmesi
bir yana, Çarlık Rusya İran'da nüfuz bölgesi
oluşturarak zaman zaman doğrudan müdahalelerde
bulunmuştur. Rusya'da 1917'de rejimin değişmesi
de bu dengesiz ilişkiyi değiştirememiştir.
Moskova'nın müdahaleleri 1949'da sona erdiğinde,
İran bu sefer ABD şemsiyesi altına girerek
SSCB ve Orta Asya'ya tümüyle yabancılaşmış,
kuzey sınırında oluşan sanal duvar (SSCB)
nedeniyle bölgeyle bağları kopmuştur. (3)
Şubat 1979'da Tahran'da iktidara gelen İslamî
rejim SSCB'yi "Şeytan" olarak nitelendirmiş
ve "SSCB'nin esir tuttuğu Müslümanların
uyanışı"ndan bahsetmiş, ancak Orta Asya'ya
yönelik İslamî kışkırtma yapmamıştır. Bunun
da ötesinde, retorikte bile Sovyet Müslümanları
gündemi görece az işgal etmiş, İran dış politikası
Basra Körfezi'ne yoğunlaşarak bir bakıma Orta
Asya'yı yok saymıştır. 1979'da SSCB'nin Kabil'deki
komünist rejimi desteklemek için Afganistan'ı
işgal etmesi ve İslamî ideolojiyle güdülenen
aşiretlerin gerilla direnişi başlatmalarına
da İran'dan beklenen tepki gelmemiştir. (4)
İran'ın ve özelde Humeyni'nin, devrimin en
canlı yaşandığı ve tüm dünyada İran'ın "rejim
ihracı" çabalarına karşı endişeler belirdiği
bir dönemde hemen yanı başındaki "dinsiz-komünist
esaretindeki" Orta Asya ve Kafkasyalı
Müslümanlarla ilgilenmemesinin ve büyük kuzey
komşusuna karşı statükocu bir politika izlemesinin
çeşitli nedenleri vardır.
İlk ve en önemli neden, Tahran'daki rejim
açısından ABD karşıtlığının olmazsa olmaz
bir nitelik taşımasıdır. Devrim sürecinde
Pehlevi rejimi ile ABD devrimcilerin gözünde
özdeşleşmiştir. Bunun sonucunda ülkeden sadece
Şah değil, onunla birlikte ABD de atılmıştır.
Carter yönetimi yeni rejimle uzlaşmak için
elinden geleni yapmış, fakat Tahran'ın katı
tutumu üzerine Washington da İran karşıtlığını
Orta Doğu politikasının ana unsurlarından
biri haline getirmiştir. ABD'nin gayretleri
sonucunda uluslararası arenada dışlanan İran'ın,
katı söylemiyle Batı Avrupalı devletlerle
olumlu ilişki kurma olasılığını da o dönemde
yitirdiği düşünülürse, dayanabileceği büyük
güç olarak geriye sadece SSCB ve Çin gibi
komünist ülkeler kalmıştır.
İkinci neden, Eylül 1980'de İran'ın kendisini,
Irak'la sekiz yıl sürecek ve yeni rejimin
kaderini belirleyecek bir savaşın içinde bulmuş
olmasıdır. Savaş sırasında ABD kökenli silahlarına
yedek parça bulmakta zorlanan İran, ordusunu
yeniden donatmak için SSCB ve Çin silah sistemlerine
yönelmek zorunda kalmıştır. Ayrıca Irak'la
da iyi ilişkileri olan SSCB'yle ilişkilerini
canlı tutmak İran açısından yaşamsal öneme
sahip olmuştur.
Üçüncü neden, Afganistan'daki Hazaraların
konumudur. Afganistan'da fiili bir özerkliğe
sahip olan Şii Hazaralara karşı SSCB'nin izlediği
politika ılımlı olmuş ve savaş boyunca Hazara
bölgelerinde ciddi çatışmalar yaşanmamıştır.
SSCB'nin bu yaklaşımında İran'la ilişkilerini
bozmama düşüncesinin mi, yoksa Afganistan'daki
askerî stratejinin mi belirleyici olduğu tartışılabilir,
fakat İran bu tavrı kendisine uzatılan zeytin
dalı olarak görmüş ve Afganistan'da desteklediği
esas kesim olan Hazaraları zor durumda bırakmak
istememiştir. SSCB'nin Afganistan'ı işgaline
İran'ın beklendiğinden daha az tepki göstermesinin
temel nedeni de bu durumdur.
Dördüncü neden, yüzlerce kilometrelik bir
sınırın ardında bekleyen Kızıl Ordu'nun ürkütücü
askerî gücünün yarattığı korkudur. Basra Körfezi
bölgesinde ve ülke içinde rejimi yıkmak isteyen
güçlerle mücadele eden Tahran, yakın tarihinde
defalarca olduğu gibi SSCB'nin olası müdahalesine
karşı savunmasız kalmıştır. Üstelik, SSCB'nin
böyle bir müdahalede dayanabileceği 1921 antlaşmasının
yürürlükte olduğu iddiası da çürütülmemiştir.
Ayrıca, Afganistan'ı işgal eden SSCB, bu tür
bir hareketten çekinmediğini de kanıtlamıştır.
Son olarak, ABD ile SSCB'nin Tahran'daki rejimin
değiştirilmesinde uzlaşmaları ihtimali (uzak
olsa da) vardır.
Beşinci neden, Moskova'nın denetiminde hareket
eden İran komünist partisi Tudeh'le ve genelde
tüm sol örgütlerle yeni rejimin kurduğu özel
ilişkidir. Yeni rejim, devrimi İslamcılarla
birlikte gerçekleştiren solculara karşı 1979-83
döneminde (en sona Tudeh'i bırakmak kaydıyla)
tasfiye politikası izlemiştir. Sol grupların
üyesi olan ve çoğu da etnik bir azınlığa mensup
bulunan binlerce İran vatandaşı, "Moskova'nın
emri doğrultusunda İslam devletini yıkmak
ve İran'da SSCB'nin uydusu olacak komünist
bir devlet kurmak" suçundan idam edilmiştir.
Bu gelişmeler olurken, İran'da sol grupların
iktidarı ele geçirecek güce sahip olmadıklarını
düşünen ve mevcut İslamî iktidarın ABD karşıtlığını
önemseyerek bu durumu tehlikeye atmak istemeyen
SSCB Tahran'daki yeni rejime zeytin dalı uzatmaya
devam etmiş, ülkedeki sol grupları desteklemeyi
de en alt düzeye indirmiştir.
Son olarak, yeni rejiminin kullanabileceği
(veya ilgisini çekebilecek) Kudüs, Kerbela,
Kabe gibi sembollerin Orta Asya'da bulunmaması
İran'ın politikalarında etkili olmuş, devrimi
ateşleyen bu semboller doğal olarak yeni rejimin
dış politikasındaki öncelikleri de belirlemiştir.
İran'ın SSCB'yle ilişkilerini iyi tutmasını
gerektiren yukarıda sayılan nedenlere eklenebilecek
çok sayıda başka nedenin varlığına rağmen
İran-SSCB ilişkileri devrimin başından itibaren
aynı düzeyde seyretmemiştir. Aslında savaş
süresince SSCB'nin İran'ı Irak'a tercih ettiğini
söylemek de mümkün değildir. Ayrıca, SSCB
İran'ın Orta Asya'ya yönelik olası girişimlerinden
endişe etmiş ve anti-komünist niteliğinden
ötürü Tahran'a hep mesafeli kalmıştır. Aynı
tutumu, ideolojik nedenlerle İran da takınmıştır.
Üstelik İran'ın SSCB Müslümanlarına yönelik
faaliyetleri de hiç olmamış değildir. Örneğin
İran'da Türkmence yayın yapan bir radyoyla
devrimin temel ilkeleri sınırın diğer tarafındaki
SSCB vatandaşı Türkmenlere anlatılmaya çalışılmıştır.
Ayrıca, SSCB'den kaçan İslamcılara ev sahipliği
yapılmıştır. Fakat bu yönde sayılabilecek
tüm faaliyetler sınırlı ölçektedir ve istisna
kabul edilebilirler. Esas olan, İran'ın bu
dönemde Orta Asya ve Kafkasya'ya yönelik özel
bir yaklaşımının olmadığıdır.
İran-SSCB ilişkileri İran-Irak Savaşının
bitiminden sonra daha olumlu ve istikrarlı
bir seyir izlemiştir. SSCB Dışişleri Bakanı
Eduard Şevardnadze'nin Şubat 1989'da Tahran'ı
ziyaret ederek Humeyni'yle görüşmesiyle doruğa
çıkan Moskova-Tahran arasında güvenlik temelli
ilişkiler, İran'ın kuzey komşusundan herhangi
bir tehdit algılamadığını; Moskova'nın da
İran'ın elindeki İslam kartından endişe etmediğini
ortaya koymuştur. Fakat SSCB'nin kaosa giden
iç siyasal gelişmeleri nedeniyle bu "balayı"
kısa sürmüştür. (5)
SSCB'nin Dağılmasının Ardından İran'ın
Bölgeye Yaklaşımı
SSCB döneminde statükoyu korumak isteyen
ve özellikle bu ülkenin iç işlerine müdahaleden
kaçınan İran'ın 1991 sonrasında bölgeye yaklaşımını
belirleyen üç temel unsur vardır. Asıl belirleyici
unsur İran'da 1989'da başlayan değişikliklerdir.
1979'da bölgesel dengeleri alt-üst eden İran'daki
rejim değişikliğinin ardından, İran dış politikası
revizyonizme kaymış ve Tahran tüm komşuları
tarafından bir tehdit olarak algılanmıştır.
Bu algılamanın haklı nedenleri de olmuştur.
Özellikle Basra Körfezi bölgesinde, İran rejim
ihracına çalıştığını gizleme gereği de duymamıştır.
(6) Bununla birlikte, İran'ın bölgesel dış
politikası 1989-91 döneminde belirgin bir
dönüşüm sergileyerek, revizyonizmden uzaklaşmış
ve hem iç politikada, hem de dış politikada
köklü değişiklik içine girerek, rejim ihracı
anlayışını terk etmiştir. İran'ın içerideki
önceliği ekonominin yeniden inşası olmuş,
buna paralel olarak da bölgesel istikrara
yönelik uzlaşmacı bir dış politika yaklaşımı
geliştirmiştir. Humeyni'nin ölmesi ve Rafsancani'nin
devrimci anlayışı terk etmesiyle ortaya çıkan
bu dönüşüm henüz gerçekleşmişken, kuzey komşusu
SSCB parçalanmış ve çok sayıda yeni devlet
İran'a komşu olmuştur. Bu ortamda, İran'ın
Orta Asya ve Kafkasya'ya yönelik politikası
başından itibaren belirgin biçimde ideolojiden
arındırılmıştır. Bunun yerine ulusal çıkar
ve onun uzantısı olan güvenlik, temel politika
güdüsünü oluşturmuştur. Yukarıda değinildiği
gibi, ideolojiden ulusal çıkara yönelik kayma
1990'larda İran'ın genel dış politikasında
belirgin olmuş ve Hatemi'nin "uygarlıklar
arası diyalog" söylemiyle bu dönüşüm
hızlanmıştır. Bu yeni anlayış hiçbir yerde
Orta Asya'ya yönelik politika kadar netleşmemiştir.
İran açısından bakıldığında Orta Asya yeni
dış politika doktrinini hayata geçirebileceği
"temiz bir sayfa" olarak değerlendirilmiştir,
işbirliği ve uzlaşma üzerine kurulu ilişkilerin
ortaya çıkması için gayret gösterilmiştir.
(7)
1979'dan sonra İran'ın uluslararası arenadaki
dışlanmışlığının Tahran'da yarattığı huzursuzluk
da bu açılımda etkili olmuştur. Bu huzursuzluk
esas olarak 1989'dan sonra hissedilmeye başlanmış
ve Rafsancani ile halefi Hatemi'nin dış politikayı
yeniden inşa çabalarının önündeki önemli engellerden
biri olmuştur. Bu nedenle İran, Orta Asyalı
devletlerin ortaya çıkışını uluslararası yalnızlığını
kırabilmek için bir fırsat olarak görmüştür.
(8)
Son olarak, İran'ın güvenliğe yaptığı vurgudan
da bahsedilmelidir. 1979'da kurulmasından
hemen sonra, hem içeride hem dışarıda var
olma savaşımları veren yeni rejimin dış politika
algılaması güvenlik temeli üzerine kurulmuştu.
Bu çerçevede, İslamî ideoloji ihracı çabalarını
da rejimin yaşayabilmesi için bir savunma
mekanizması olarak görmek mümkündür. Basra
Körfezi başta olmak üzere, İran'ın ilgisini
yoğunlaştırması gereken bölgelerin ardından
gelen Orta Asya, İran'ın "arkası"
olarak nitelendirilebilir. Rejimin dışa karşı
savaşımları Basra Körfezi bölgesinde yoğunlaştığından,
yüzünü batıya çeviren İran, arkasında (diğer
bir deyişle, SSCB ve Afganistan sınırlarında)
güvenlik endişesi taşımak istememiştir. Dolayısıyla,
özellikle 1988'den sonra SSCB'nin varlığını,
arkasının güvenli olması biçiminde yorumlayan
İran için SSCB'nin dağılması belirsiz bir
ortam ve güvenlik endişeleri doğurmuştur.
İran'ın istikrar arayışıyla tezat biçimde,
1990-91 Körfez Savaşı Basra Körfezinde yeni
güvenlik sorunları ortaya çıkarmışken; 1991'de
SSCB'nin dağılmasının yarattığı belirsizliğe,
Nisan 1992'de Afganistan'da Necibullah rejiminin
devrilmesiyle başlayan iç savaş eklenerek
doğuda İran'ın güvenlik endişelerini artırmıştır.
(9)
İran, statükocu politikalarına rağmen kuzeyinde
oluşan güvenlik sorununu aşabilmiş değildir.
