Aralık 2002 tarihinde toplanan Avrupa
Birliği Zirvesi 10 aday ülkenin üyeliğini
onaylamış 2 aday ülkeyi 2004 yılına
ertelemiştir. Türkiye'nin katılımının
onaylanması değil, ondan önce yapılması
gereken, müzakerelere başlanmasının
kabul edilmesi gerekiyordu. Müzakerelere
başlanabilmesi kararını, 2004 Aralık
toplantısına, gelişmelerin incelenmesi
sonucuna ertelediler. Bunun anlamı;
müzakere tarihi verilmesi için Türkiye'nin
bugüne kadar AB'nin ileri sürdüğü, bundan
sonra ileri süreceği şartları yerine
getirdiğinin gözleneceği ve değerlendirileceğidir.
Aralık 2004 tarihine kadar yapmamız
gerekenleri bize tebliğ edecekleri belgeler,
aşağıya çıkarılmıştır:
2002 Türkiye İlerleme Raporu
İzleyen bölümlerde açıklandığı gibi,
bu raporda Türkiye tarafından yerine
getirilmemiş olan birçok hüküm bulunuyor.
İkinci Katılım Ortaklığı Belgesi
Birinci Katılım Ortaklığı (KO) belgesinde
ve 2002 Türkiye İlerleme Raporu'nda
bulunup yerine getirilmemiş olanları,
muhtemelen yeni yaptırımları ve yeni
şartları içerecektir. Birinci KO belgesinde
bulunan koşullar hakkındaki görüşlerimizi
ve nasıl uygulayacağımız 1200 sayfalık
Ulusal Program ile belirlenip TBMM'nin
bilgisine sunulmuştu. Birçok yasa değişikliğini
ve yeni yasaların çıkarılmasını gerektiren
bu plan, Anayasamızın 190. Madde, 4.
fıkrası gereğince "Bir kanunla
uygun bulunması" gerekiyordu. Anayasa'nın
bu hükmü yerine getirilmemiştir. İşlerinde
Anayasa ihlali bulunmaktadır. Yayınlarımızda
birçok defa dikkatlere sunduğumuz halde,
hiçbir anayasa hocasının konuya değinmemiş
olması üzücüdür.
AB birimleri ve yetkilileri Ulusal
Programı yok saymışlar, hiç sözünü etmemişler,
daima kendi belgeleri olan KO'da bulunan
koşulları öne sürmüşlerdir. Türkiye'den
de hiçbir yetkili AB'ye ulusal programı
hatırlatmamıştır. Gerçekte AB yetkilileri
kendilerini KO belgesindeki koşullarla
da sınırlı saymayarak, İlerleme Raporları'nda
ve ikili görüşmelerde, yabancı vakıflarla
ilgili isteklerde olduğu gibi, yeni
yeni koşullar ileri sürmüşlerdir.
İkinci KO Belgesi'nden sonra, yeni
bir Ulusal Programın boşuna zahmet olacağı
anlaşılmaktadır. Nasıl olsa yeni Ulusal
Programı da dikkate almayacaklardır.
İkinci KO Belgesi ile işlenecek ve
yeni koşulları içerecek olan 2003 Türkiye
İlerleme ve 2004 Türkiye İlerleme Raporları
hazırlanacaktır.
Türkiye sayılan beş belgedeki koşulları
ve özel istekleri yerine getirmezse
Aralık 2004'te müzakere tarihi alamaz.
Koşulları yerine -getirmek yetmez. Güney
Kıbrıs ve Yunan hükümetleri dahil 25
(27) üye ülkenin, müzakere tarihi verilmesine
onay vermesi, AB birimlerinin de (Konsey;
Komisyon...) hayır dememeleri gerekmektedir.
Bütün bu engeller aşılsa ve müzakere
tarihi verilse dahi, 4, 5 yıl sürecek
müzakereden sonra üye ülke parlamentolarının
Türkiye'nin katılımını onaylamaları
gerekecek. Kuzey Kıbrıs'ı vermeden Güney
Kıbrıs Parlamentosunun; Ege Denizi'ni
vermeden, Megali İdea'nın İstanbul,
Pontus ve Batı Anadolu üzerindeki koşullarını
yerine getirmeden Yunanistan Parlamentosunun
Türkiye'nin katılımını, onaylaması beklenmemelidir.
Görüldüğü gibi üye ülkelerin, birçok
defa katılmamıza evet demeleri gerekecektir.
Bu aşamaya gelindikten sonra gene de
son sözü söyleyecek olan Avrupa Parlamentosudur.
Bu parlamentonun Türkiye hakkında aldığı
kararlardan 37 adedi Türk-İş tarafından
bir broşürle yayımlanmıştır. Sadece
sözü geçen 37 kararın uygulanması Türkiye'den
geriye bir şey bırakmaz. Kararlarda
belirlenen hususları Türkiye yerine
getirmezse Avrupa Parlamentosundan onay
alamayacaktır.
Eski ve yeni birçok sorun ile ilgili
AB ve üyelerinin istekleri yerine getirilmezse,
Türkiye'nin AB'ye katılımı mümkün olmayacaktır.
İsteklerin yerine getirilmesi ise ulusal
yapımızı; ulusal kimliğimizi, ulusal
değer ve kişiliğimizi tahrip edecek,
en azından büyük ölçüde değiştirecektir.
Bütün bu sebeplerle; 2002 Kopenhag Zirvesi'nden
sonra, Türkiye'nin AB'ne katılım yolu,
kuramsal olarak açık görünmekte ise
de, gerçekte tıkanmıştır.
AB peşinde zaman kaybetmemeliyiz. Bağımsız
egemen ulus devletimizin AB peşinde
aldığı yaraları sarmalı, onarmalıyız.
Üye olmadan AB ile kurulacak iyi ilişkilerin
ortamını hazırlamalı, diğer seçenek
politikaları belirlemeli, geliştirmeliyiz.
AB'ye katılmayan, bağımsız, egemen
Türkiye'nin, AB ile ilişkileri; AB üyesi
olacak Türkiye'den daha az sorunlu olacaktır.
AB'ye katılım yolunun zorlanması sadece
maddi kayıplara değil, itilip kakılmamız
sebebiyle ulusal onurumuzun yeni yaralar
almasına da sebep olacaktır.
2004 Aralık ayına kadar; henüz birçok
isteği yerine getirilmeyen 2002 Türkiye
İlerleme Raporu hariç üç belge daha
(Yeni Katılım Ortaklığı belgesi, 2003
ve 2004 Türkiye İlerleme Raporu) verilecek,
yeni şartlar açıklanacak, Türkiye' den
yeni isteklerde bulunulacaktır.
Hazırlandığı bildirilen yeni katılım
ortaklığı belgesinin içeriği hakkında
birinci katılım ortaklığı belgesi; verilecek
olan 2003 ve 2004 ilerleme raporlarının
içerikleri hakkında ise aşağıda ayrıntıları
çıkarılan 2002 İlerleme Raporu örnek
değerindedir. 2002 Türkiye İlerleme
Raporu Türkiye'nin nelerle karşılaşacağının
belgesidir.
Türkiye AB 'ye katılabilmek için; bağımsız,
egemen ulus devletten vazgeçip Avrupa'nın
eyaleti olmaya; Kıbrıs ve Ege'deki haklarından
vazgeçmeye; İstanbul'da Ortodoks din
devletinin ve Bizans'ın (Yeni Roma)
kuruluşunun ortamını hazırlamaya; Ermenilere
Türkiye üzerinde haklar tanımaya, Pontus'un
kurulması için kültür tabanının hazırlanmasına
yol vermesi gerekiyor.