Güvenlik sorununun bir nedeni ileride ele
alınacak etnik-dinsel kökenli çatışmalar olsa
da, İran Azerbaycan'dan kaynaklanan etnik
ve Afganistan'dan kaynaklanan dinsel nitelikli
tehditler dışında bölge devletlerinden ciddi
bir tehdit algılamamıştır. İran açısından
asıl tehdit, bölge dışı bir gücün (ABD) bölgeye
yerleşme çabalarından kaynaklanmaktadır. Arkasında
ABD'yi görmek istemeyen fakat bunu engelleyecek
kapasitede sahip olmayan İran, bu nedenle
stratejik ortağı Rusya'nın yeni devletlerde
başat olmasını tercih etmiştir.
İran'ın Bölgeyle İlişkilerinin Potansiyeli
İran'ın bölgeye yaklaşımını belirleyen unsurların
siyasi nitelikli olmasına karşılık, avantajları
ve bu avantajlarının yaratacağı sorunlar ekonomik
niteliklidir. Söz konusu avantajlar (potansiyeller)
üç ayrı başlık altında toplanabilir.
İlk olarak, hem Kafkasya (Ermenistan ve Azerbaycan)
hem daha yoğun biçimde Orta Asya devletleri
kıta içine sıkışıp kalmış olmalarını aşmaları
gereken öncelikli sorun olarak görmektedirler.
Pratikte iki ana çıkış noktaları vardır: Rusya
ve İran. Rusya'nın bu yolu zora koşmasının
yanında, bu devletler de Rusya'dan mümkün
olduğunca uzak kalmak istemektedirler. Bu
durumda doğal olarak İran öne çıkmaktadır.
Gerçi, şu ana kadarki gelişmelere bakıldığında
bu devletlerin siyasi İran'ı tercih etmedikleri
görülmüştür, fakat bu tutum ekonomik anlamda
rasyonel nedenlerle olmaktan uzaktır. Dolayısıyla
İran'ın coğrafi konumunun, temel avantajı
olduğu kabul edilmelidir. Diğer yandan, Türkiye'nin
de Ermenistan üzerinden bölgenin üçüncü çıkış
yolu olabileceği düşünülse de, Karabağ sorunu
başta olmak üzere Ankara-Erivan siyasal ilişkilerinin
kimi sorunları aşamaması nedeniyle, bu yolun
kısa vadede açılması mümkün görünmemektedir.
Bununla birlikte, Türkiye'nin Gürcistan-Azerbaycan
ve Hazar üzerinden Orta Asya'yla bağlantı
kurması daha olasıdır ve İran'ın bölgenin
başat transit ülkesi olabilmesinin asıl rakibi
de bu güzergahtır.
İran'ın bölgenin birincil limanı olması konusu
özellikle hidrokarbon nakliyatı konusunda
önem kazanmaktadır. Hidrokarbon nakliyatı,
bu kaynaklara sahip olmayan Ermenistan ve
Kırgızistan gibi bölge ülkelerinin coğrafi
bakımdan İran'ın limanlarına ihtiyaç duymasından
daha yaşamsal bir nitelik taşımaktadır. Hidrokarbon
sahibi ülkeler ve rejimleri, olası rant üzerine
sosyo-politik yapılanma içindedirler. Bu nedenle
de nakliyat konusunun çözülmesine ve bunun
için her yolun denenmesine çalışmaktadırlar
ki İran bu ülkelerin beklentilerine cevap
vermeye hazırdır. (10)
Bir diğer potansiyel yukarıdakinin bir uzantısıdır:
Hidrokarbonda değiş-tokuş (swap) olanağı.
İran'ın hidrokarbon üretim alanlarının ülkenin
güneyinde yoğunlaşmasına karşılık, başta Tahran,
Tebriz ve Meşhed olmak üzere büyük tüketim
merkezleri kuzeyindedir. Dolayısıyla, İran'ın
kuzey bölgelerinde hidrokarbon arz eksikliği
bulunmaktadır. Bu durum İran'a bölge ülkeleriyle
değiş-tokuş anlaşmaları yapabilme imkanı sağlamaktadır.
Buna göre, İran bu ülkelerden hidrokarbon
alarak kuzey illerinde kendisi kullanmakta
ve bunun karşılığında güneyinde ürettiği hidrokarbondan
eş değerde olan miktarı söz konusu ülkeler
adına Basra Körfezi üzerinden satmaktadır.
Bu işlem hem Hazar-Basra Körfezi boru hatlarına
ihtiyaç göstermediğinden, hem de döviz kullanılmadığından,
İran açısından olduğu kadar çıkış ülkesi açısından
da ekonomiktir. Değiş-tokuş sayesinde İran'ın
önerdiği Hazar-Basra Körfezi hattına boru
döşenmesi olasılığı güçlenmektedir. Üstelik
şimdiden, Basra Körfezindeki hidrokarbon arzında
İran'ın etkinliği artmıştır. Hepsinden önemlisiyse,
İran'ın Orta Asya hidrokarbonları için tıpkı
Türkiye gibi bir pazar olmasıdır. Bu sayede
İran hem bölge ülkelerini kendisine bağımlı
kılmada bir aşama daha kaydetmiş, hem de olası
boru hatları için önerdiği güzergahın şansını
artırmıştır. (11)
İran'ın bölgeyle ilişkisinde üçüncü avantajı,
RCD'nin devamı olan ECO'dur. Bu örgüt çerçevesinde
en azından ekonomik ilişkilerini kurumsal
bir temele oturtabilen İran, gene bu örgüt
şemsiyesi altında ABD müdahalesini aşabilmektedir.
Apolitik niteliği belirgin olan bu örgüt,
İran'la bölge ülkeleri arasında, ideolojik
sorunların engellemesi olmadan, ticari ilişkileri
katalize etmektedir. Buna rağmen, (ileride
değinileceği gibi) ECO'nun işlevi yapısal
nedenlerden dolayı sınırlıdır.
İran Dış Politikasını Sınırlandıran Faktörler
Tahran'ın yukarıda açıklanan yapıcı yaklaşımına
ve coğrafi avantajına rağmen İran'ın bölgeyle
ilişkileri gelişememiştir. Aradan geçen on
beş yıla rağmen, İran'ın hem siyasi hem de
ekonomik ilişkilerinde potansiyelini kullanamadığı
görülmektedir. İlişkilerdeki düzeyin düşük
olmasının sorumlusu ise şüphesiz İran değildir.
Yeni devletlerin İran'dan kendilerini uzak
tutmalarının dört temel nedeni vardır. Bu
dört neden ortadan kaldırılmadıkça, İran'ın
bölgeye yönelik dış politikası hep sınırlı
kalacaktır. İşin garip tarafı, söz konusu
nedenlerin büyük kısmı İran dışından kaynaklanmaktadır.
Bu nedenlerin incelenmesi, sadece İran'ın
bölgeye yönelik politikasının sınırlarını
göstermeyecek, aynı zamanda ilişkilerin niteliğini
de ortaya koyacaktır. Bu sorunlar sırasıyla;
bölge ülkelerindeki mevcut İslamî muhalefetlerin
İran bağlantısı iddiası, İran'ın ekonomik
örgütlenmesi ve teknolojik-mâli yetersizliği,
Türkiye-İran ve ABD-Rusya rekabetinin yansımaları
ile, Hazar'ın statüsünün belirsizliğidir.
Yeni Bağımsız Devletlerin İslamî Muhalefet
Sorunu ve İran Bağlantısı İddiası
Bölge liderlerinin, ülkelerindeki İslamî
muhalefetin iktidarlarına yönelik en büyük
tehdit olduğuna dair inançları neredeyse bir
"paranoya" halindedir. Bu paranoya,
bölge devletlerinin dış politikalarını belirleyen
temel faktörlerden biridir ve İran'la aralarında
mesafe bırakmalarının da görünen nedenidir.
Siyasal İslam'dan bu derece korkulmasının
ardındaki temel neden bölgedeki rejimlerin
aşağıda açıklanan kökeni ve niteliğidir. Dolayısıyla,
bölgedeki siyasal İslam sorununu iç dinamikler
üretmiştir ve iddiaların veya kuşkuların aksine
bir dış dinamik varsa, bu İran değildir, fakat
buna rağmen İran'ın bölgeyle ilişkilerini
zedeleyen temel unsur olan siyasal İslam konusunu
incelememiz en azından İran'ın dış politikasını
yürütmek zorunda kaldığı çerçeveyi anlamamıza
yardımcı olacaktır.
Çarlık döneminde bölgedeki medreselerin yeraltına
inmek zorunda bırakılması ve İslam dünyasından
yalıtılmaları, Hanefi ekolünde çalışmalar
yapan İslamî elitin halk üzerindeki etkinliğinin
azalmasına neden olmuştur. Oysa, Hanefi ekol
mevcut otoriteye isyan konusunda radikal olmayan
görüşlere sahiptir. Benzer uygulamalar SSCB
döneminde güçlenerek devam etmiş ve sonuçta
halk arasında bir kısmı daha 1970'lerde siyasallaşan
sufî inançlar yaygınlaşmıştır. Öte yandan,
SSCB'nin Afganistan'ı işgal etmesinin ardından
başlayan mücahit direnişine Pakistan'ın sağladığı
destek, SSCB'de siyasal İslamın etkinliğinin
artmasında bir dönüm noktası olmuştur. Afganistan
sınırına yakın Pakistan topraklarında kurulan
kamplarda eğitim alan mücahitlere çeşitli
yollardan yüzlerce Sovyet Müslümanı da katılmıştır.
Genelde Suudi Arabistan sermayesiyle finanse
edilen ve ABD-Pakistan gizli servislerince
organize edilen bu kamplar bir yandan askerî
eğitim verilen mekanlarken, diğer yandan da
siyasal İslamî ideolojilerin öğretildiği okullar
olmuştur. Dikkat edilmesi gereken nokta, hem
sufî öğretiye, hem de Pakistan'daki kamplarda
verilen köktenci Sünni öğretiye Tahran'ın
destek vermesi bir yana, Şii doktrinin bu
anlayışlara karşı olduğudur. 1980'lerde İran'ın
SSCB'li Müslümanlara tek etkisi, bir İslam
devletinin hayata geçirilebileceğine dair
örnek oluşturmaktan ibaret olmuştur. Bu örnek,
bölgedeki Sünniler için bir model dahi olamamıştır.
(12)
İslamî uyanışın farkında olan Moskova, glasnost
anlayışına rağmen, 1988'in başında Hıristiyan
ve Yahudilere ibadet özgürlüğü tanırken, aynı
hakkı Müslümanlara vermemiştir. Bunun üzerine
başta Özbekistan olmak üzere tüm Orta Asya'da
kendiliğinden protestolar başlamıştır. Moskova'nın
geri adım atmasının ardından ise kendine güvenleri
artan İslamî kesimde çeşitli örgütlenmeler
ortaya çıkmış ve ilk siyasal talepler belirmiştir.
Özbekistan'da Özbekistan İslamî Hareketi (ÖİH),
Kazakistan'da Alaş Partisi (AP), Tacikistan'da
İslamî Diriliş Partisi (İDP) gibi çok sayıda
örgütlenme SSCB'nin resmen sona erdiği Aralık
1991'den yıllar önce faaliyete başlamışlardır.
(13) Tüm bu siyasal İslamî hareketlere karşı
mücadeleyi pratikte yerel komünist liderler
sürdürmüş; aynı liderler bağımsızlık sonrasının
yeni iktidarlarında da yer aldıklarında, bağımsızlık
sürecinde kendi siyasal aygıtları olan Komünist
Partiye (KP) rakip olarak gördükleri İslamî
örgütleri, yeni rejimleri için de tehlike
olarak görme eğiliminde olmuşlardır. Sonuçta,
KP'nin yarattığı siyasal İslam mirasından
bağımsız devletler korkar hale gelmiştir.
Olaya bir başka açıdan bakıldığında, SSCB
döneminde KP dışında sosyo-politik hiçbir
oluşuma izin verilmediğinden, sivil toplumun
çok zayıf olduğu ve SSCB yıkıldığında bu nedenle
ideolojik-entelektüel bir boşluk ortaya çıktığı
görülmektedir. Bu durumda eski KP aygıtı dışında
tek sivil örgütlenme olarak Pakistan'daki
kamplardan da beslenmiş olan geleneksel İslamî
yapılar ortaya çıkmıştır. Ayrıca, laik-demokratik
nitelikli gruplar da örgütlenmiş ve demokrasi
taleplerini önce KP'ye karşı, sonra da bu
partinin yerini alan iktidarlara karşı savunmuşlardır.
(14) Buna rağmen, bölgede oluşan politik ve
ideolojik boşluğu ne liberal demokrasi ne
de İslam doldurabilmiştir. SSCB sonrasında
bölge ülkelerinde hâkim olan ve kendilerini
milliyetçi olarak niteleyen iktidarlar, KP
yapısının üzerine eski komünist yönetici elit
tarafından ve eski otoriter sisteme benzer
biçimde oluşturulmuştur. İstisnalar dışında
da bağımsızlıktan beri yönetimler ve yöneticiler
değişmiş değildir. (15) Günümüzde Orta Asya
ve Kafkasya'daki rejimler "laik otoriter"
olarak nitelenebilir. (16) Tüm bölge devletleri
kağıt üzerinde Batı'nın laik-demokratik anayasalarını
örnek alan bir esas üzerine kurulu sistemler
oluşturmuşlar ama uygulamada eski otoriter
rejimi devam ettirmişlerdir. Üstelik bu liderlerin
bağımsızlık sonrası ortaya çıkan grupları
zorla demokrasi talepleriyle bastırmaları,
daha SSCB döneminde gizli örgütlenmek tecrübesi
kazanmış olan İslamî yapılara avantaj sağlamış,
bu oluşumları tüm muhalif söylemin ifade edilebildiği
yegane yapılar olarak öne çıkarmıştır.
Siyasal İslam açısından önemli olan nokta,
bağımsızlık sürecinin liderlerinin başarısız
olmalarıdır: Yaşam standardı düşmüş, eğitim
ve sağlık sistemleri kötüleşmiş, gelir dağılımı
bozulmuştur. İslamcılığın kalesi olan Fergana
Vadisinde işsizliğin % 80'e ulaştığı tahmin
edilmektedir. Özbekistan genelinde bu oran
% 60'tır. Tacikistan'da halkın yarıdan çoğu
fakirlik sınırının altındadır. Bu durumu değiştirmeye
aday muhalif ideolojiler ve örgütler içinde
halk nezdinde en cazip olanı İslam ve İslamcılar
olarak görünmektedir fakat bu durum, Orta
Asya'da iktidarların fiilen tek örgütlü alternatifi
olmalarının bir sonucudur. (17)
Liderlerin tek başarılı oldukları nokta,
demokrasi ve insan hakları kısıtlamaları pahasına
siyasal istikrarı sağlamış olmalarıdır. (18)
Özellikle bağımsızlığın ilk yıllarında Batı'da
bölgenin Balkanizasyona kayacağına dair beklentiler
oluşmuştu, çünkü Çarlık Rusyasının işgalinden
önce bölge halkı kendini dinden ve etnik kimlikten
daha çok bağlı olduğu aşirete göre tanımlarken,
SSCB döneminde etnik yapıya atıf yapan isimlere
sahip devletleri yaratmak için oluşturulan
(ama etnik sınırlarla çakışmayan) sınırlar,
halkın kimliğini ve sadakatini aşiretten devlete
yöneltmeye başlamıştı ve bu durumun günümüze
bıraktığı miras etnik çatışma olasılığıydı.
(19) Fakat yeni/eski liderlerin oluşturdukları
baskıcı yapı bu tehlikeyi Orta Asya'dan uzak
tutmuştur. Balkanizasyon konusundaki bu görünür
başarıya rağmen, ömür boyu iktidarda kalmayı
hedefledikleri açık olan liderlerin halklarına
vaat ettikleri refah dönemi bir türlü gelmemektedir.
Bu durum, diğer bir deyişle ekonomik sıkıntılar
ve anti-demokratik baskılar, siyasal İslam'ın
yeşermesi için gereken ortamı hiçbir dış etkene
ihtiyaç duymayacak biçimde sağlamaktadır.
Aslında İslamî muhalefet ve özelde de silahlı
İslamcılar bölge ülkelerinde, özellikle de
Özbekistan ve Kazakistan gibi büyük ülkelerde
ve Kafkasya'da rejimlere ciddi tehdit oluşturabilecek
kapasiteden yoksundurlar. Ayrıca bir hükümet
kurarak onu yaşatabilme konusunda da yetersiz
görünmektedirler. Bunun tek istisnası olan
Tacikistan'da ise 1997'ye kadar devam eden
iç savaş sonunda laik hükümetle bir anlaşma
yaparak iktidarda yer edinmeyi başarmışlardır.
İktidarların ülkelerindeki İslamî muhalefete
yönelik baskı politikası ise amaçlarının tam
tersine hem bu kitleleri daha radikalleştirmekte,
hem de yeni sempatizanlar yaratmaktadır. Buna
en iyi örnek, baskıcı politikaların dozu görece
daha yoğun olan Özbekistan'dır. Üstelik, Taşkent'in
baskısı nedeniyle radikalleşen İslamcı Özbekler
(başta Tacikistan ve Kırgızistan olmak üzere)
komşu ülkelere kaçarak buralarda sempatizan-lojistik
bularak üslenmekte ve bu ülkelerin İslamcılarını
da radikalleştirmektedir. Dolayısıyla, Özbekistan
hükümetinin uyguladığı baskıcı politikalar
nedeniyle Özbekistan'ın Orta Asya'ya İslamî
radikalizm ihraç ettiği de söylenebilir. Ayrıca,
yönetimlerin baskıcı politikaları militan
veya politik olan-olmayan ayrımı gözetmeksizin,
tüm dindarlara yönelmektedir. Örneğin, Özbekistan'daki
tüm tutukluların % 10'u siyasal İslamcılık
nedeniyle hapistedir. Bu da siyasal İslam'la
ilgisi olmayan fakat dindar olanların zamanla
siyasal İslamâ yönelmelerine yol açmaktadır.
(20)
Bunlara ilaveten, bölge liderliklerinin tüm
başarısızlıklarına rağmen iktidarda kalabilmeleri
ve anti-demokratik uygulamalarını devam ettirebilmeleri
için "radikal İslam" tehdidi iyi
bir bahane oluşturmaktadır. Orta Asya'nın
otoriter rejimleri özellikle 11 Eylül'den
sonra "İslamî radikalizmle ve terörizmle
mücadele" söylemini çok kullanır hale
gelmişlerdir. Bu sayede ABD'nin de desteğini
sağlayan bölge ülkeleri İran açısından da
sorun olmaktadır.
Şii İran'ın eski SSCB topraklarında eskiden
olmadığı gibi bugün de organize bir rejim
ihracı girişiminde bulunmadığı ve bunun için
gerekli araçları olmadığı açıktır. Buna rağmen
bölge devletleri siyasal İslam'ın ardında
İran'ın olabileceğine dair kuşkular taşımaya
devam etmektedirler. ABD yönetimleri de bu
kuşkuları teşvik etmektedirler. Sonuçta, İran
ile bölge ülkeleri arasındaki temel sorun
olan siyasal İslam, gerçekte ABD-İran çatışmasının
bir yansımasıdır ve çözümü İran'ın bölge devletleriyle
ilişkilerinin dışında aramak gerekmektedir.
Bu durumu kanıtlayan olaylardan biri Taliban'ın
yükselişidir. 1996 sonrasında Afganistan'da
Taliban rejiminin kurulmasının ardından, İslamî
radikalizm konusunda endişeleri artan bölge
ülkeleri, rejime ve devlete yönelik en önemli
tehdit olarak İslamî radikalizmi gördüklerini
beyan etmişlerdir. Bölgedeki İslamî muhalefetin
güçlenmesinden endişe eden Rusya da, bu tehdide
karşı otuz bin kişilik bir gücü Afganistan-Tacikistan
sınırında bulundurmaktadır. Benzer endişeleri
paylaşan Şanghay İşbirliği Örgütü'nün (Rusya,
Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan,
Özbekistan) kurulmasındaki temel dürtülerin
başında da İslamî radikalizm gelmiştir. Taliban-siyasal
İslam bağlantısı bu kadar açıkça kabullenilmişken
ve Taliban rejimine ideolojik-stratejik açıdan
İran'ın tümüyle karşı olduğu da biliniyorken,
bölge devletleri İran'ın ülkelerindeki İslamî
muhalefete destek vermesinden kuşkulanmaya
(veya kuşkulanıyor gibi yapmaya) devam etmişlerdir.
(21)
Bunca anti-İslamî söyleme rağmen, SSCB döneminden
gelen yönetici elitin bağımsızlık sonrasında
da iktidara sahip olması ve otoriter yapıyı
devam ettirmesi, yeni siyasi liderlerin ve
fikirlerin ortaya çıkmasını engellemektedir.
Başkanlık seçimleri de yeterli bir muhalif
liderliğin olamadığını kanıtlamaktadır. Bunun
sonucunda, yeni kuşak liderlerin selefleri
kadar etkili bir liderlik oluşturamayacakları
ve bu nedenle de eskilerinin (ölüm nedeniyle)
bırakmak zorunda olacağı iktidarı devralırken,
İslam'a daha hoşgörülü yaklaşacakları düşünülebilir.
(22) Bu da Orta Asya devletlerinin uzun vadede
İran'a karşı bakışını yumuşatacaktır.
İran'ın Ekonomik Örgütlenmesi ve Teknolojik-Mâli
Yetersizliği
Bölge ülkelerinin temel dış politikası, sermaye
ve teknoloji vaat eden Batı'yla yakınlaşmaktır.
Batı kapitalizmini ulaşılması gereken ekonomik
örgütlenme modeli olarak gören bu ülkeler
için İran'ın ekonomik örgütlenme modeli geride
bırakmak istedikleri SSCB'yi anımsatmaktadır.
İran'da Şah'ı destekleyen büyük burjuvazinin
1979'da tasfiye edilerek, önemli sanayi ve
ticaret kuruluşlarının tümüne yakınının kamusallaştırılması
ve finans sektöründe devletin mutlak tekel
kurması, İran'ın ekonomik yapısını belirlemiştir.
"Devlet kapitalizmi" nitelendirmesini
hak eden bu yapıda devlet, ekonomik hayatın
tüm alanlarında asıl karar alıcı konumundadır.
Toplumun hemen her kesimi bir şekilde devlet
tarafından desteklenmektedir. Devrimin itici
gücü olan Çarşı (esnaf-tüccar) devrimden sonra
gelişme göstermiş ve devlet sermayesinin ardından
ülkedeki ikinci büyük ekonomik güç haline
gelmişse de, Çarşı da devletin koruyuculuğuna
muhtaçtır. Ekonomideki "devlet baba"
motifinin bu derece baskın olması, devrimi
gerçekleştiren toplumsal tabakaların 1979
öncesinde düştükleri ekonomik zorluğa bir
tepkidir. Petrol dış satımından elde edilen
gelirin sınıflara dağıtımını üstlenen devletin
gelirlerinde vergilerin oranı, modern bir
devlet bütçesinde olması gereken oranın çok
altındadır. Bu haliyle İran bir rantiye devlet
görünümündedir. Şüphesiz, büyük burjuvası
olmayan İran ile benzer ekonomik örgütlenmeye
gitmek, İran'la ekonomik ve politik ilişkiler
kurmak için zorunlu değildir ama anlatılan
bu yapı bölgede itici etki yaratmaktadır.
Diğer yandan İran'ın aşamadığı asıl sorun,
ABD'nin yarattığı güçlükler nedeniyle uluslararası
sermaye kuruluşlarına ve nitelikli teknolojiye
ulaşamamasıdır. ABD Kongresinin Temmuz 1995'te
kabul ettiği D'amato Yasası olarak bilinen
Libya-İran Yaptırımları Yasası, İran'da yirmi
milyon Dolar'ın üzerinde hidrokarbon yatırımlarında
bulunulmasını yasaklamaktadır. Bu yasa, ABD
yönetiminin İran'ın bölgeyle kurması olası
hidrokarbon nakliyatı temelli ekonomik ilişkileri
engellemek için giriştiği geniş kapsamlı çabaların
somut bir örneğidir. Dolayısıyla, siyasal
İslam konusunda olduğu gibi, bu konuda da
esas belirleyici olan unsur ABD-İran ilişkileridir.
(23)
Türkiye-İran ve ABD-Rusya Rekabeti
Bağımsızlığın ilk yıllarında bölgede Ankara
ile Tahran'ın nüfuz alanı kurmak için rekabet
halinde olduklarına ilişkin genel bir kanı
vardı. Batı bakışlı bu kanı, Türkiye'nin laik-demokratik
Müslüman bir ülke modelini sunduğu, buna karşılık
İran'ın on yıldır Orta Doğu'da gerçekleştirmeye
çalıştığı Batı karşıtlığıyla korku uyandıran
rejiminin ihracının peşinde olduğu inancına
dayanıyordu. (24) Yeni "Büyük Oyunu"
İran ve Türkiye'nin başlattıklarına dair görüşlerin,
iki ülkenin yeterli kaynak ve araçlara sahip
olamaması nedeniyle, gerçekçi olmadığı kısa
sürede anlaşıldı. (25) Fakat bunun yerine
aktörleri ABD ile Rusya olan farklı bir büyük
oyun gündeme gelmiştir. Bu oyunda, Türkiye
ABD'nin şemsiyesi altında yer alırken, İran
Rusya'yla işbirliği içinde bölgede kendine
yer edinmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, Rusya'yla
kurulan stratejik işbirliği İran'ın bölgeye
yönelik politikasında önemli bir unsur haline
gelmiştir. (26)
SSCB-İran ilişkileri Rusya-İran ilişkilerine
olumlu bir miras bırakmıştır. İkili ilişkilerde
SSCB dönemindeki olumlu hava, birliğin dağılmasının
hemen ertesinde Rus Dışişleri Bakanı Andrei
Kozirev'in İran'dan Orta Asya ve Rusya'ya
yönelik İslamî radikalizm kışkırtması olduğu
kanısına sahip olması nedeniyle durgunlaşmış,
fakat Kozirev'in kısa süre sonra görevden
alınmasıyla 1994'ün başında eskisinden de
olumlu bir nitelik kazanmıştır. Bu tarih,
Moskova ile Tahran'ın Orta Asya ve Kafkasya
politikalarının eşgüdümlü hale gelmesinin
de milâdıdır. Buna rağmen bölgedeki İran-Rusya
işbirliği, Rusya lehine eşitsiz bir görünüm
göstermektedir. İran'ın ABD ve bazı konularda
da AB ile yaşadığı sorunlar nedeniyle Rusya'yla
olan ilişkisine ihtiyacı, Rusya'nın bu ilişkiye
olan ihtiyacından daha fazladır. Bu nedenle,
bölgede İran'ın etkinliğini Moskova denetlemekte
ve hatta sınırlamaktadır. Durumun farkında
olan Tahran ise oyunun kurallarını Moskova'nın
belirlemesini kabullenmektedir. (27) Bölge
ülkelerinin dünyayla ilişkilerinin (özellikle
Türkiye'nin bölgedeki etkisinin) sınırlandırılması
ve bu ülkelerin genelde kontrol altında tutulması
konusunda da İran ile Rusya'nın benzer politikalar
izlediği görülmektedir. Söz konusu ortak kontrol
politikaları Azerbaycan ve Taliban yönetimindeki
Afganistan özelinde daha belirgindir. (28)
Rusya, Orta Asya rejimlerini "siyasal
İslam tehdidi"yle korkutarak, kendisinin
egemen olduğu güvenlik sistemine bu ülkeleri
eklemlemeyi hedefleyen bir politika izlemektedir.