Aşağıya sadece 2002 İlerleme Raporu'ndan
bazı istekler çıkarılmaktadır.
2002 Türkiye İlerleme Raporundaki
Engeller
Kopenhag 2002 Toplantısı Gelişmeleri
Aralık 2002 Kopenhag Zirve toplantısına
büyük ümitlerle katıldık. Toplantıdan
önce, birkaç defa da Anayasamızda 50'ye
yakın madde yeniden düzenlendi. Üç uyum
paketi ile kanunlarımızda değişiklikler
yaptık. Bu değişikliklerle; otuz beş
bin insanımızın ölümünden, milyonlarca
dolar harcanmasından, ülkeye en az on
beş yıl kaybettirilmesinden birinci
derecede sorumlu insanın ve arkadaşlarının
hayatı bağışlandı; etnik azınlıklar
yaratılmasına sebep olabilecek, ana
dil yayın ve eğitim serbestisi getirildi;
Patrikhane'nin genişlemesine, güçlenmesine,
etkinliğini artırarak Roma Katolik Devleti
gibi bir Ortodoks Din Devleti kurulmasına
ve Anadolu'daki diğer kiliselerin canlanmasına
ortam hazırlayan, vakıflarla ilgili
yasal düzenlemeler yapıldı... Yasa değişikliklerini
içeren yeni uyum paketleri için ayrıca
söz verildi.
Başbakan, Dışişleri Bakanı, Adalet
Kalkınma Partisi Genel Başkanı, en iri
sivil toplum kuruluşları, Dışişleri
Bakanlığı odaklı kalabalık bir bürokrat
kadro, Kopenhag Zirvesi'nde günlerce
kapı kapı dolaştılar. Ricalar, minnetler
yetmedi ve bize müzakerelere başlama
tarihi vermediler.
Bunun yerine, Aralık 2004 toplantısında,
Türkiye'deki gelişmelere göre müzakere
tarihi belirlenebileceği, olumlu sonuca
ulaşılırsa en kısa sürede görüşmelere
başlanması kararı alındı. Hiçbir ciddi
anlamı olmayan "En kısa sürede"
belirtecinin karara eklenmesi için Türk
yetkililer büyük uğraş verdiler; kararda
bu ifadenin bulunması Türk kamuoyuna
başarı olarak açıklandı. Ne yazık ki
toplantıdan birkaç gün sonra, Almanya
Başbakanı "Bu süre bizim daha önce
Fransızlarla kararlaştırdığımız Temmuz
2005'ten daha erken olamaz" diyerek
tek balonu da patlattı.
Müzakerelere başlayıp başlanamayacağına
karar verilecek tarih neden Aralık 2002
olmadı? Veya neden 2003 Aralık değil
de Aralık 2004? Gerçekte Türkiye'nin
yerine getirmesi gereken siyasi kriterler
bu kadar zamanı, hatta hiçbir ertelemeyi
gerektirmiyordu. Bu karar siyasidir;
daha uygun ifadesi ile Avrupa Birliği'nin
Türkiye hakkındaki niyetlerinin uygulama
aşamalarından birisidir.
Amaçlarına ulaşmak için; aday dönemi
etkili ve yeterli olmazsa müzakere tarihi
vererek müzakere süresini aynı amaçlar
için değerlendirmeyi; bu da yetmezse,
zorunluluk halinde eksik kalanları Türkiye'yi
üye yaparak tamamlamayı planladıkları
anlaşılıyor.
Anlaşılıyor ki Yunan Megali İdea'sı,
Avrupa'nın Doğu Sorunu (Şark Meselesi),
Hıristiyan Dünyası'nın Haçlı dürtüsü;
bazı zihinlerde, bazılarının yüreklerinde
zaman zamanlı) birleşerek kıvılcımlanıyor.
Yol Haritası
Kopenhag'da alınan karara göre Aralık
2004 yılına kadar izlememiz gereken
yol haritası engebeli ve zahmetli gözükmekte.
Türkiye, öncelikle izleyen bölümlerde
açıklanan 2002 İlerleme Raporu'ndaki
şartları yerine getirecek. Daha sonra,
ilk katılım ortaklığı belgesinde bulunup
da uygulama alanına koymadığımız şartları
ve yeni şartları içeren ikinci bir Katılım
Ortaklığı Belgesi verilecek ve onun
da istedikleri yerine getirilecek.
Bilindiği gibi birinci katılım ortaklığındaki
isteklerle ilgili olarak Türkiye 1200
sayfalık Ulusal Programı hazırladı.
Katılım Ortaklığı özel olarak TBMM'ye
sunulmadığı halde, Ulusal Program hakkında
TBMM'ye bilgi verildi (2). AB birim
ve yetkilileri Ulusal Programı hiç dikkate
almadılar, bir kenara koyarak yok farz
ettiler, bizden kendilerinin yazdığı
katılım Ortaklığı belgesindeki şartların
yerine getirilmesini istediler. Bizim
politikacılarımız, Dışişleri Bakanlığımız,
AB sekreterliğimiz, sivil toplum kuruluşlarımız
hiç ses çıkarmadan Ulusal Program'dan
söz etmeden seyrettiler ve AB isteklerine
uydular.
Bütün bu istekler yerine getirilirse
2003 yılında ve 2004 yılında iki adet
ilerleme Raporu ile daha, yeni isteklerde
bulunacak yeni şartlar ileri sürecekler.
Kısacası, bu yaşadıklarımızı iki defa
daha yaşayacağız.
Sayılan aşamalardan başarıyla geçebilirsek
veya geçirirlerse müzakerelere başlama
kararı alınması gerekiyor. Aday ülke
ile, AB'ye katılım görüşmelerine başlanmasına
"AB Komisyonu" karar veriyor.
Komisyon aday ülkedeki gelişmeleri devamlı
olarak izliyor, "Bakanlar Konseyi'ne"
rapor veriyor. Gerekli koşulların yerine
getirildiği kanısına varılırsa, Konsey'e
görüşmelere başlama önerisinde bulunuyor.
Gerek görülürse geçiş dönemi belirleniyor.
Birliğin yasama ve karar alma işlevinde
en önemli yetkilere sahip olan "Konsey",
bütün üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarından;
Komisyon, üye ülkelerce alınan veya
genel niteliklere göre seçilen bağımsız
komiserlerden, Avrupa Parlamentosu ise
üye ülkelerde yapılan seçimlerde belirlenen
üyelerle oluşmaktadır.
Görüldüğü gibi, bütün kademelerdeki
karar organlarında üye ülkeler temsil
ediliyor. Kısacası, Türkiye ile ilgili
olarak hazırlanacak her belgede, her
raporda, her kararda Güney Kıbrıs Rum
Devleti, Yunanistan dahil 25 üye söz
sahibi olacaktır.
Komisyon ve Konsey'den Aralık 2004
tarihinde Türkiye'ye müzakere tarihi
verilmesi kararı çıkması için Güney
Kıbrıs'ın ve Yunanistan'ın bütün isteklerinin
yerine getirilmesi gerekmektedir. Bütün
bu engeller aşıldıktan sonra da, üye
ülke parlamentoların (Güney Kıbrıs ve
Yunanistan dahil) aday ülkenin katılımını
onaylamasına sıra geliyor. Son söz Avrupa
Parlamentosunundur.
Türk-İş Avrupa Parlamentosunun Türkiye
ile ilgili olarak bugüne kadar almış
olduğu kararları bir broşürde toplayarak
yayımladı. (3) Bu broşürde, Türkiye
hakkında AB birimlerinde özellikle Avrupa
Parlamentosu'nda alınmış 37 karar bulunuyor.
Bunların 7 adedi Kıbrıs, 2 adedi Ermeniler,
21 adedi azınlıklar ve bölücülük, 3
adedi Ege sorunu, 4 adedi Patrikhane
ve Heybeliada Ruhban Okulu ile ilgilidir
(3).
Türkiye'nin katılımı Avrupa Parlamentosu'nun
önüne gelebilse dahi, Parlamento kendi
aldığı kararların uygulanıp uygulanmadığını
araştıracak ve soracaktır. Uygulamış
olursanız Türkiye'den zaten Avrupa Parlamentosu'nun
önüne çıkabilecek çok az şey kalır,
uygulamazsanız katılımımız onaylanmaz.
Yukarıdaki gerekçeler, Türkiye'nin
AB üyeliği yolunun tıkandığını gösteriyor.
Aşağıdaki bölümlerde sadece 2002 İlerleme
Raporu'nda bulunan konular başlıkları
ile ele alınmış, her konu ile ilgili
olarak, AB Parlamentosu veya yetkili
birimlerinde alınan kararlardan sadece
bir tanesi örnek olarak eklenmiştir.
2002 raporu gibi, 2003, 2004 yıllarında
verilecek yeni raporlar, yeni katılım
ortaklığı belgeleri, müzakere edilecek
30 dosya ile karşı karşıya bırakılacağımız
sorunlar hakkında, ele alınan 2002 raporu
bir örnektir.
Kıbrıs
Bilindiği gibi Kopenhag ölçütleri genel
ifadeleri içerir. Buradaki ilkeler,
Katılım Ortaklığı Belgesi ve yıllık
olarak hazırlanan İlerleme Raporları'nda
ülkelerin özelliklerine uygun somut
konulara ve açıklamalara dönüştürülür.
Bütün AB üyeleri için belirlenen Kopenhag
ölçütleri, doğal olarak Kıbrıs ve Ege
sorunlarından söz etmez. Bu iki konu
önce Helsinki kararları ile gündeme
alınmıştır.
Helsinki kararlarına kadar Kıbrıs konusuna
Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kuzey
ve Güney Kıbrıslıların dışındaki ülkelerin
katılması kabul edilmiyor, BM aracılığı
ile görüşmeler sürdürülüyordu. Helsinki
kararından sonra AB soruna taraf yapılmıştır.
Kıbrıs tartışmalarının bu noktaya taşınmasının
ilk sorumluları; hiç bir araştırma yapmadan,
MGK veya TBMM'ye götürmeden, bir gecede
Helsinki kararlarını kabul eden üç ortaklı
57'nci hükümet (DSP, MHP, ANAP) üyeleri
ve parti liderleridir. Daha açıkçası
Kıbrıs sorununu da Ege sorununu da bugünkü,
olumsuz noktaya taşıyanlar, ödüncü (tavizci)
Avrupa Birliği'ne katılım yanlılarıdır.
Bürokratik, teknik cephenin ilk sorumluları
ise Dışişleri kadrosudur.
AB; Güney Kıbrıs'ı, Kuzey Kıbrıs'ın
da meşru hükümeti sayarak kendisine
katma kararı aldı. Gerçekte KKTC'nin
anlaşmalara göre Türkiye'nin dahil olmadığı
bir ortaklığa alınmaması gerekir. Türkiye
ciddi şekilde bu hakkını dahi savunmamıştır.
Halbuki sorunun yararımıza olan can
alıcı noktası burasıdır.
Güney Kıbrıs AB üyesi yapılırken, KKTC'ye
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
Annan'a bir plan hazırlatılmış ve süre
verilerek Türkiye'ye ve Kuzey Kıbrıs'a
dayatma başlatılmıştır. Şüphesiz Birleşmiş
Milletler de hazırlanan bu planın içeriğinden,
Güvenlik Konseyi üyesi ABD, İngiltere
ve Fransa'nın AB yetkilileri haberdardılar,
daha fazlası planın içeriğini yönlendirdiler.
Yunanlıların AB yolu ile haberli olması
da doğaldır. Planı daha önceden gördüğünü
Güney Kıbrıslı yetkililer açıkladılar.
Gerçekte plan Türk tarafına verilmeden
Yunan basınının eline geçmiştir.
Kısacası plan, Batı dünyası tarafından
hazırlanan, Kıbrıs'ı Hıristiyan dünyasına
kazandırma dayatmasıdır. En son Türk
tarafına duyuruldu. Bu duyurunun zamanı
da çok iyi seçildi. KKTC Cumhurbaşkanı
R. Denktaş ağır bir kalp ameliyatını
birkaç gün önce geçirmiş ABD'de hastahanede,
Türkiye yeni bir seçimden çıkmış, yaklaşık
bütün siyasi kadrosu değişmiş ve yepyeni
hükümet henüz devletin elindeki bilgileri
almamış. Bu ortamda Türkiye'ye kısa
süreler verilerek dayatmalar yapılıyor,
KKTC vatandaşlarına paralı propagandalar
yapılıyor, bazı gençler Avrupa'ya götürülerek
AB üyeliğine heveslendiriliyor, halk
yöneticileri aleyhine tahrik ediliyordu.
Dayatılan Annan Planı genel olarak
şu yaptırımları içeriyor:
KKTC topraklarının %22'si Güney Kıbrıs'a
veriliyor, verilen topraklar zaten su
sorunu olan Kuzey Kıbrıs'ın %70 su kaynaklarına
sahip. Ayrıca verilen topraklar Türk
bölgesinin tek verimli alanı.
Verilen topraklar sonucu, iki bölge
arasındaki hudutta büyük kıvrımlar oluşmakta,
Lefkoşe-Magosa yolu dört yerden kesilmekte,
Magosa kuşatılmış duruma düşürülmekte,
Güzelyurt bölgesindeki girinti Beşparmak
Dağlarına kadar girerek Lefke'yi Lefkoşa'dan
ayrı bir kanton haline dönüştürmektedir.
Hududun değil savunulması gözetlenmesi
dahi olanaksız hale getiriliyor. Gerçekte
bunu yapacak kuvvet de bulunmuyor.
Güney Kıbrıs'a verilecek % 22 Türk
topraklarında yaşayan 40-50 bin insan
evini, tarlasını, işyerini terk ederek
geriye kalan dağlık ve kurak bölgeye
gidecek. Onlarla birlikte aynı bölgeye
65 bin Rum güneyden göç edecek. Bölgeye
göçen Türklere gidecekleri yeni bölgede
hangi ev, hangi toprak, hangi işyeri
verilecek? Bölgeye dönecek Rumlar mahkeme
kararlan ile eski işyerlerini, evlerini,
topraklarını alacaklar. Buralardan çıkacak
ilave 60-70 bin Türk ne yapacak, nerede
barınacak ne ile geçinecekler? 100-150
bin Türk açıkta kalacak, zaten tamamı
200 bin bile değil. Bunun anlamı, 1/2
oranında Türk (gerçekte 3/4) evsiz,
topraksız, işyeri olmadan dışarıya bırakılacak
olmasıdır.
Bir KKTC yetkilisinin Türk televizyonlarında
yaptığı açıklamaya göre; güneyden gelen
Rumlar Kuzey'deki eski mallarını aldıktan
sonra, Türklerin elindeki toprak bütün
Kıbrıs'ın % 7'sine düşecek.
Daha önemlisi şu: İki bölge arasında
hudut kalkacağı için güneyden daha fazla
Rum kuzeye, en azından Türkleri rahatsız
etmek için, kaçırmak için gelecek, mülk
tespit komisyonlarının ve BM askerlerinin
himayesinde bölgeyi kalabalıklaştıracaklar.