Bu çerçevede İslamî radikalizm tehdidi bölge
ülkelerinin Rusya'nın hamiliğine karşı çıkmamalarını
sağlayan tek yol gibi görünmektedir. (29)
ABD'nin bölgede İran'ın etkinliğini sınırlamak
için özel çaba harcadığı aşikardır. O kadar
ki, Ocak 1992'de ABD Dışişleri Bakanı James
Baker'ın Orta Asya ziyareti sırasında ilk
ağızdan yeni rejimlere İran'la ilişkilerini
geliştirmemeleri yolunda uyarıda bulunulmuştur.
(30) Rusya ve İran'ın bölgesel nüfuzuna karşı
çıkan bölge ülkelerinin önderi Özbekistan'dır.
Moskova-Tahran ikilisinin bölgedeki nüfuzunu
kırmak isteyen ABD ise özellikle 11 Eylül
saldırılarından sonra Özbekistan'ı bölgedeki
ortağı haline getirmiş ve İslamcı gruplara
karşı operasyonlardaki insan hakları ihlalleri
konusunda Taşkent'in elini serbest bırakmıştır.
Diğer yandan, Özbekistan'ın bölgesel lider
ülke olma hedefi diğer bölge ülkelerini endişelendirmekte
ve Rusya-İran çizgisine yaklaştırmaktadır.
(31)
Öte yandan, Taliban'ın oluşturulması bir
Pakistan projesi olsa da, ABD'nin İran'ın
Orta Asya'daki etkinliğini sınırlandırma isteği
sayesinde bu proje hayat geçirilebilmiştir.
(32) ABD'nin 1998 öncesinde Taliban'a desteğinin
temel amacı İran'ı sınırlayabilmekken, (33)
Taliban rejiminin ABD operasyonuyla ortadan
kaldırılması da aslında İran'ı rahatlatmıştır.
Fakat, aynı zamanda bölgede ABD etkinliğini
artırdığı ve doğrudan varlığına olanak sağladığı
için de İran'ın güvenlik endişelerinde belirgin
bir azalma sağlamamıştır. (34)
Hazar'ın Statüsü Sorununda İran'ın Tutumu
İran'ın ABD'yle olumsuz ilişkisinin görece
en az etkili olduğu sorun Hazar'dır. Hazar
konusu aynı zamanda, İran ile bölge devletleri
arasındaki tek egemenlik sorunudur ve 1992'den
beri en azından İran açısından hiçbir iyileşme
görülmemiştir.
20. yüzyılda Hazar'a ilişkin ilk anlaşma
İran ile SSCB arasında 1921'de imzalanmış
ve 1940'ta benzer hükümlerle yenilenmiştir.
Bunlara göre, iki tarafın 10'ar millik balıkçılık
bölgeleri bulunduğu kabul edilmiş ve bunun
dışında herhangi bir sınırlamaya gidilmemiştir.
Bunun dışındaki hukuksal belge 1982 Deniz
Hukuku Sözleşmesidir. Hazar'ın herhangi bir
nitelikte deniz olduğu kabul edilirse, bu
sözleşmeye göre sektörel bölüşüm ilkesi esas
alınacaktır. Aksi halde, Hazar bir göl olarak
nitelenirse, statünün kıyıdaş devletlerin
ortak iradesine göre herhangi bir biçimde
belirlenmesi mümkündür ve bu konuda uluslararası
hukukun tek katkısı, daha önce benzer durumlarda
diğer devletlerin irade uyuşmalarının ortaya
çıkardığı örneklerden ibarettir. Bu örneklere
bakıldığında, sadece Bolivya ve Peru arasındaki
Titticaca Gölünün kıyıdaş devletlere ait olan
12 millik karasuyu dışındaki bölgenin ortak
kullanım alanı olarak belirlendiği görülmektedir.
Buna karşılık, ABD-Kanada sınırındaki göller
başta olmak üzere, çok sayıda örnekte sektörel
paylaşım ilkesine göre düzenlemelere gidilmiştir.
1982 Sözleşmesi yarı-kapalı ve kapalı denizleri,
iki veya daha çok devletle çevrilen ve bir
okyanusa çıkışı olan veya esas olarak devletlerin
karasularından ibaret olan bir göl veya körfez
olarak tanımlamaktadır. Hazar'a ilişkin deniz-göl
tartışmasında temel hukuki sorun, Karadeniz
ve Baltık ile Hazar arasındaki nehir ve kanallar
sayesinde Hazar'ın okyanuslara çıkışı olup
olmadığıdır. (35)
Sorunun başında, ortak kullanımı isteyen
Rusya-İran bloğunun karşısında sektörel paylaşımı
isteyen Azerbaycan-Kazakistan bloğu ortaya
çıkmış; Türkmenistan ise daha çekimser bir
tutum takınmıştı. İran ve Rusya 1921 ve 1940
anlaşmalarının Hazar'ı kıyı devletlerinin
ortak rızaları sonucu statüsü belirlenen bir
göl olarak açıkça tanımlamasa da bu sonucu
verecek bir uygulamaya zemin teşkil ettiğini
iddia etmişlerdi. Rusya Ekim 1995'te Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu'na verdiği Hazar'a
ilişkin memorandumunda, Hazar'ın kıyıdaş ülkelerin
ortak mülkiyetinde olduğunu iddia etmiş ve
buna dayanarak, tek taraflı tasarruf girişimlerini
kınamıştı. İran-Rusya, Hazar'ın statüsünün
belirlenmesi konusuna sadece kıyıdaş devletlerin
taraf olduğunu ve varılacak çözümün de bu
devletlerin irade uyuşmalarının bir sonucu
olacağını vurgulamışlardı. Bunun anlamı, ABD
ve Özbekistan gibi devletlerin veya uluslararası
petrol şirketlerinin, değişik platformlarda
taraf olmaya veya kıyıdaş devletlerden bazıları
lehine tavır almaya çalışmalarının hoş karşılanmadığıydı.
Ekim 1994'te Hazar'a ilişkin bölgesel bir
işbirliği örgütü kurulması için Rusya'nın
önerisini diğer kıyı devletleri de kabul etmişlerdi.
Böylece ortaya Hazar İşbirliği Teşkilatı (HİT)
ortaya çıkmıştır, fakat bazı ekolojik konular
dışında tümüyle atıl bir örgüttür. Sektörel
bölüşümü savunanlar, böyle bir örgütün aktif
olmasının, ortak kullanım ilkesine destek
vereceğinden endişe etmektedirler. İran-Rusya
sorunun ilk yılında, kıyı devletlere ait 12
millik karasularının dışında kalan alanın
ortak kullanıma açılmasını savunmuşlardı.
İran'ın bu görüşündeki ısrarına karşılık Rus
politikasında zamanla sapmalar meydana gelmiştir.
Kasım 1996'da dönemin dışişleri bakanı olan
Primakov 12 millik önerilerini 45 mile çıkardıklarını
ve halen işletilmekte olan hidrokarbon yataklarının
da ilgili devletin egemenliğinde kalmasını
kabul ettiklerini bildirmiştir ama bu yeni
teklif pratikte hiçbir sonuç doğurmamaktadır.
(36) 1998'de Moskova'dan, İran'la birlikte
savundukları tez yerine karşı tezi olumlu
bulan açıklamaların gelmesi, Tahran-Moskova
cephesinde ilk ciddi çatlağı meydana getirmiştir.
(37) İran-Rusya ortak tezi, Mayıs 2002'de
Rusya'nın Kazakistan'la ve bir ay sonra da
Azerbaycan'la sektörel bazlı bölüşümü onaylayan
anlaşmalar imzalamasıyla büyük yara almıştır.
Böylece Rusya bu konuda İran'ı yalnız bırakmıştır.
(38)
Hazar sorunu konusunda İran başından beri
izlediği politikayı değiştirmemiştir. Sektörel
bölünmeye kararlı biçimde karşı çıkmış ve
kurulmuş olan uluslararası konsorsiyumların
kendi onayı olmadan faaliyete geçebilmesini
mümkün kılmayacak bir çözümü oluşturmaya çalışmıştır.
İran en büyük desteği Rusya'dan almış ama
Rusya'nın verdiği destek dönem dönem farklılıklar
göstermiştir. Nitekim, Kazakistan-Rusya anlaşmasında
varılan sonuç, İran'ı tatmin etmekten çok
uzaktır. Buna rağmen İran'ın pozisyonunda
henüz bir değişiklik görülmemektedir. İran'ın
Hazar konusundaki tutumunu, ekonomik çıkar
elde etmenin ötesinde, Azerbaycan ve Türkmenistan'ın
sınırlandırılması politikasının temel dayanaklarından
biri olarak değerlendirmek gerekir. İran'ın
petrol ve doğalgaz rezervinin çok büyük kısmı
Basra Körfezi bölgesindedir ve Hazar'da Anzali
bölgesi dışında önemli off-shore yatakları
bulunmamaktadır. İran'ın kıyıdaş devletler
dışındaki aktörlerin taraf olmaması konusundaki
ısrarı, ABD baskısı sonucunda (bazı istisnalar
dışında) mevcut ve olası arama-çıkarma-nakletme
konsorsiyumlarından dışlanmasından kaynaklanmaktadır.
(39) Üstelik, kendisinin yer almadığı girişimlerde
ABD şirketlerinin başatlığının doğuracağı,
ABD nüfuzunun bölgedeki artışı olasılığı Tahran'ı
rahatsız etmektedir. (40)
Azerbaycan ve Kazakistan Hazar'ın bir deniz
olduğu görüşünden hareketle, sektörel paylaşım
ilkesinin esas olduğunu ileri sürmektedirler.
Bakü, İran'la imzalanan ve Rus-İran ortak
görüşüne tarihsel-hukuksal zemin oluşturan
1921 ve 1940 anlaşmalarına ardıl olmadığını,
bu anlaşmaların birlik cumhuriyetlerinin onayı
olmadan doğrudan Moskova tarafından kabul
edildiğini iddia etmektedir. Türkmenistan
ise sorunun ilk yıllarında Azeri ve Kazak
görüşüne yakın bir tutum almışken, daha sonra
ortaya atılan 45 millik Rus teklifini benimsemiştir.
Buna rağmen, bu konuda kendini bağlayan herhangi
bir belgeye imza koymadığı gibi, 45 millik
alanın dışında kalan ve Azerbaycan'ın hak
iddia ettiği Azeri ve Çırak yataklarında hak
iddia etmiştir. Azerbaycan'ın esas off-shore
yatakları kıyıdan en az 100 mil uzaktadır.
Bakü ile uluslararası konsorsiyumlar arasındaki
anlaşmalar da bu alanlar üzerinedir. Oysa,
İran'ın ortak kullanım tezinin yarattığı belirsizlik
bir yana, Türkmenistan'ın söz konusu yataklardan
bazıları üzerinde hak iddiası da vardır. (41)
Sorunun çözümünde, Rusya tarafından yalnız
bırakılan İran'ın taviz vermesi en olası seçenektir.
Zaten, İran'ın petrol şirketi de, resmî politikanın
aksine, Azerbaycan'la off-shore yatakları
konusunda bir anlaşma imzalamıştır ki, bu
da zımnen İran'ın, Azeri ve Türkmen yataklarının
işletimine katılması karşılığında tezinden
vazgeçebileceği anlamında yorumlanabilir.
Temmuz 2001'de İran hava ve deniz kuvvetlerinin
Azerbaycan ve İran kıyılarından 90'ar mil
açıkta bulunan bir petrol yatağında çalışma
yapan BP gemisini zorla uzaklaştırması, İran'ın
tutumundaki katılığından ziyade, sektörel
bölüşümde bu alanın kendi payına düştüğünü
kanıtlamak istemesi anlamına gelebilir. (42)
Bu olasılığı kuvvetlendiren bir unsur da,
İran'ın sektörel bölüşüme karşı olmasına rağmen
böyle bir çözüme gidilirse, tüm kıyıdaş devletlerin
1/5 pay almaları gerektiğine dair talebidir.
Oysa, sektörel bölüşüm sonucu İran'ın payı
1/10 olacaktır.
İran'ın İkili İlişkileri
Azerbaycan'la
Azerbaycan, Rusya ve Ermenistan'a karşı bir
denge unsuru olarak Batı'ya daha yakın bir
dış politika izlerken, İran tam tersine söz
konusu iki ülkeyi Batı'ya tercih eder bir
konumda görünmektedir. Bu durumda İran ve
Azerbaycan'ın rakip kamplarda yer aldığı söylenebilir.
Bakü'den göründüğü biçimde bir Moskova-Erivan-Tahran
bloğundan ve bu blok içinde Ermenistan-İran
bağlantısından bahsederken, Ermenistan'ın
da en az Azerbaycan kadar Batı'ya yakın olduğunu
ve İsrail'le ilişki kurduğuna değinmek gerekir.
Koçaryan'ın İsrail'e yaptığı ziyaret sırasında
değindiği gibi, Ermenistan hem İran'la hem
de İsrail'le dengeli ikili ilişkilere sahiptir.
(43) Bu kamplaşmaya rağmen, yukarıda değinilen
Hazar sorunu dışında iki ülke arasında ciddi
bir sorun yaşanmamıştır. Bunun tek istisnası,
Haziran 1992-Haziran 1993 döneminde Bakü'de
iktidarı ele geçiren Halk Cephesi ve onun
lideri Elçibey'in İranlı Azerilerin yaşadığı
illere yönelik yayılmacı söylemler kullanması,
bunun da İran'da bir güvenlik sorunu olarak
algılanmasıdır. (44) İkili ilişkiler açısından
Haziran 1993 öncesi, sonraki on yıllık dönemden
daha hareketli geçmiştir. Bu tarihte Aliyev'in
Bakü'de denetimi sağlaması ilişkilerde halen
devam eden düşük düzeyli ama istikrarlı dönemi
başlatmıştır.