Anlaşmada ve fiiliyatta güneyden kuzeye
gelecek Rumlara engel olabilecek hiçbir
güç ve hukuki dayanak bulunmuyor.
Anlaşma hükümlerine göre, Güney Kıbrıs
Rum Devleti'nin verdiği tapular ve tapu
işlemleri geçerli, KKTC'nin verdiği
tapular ve tapu işlemleri geçersizdir.
Bu meselelerde karar 3 Rum, 3 Türk ve
3 yabancıdan oluşacak komisyon tarafından
verilecek karar mahkemelere götürülmeyecek.
Bu hükmün sebep olacağı Türk kayıpları
hesap dahi edilemez. Sadece bu uygulama
Kuzey'deki Türklere nasıl bir zulüm
düşünüldüğünü anlatmaya yeterlidir.
Muhalefet lideri Mitsotakis, bu anlaşma
uygulanırsa on yıl sonra Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti son bulur diyor. Yanlış;
bu anlaşmanın imzalanmasından 6 ay sonra
Kuzey Kıbrıs tükenir.
Geriye anlaşmanın tazminatlarla ilgili
maddesi gereğince, Türklerin ve Türkiye'nin
milyarlarca dolar borcu kalır. Türkiye,
Rumlardan kalan her ev, her tarla, için
1974 fiyatı artı enflasyon kadar tazminat
ödeyecek. Bu tazminat 1974 Kıbrıs Harekatı'nı
yapan Türkiye'nin harp tazminatına mahkumiyeti
kokusu taşıyor.
Güney Kıbrıs Rum bayrağını kendi insanına
taşıttıranlar kişiliğini, kimliğini,
ulusal değerlerini, bağımsızlığını,
özgürlüğünü reddederek Türk olmadığını
söyleyenler, babalarını arkadan bıçaklayan
oğullar ve daha niceleri Rum yönetiminde
mutlu olamayacaklar, önlerinde kölelikten
başka seçenek kalmamış olacak. Onların
bu duruma düşmemesi için gene Türkiye'de
ve Kıbrıs'taki sivil, asker Mehmetçikler
direnecek.
Güney Kıbrıs ve Yunanistan; hatta diğer
Avrupa Birliği birimleri (Konsey, Komisyon,
Avrupa Parlamentosu) Kuzey Kıbrıs'ı,
yukarıdaki şartlarda Güney Kıbrıs Rumlarına
teslim etmediğimiz sürece, Türkiye'nin
Avrupa Birliği'ne katılması için müzakere
tarihi verilmesine de, katılımın kesinleşmesine
de onay vermeyeceklerdir.
Türkiye; KKTC'nin yok olmasına izin
veremeyeceğine göre, AB üyeliği politikasının
en azından önceliğini değiştirmek durumundadır.
Aralık 2002 sonunda dönem başkanlığını
üstlenen Yunanistan Başbakanı; Kıbrıs
çözülmeden (onun düşüncesine göre KKTC,
Güney Kıbrıs'ın egemenliğine girmeden)
Türkiye'nin AB üyeliğinin mümkün olmadığını;
AB üyeliğinin Kıbrıs'taki yeşil hattan
geçtiğini açıklamıştır.
Avrupa Parlamentosu'nun Kıbrıs ile
ilgili olarak almış olduğu kararlardan
bir tanesi örnek olarak aşağıya çıkarılmıştır:
"Avrupa Parlamentosu "Türk
Hükümetine, Kuzey Kıbrıs'taki işgal
güçlerini geri çekme çağrısında bulunur."
(15.11.2000)
Ege Sorunları
Helsinki kararlarını ve Katılım Ortaklığı
Belgesini benimsememiz sonucu, Avrupa
Birliği Ege sorununa da taraf olmuş
ve Ege'nin bir Yunan denizi olması yönünde
ağırlığını koymaya başlamıştır. Ege,
Helsinki kararlarının 4. maddesi ile
gündeme girmiştir. Katılım Ortaklığı
Belgesi'nin de Orta Vadeli Siyasi Kriterlerinin(2)
1. fıkrasında; Ege sorunlarının çözümsüzlüğü
halinde konunun Uluslararası Adalet
Divanı'na götürülmesi ve "2004
yılı sonunda Uluslararası Adalet Divanı
aracılığı ile çözüme kavuşturulması
istenmektedir. Sorunun Adalet Divanı'na
götürülmesini isteyen Yunanistan müzakereye
yanaşmıyor ve 2004 yılını bekliyor.
Herkes biliyor ki, Uluslararası Adalet
Divanı'ndan çıka cak karar AB ile Yunanistan'ın
lehinde olacaktır.
Araştırmacı Büyükelçi Bilal Şimşir'in
tespitlerine göre uluslararası kurum
ve heyetlere Cumhuriyet döneminde götürdüğümüz
30 kadar konudan sadece bir tanesi (Lotus-Bozkurt
davası) Türklerin istekleri yönünde
çözülmüştür.
Avrupa Parlamentosu'nun Ege sorunu
ile ilgili olarak aldığı kararlardan
bir tanesi örnek olarak seçilmiştir:
"Avrupa Parlamentosu, Türkiye'nin
Avrupa Birliği'nin bir üye devleti olan
Yunanistan'ın egemenlik haklarını tehlikeli
bir biçimde ihlal etmesinden ve Ege'deki
askeri gerginliğin artmasından ciddi
biçimde kaygı duymaktadır... Yunanistan
sınırlarının aynı zamanda Avrupa Birliği'nin
dış sınırlarının parçası olduğunu vurgular."
Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye verilecek
müzakere tarihinin Aralık 2004'e bırakılması;
Avrupa'ya Ege Denizi'ndeki sorunların
da pazarlık masasına yatırılması zamanını
kazandıracak, Ege konusu da müzakere
tarihi verilmesi için dayatma unsurlarından
birisi olacaktır.
Türkiye, Kıbrıs ve Ege'den vazgeçerse,
AB (Yunanistan, Kıbrıs...) Türkiye'ye
müzakere tarihi verir mi? Elbette ki
hayır! Başka şartları da var.
Diğer bazı şartlar Türkiye 2002 İlerleme
Raporu'nda açıklanmıştı. Ayrıca ikinci
bir Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlandığı
duyurulmuştur. Yeni şartların ve yerine
getirilmediği değerlendirilen veya uygulaması
kendilerini doyurmayan eski şartların
hayata geçirilmesi ile ilgili ayrıntıların
ise 2003 ve 2004 yılı Türkiye İlerleme
raporlarında belirtileceği anlaşılıyor.
Bütün bu engellerin aşılacağını düşünüp
AB'ye büyük ödünler verilmesi, yeni
seçenek politikalar üretilmemesi gerçekte
en büyük kayıplarımızdan biridir.
2002 İlerleme Raporu'nda Bulunan Diğer
Bazı Şartlar
Türkiye 2002 İlerleme Raporları'nda,
Kıbrıs ve Ege'nin devri şartları dışında
kalan ve fazla üzerinde durulmayan AB
istekleri ve koşullarından bazıları
aşağıya çıkarılmıştır.
Üyelik Kriterleri - Siyasi Kriterler
Raporların bu bölümünde özellikle 2001
yılı İlerleme Raporu üzerinde durularak
aşağıya bazıları çıkarılan uyarılar
yapılıyor, müzakere tarihi verilmesi
için şartlar koşuluyor:
"Sivillerin ordu üzerindeki denetimi
gibi bazı temel konular üzerinde durulmalıdır."
"Bazı alanlarda gelişme gösterilmeye
başlanmasına rağmen, Türkiye, henüz
Kopenhag siyasi kriterlerini yerine
getirmemektedir ve bu nedenle, ülke
genelinde, tüm vatandaşlar için insan
hakları ve temel özgürlüklerin hukuken
ve fiilen korunmasını sağlayacak reform
sürecinin yoğunlaştırılması ve hızlanması
gerekmektedir."
"Katılım Ortaklığının öncelikleri
olan insan hakları, Kıbrıs ve sınır
anlaşmazlıklarının (Ege kastediliyor)
barışçıl yollarla halli fikri kilit
konularda ilerleme sağlamak için, güçlendirilmiş
siyasi diyalogun tam olarak hayata geçirilmesi
gerekmektedir."
Alt paragrafta Sayın R. Denktaş'ı eleştiren
rapor, Kıbrıs ve Ege sorunlarında Rumların
ve Yunanlıların politikaları yanında
yer alıyor.
Avrupa Birliği; Yunan Megali İdea'sına
sahip çıkmakta; Türkleri önce Balkanlardan,
sonra Anadolu'dan atmayı amaçlayan Doğu
Sorunu (Şark Meselesi) ile Yunan Megali
İdea'sını birleştirerek benimsemiş ve
Haçlı zihniyeti tabanında birleşmiş
görünmektedir. Megali İdea'yı Doğu sorununun
ilk aşaması gibi değerlendiriyorlar.
Kıbrıs'la ilgili Avrupa Parlamentosu'nun
bir diğer kararının giriş bölümü "Türkiye,
Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının % 37'sini
yasadışı bir biçimde işgal etmektedir."(10.2.2000)
Ermeni iddiaları İle ilgili Avrupa
Parlamentosu kararlarından birisi:
"Ermeni azınlığın maruz kaldığı
soykırımın kamuoyu önünde kabulü ile,
Türk toplumunun önemli bir parçasını
oluşturan Ermeni azınlığa taze bir destek
vermesi çağrısında bulunur." (15.11.2000)
Yargı Sistemi
Seçimlik dil dersi için dilekçe veren
öğrencilere uygulanan 169. madde eleştiriliyor.
R. T. Erdoğan'ın 3 Kasım seçimlerine
sokulmamış olması üzerinde duruluyor.
"Yargının her zaman bağımsız ve
tutarlı hareket etmediği sürekli olarak
bildirilmektedir"...
"Bir diğer kaygı yaratan alan
ise, askeri mahkemelerin siviller üzerindeki
yargılama yetkisidir."
Yukarıya çıkarılan örnek ve eleştiriler
doğru olabilir. Bu tür eleştirilerin
yapılması yararlı da görülebilir. Vurgulamaya
çalıştığımız iki husus var: Birincisi
AB'ye Türkiye'nin katılması halinde
sorunlarımıza ne kadar çok ve ayrıntılara
kadar müdahale olacağının örnekleri
oldukları için. Bu şartlar; Atatürk'ün
temel amaçlarından olan bağımsızlık
ve egemenliğimizin ne kadar zavallılaşacağının
çok kaba işaretlerindendir. İkinci vurgulamaya
çalıştığımız, açıklamak istediğimiz
husus; bugün yararımıza olan öneriler
yerine yarın aleyhimize hükümler dayatılabileceğini
hatırlamak. Nitekim diğer bölümler bu
tür birçok örneği içeriyor. Bu istekleri
mutlulukla karşılamak, Sivas Kongresi'nde
(1919) reddedilen mandacılığa prim olur.
Silahlı Kuvvetler ve Milli Güvenlik
Kurulu
Beş askeri üyesi bulunan kurulda, sivil
üye sayısı AB isteklerine uyularak dokuza
çıkarılmıştı. Buna rağmen, Milli Güvenlik
Kurulu ile ilgili eleştirilere 2002
Türkiye İlerleme Raporu'nda ağırlıklı
olarak yer verilmeye devam ediliyor:
"Kurulun görüşleri, tavsiyeyi aşan
bir ağırlık taşımaktadır."
"Silahlı Kuvvetler, savunma bütçesinin
hazırlanmasında önemli ölçüde özerkliğe
sahiptir."
"Halen askeri amaçlara yönelik
iki bütçe dışı fon mevcuttur. MGK iç
politikada önemli bir unsur olma özelliğini
korumaktadır. "
"Üyelerinin çoğunluğunun sivilleştirilmesi
ve rolünün danışma organı düzeyine indirgenmesinin
fiiliyatta MGK'nın çalışma tarzını değiştirmediği
görülmektedir."
Avrupa Birliği yetkililerine Türkiye'ye
özgün özelliklerin ve koşulların iyi
anlatılması gerekli. Aksi halde düzeltilmesi,
yerine konulması olanaksız girişimlerde
bulunacak, Türk ordusunun caydırıcı
gücünü yok edecek yaptırımlar uygulayacaklardır.
Türkiye'nin konu ile ilgili özgün yönleri
ve koşulları, hiçbir AB üyesi ülkesininki
ile aynı değildir, çok farklıdır. Türkiye
coğrafi konumu üç kıtanın düğüm noktası
üzerindedir. Politikaların, hareketlerin
hatta savaşların çekim odağı (cazibe
merkezi) durumundadır.
Türkiye jeopolitik konumu; bölge düzeyindeki,
evrensel düzeydeki bütün politikaların
hedefi veya hareket noktası, en azından
güzergahı olmasına ortam hazırlar. Türkiye
Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu duyarlı
bölgelerinin tam ortasındadır. Hazar,
Orta Asya ve Orta Doğu petrol çanaklarının
(Havza) arasındadır.
Türkiye'nin açık ve duyarlı hudutları,
çoğu ile sorunlu olduğu 8 komşusu vardır.
Komşularından İran hariç tamamı dağılan
Osmanlı İmparatorluğu'ndan doğmuştur.
Türkiye çeşitli konularda, özellikle
Doğu Kültürü ile Batı Kültürü arasında
bir sınır ülkesidir. Türkiye'nin jeopolitik
ilgi alanı bütün dünyadır. Kafkaslar,
Balkanlar, Orta Doğu ve Orta Asya Türkiye'nin
jeostratejik ufku ve stratejik ilgi
alanı içindedir.
Türk Toplumu ordu millet geleneğini
Tımarlı sistemle Osmanlı İmparatorluğu'nda
dahi yaşatmıştı. Türkiye Cumhuriyetini
kuranlar; asker-sivil aydınlar ve onların
kurduğu ordudur. Türkiye Cumhuriyetinin
kuruluşunun dayandığı Bağımsızlık Savaşı'nı
zamanının en güçlü ordularına karşı
(İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Ermeni)
kazanmıştır. Sonuçlandırdığı savaş 1.
Dünya Harbi'nin galiplerine karşı kazanılmış
ilk anti-emperyalist mücadeledir.
Türk ordusu millet egemenliğinin tehlikeye
düştüğü durumlarda müdahale ederek egemenliğin
millete devrini sağlamış ve ele aldığı
idareyi kendi iradesi ile, seçimle gelen
kadrolara devretmişti.
Bu şartlardaki bir ülke Silahlı Kuvvetleri'nin
toplum ve devlet içindeki konumunu AB
üye ülkelerinin hiç birisi ile karşılaştırmak
veya aynı koşullarda değerlendirmek
mümkün değildir.
Anlaşılıyor ki Avrupa bin yıldan daha
uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk
ordusu ile AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya
niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya
başladılar.