İlişkilerin ilk dönemi, İran'ın yeni devletlerden
tehdit algılamasının tek örneği olduğundan
atipiktir. Batı literatüründe klişe olan,
İran'ın bölge için tehdit taşıdığıdır. Benzer
bir tehdit Taliban tarafından da yöneltilmişse
de, hem Afganistan 1979'dan beri İran için
sorun olagelmiştir, hem de Taliban'dan algılanan
tehdit ideolojiktir. Bakü ise egemenlik konusunda
sorun çıkarmıştır, üstelik Aliyev sonrasında
veya Bakü'nün gerçekten yeni bir Kuveyt olması
durumunda benzer bir tehdidin tekrarlanma
olasılığı da yüksektir. Bu nedenle ilgili
dönemi ve İran'ın tutumunu daha ayrıntılı
incelemek gerekir.
SSCB'nin dağılmasının engellenememesi ve
Azerbaycan'ın bağımsızlığının tüm dünyaca
tanınmasının ardından başka bir seçeneği kalmayan
Tahran, Aralık 1991'de Azerbaycan'ın bağımsızlığını
tanımış ve Ocak 1992'de de Bakü'de Büyükelçilik
açmıştır. Aynı ay içinde bir İran heyeti Bakü'ye
gelerek petrol üretimi ve Hazar'ın yeraltı
kaynaklarının değerlendirilmesi konularında
teknik temaslarda bulunmuştur. Azerbaycan'ın
ilk Cumhurbaşkanı olan Muttalibov, İran'ın
endişelerini yatıştırmak için ilk resmî ziyaretini
Tahran'a yapmıştır. Bu ziyaret sırasında,
Ermenilerin ablukaya aldıkları Nahcıvan'la
bağlantının İran toprakları üzerinden kurulması,
Nahcıvan'ın serbest ekonomik bölge ilan edilmesi
ve iki ülke arasında dış ticaret hacminin
gelişmesini engelleyen bürokratik engellerin
aşılması konularında anlaşmalar imzalanmıştır.
Bu ziyaretin hemen ardından Şubat ayında İran
İslam Devrimi'nin yıldönümü kutlamalarına
katılan Muttalibov, İran'a Azerbaycan'dan
hiçbir tehdidin gelmesine izin vermeyeceğini
vurgulamıştır. Muttalibov'un heyetindeki bir
Azeri bakan "Doğu ve Batı Azerbaycan'ın
(İran'daki Azeri illerinin) İran'dan ayrılarak
birleşik bir Azerbaycan kurulmasının imkansız
olduğunu" söyleyerek, Muttalibov'un misyonunun
temel amacını ortaya koymuştur. (45)
Azerbaycan'ın Azeri milliyetçiliğine dayanan
resmî ideolojisinde köklü bir değişiklik yapmanın
kısa vadede mümkün olmadığını gören İran,
uzun vadede İslamî ideolojinin güç kazanmasına
ortam hazırlamaya çalışmış, Azerbaycan'ı tanımasının
ardından bu ülkede İslam inancının gelişmesi
için çalışmalarda bulunmuştur. Öncelikle,
İran'ın finanse ettiği din öğretimi kampanyaları
çerçevesinde din adamları ve kitapları Azerbaycan'a
gönderilmiş, sahibi Azerbaycan vatandaşı olan
bazı dergi ve gazetelere maddi katkıda bulunularak
karşılığında genelde İslamî rejimleri ve özelde
de İran rejimini öven yazıların çıkması sağlanmıştır.
(46)
15 Mart 1992'de Tahran'da Ermeni ve Azeri
yetkilileri arasında bir ateşkesi öngören
memorandum imzalanmıştır. 8 Mayıs'ta da Cumhurbaşkanı
Rafsancanî'nin bizzat yer aldığı toplantının
sonunda Ermeni ve Azeriler arasında ateşkes
anlaşması imzalanarak yürürlüğe girmiştir.
Şubat-Mayıs 1992 dönemini kapsayan ve başarıyla
sonuçlanan İran'ın arabuluculuk girişimi,
hem Ermenistan hem de Azerbaycan üzerinde
İran'ın istediği siyasal etkinliği kurmasını
sağlamış görünüyor ve Tahran'ın memnuniyeti
izleniyorken, sadece bir gün sonra 9 Mayıs'ta
Ermeniler ateşkesi bozarak Şuşa bölgesinde
saldırıya geçmiştir. Şuşa'yı alan ve bir katliam
gerçekleştiren Ermenilerin bu tutumuna İran
"bu işgali kınadığını ve Dağlık Karabağ'ın
Azerbaycan'ın bölünmez bir parçası olduğunu;
bölgede sınırların değiştirilmesine kesinlikle
karşı olduklarını" açıklayarak karşılık
vermiştir. Buna rağmen Ermeni saldırıları
devam etmiş ve 17 Mayıs'ta Laçin de işgal
edilmiştir. Şuşa ve Laçin işgalleri, İran'ın
çatışmada daha dengeli bir tutum takınmasının
da başlangıcı olmuştur. (47)
Haziran 1992'de Muttalibov yerini Halk Cephesi
lideri Ebulfeyz Elçibey'e bırakmıştır. (48)
Henüz SSCB dağılmadan, 1988'den itibaren
Azerbaycan'da "ulusal özgürlük mitingleri"
düzenleyen Azerbaycan Halk Cephesi'nin öncelikli
hedefi Azerbaycan'ın SSCB içinde daha özerk
bir konum kazanması ve ardından da tam bağımsızlığın
elde edilmesiydi. Bu aşamada dikkat çeken
husus, 1988'de bile mitinglerde "Tebriz,
Tebriz" ve "Birleşik Azerbaycan"
sloganlarının yer almasıydı. Üstelik bu konuda
Halk Cephesi ilk somut girişimini Aralık 1989'da
SSCB-İran sınırını oluşturan Aras nehri kıyısında
düzenlediği bir gösteriyle gerçekleştirmişti.
Halk Cephesi lideri Ebulfeyz Elçibey'in "çok
etnikli İran'da Farslar dışında kalanların
ulusal haklarının ihlal edilmesinin, dillerinin
okullarda yasak olmasının bu ülkenin gelecekte
dağılmasına neden olacağı"nı her platformda
dile getirmesi, Halk Cephesinin birleşik Azerbaycan
görüşünün sadece tabanda değil, tavanda da
paylaşıldığını gösteriyordu. Zaten Elçibey,
1975'te birleşik Azerbaycan'ı savunmanın da
dahil olduğu bazı siyasî suçlardan hüküm giymişti.
Halk Cephesinin bu tutumu İran'da endişeyle
izleniyor ve olası Halk Cephesi iktidarının
ikili ilişkilerde bir kriz yaratmasından çekiniliyordu.
Üstelik, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir
gün önce Elçibey'in televizyon konuşmasında
"İran'ın parçalanacağı ve birleşik Azerbaycan'ın
kurulmasının uzak olmadığı"na ilişkin
ifadelerinin ardından seçimi kazanması, Azerbaycan'ın
bağımsız olmasından zaten endişeli olan İran'ın
Bakü'den tehdit algılamasına, İran'ın güvenlik
endişelerinde Azerbaycan'ın ilk gündem maddesini
oluşturmasına neden oldu. (49)
Bu olumsuz ortam içinde Elçibey'in Dışişleri
Bakanı Gasimov Ağustos 1992'de İran'a ziyarette
bulunarak, yeni hükümetle İran arasındaki
ilk üst düzey teması gerçekleştirdi. Gasimov'un
ziyaretinde iyi komşuluk ve işbirliğine ilişkin
imzalanan protokollerin yanı sıra, Tebriz
ve Nahcıvan'da karşılıklı konsolosluklar açılması
da kararlaştırıldı. Tebriz'de Azerbaycan konsolosluğunun
açılmasına, üstelik de Elçibey iktidardayken
izin vermeyi kabul eden İran'ın bu tutumu
bir jest ve iyi niyet girişimi olarak algılanmalıdır.
Ayrıca, İran'ın Azerbaycan'a doğalgaz vermesi
ve İran topraklarından geçerek Nahcıvan'a
ulaşan enerji hatları ve kara ulaşımının geliştirilmesi
konularında da uzlaşmaya varıldı. Böylece,
Halk Cephesiyle yapıcı ilişkiler kurmak istediğini
belli eden İran'ın endişelerini yatıştırmaya
çalışan Gasimov'un daha önce benzer çabayı
gösteren Muttalibov kadar inandırıcı olabilmesi
için Elçibey'in de Tahran'a ziyarette bulunması
gerektiği yönünde İranlıların telkinleri ve
ardından da İran'ın Bakü Büyükelçisinin defalarca
ve ısrarlı davetlerine Elçibey'in verdiği
aynı olumsuz cevap, İran'ın şüphelerini daha
da artırmıştır. Bu nedenle, Azerbaycan'ın
Elçibey'in ziyaretinin gerçekleşmemesinin
ikili ilişkilerde bir sorun ortaya çıkarmaması
gerektiğini, kültürel ve iktisadi alanlarda
ulaşılan aşamanın daha da geliştirilmesi için
iki ülke arasında seyahatin önündeki bürokratik
işlemlerin ortadan kaldırılması, televizyon
yayınlarının mübadelesi, karşılıklı kültür
günleri düzenlenmesi gibi önerileri Tahran'a
ilettiğinde olumsuz cevap aldı. Üstelik, Nahcıvan'da
İran konsolosluğu açılmasına rağmen, İran
Tebriz'de açılması planlanan Azerbaycan konsolosluğu
için verdiği iznin uygulanmasına engel olmuştur.
Bunun üzerine Azerbaycan, güney Azerbaycan
Azerilerinin tüm vatandaşlık haklarından kuzeyde
yararlanabileceğini ilan etti. (50)
Elçibey yönetiminin her geçen gün biraz daha
dozu artan irredantist politikasına İran sessiz
kalarak karşılık verdi. Hatta, İran'da Elçibey
yönetimini eleştiren gazete haberlerinde Azerileri
ve Azerbaycan'ı kötüleyen ifadelerden kaçınılmasına
özen gösterildi. Kelbercer'in Ermeniler tarafından
işgal edilmesinin ardından İran, Laçin'in
işgali sonrası yaptığı açıklamanın bir benzerini
yaparak hem işgali kınadı, hem de Azerbaycan'ın
Karabağ da dahil olmak üzere toprak bütünlüğünü
korunması gerektiğini belirtti. İran'ın yumuşak
politikasının ardındaki temel faktör, ülke
içindeki Azerilerden gelebilecek tepkiydi.
Karabağ Savaşındaki Müslüman Azerilerin acılarını
paylaştıklarını çeşitli yollarla ifade eden
İran vatandaşlarının sayısı gün geçtikçe artıyordu.
Buna rağmen, İran Elçibey yönetiminin "yıkıcı"
politikalarını sınırlayabilmek için iki yol
izledi. Birincisi savaşta el altından Ermenistan'a
destek vermeyi sürdürmek, fakat retorikte
tümüyle Azerbaycan'ın yanında görünmek oldu.
İkinci yol ise daha etkiliydi: İran Azerbaycan'da
Rusya'nın organize etmeye çalıştığı Halk Cephesi
muhaliflerine destek vermeye başladı. Bir
yandan Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti Meclis Başkanı
Haydar Aliyev'le ilişkilerini yoğunlaştırırken,
diğer yandan Gence'deki Suret Hüseyinov'a
bağlantı kurdu. (51) Nitekim, önce Hüseyinov
Haziran 1993'te Elçibey'i devirmiş ve ardından
da Aliyev Cumhurbaşkanı olmuş, böylece İran'ın
öncelikli güvenlik tehdidi algıladığı Halk
Cephesi iktidarı sona ermiştir.
Aliyev iktidara geldiğinde Ermeniler Karabağ
ve çevresinde gerekli gördükleri tüm yerleri
işgal ettiklerinden, kısa süre sonra savaş
durgunluğa girdi. Azeri-Ermeni çatışması İran
için endişelerini giderme ve bölgede etkin
bir rol oynayabilme şansı doğurmuştu. İran'ın
çabası, Ermeni-Azeri sıcak savaşını sona erdirmek
ama soruna kalıcı bir siyasi çözüm bulunması
çabalarını sabote etmek ve Azerbaycan'ın politik
enerjisini bu alana saplanmış halde tutabilmekti.
Üstelik İran bu sayede hem Erivan hem de Bakü
üzerinde nüfuz sahibi olabildi. (52) Fakat,
Aliyev'in hem söylemde hem de pratikte, İran'a
karşı uygulanan milliyetçi politikaları terk
etmesiyle, İran-Azerbaycan ilişkilerinde yeni
bir döneme girildi ve iktidarın el değiştirmesinin
hemen ardından Hamaney'in Bakü'yü ziyaretiyle
zirveye çıkan olumlu hava içerisinde İran,
Azerbaycan'da Türkiye'nin ağırlığını dengelemeye
çalıştı. (53) Türkiye'nin milliyetçi yaklaşımına
karşı İran dinsel bir yaklaşım izledi. Azerbaycan'daki
camiler onarıldı. Azeri hacıların Meşhed gibi
kutsal yerleri ziyaret etmeleri teşvik edildi.
Farsça öğretim seferberliği başlatıldı. Azerbaycan'daki
Şii ulema hiyerarşisinin yeniden canlandırılmasına
ve Azerbaycan'da kurulan (ama 1996'da kapatılan)
Şii dinci partiye her alanda destek olundu.
İran'ın artık Azerbaycan'dan endişe etmemesinin
bir nedeni Aliyev'in statükocu politikasıydı.
Ama daha önemli ve köklü iki neden daha vardı.
Öncelikle Azerbaycan'ın büyük hirdokarbür
rezervlerine rağmen orta vadede bile ekonomik
bakımdan dikkate değer bir atılım yapamayacak
olmasının anlaşılması belirleyici oldu. Azerbaycan'ın
Rusya ve İran'a ekonomik bağımlılığı sürdüğü
müddetçe İran'ın bu devletten çekinmesine
gerek yoktu. Bu nedenle Hazar'ın statüsü konusunda
ve Azeri petrolünün Batı'ya nakledilmesinde
İran daima çözümü engelleyen bir tutum takındı.