AB yetkililerinin ve birimlerinin (Avrupa
Parlamentosu, Avrupa Komisyonu, Avrupa
Konseyi) Türk Silahlı Kuvvetleri'ni
küçültmek, zayıflatmak ve TSK'nin konumunu,
etkinliğini azaltmak için Silahlı Kuvvetlerin
bütçe paylarını düşürmek istedikleri
anlaşılıyor.
Türk ordusu resmi olarak 2111 (M.Ö.
209) yıllık bir kurumdur. Bu tarih,
ilk siyasi birlik olarak kabul edilen
Hunların kuruluşu ile başlatılarak hesaplanmaktadır.
Daha önceki toplulukların da elbette
ki askeri kurum ve askeri faaliyetleri
vardı.
Türk Ordusu yapı ve gelenekleri ile
Türk ulusunun bir eseri, kadim Türk
kültürünün bir ürünüdür. Günümüzde dünyanın
en güçlü ve en saygın ordularından birisidir.
Halen ordumuzun eğitim kurumlarında,
otuzdan fazla ülkenin subaylarına eğitim
verilmektedir. AB üye ordularına uygulanan
sistem Türk ordusu ile aynı olamaz.
Avrupa Birliği'ne katılmaya "hayır"
denmesinin sebeplerinden birisi de Türkiye
coğrafyası, Türkiye jeopolitik konumu,
Türk tarihi, Türk kültürü; sonuç olarak
Türk devlet ve toplum yapısının özgün
değerleri, duyarlılıkları ve sahip olduğu
güzellikleridir. Avrupa Birliği'nin
açık amaçlarından birisinin, Türk Silahlı
Kuvvetleri'ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını
azaltmak olduğu anlaşılıyor.
İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması
2002 yılında; Şubat, Mart ve Ağustos
aylarında; 4744, 4748, 4771 sayılı kanunlarla
üç reform paketi TBMM'den geçmişti.
Aynı yıl yeni seçim sonucu iktidara
gelen Adalet ve Kalkınma Partisi yeni
reform paketleri hazırlamıştır.
Nisan 2002'de, 1969 tarihli Irkçılığa
Dayalı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan
Kaldırılmasına Yönelik Birleşmiş Milletler
Sözleşmesi onaylanmıştır. Türkiye, Temmuz
2002'de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki
davalara iştirak edenler ile ilgili
Avrupa Anlaşması'nı imzalamıştır.
2002 Türkiye İlerleme Raporu'nda konuyla
ilgili olarak aşağıdaki tespit ve eleştiriler
bulunmaktadır.
"Duruşma öncesi gözaltı süresi
4 gün olup, olağanüstü hal uygulanan
bölgelerde 3 günlük bir uzatma mümkündür."
"Türkiye, ölüm cezasının kaldırılmasına
dair Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin
6 ve 13 numaralı protokollerini imzalamamıştır.
Türkiye, Ulusal azınlıkların korunmasına
dair Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesini
imzalamamıştır. "
"Türkiye'nin AİHM'nin kararlarını
uygulamaması önemli bir sorun teşkil
etmektedir."
"Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
eski milletvekilleri Sadak, Zana, Dicle
ve Doğan'ın durumlarının düzeltilmesine
ilişkin komitenin yenilenen taleplerine
Türk makamlarının cevap vermesine dair
bir ara ilke kararı 30 Nisan'da kabul
etmiştir. Komite, Türkiye'yi yargılamanın
yenilenmesi veya diğer önlemlerin alınmasına
davet etmiştir. "
"Davacının mülkiyet haklarının
ihlalinin sürdüğü ve Mahkeme tarafından
hükmedilen tazminatın ödenmediği LOİZİDOU
davası hala Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesi'nde görüşülmektedir."
"Asamble, Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitelerini, Mahkeme kararlarının gecikmeksizin
uygulanmasını temin etmek üzere, gerekli
tüm tedbirleri almaya çağırmıştır. Ayrıca
Asamble, Komiteye gerekli hallerde Türkiye'ye
karşı mali yaptırım uygulamasını da
tavsiye etmişti."
Loizidou davası örnek alınarak Türkiye
aleyhine on binlerce dava dilekçesi
hazırlatılıyor ve Türkiye ödenmesi mümkün
olmayan borç yükü altına sokulmaya çalışılıyor.
Avrupa Parlamentosu'nun bölücülük ile
ilgili kararlarından bazıları:
"Türk Hükümetine, PKK'ya ve diğer
Kürt örgütlerine, Kürt konusuna şiddete
dayanmayan ve siyasi bir çözüm bulmaları
için ellerinden gelen tüm çabayı göstermeleri
için çağrıda bulunur." (13.12.1995)
"Avrupa Parlamentosu, Türk vatandaşlarının
Türkiye içinde bir tür kültürel özerklik
için barışçıl yollardan çaba gösterme
haklarını tanır." (18.01.1996)
"Avrupa Parlamentosu, Bay Öcalan'a
verilen cezayı lanetler ve ölüm cezasının
kullanılmasına kesin muhalefetini tekrarlar.
"
"Avrupa Parlamentosu, Türk yetkililerine,
Kürt toplumunun siyasi temsilcileriyle,
özellikle de ülkenin güneydoğusundaki
kentlerin belediye başkanlarıyla, diyaloga
girmeleri çağrısında bulunur."
(15.11.2000)
Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye'ye
karşı düşmanca ifadeler içeren birçok
kararı "Türk-İş, Avrupa Birliği
Türkiye'den Ne İstiyor" başlıklı
broşüründe bulunmaktadır.
Avrupa'nın Türkiye'ye bakışını, Türkiye
hakkındaki düşüncelerini anlatan en
iyi olaylardan birisi de PKK'yı terör
örgütü olarak tanıması olayıdır. Bilindiği
gibi 11 Eylül'de ikiz kulelere karşı
girişilen terörist saldırılarından sonra
ABD terör örgütlerine bazı yaptırımlar
uygulamaya, diğer bütün ülkelere de
uygulatmaya başladı. Avrupa PKK'yı destekliyor,
bu sebeple de terörist örgüt olarak
kabul etmek istemiyordu. Nihayet şöyle
bir formül buldu: PKK'ya isim değiştirtti
ve bir kaç gün sonra PKK'yı terörist
ilan etti. Fakat yeni ismi ile KADEK'in
terörist örgüt olarak ilan etmeyi reddettiler.
PKK'ya da, KADEK'e de hiçbir yaptırım
uygulamadılar.
Bu olayla Avrupa Türkiye'yi çok hafife
almıştır. Gayri ciddi davranmış, hile
yapmıştır. Sadece bu olay; Avrupa Birliği'nin
Türkiye hakkındaki niyetlerini, amaçlarını
anlatmaya yeterlidir. Avrupa emperyalist
yapısına yakışan bir saygısızlık örneği
vermiştir, vermektedir. İşin ilginç
yanı, Türkiye, Dışişleri Bakanlığı dahil
hiçbir birimi ile, bu düşmanca ve aşağılayıcı
olay karşısında etkin bir tutum içerisine
girmemiştir.
Medeni ve Siyasi Haklar
Bu başlık altında bulunan bazı şart
ve öneriler aşağıya çıkarılmıştır. Sadece
aşağıdaki istekleri incelemek, AB'nin
Türkiye 'yi nereye götürmek istediğini
anlamaya yeterlidir.
"İşkence ve yargısız infaz iddiaları
özellikle Güneydoğu Anadolu'da yaygındır."
"İşkence ve kötü muameleden suçlu
bulunanlar hakkında verilen cezalar
genellikle hafif olmakta ve sıklıkla
para cezasına çevrilmekte veya tecil
edilmektedir."
RTÜK Kanunu "Türkiye Cumhuriyetinin
temel niteliklerine ve devletin bölünmez
bütünlüğüne aykırılık teşkil eden yayınların
kısıtlanmasına ilişkin hükümleri muhafaza
etmektedir." Bu kanunda "Türkiye
Cumhuriyetinin varlığını ve bağımsızlığını,
devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü, Atatürk ilke ve inkılaplarına
aykırılık teşkil eden" veya "toplumu
şiddete, teröre veya etnik ayrımcılığa
sevk eden" yayınlar yasaklanmış
ve çok yüksek cezalar getirilmiştir.
"Hantal ön izin sistemi de dahil
olmak üzere dernekler kanununun genel
kısıtlayıcı yapısı muhafaza edilmiştir."
"Mezopotamya Kültür Merkezi, İHD
Bingöl Şubesi ve İHD Merkezi, soruşturmalara
maruz kalmıştır."
"Sivil toplum örgütleri üzerindeki
baskı, Alman Vakıflarına da uygulanmaya
başlamıştır." "Konrad Adenauer,
Fredrich Ebert, Heinrich Böll, Fredrich
Naumann Vakıfları ile Orient Enstitüsü,
"Ulusal bütünlük ve ülkenin laik
yapısı aleyhindeki eyleme iştirak"
iddiaları ile Devlet Güvenlik Mahkemesinin
Savcısı tarafından kovuşturulmaktadır."
"Şubat ayında Alevi ve Bektaşi
Oluşumlar Birliği Kültür Derneği, Anayasanın
14. ve 24. maddeleri ve dernekler kanununun
5. maddesi uyarınca, Müslüman Dini topluluklarına
atıf yapacak şekilde Alevi veya Bektaşi
adı altında demek kurulamayacağı gerekçesi
ile feshedilmiştir. "
"Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)
aleyhinde 1999'da başlatılan kapatma
davası Anayasa Mahkemesi'nde görüşülmeye
devam etmektedir. Şubat 2002'de kurulan
Halklar ve Özgürlükler Partisi de (HAK-PAR)
tüzüğü ve programının "devletin
ve milletin bölünmez bütünlüğüne"
aykırı unsurlar içermesi gerekçesi ile
kapatma davası ile karşı karşıyadır."
"Müslüman olmayan dini topluluklar
yasal engellerle karşılaşmaktadır. "
"Müslüman olmayan dini topluluklar...
Türkiye'de tüzel kişiliklerinin ve mülk
edinme haklarının olmaması ve din adamı
yetiştirme yasağına ilişkin sorunlarla
karşılaşmıştır. "
"Ermeni, Rum ve Katolik mülklerine
ya el konulmuştur ya da el konulma riski
söz konusudur. Geçtiğimiz aylarda Ermenilere
ait mülklere el konulması ile ilgili
iki dava görülmüştü. Protestan cemaati,
ibadet yerlerinin kiralanması ve yeni
kiliselerinin inşası konularında önemli
idari sorunlarla karşılaşmaktadır. Ancak
yetkililer Diyarbakır'da yeni bir Protestan
kilisesinin inşaasına devam edilmesine
Temmuz 2002' de izin vermiştir."
"Dini azınlıkların din adamı yetiştirmelerine
ilişkin yasak devam etmektedir."
"Ermeni Patriği, İstanbul'da Hıristiyanlık
eğitimi yapacak özel bir üniversite
bölümü kurulmasını talep etmiştir."
"Rum Ortodoks Cemaati, 1971' den
beri kapalı olan Fener Ortodoks Okulu'nun
yeniden açılmasını defalarca talep etmiştir.
Protestan ve Katolik cemaatler, Türkiye'de
din adamı yetiştirme özgürlüğünden yararlanabileceklerini
düşünmektedir. "
"Dini cemaatler kendi okullarına
sahip olabilmektedir. Ancak, bu tür
okulların, başkandan (ilgili dini cemaatin)
daha yetkili ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın
bir (Müslüman) temsilcisi olan bir başkan
yardımcısı olmak zorundadır."
Yukarıdaki istekler, Avrupa Birliği'nin
nasıl bir Türkiye yaratmaya çalıştığının
örnekleridir. Bu istekler Sevr Anlaşması'nda
dahi yoktu.
Medeni ve siyasi haklar konusunda,
yukarıdaki istekleri tamamlar nitelikte
Avrupa Parlamentosunun da kararları
bulunmaktadır:
"Düşüncelerini özgürce açıklama
ve insan hakları ilkeleri ile çelişen
yasalara göre suç işledikleri için hüküm
giymiş olan mahkumların serbest bırakılmasını
sağlayacak biçimde düzenlenmiş bir genel
af ilan etmesini ve halen yargılanmakta
olanlar aleyhindeki davaların sona erdirilmesini
talep eder ve özellikle Bayan Leyla
Zana ile DEP'in diğer üç üyesinin derhal
serbest bırakılması çağrısını yeniler."
(20.06.1996)
"Avrupa Parlamentosu Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin Türkiye'nin doğusunda
kısa bir süre önce sürdürdüğü askeri
operasyonlardan ve Kürdistan'daki anlaşmazlığa
barışçıl bir çözüm bulma yollarını aramayı
reddetmesinden büyük kaygı duymaktadır."
(19.09.1996)
"İtalyan vatandaşı olan Dino Frisullo
21 Mart 1998 günü Diyarbakır'da Kürt
Yeni Yılı (Nevroz) kutlamalarına katıldığı
ve Kürt halkının temel haklarını desteklemek
için gösteri yaptığı için tutuklanmıştı..."
(02.04.1998)
"Avrupa Parlamentosu Bay Öcalan'a
verilen cezayı lanetler." (22.7.1999)
Avrupa Komisyonu'na verilen önergede
"Ayasofya'nın Hıristiyan Dünyasına
İadesi" başlığı ile "İstanbul
işgal altındaki Hıristiyan kentidir.
Bizans'taki gibi Constantinopol adıyla
anılmalıdır" denilerek "Ayasofya'nın
asıl sahiplerine yani Avrupalılara iade
edilmesi istendi."(4)
Bu istekler Sevr Anlaşmasında dahi
yoktu derken abartma yapılmadığı, Türkiye'den
istekler iyi incelendiği zaman daha
iyi anlaşılacaktır.
Ekonomik, Sosyal Kültürel Haklar
Yukarıdaki "Medeni ve Siyasi Haklar"
bölümüne konulan bazı şartlar, gerçekte
bu bölümü de ilgilendirmektedir. Örnek
olarak: Mezopotamya Kültür Merkezi hakkında
dava açılması; Türkiye'de şube açan
üç Alman vakfı hakkında DGM'de dava
açılması; Alevi ve Bektaşi dernekleri
hakkında dava açılması; Müslüman olmayan
toplulukların yasal engellerle karşılaşması
savı; Ermeni, Rum ve Katolik mülklerine
el konulması; Dini azınlıkların din
adamı yetiştirmelerinin önlenmesi; Ermeni
Patriğinin İstanbul'da Hıristiyanlık
eğitimi yapacak özel bir üniversite
bölümü açılması isteği, Ekonomik ve
Sosyal Kültürel Haklar başlığı altında
aşağıya çıkarılan istek ve şartlarla
birlikte değerlendirilmelidir.
"Laz ve Pontus kültürü ile ilgili
kitaplar hakkında soruşturma ve kovuşturma
açılmıştır."
"Etnik grupların üyelerinin kendi
dil ve kültürel kimliklerini ifade edebilmelerine
yönelik gelişmeler sınırlı olmuştur.
"
"Türkiye ulusal azınlıkların korunması
için Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi'ni
imzalamamıştır."