İkinci neden, İran ile Azerbaycan arasında
büyük bir "kültür eşiğinin" varlığının
fark edilmesiydi. Bu eşik, İran vatandaşı
Azerilerin atlamak istemeyeceği kadar yüksekti.
İranlı Azerilere göre kuzeyli Azeriler "ahlaksızdı,
kültürsüzdü, bayağıydı" ama en önemlisi
dinden çok uzaktı. Kültür eşiğini ikame edecek
bir "demokrasi eşiği"nin Azerbaycan
lehine İran ile Azerbaycan arasında olması
durumunda, İranlı Azerilerin fikirlerini değiştirmeleri
olasılığı vardı. Ama, demokrasi eşiğinde de
Azerbaycan'ın İran'ın üstünde yer alması mümkün
olmadı. İran, kendine özgü bir biçimde geliştirdiği
demokrasi yorumuyla, bu konuda Azerbaycan'a
göre daha tatminkar bir niteliğe sahip oldu.
Sonuçta, Türkçe'nin lehçelerini konuşan İran
vatandaşlarının "İranlılık kimliği"
daha güçlendi ve İran'ın bütünlüğü konusunda
SSCB sonrasında çıkan milliyetçilik rüzgarına
rağmen, gönüllü birliktelikten yana oldukları
anlaşıldı. Bu noktanın anlaşılmasıyla, İran'ın
Azerbaycan'a karşı politikası daha da yumuşadı.
Azerbaycan'la ilişkilerin bu şekilde dinsel
ve ekonomik temelde dengeye kavuşması, Ermenistan-İran
ilişkilerinin bozulması anlamına gelmiyordu.
Tam tersine, hem Bakü hem de Erivan üzerinde
ağırlığa sahip olan İran'ın "eli"
daha güçlendi.
Tacikistan'la
Tacikistan'da çoğunluğu oluşturan Taciklerin
anadili olan Tacikçe, bir Hint-İran diliydi
ve Farsça'ya çok yakındır. Fakat, Tacikistan'da
çoğunluk Sünni'ydi. Dolayısıyla, etnik-dinsel
yapı bakımından Tacikistan ile Azerbaycan
tam ters özelliğe sahiptir. Farsî ve Sünni
Tacikistan, Türk ve Şii Azerbaycan. İdeolojik
tutarlılığı İran'ın dış politikasında ararsak
iki tercihle karşılaşmamız gerekirdi: Ya Şii
olduğu için sadece Azerbaycan'la yakınlaşması,
veya Müslüman oldukları için beş Orta Asya
devleti ve Azerbaycan'a ilgi göstermesi beklenirdi.
Ama, İran Şii Azerbaycan'la arasına özenle
mesafe koydu ve Orta Asya'daki beş Sünni ülkeden
sadece Tacikistan'la yakın ilişki kurdu veya
kurabildi. İran'ın Tacikistan'a karşı izlediği
politikanın açıklaması Şiilik ile Fars kültürünün
içiçe geçmişliğinde aranmalıdır. Yüzyılların
birikimiyle, Şii literatürde Farsça eserlerin
ezici ağırlık kazanması ve Şiiliğin İranlılaşması
sonucunda, Şia için Farsça ve Fars kültürü
"yarı-kutsal" bir nitelik kazanmıştır.
Dolayısıyla, İran'ın politikalarıyla ideolojisi
arasında doğrudan bir çelişki yoktu. Şiilik
güdümlü dış politika ile Fars kültürü güdümlü
dış politikayı birbirinden ayırmak kolay değildir.
Bununla birlikte, Taciklerin Sünni olmalarından
daha çok, Fars kültür alanı içinde yer alıyor
olmalarını İran'ın dikkate almasında ulema
arasında Fars kültürüne sahip olmanın (veya
Farsça konuşmanın) kişiyi diğer Müslümanlardan
farklı hale getirdiğine ilişkin bir inancın
varlığının rol oynadığı açıktır. Fakat, bu
tutumu Fars milliyetçiliği olarak nitelemek
yerine, "Şiilik içindeki Fars kültürünün
öneminin bilincinde olmak" biçiminde
açıklamak daha doğru olacaktır. Ulema arasında
söz konusu bilincin ötesinde, Fars milliyetçiliği
aranmasına yol açan bir diğer örnek olan İran'ın
Azerbaycan politikasına da, Azerbaycan'dan
kaynaklanan İran'a yönelik etnik temelli açısından
bakmak daha doğru olur. İran'ın Azerbaycan
politikasını Azerbaycan'ın etnik temelli politikasına
karşılık bir tür "refleks" olarak
algılamak gerekir. Dolayısıyla, İran'ın Tacikistan
ve Azerbaycan'a yönelik politikalarda derin
ideolojik ayrılıklardan bahsetmek zordur.
Tacikistan İç Savaşı dinsel olmaktan çok bölgeselcilik
ve etnisite üzerine kurulmuştu. 1992'de Tacikistan
bağımsızlığını kazandığında ülkedeki yönetici
elit (eskiden de olduğu gibi) Özbek azınlık
arasından çıkmıştır. Rusya'nın desteğine sahip
olan yeni yönetime karşı kısa sürede hem demokrasi
isteyen Tacik milliyetçilerinden, hem İslamcılardan
muhalefet başlamış ve iki grup arasındaki
mücadele silahlı çatışmaya dönüşmüştür. İç
Savaş başlamadan hemen önce İslamî Diriliş
Partisi (İDP) ile laik-milliyetçi Tacikistan
Demokratik Partisi (TDP), Birleşik Tacik Muhalefeti
(BTM) adı altında ortak bir cephe oluşturmuşlardı.
Tacikistan'ın belirsiz bir siyasal yapılanma
içine girmesinin kendi güvenliklerine tehdit
oluşturacağını düşünen Özbekistan ve Rusya
da Tacik İç Savaşı'na doğrudan müdahale etmişlerdir.
(54) Buna karşılık İran'ın Tacikistan'daki
İslamî muhalif güçleri desteklememesi Orta
Asya'ya yönelik politikasını ideolojinin yönlendirmediğine
önemli bir kanıttır. Üstelik İran bu savaşı,
sonunda bir İslam devleti kurulma olasılığı
olan ideolojik temelli bir kamplaşmanın değil,
bölgeselcik ve aşiretçilik sorunlarının yansıması
olarak nitelemiştir. Savaş sırasında Tahran
hem laik hem de İslamî muhalefet ile bağlantı
kurmuş, ama bu bağlantı savaşın gidişini değiştirmek
için değil, Rusya'nın da desteğiyle sona erdirmek
için yapıcı bir biçimde kullanılmıştır. (55)
Tacikistan'ın bölgede İran'a yakın duran
tek ülke olması, ikili ilişkilerin başından
beri olumlu olduğu anlamına gelmemektedir.
Tam tersine, Tacikistan 1992-97 döneminde
iç savaşa sürüklendiğinde, İran'ın muhalifleri
desteklediği iddiası Duşanbe'yle arasının
açılmasına neden olmuştur. Üstelik, Tacik
İç Savaşı, İran'ın bölgedeki İslamcıları desteklediği
yolundaki inancı güçlendirmiş ve genelde tüm
bölgeyle Tahran'ın ilişkilerini sabote etmiştir.
Gerçekte İran, bölgeye yönelik dış politikasında
Aralık 1992'den itibaren dengeli bir tutum
takınmış ve hatta Rusya'yla paralel biçimde
Duşanbe'yi desteklemiştir. Nitekim, savaş
İran-Rusya ortak çabasıyla sona ermiş ve bir
koalisyon hükümeti kurulmuştur. 1992'de İran
Karabağ sorununda arabuluculuğa giriştiğinde,
Bakü'nün Tahran'a güvenmemesinin de etkisiyle
başarısız olurken; Tacikistan sorununda başta
Rusya olmak üzere tüm tarafların olumlu gördüğü
bir arabuluculuğu başarıyla sonuçlandırabilmiştir.
(56) Öte yandan, 1994'te iktidara gelen İmamali
Rahmanov'un baskı politikalarından kaçan İslamcı
militan ve mültecilerin küçük bir grubu İran'a
yerleşmiş, fakat bunların silahlı mücadeleye
devam etmesine izin verilmemiştir. İran'ın
bu tavrı Duşanbe üzerindeki etkinliğini artırmıştır.
(57)
Afganistan'la
Tacikistan'a benzer bir etnik-dinsel yapı
sergileyen Afganistan'a yönelik İran dış politikasındaki
Şii karakter daha belirgindir. Afganistan'daki
Şii Hazaraları diğer etnik gruplara (Fars
kültürüne sahip olsalar bile) tercih eden
İran, 1979'dan beri mücahitlere yaptığı yardımlarda
özellikle Şiilerin Afganistan'da daha güçlü
bir konuma gelmesini sağlamaya çalıştı. İdeolojik
bakımdan Tacikistan'da görmek istediğine benzer
bir rejimi (Farsî ve İslamî) Afganistan'da
kuran Taliban'a karşı cephe alan İran, Şiileri
açıkça Kabil'e karşı desteklemeye devam etti.
Şüphesiz İran'ın Taliban rejimine karşı mücadele
etmesinde (aşağıda değinilen) dinsel faktörlerden
çok daha önemli nedenler vardı. En başta gelen
nokta, Taliban'ın ABD tarafından desteklenmesiydi.
Aslında, İran'ın Afgan muhalif gruplarıyla
olan ilişkisi de genelde kopuk olmuştur. Sadece
1992 öncesinde değil, (bazı istisna dönemler
hariç) 1979-2002 döneminde İran'ın "Afganistan"
adına muhatap alabildiği iki unsur olmuştur:
Şii Hazaralar ve Horasan'daki mülteciler.
Bu iki unsur dışında ele alınabilecek bir
"İran-Afganistan ilişkileri" yoktur.
Diğer yandan, Afganistan üzerinde İran-Pakistan
rekabeti belirgin biçimde öne çıkmıştır ama
bu konu da İran-Afganistan ilişkilerinden
ziyade, İran'ın Pakistan-Suudi Arabistan ve
ABD ile olan ilişkilerini ilgilendirmektedir.
Bir diğer deyişle, Pakistan-Suudi Arabistan-ABD
üçlüsü, İran'ın Afganistan'la ilişki kurmasını
engellemişlerdir.
Nur Muhammed Taraki liderliğindeki komünistlerin
Nisan 1978'de Afganistan'da iktidarı bir darbeyle
ele geçirmesi Tahran'da Şah Muhammed Rıza
tarafından olumsuz karşılanmıştı. İran'da
da olası bir komünist darbeden endişe eden
Şah, Afganistan'daki rejim değişikliğinden
on ay sonra tahtını bırakmak zorunda kalmış,
fakat Tahran'daki yeni rejimin anti-komünizme
eski rejimden daha fazla vurgu yapması, Kabil-Tahran
ilişkilerindeki olumsuzluğu artırmıştı. Tahran'da
rejim değişikliği gerçekleştikten on ay sonra
Aralık 1979'da SSCB'nin Afganistan'ı doğrudan
işgal ederek Babrak Karmal liderliğinde yeni
bir Afgan yönetimi kurması, olumsuz olan İran-Afganistan
ilişkilerini tümüyle koparttı. Dolayısıyla,
Kabil'de komünist rejimin sona erdiği 1992'ye
kadar geçen dönemde İran-Afganistan ilişkilerinden
bahsederken, İran'ın Kabil hükümetiyle değil,
hükümete muhalif yerel güçlerle olan ilişkisi
esas alınmalıdır.
Afganistan'da merkezî otorite, aşiret örgütlenmesinin
üzerinde bir örgütlenmeyi tüm ülke düzeyinde
hiçbir zaman oluşturmayı başaramamıştır. Ülkede
asıl güç odakları aşiret konfederasyonları
olagelmiştir. Bu aşiret konfederasyonları
etnik temelde birbirlerinden ayrılmış ve ülkeyi
kabaca beş parçaya bölmüşlerdir. Bu çerçevede,
Sovyet işgaline karşı ilk direniş Kandahar'da
Dürraniler tarafından başlatılmış, ardından
kısa sürede tüm ülkede aşiret temelinde örgütlenen
"mücahit" gruplar bu direniş içinde
yer almıştır. Mücahit grupların SSCB'ye karşı
her geçen gün daha başarılı bir gerilla savaşı
yürütebilmesinin arkasında, Pakistan ve kısmen
de İran'dan sağladıkları lojistik destek vardı.
Savaş nedeniyle, yaklaşık yirmi milyonluk
Afganistan nüfusunun üç milyonu Pakistan'a
ve iki milyonu da İran'a sığınmak zorunda
kaldı. Mücahit grupların esas insan kaynağı
ve eğitim-lojistik üsleri bu mülteci kampları
oldu. ABD-Suudi Arabistan kaynaklı desteği
Afgan gruplara dağıtan Pakistan, sadece kendi
uygun gördüğü gruplara bu pastadan pay vermeyi
tercih etmiş, Şii Hazaralar ise Peşaver'de
temsil edilmelerine izin verilen gruplardan
olamamıştır. Aslında Pakistan'ın Gılzaylar'dan
başka bir etnik grubun güçlenmesine izin vermeyen
politika izlemesi İran'ın zaman zaman sadece
Hazaralar nezdinde değil, Gılzaylar dışındaki
tüm etnik gruplarla da temas kurabilmesine
olanak sağlamıştır. Bununla birlikte, devam
etmekte olan Irak Savaşı nedeniyle ekonomik
açıdan zor durumda olan İran'ın sınırlı imkanları,
Pakistan'la rekabetinde arka planda kalmasına
neden olmuştur. (58)
İran öncelikle, SSCB işgaline karşı savaşan
yerel Hazara aşiretlerini organize etmiş ve
silahlandırmıştır. 1982'den itibaren ise,
İran'daki medreselerde kısa süreli eğitim
verdiği Hazaraları, söz konusu organizasyon
içinde kilit noktalara getirmiştir. İran'ın
yeni Şii siyaset teorisi yorumunu benimsemiş
olan bu kişiler sayesinde İran, Hazara örgütleri
üzerinde doğrudan denetim kurabilmiştir. Bu
gelişmenin bir sonraki aşaması aşiret liderlerinin
arka plana itilerek İran'da eğitim almış mücahitlerin
örgüt liderliklerini ele geçirmesi olmuştur.
Sonuçta, Hazara bölgesi ile İran arasında
organik bağlar kurulmuş ve Hazaraların diğer
Afganlardan yabancılaşması daha önce görülmeyen
boyutlara ulaşmıştır. (59)
Diğer gruplardan kendini yalıtan Hazarlar,
Afganistan'da cihat içinde cihat vermelerine
rağmen, Sovyet işgaline karşı başarılı bir
performans sergileyerek, geniş kurtarılmış
bölgeler oluşturabilmişlerdir. Bunun bir nedeni,
Hazara bölgelerinin dağlık ve yolsuz olması
olabileceği gibi, SSCB'nin İran'la ilişkilerini
bozmamak için İran destekli bu grupların üzerine
fazla gitmemesi de olabilir. Nedeni ne olursa
olsun, 1989'da SSCB işgali sona erdiğinde
ve 1992'de de komünist rejim çöktüğünde, Hazaralar
kendi bölgelerine egemen ve iyi organize olmuş
bir güç olarak Afganistan iç politikasında
daha önce benzeri görülmedik biçimde ağırlıklı
bir rol oynayabilecek duruma gelmişlerdi.
Bunun bir diğer anlamı, 1992'ye gelindiğinde
İran'ın Afganistan'a işlevsel bir aracının
bulunduğudur.
Hazaralar-İran ilişkisine bakıldığında, İran'ın
rejim ihracı politikası çerçevesinde Afganistan'ın
iç işlerine müdahale ettiği düşünülebilir.
Zaten, Irak-İran Savaşının devam ettiği bu
dönemde Basra Körfezi ve Batı'nın İran'a bakışının
esasını da rejim ihracı girişimleri oluşturmuştur.
Basra Körfezi bölgesi için İran'ın rejim ihracı
girişimleri doğru bir saptama olsa da Afganistan'da
aynı saptamayı yapmak yanlış olur. İran-Hazara
ilişkileri, İran'ın Afganistan'dan gelebilecek
bir tehdide karşı hem coğrafi, hem de ideolojik
bir tampon bölge kurma ihtiyacının doğal bir
sonucu olarak değerlendirilmelidir. Olası
tehdit ise Peşaver'de organize edilen cihat
amaçlı savaşın niteliğinde gizlidir.
Afganistan'da SSCB işgalinin yarattığı aşiret
temelli direniş, Hazara örneğinde olduğu gibi
kısa sürede aşiretlerüstü bir örgütlenmeye
dönüşmüştür. Direnişin organizasyonunda görülen
bu değişim, ideolojisinde de belirgin bir
kayma ortaya çıkarmıştır. Aslında, Afgan aşiretlerinin
İslam'a yaptıkları vurgu ne kadar dikkat çekici
olursa olsun, Pakistan'daki mülteci kamplarında
ortaya çıkan (veya çıkarılan) köktendinci
İslamî ideolojiye benzememektedir. Fakat,
mücahit gruplar aşiretlerüstü nitelik kazandıkça,
"Peşaver modeli" diyebileceğimiz
bir İslam yorumunu ideolojileri olarak benimsemeye
başladılar. Peşaver modeli, Birinci Bölümde
açıklanan İran'ın İslam yorumunun Sünni versiyonuydu.
Böylece ilk defa Sünni İslam'da silahlı mücadeleyle
köktendinci bir devlet kurma fikri pratiğe
döküldü. Bu da İran'ın köktendinciliğe getirdiği
yeni tanımın ve bu tanımın model ülkesi olma
özelliğinin tekelini kırdı. Sonuçta, İran'ın
zaten sınırlı olan Sünni İslamcı örgütlere
hitap edebilme yeteneği daha da azaldı. Üstelik,
İran'ın Afganistan sınırında yer alan Horasan
ve Belucistan illerinde nüfusun çoğunluğu
Sünnilerden oluşmaktaydı ve Sünnilerin Tahran'dan
yabancılaşması olasılığı İran'ı endişelendirmekteydi.
Bu arada, 1992'de Komünist rejim ortadan
kalkınca, ona karşı savaşan grupların birbirleriyle
çatışmasını önleyen biricik neden olan "ortak
düşman" da kayboldu. Bu gelişmenin hemen
ardından ülkede belirli bölgelerde denetimi
elinde bulunduran gruplar arasında iç savaş
başladı. Kabil'i elinde bulunduran Tacikler
ile kuzeydeki Özbekler'in kurduğu ittifaka
karşı Pakistan'ın desteklediği Gılzayların
(60) Kabil'e karşı saldırıları iç savaşın
ilk döneminin ana unsuru oldu. Pakistan (ve
S. Arabistan-ABD) destekli Hikmetyar liderliğindeki
Gılzaylar ile Rusya destekli Rabbani-Mesut
liderliğindeki Tacikler arasındaki savaş üç
yıl devam etti. Bu mücadelede diğer gruplar
dönem dönem müttefik (dolayısıyla taraf) değiştirirken,
Hazaralar bazı istisnalar dışında Taciklerin
daimi müttefiki oldular. Kabil'de Rabbani
iktidarının yer aldığı üç yıllık bu dönemde
İran'ın Kabil nezdindeki tüm girişimleri,
kurulan koalisyonda Hazaraların biraz daha
etkin yer alabilmesi için verilen çabalardan
ibaret kalmıştır. (61)
1994 sonunda Taliban'ın ortaya çıkması ve
birkaç yıl içinde (Hazara bölgesi dahil) ülkenin
büyük kısmını ele geçirerek, diğer grupları
ülke dışına sürmesi veya sindirmesi, Afganistan
denklemini tümüyle değiştirmiştir. Taliban'ın
ortaya çıkışında ülke içindeki en büyük desteği
Afgan nakliyatçıları-kaçakçıları vermiştir.
Ülkenin çok sayıda bölgeye parçalanmasının
sonucunda iki şehir arasında mal taşımak için
defalarca haraç vermek zorunda kalan ve buna
rağmen güvenlik korkusu yaşayan nakliyeciler,
Taliban'ın bir defalık vergi karşılığında
sınırsız ve güvenli dolaşım hakkı tanımasını
olumlu bulmuşlardı. Fakat, Taliban'a asıl
desteği veren Pakistan olmuştu. Hatta, Kandahar'da
Taliban'ın bir güç olarak ortaya çıkmasını
doğrudan Pakistan istihbaratı organize etmişti.
Taliban'ın insan kaynağı Pakistan'daki medreseler
olduğundan sadece burada okuyan Afganlar değil,
çoğunluğu Peştun olmak üzere Pakistanlılar
da Taliban'a katılmışlardı. (62)
ABD'nin de Taliban'ı desteklemesinin temel
nedeni "Yeni Büyük Oyun" kapsamında
Orta Asya hidrokarbon rezervlerinin dünya
pazarlarına olası nakliyatı yollarından birinin
Afganistan olmasıdır. Kazakistan-Türkmenistan-Afganistan-Pakistan
güzergahını izlemesi planlanan petrol ve doğalgaz
boru hatları nedeniyle başta ABD şirketi Unocal
olmak üzere uluslararası şirketler Taliban'ın
tüm ülkeyi ele geçirerek istikrar sağlamasına
sıcak bakmışlardır.
Yukarıda değinildiği gibi, aşiret örgütlenmesi
esas olmakla birlikte özellikle Aralık 1979'dan
sonra Afganistan'da iktidarın meşruiyetini
sağlayan temel unsur İslam'dır. (63) SSCB
işgaline karşı da cihat ilan edilmiş ve tüm
gruplar istisnasız biçimde cihat amaçlı savaştıklarını
iddia etmişlerdi. Bu nedenle o dönemde mücahit
adı verilen savaşanların İslam'ın temsilcisi
olduğu genel kabul görmüştü. Oysa, İran devriminin
Ortadoğu'da "köktendinci" teriminin
ifade ettiği kavramı yeniden tanımlaması gibi,
Taliban da Afganistan'da İslam'ın temsilcisi
olma niteliğini yeniden tanımlamıştır. Taliban'ın
uygulamalarının ardından (64) diğer grupların
İslamî kökenli meşruiyetleri sorgulanmaya
başlanmıştır. Şüphesiz bu durum, Ortadoğu'da
köktendinciliğin temsilcisi konumundaki İran'ın
pozisyonunun da tehdit edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenle Taliban hareketi, Afganistan'da
yabancı kaynaklı İran karşıtı ideolojik müdahalenin
doruğu olarak değerlendirilebilir. (65)
Taliban'ın İran'a bakışında mezhep ayrımını
daima esas almasının tarihsel nedeni 18. yüzyıla
kadar uzanır. Fakat Taliban'ın İran'a karşı
hasmane politikalar izlemesi, ideolojik yönelimden
çok, İran'ı ve Rusya'yı Afganistan'daki mutlak
iktidarının önündeki engeller olarak değerlendirmesinden
kaynaklanmıştır. 1994-97 döneminde Taliban
Kandahar'dan başlayarak tüm ülkeyi ele geçirmeye
kalktığında karşısında İran ve Rusya destekli
ittifaklar bulmuştu. Oysa o tarihe kadar İran,
Afganistan gelişmelerinde Hazaralara destek
vermek dışında belirli bir grubu düşman olarak
tanımlamamıştı. Bu çerçevede Taliban İran'ın
Afganistan politikasında önemli bir değişikliğe
işaret ediyordu. Dolayısıyla, Taliban'ın İran
karşıtlığını, sadece Pakistan-Suudi Arabistan-ABD
tarafından yönlendirilmesinde aramamak gerekir.
Taliban'ın bu politikası bir etki-tepki biçiminde
gelişmiştir. Nitekim, 1997'de İran'ın Kabil
Büyükelçiliğini kapatma kararı alan Taliban,
bu kararın nedeninin, ülkenin kuzeyinde savaştığı
güçlerin denetimindeki havaalanlarına her
gün onlarca İran nakliye uçağının malzeme
getiriyor olmasını göstermiştir.
Taliban-İran gerginliği, Afganistan iç savaşı
üzerinden dolaylı olarak devam ederken, dört
örnek olayda doğrudan somutlaşmıştır. En önemlisi,
Taliban'ın ülkede istikrarı sağlamasının ardından
başlattığı uyuşturucu üretme kampanyasına
İran'ın gösterdiği tepkidir. Bu uyuşturucunun
Batı'da pazarlanmasında iki ana nakliye yolu
İran ve Pakistan olmuştur. Oysa İran uyuşturucuyla
mücadele konusunda büyük bir uğraş içinde
olagelmiştir ve ülkede yaklaşık üç milyon
bağımlı olduğu düşünülmektedir. Buna karşılık,
Afganistan sınırında önlemleri artıran İran
kolluk güçleriyle kaçakçılar arasındaki çatışmalar
kimi zaman küçük birer muharebe biçimini almıştır.
İkinci somut olay ise Taliban'ın Herat ve
Kandahar gibi İran'a yakın önemli kentlerde
İranlı Sünniler için bürolar açmış olmasıdır.
Bu bürolarda temsil edilen İranlı Türkmen,
Beluci, Peştun vb. etnik kökenli Sünniler,
Taliban tarafından "Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat"
adlı bir örgüt kurularak birleştirilmiştir.
Bu örgüt, temel amacının İran'daki rejimi
devirerek, yerine Taliban modeli bir rejim
getirmek olduğunu ilan etmiştir. Bu amacın
gerçekleşmesi en azından İran'ın % 85'inin
Şii olduğu göz önüne alınırsa gerçekçi görülmese
de, bu gelişme İran'ın öteden beri korktuğu
ülkedeki Sünnilerin rejime yabancılaşması
olgusuna katkıda bulunabileceği endişesini
Tahran'da güçlendirmiştir. (66)
Üçüncü ve dördüncü olaylar ise içiçe geçmiştir.
1998'de Taliban'a direnen son büyük kent olan
Mezar-ı Şerif ele geçirildiğinde, tüm Hazaralar
katledilmiştir. Üstelik bu katliamı gizlemek
gibi endişesi olmayan Taliban, daha önce Taliban
esirlerinin katledilmesinin intikamını aldıklarını
gösteren bir tutum da takınmıştır. İç savaş
sırasında Hazaralara yönelik çok sayıda katliama
tepki gösteren İran ise bu sefer Taliban'a
savaş ilan etmeyi düşünmüş ve Afganistan sınırında
tatbikatlara başlamıştır. 1979'daki SSCB işgalinin
ardından Afganistan'ın tekrar işgaline neden
olabilecek İran'ın sert tutumunun gerisinde
sadece Mezar-ı Şerif katliamı yoktu. İran'ı
bu sertliğe iten asıl unsur, Mezar-ı Şerif'teki
İran konsolosluğunun ve diplomatlarının da
katliamdan paylarını almaları olmuştur. Tüm
İranlı diplomatları kurşuna dizen Taliban,
bu kişilerin casus olduğunu iddia etmiştir.
(67)
Taliban'ın Pakistan dışındaki geleneksel
dış destekçilerini kimi nedenlerle kaybetmesinin
ardından, İran-Rusya ikilisinin Kuzey İttifakı
adı verilen Tacik-Özbek-Hazara bloğuna uluslararası
destek sağlama çabalarında artış görülmüştür.
ABD-İran diyalogunun gelişmesi de Kuzey İttifakı
lehinde sonuçlar doğurmuştur. Kuzey İttifakının
Taliban'a karşı genel bir saldırı yapmak üzere
hazırlandığı bir dönemde, Eylül 2001'de New
York'a yapılan saldırının arkasında Taliban'ın
yanında savaşan Arap-Afganların olduğunun
dünya kamuoyunda genel kabul görmesi, Afganistan'daki
dengeleri tümüyle değiştirmiştir. ABD'nin
Taliban'a karşı doğrudan müdahalesi ve ortaya
çıkışından daha hızlı biçimde Taliban'ın yok
olması, 1994'teki parçalanmış Afganistan'ı
yeniden yaratmıştır. ABD başta olmak üzere
uluslararası baskı nedeniyle tarihte ilk defa
tüm grupları kapsayan bir Afgan hükümetinin
kurulmuş olması, parçalanmışlığını ve karmaşa
potansiyelini koruyan Afganistan'ın niteliğini
değiştirmemiştir.
İran açısından bu yeni gelişme iki anlam
ifade etmektedir: Olumlu anlamı, İran'a en
büyük tehdidi oluşturan Taliban'ın ideolojisiyle
birlikte ortadan kaybolmasıdır. Üstelik, Hazaralar
da eski bölgelerinin denetimini geri almışlardır.
Olumsuz anlamı ise, Rusya'yla birlikte Taliban
dışındaki tüm gruplar üzerinde nüfuz sahibi
olmaya başlayan İran'ın, ABD'nin müdahalesi
sonucunda tekrar sadece Hazaralara etki edebilen
bir konuma geri dönmesidir. Ayrıca, Afganistan'daki
doğrudan ABD varlığı da İran için yeni bir
tehdit unsurudur.
Özbekistan ve Türkmenistan'la
Özbekistan Orta Asya'da başat devlet olma
çabasında olduğundan, İran'ın Rusya'yla birlikte
bölgeyi kendine bağımlı kılma politikalarından
rahatsız olmaktadır. Taşkent'in bakışıyla,
bölgede Özbeklerle (Türklerle) Tacikler (Farslar)
arasında bir mücadele vardır. Bu mücadelede
Özbek hükümeti, doğal olarak, Tacik karşıtı
bir politika izlemektedir. Bu eğilime Tacikistan'da
Özbek İslamcıların üslenme imkanı bulmasının,
Taşkent'te yarattığı hoşnutsuzluğun da katkısı
olmuştur. Tacik aleyhtarı politikanın Afganistan'a
uzantısı, Taliban ülkede denetimi eline geçirene
kadar, Tacik Şah Mesud'a karşı Özbek Raşit
Dostum'u desteklemek olmuştur. (68) Taliban
ve ardındaki Pakistan, Orta Asya İslamî muhalefetine
destek sağlayan esas güç haline geldiğinde,
Taliban karşıtlığı temelinde İran ile (tüm
Orta Asya devletleri gibi) Özbekistan da aynı
safta yer almış, bu durum iki ülke ilişkilerinde
belirli bir düzelme sağlamıştır. (69)
Diğer yandan, Özbek İslamî muhalefetinin
de İran tarafından desteklendiğine ilişkin
kuşkular, aradaki güvensizliği kuvvetlendirmektedir.
Aslında, Kerimov'un İran karşıtı politikalarına
ve Tacikistan İç Savaşının ortaya çıkardığı
müsait duruma rağmen İran silahlı Özbek İslamî
muhalefetine destek vermemiştir. (70) 1991'de
henüz SSCB resmen sona ermeden, Kerimov gelecekteki
liderliği için ortamı hazırlarken, İslamcılarla
uzlaşmaya gitmek zorunda kalmış ve onlara
kurulacak devletin İslamî esaslara uygun olacağı
ya da en azından bu konunun Meclis'te tartışılacağı
sözünü vermiştir. Buna rağmen bağımsızlığın
hemen ardından İslamcılarla bağlarını koparan
Kerimov, onların yer altına inmesine ve ardından
da Tacikistan'a kaçmalarına yol açacak bir
kampanyaya girişmiştir. Tacikistan'ın istikrarsızlaşmasında
bu uygulamanın da katkısı olmuştur. Özbek
İslamcıları Tacikistan'ın ardından İran'a
değil, Afganistan'a geçmişlerdir. Kerimov'un
meşruiyetini sağlama konusunda İslamî referanslarda
bulunmaya önem vermesine rağmen (Kuran üzerine
yemin ederek göreve başlama, umreye gitme
gibi), ülkedeki "İslamcı temizliği"nin
ardından tüm Müslüman kimlikli oluşumlarla
iktidar arasında ilişkiler olumsuz bir çizgide
devam etmiştir. (71)
Türkmenistan komşularına göre askeri yetersizliği,
nüfusunun azlığı, pamuk ülkesi olmasına rağmen
tekstilde bile hissedilen sanayi eksikliği
gibi olgulardan kaynaklanan görece zayıflığını
telafi etme arzusunun sonucunda Aralık 1995'te
BM Genel Kurulunun aldığı bir kararla tarafsızlık
statüsü kazanmıştır. Bununla birlikte, sınırların
korunması konusu başta olmak üzere Rusya'yla
özel askeri bağlarını da koruyan Türkmenistan,
tüm bölge ülkeleri gibi tercihini ABD lehine
yapmış olsa da Rusya-İran ekseninden de uzaklaşmamıştır.
(72) Türkmenistan-İran sınırının her iki tarafında
da Sünni Türkmenler yaşamaktadır. Buna rağmen
Türkmenistan'a yönelik İran politikası, Azerbaycan'a
yönelik politikadan çok farklıdır. Bu durumun
temel nedeni, Türkmenistan'ın akraba-devlet
rolünden uzak durması olduğu kadar, Orta Asya'da
İran'a en muhtaç olan devlet olmasının da
Tahran'da yarattığı güvendir. (73)
Sonuç
İran'ın bölgeyle ilişkilerinde, yukarıda
ele alınan avantajlar ile sınırlamaların yansıması
sonucu bir tür denge kurulmuştur. Diğer bir
deyişle, İran aşamayacağını anladığı sınırlamaları
zorlamayarak, bölgeyle siyasal ilişkilerinde
görece düşük bir düzeye razı olmuş görünmektedir.
Buna karşılık, ekonomik ve kültürel alanda
gelişmeler kaydetmeye çalışmaktadır. Bu alanlarda
bile İran'ın, rejim ihracı suçlamasından çekindiğinden,
aktif olduğu söylenemez. Salam taktiğiyle
bölgeyle ekonomik-kültürel bağlarını geliştiren
İran'ın bu kazanımlarını uzun vadede siyasal
alana taşımayı umduğu düşünülebilir. İran'ın
uzun vadede iyimser olması için haklı nedenleri
vardır ve en önemli kozu da jeopolitik konumudur.
Hazar sorunu gibi bazı istisnalar dışında,
1990'ların ilk yıllarından beri devam eden
İran'ın görece pasif tutumunun bir dayanağı
vardır: Rusya'nın bölgede başat olması. Yukarıda
ele alındığı gibi, Rusya-İran stratejik işbirliği
sayesinde İran dolaylı yoldan bölgeyi kontrol
altında tuttuğunu düşünmektedir. İki ülkenin
ortak stratejisi, bölge ülkelerinin Moskova
ve Tahran'a (şüphesiz daha çok Moskova'ya)
olan bağımlılıklarının korunması biçiminde
özetlenebilir. Bu işbirliğinde bir değişiklik
olmadıkça İran'ın pozisyonunu değiştirmesi
beklenmemelidir. Üstelik, Hazar göz ardı edilirse,
söz konusu işbirliğinin görünür gelecekte
daha da gelişmesi beklenmektedir.
Bu tablo, İran'ın statükocu politikasında
kaymalar olmayacağı sonucunu doğursa da bölgede
son birkaç yılda önemli bir değişiklik meydana
gelmiş ve Rusya'nın başatlığına ABD tarafından
ciddi biçimde meydan okunmuştur. ABD'nin Afganistan'a
müdahalesi ve bu müdahale için bölge ülkelerine
yerleşmesi, İran'ı harekete geçirmeye zorlamaktadır.
Buna rağmen, sınırlarının bilincinde olan
İran'ın henüz belirgin bir politika değişikliğine
gittiği görülmemiştir. Tek belirginleşen konu,
Tahran'ın bölgeyle ilişkilerini ABD'ye rağmen
geliştirmesinin bundan sonra daha zor olacağıdır.
Dolayısıyla, İran ya ABD'yle uzlaşma yolunu
arayacak ve bunun sonucunda rejiminin niteliğinden
taviz vermeye zorlanacak; ya da ABD'yi bölgeden
çıkarmaya yönelik girişimlerde aktif rol alacaktır.
Şu anda görülen, İran'ın her iki yolu da denemeye
çalıştığıdır.
1979-91 döneminde İran'ın bölgeyle ilişkilerini
engelleyen "duvar" olan SSCB'nin
yıkılmasının hemen ardından, yeni bir duvarı
ABD inşa etmeye başlamıştır ve duvar hiç olmadığı
kadar yükselmiştir. 1991'de duvarı yıkan İran
olmamış, sonuçlarında faydalanmaya ve sakınmaya
çalışmıştır. Günümüzde de İran, duvarın başka
etkenlerce yıkılmasını beklemek zorundadır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
1. Bu makale, Doç. Dr. Mustafa Aydın'ın
editörlüğünde hazırlanan "ABD ve Avrasya"
isimli kitapta yer alacaktır.
2. Olivier Roy, "The Iranian Foreign
Policy toward Central Asia", www.soros.org
3. ibid.
4. ibid.
5. Shireen T. Hunter, "Iran's Pragmatic
Regional Policy", Journal of International
Affairs, Vol. LVI, No. 2 (Spring 2003), s.
135.
6. Roy, "The Iranian Foreign Policy toward
Central Asia".
7. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 133-39.
8. Bülent Aras, "Amerika-Orta Asya İlişkileri
ve İran'ın Konumu", Avrasya Dosyası,
C. V, No. 3 (Sonbahar 1999), s. 238.
9. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 134.
10. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
11. Aras, "Amerika-Orta Asya İlişkileri
ve İran'ın Konumu", s. 95.
12. Shireen T. Hunter, "Religion, Politics,
and Security in Central Asia", SAIS Review,
Vol. XXI, No. 2 (Summer-Fall 2001), s. 68-72.
13. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 72-74.
14. ibid.
15. Mustafa Aydın, "Identities in Formation;
Nationaliyt, Religion and Transnational Ideas
in Former Soviet Central Asia", The Turkish
Yearbook of International Relations, No. 26
(1996), s. 66.
16. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 65.
17. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 78.
18. Devendra Kaushik, "Orta Asya Cumhuriyetleri:
10 Yıllık Bağımsızlık Döneminin Bilançosu",
Avrasya Etüdleri, No. 20 (Yaz 2001), s. 17.
19. Aydın, "Identities in Formation;
...", s. 67.
20. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 66-67;
85.
21. ibid.
22. Kaushik, "Orta Asya Cumhuriyetleri:
...", s. 17.
23. Iran and Libya Sanctions Act of 1996,
PL 104-073, www.usiahq.usis.usemb.se
24. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 133.
25. Kaushik, "Orta Asya Cumhuriyetleri:
...", s. 5.
26. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
27. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 135, 142.
28. Robert O. Freedman, "Russia and Iran:
A Tactical Alliance", SAIS Review, Vol.
XVII, No. 2 (Summer-Fall 1997), s. 93-94.
29. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 83.
30. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 134.
31. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 83.
32. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 137.
33. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 83-84.
34. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 138.
35. Gülnar Nugman, "Hazar Denizi'nin
Hukuki Statüsü", Avrasya Etüdleri, No.
13 (İlkbahar 1998), s. 82-83.
36. Nugman, "Hazar Denizi'nin Hukuki
Statüsü", s. 81-90.
37. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
38. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 142.
39. Nugman, "Hazar Denizi'nin Hukuki
Statüsü", s. 87.
40. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
41. Nugman, "Hazar Denizi'nin Hukuki
Statüsü", s. 81, 86-88.
42. Gawdat Bahgat, "Splitting Water:
The Geopolitics of Water Resources in the
Caspian Sea", SAIS Review, V. XXII, No.
2 (Summer-Fall 2002), s. 273-74.
43. Aras, "Amerika-Orta Asya İlişkileri
ve İran'ın Konumu", s. 92-93.
44. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 137-38.
45. Nazım Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan
Dış Politikası, Ankara, ASAM, 2001, s. 114.
46. Aras, "Amerika-Orta Asya İlişkileri
ve İran'ın Konumu", s. 174.
47. Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış
Politikası, s. 114-15.
48. Gökhan Çetinsaya, "Rafsancani'den
Hatemi'ye İran Dış Politikasına Bakışlar",
Türkiye'nin Komşuları, der. İlhan Uzgel-Mustafa
Türkeş, Ankara, İmge, 2002, s. 309-13.
49. Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış
Politikası, 114-15.
50. Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış
Politikası, s. 116-20.
51. ibid.
52. Aras, "Amerika-Orta Asya İlişkileri
ve İran'ın Konumu", s. 173.
53. Kemal Karpat H., "Orta Asya Devletleri,
Türkiye ve İran'ın Dış Politikaları",
Yeni Türkiye, No. 16 (1997), s. 2176.
54. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 75-76.
55. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 140-41.
56. ibid.; Roy, "The Iranian Foreign
Policy toward Central Asia".
57. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 75-76.
58. Ahmed Raşid, Taliban, çev. Osman Akınhay,
İstanbul, Everest ve Mozaik, 2001, s. 26-28.
59. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
60. Raşid, Taliban, s. 32, 40.
61. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
62. Raşid, Taliban, s. 30-34, 41-45.
63. Raşid, Taliban, s. 16.
64. Raşid, Taliban, s. 46.
65. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".
66. Raşid, Taliban, s. 338.
67. Raşid, Taliban, s. 340-41.
68. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 79.
69. Hunter, "Iran's Pragmatic Regional
Policy", s. 140.
70. ibid.
71. Hunter, "Religion, Politics, and
Security in Central Asia", s. 76-77.
72. Aras, "Amerika-Orta Asya İlişkileri
ve İran'ın Konumu", s. 90-91.
73. Roy, "The Iranian Foreign Policy
toward Central Asia".