Sonuç
Avrupa Birliği ve Kopenhag Kriterlerine
uyum için elliye yakın Anayasa maddesini
değiştirdikten ve üç defa paket halinde
uyum kanunları çıkardıktan veya kanunlarda
değişiklik yaptıktan sonra, bu gelişmeler
yeterli görülmemiş, 2002 Türkiye İlerleme
Raporu ile yeni isteklerde bulunulmuştur.
Yerine getirilemeyen birçok isteği ve
yeni şartlan içeren bu raporun Türkçesi
143 sayfadır.
Bu yazıda, bunca uyum çalışmasından
sonra, verilen rapordaki bazı istekler
ve aynı konularda Avrupa Parlamentosunun
aldığı kararlardan kesitler toplanmıştır.
Avrupa Birliği'nin bugüne kadarki istekleri
ve ileri sürdükleri şartlar topluca
değerlendirilmelidir.
Katılım Ortaklığı belgelerine ve İlerleme
raporlarına dahil edilen koşullar ve
düzenlemeler Kopenhag k-Kriterleri'ni
gerçekleştirecek özelliklere sahip olmalıdır.
Bu kriterlerin dışında amaçlara ulaştıracak
yaptırımlar başka niyetlerin işareti
olarak görülmelidir.
Katılım Ortaklığı belgesinde ve İlerleme
Raporu'nda belirtilen önlemler ve şartlar
Türk-Yunan sorunlarına Yunanistan yararına
çözümler getiriyor. Doğu sorununu anımsatıyor
ve ağırlıkla Kopenhag Kriterleri'nin
dışında istekleri içeriyor.
İstekler ve Koşullar Kimleri ve Neleri
Destekliyor?
Katılım Ortaklığı Belgesi, İlerleme
Raporu ve Avrupa Parlamentosu kararlarında
ele alınan konu başlıkları ve içerik
birbirinin ayın ve birbirini tamamlıyor.
Ayrı zamanda ve AB'nin farklı birimlerinde
hazırlandıkları halde her üç belgedeki
isteklerin tümü örtüşüyor. Belli bir
politikanın ürünleri olduğu anlaşılıyor.
Anlaşılıyor ki Avrupa Birliği'nin bütün
alt birimlerinde Türkiye'ye karşı oydaşma
var.
Konular:
Kıbrıs:
Kıbrıs'ın Kopenhag Kriterleri ile hiçbir
ilgisi yoktur. Buna rağmen Helsinki
kararlarına dahil edilmiş, Katılım Ortaklığı
Belgesinde ve İlerleme Raporlarında
ifadesini bulmuştur. Türkiye bu yanlışa
karşı çıkmamıştır.
AB baskıları ile yetinilmemiş, ABD'nin
ve AB'nin destek ve katkılarıyla hazırlanan
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin
Kıbrıs Planı, KKTC'ni nihayetlendirecek
bir yapıda şekillendirilmiştir.
Metin içinde açıklanmakta olan koşullar
ve önlemler ile Kıbrıs'ın; Doğu Akdeniz,
Orta Doğu ve Petrol yolları üzerinde,
AB'nin stratejik bir üssü olma yolunun
açılmasına çalışılmaktadır.
Kıbrıs'la ilgili olarak, Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri'nin ismi altında
ABD, AB (İngiltere, Fransa, Yunanistan)
tarafından hazırlandığı anlaşılan ve
Kıbrıs Rum Tarafına, Yunan basınına
önceden duyurulan Annan Planı uygulanmaya
başladıktan en geç altı ay sonra KKTC
tükenir, Kıbrıs bir Yunan ve AB adası
olur.
Ege Sorunları:
Ege Denizi üzerindeki Türk-Yunan anlaşmazlığı
bütün belgelerde Kıbrıs ile birlikte
ele alınmıştır. Başlangıçta Türkiye'nin
kabul etmediği bir yol olan; sorunu
Uluslararası Adalet Divanı'na götürme
çözümü, Türkiye'deki ödüncü Avrupa Birliği
yandaşlarına kabul ettirilmiştir.
2004 yılına kadar anlaşma olmazsa sorun
Adalet Divanı'na götürülecektir. AB'li
yetkililer çok iyi biliyor ki Uluslararası
Adalet Divanı'nda karar Yunanistan'ın
lehine çıkacak ve Ege bütünü ile Yunanistan'ın,
dolayısı ile Avrupa Birliği'nin olacaktır.
Nitekim Avrupa Parlamentosu'nun metne
alınan kararında "Ege Avrupa Birliği'nin
sınırı" olarak nitelendirilmektedir.
2004 yılında sorun ısınacaktır. Türkiye'deki
AB yandaşları açıklanan sonuçlarla öğünemezler.
Bu konunun da Kopenhag Kriterleri ile
bir ilgisi yoktur. Megali İdea'yı ve
Doğu Sorununu uygulamayı amaçlayan,
Türkiye'ye yönelik özel dayatmalardan
bir diğeridir.
Türkiye'de Yeni Azınlıklar Yaratılması:
Lozan Anlaşmasına göre Türkiye'de sadece
gayri Müslim azınlık vardır: Rumlar,
Ermeniler, Yahudiler. Avrupa Birliği'ne
katılım ile ilgili bütün belgeler ırk
ve mezhebe dayalı azınlıklar yaratmaya
yönelik önlemleri ve dayatmaları içeriyor.
Yeni azınlıklarla birlikte, Lozan'da
belirlenen eski azınlıklara yeni haklar
verilerek, Sevr Anlaşması'nın ortamı
hazırlanmaya çalışılıyor
Metinler incelendiği zaman görüleceği
gibi Aleviler, Bektaşiler, Hıristiyanlar,
(Rumlar Ermeniler), Kürtler, Lazlar,
Pontus isimleri açıklanarak destekleniyor.
Verilecek hakların sonunda Türkiye'nin
bölünmesi doğal bir sonuç olacaktır.
Patrikhane'ye ve Kiliselere Destek;
Bizans'a Can Suyu
Fatih Kaymakamlığına bağlı Fener Rum
Patriği Barthalomeos, ünvanını dış ilişkilerde
şu şekilde açıklıyor: "Ecumenical
Patriarch and Archbishop of Constantinople
and New Rome" "İstanbul'un
ve Yeni Roma'nın Başpiskoposu ve Evrensel
Patriği". Patrik "Yeni Roma"
ile Bizans'ı kastediyor. Bilindiği gibi
"Bizans" İkinci Roma olarak
da anılır. İstanbul'un fethinden sonra
Rus Çarları ve birçok Batılı düşünür,
örnek olarak Haçlı Seferleri'nin ünlü
yazarı Steven Runciman, Moskova'yı İkinci
Bizans olarak adlandırırlar. Barthalomeos
3. Roma veya Bizans, diyemediği için
"Yeni Roma Başpiskoposu" ünvanını
kullanıyor.
Patriğin ekümenliği yani evrenselliği
ise kabul etmediğimiz bir iddiadır.
İstanbul'un (ona göre Constantinople)
Başpiskoposu da değildir, Fener Rum
Patriği'dir. Buna rağmen dış ülkelerde
Bizans amblemi kullanmakta, devlet başkanı
protokolü ile karşılanmaktadır. Bizim
dışarıdaki görevlilerimiz ne yapıyor
bilmiyoruz. Eminim Türkiye'ye gönderdikleri
raporlara dahil ediyorlar. Peki, sorunu
kim çözecek? Herkes politikacıya, Bakanlara
yöneliyor. Bazen politikacılarımızı
haksız olarak suçluyoruz. Biraz da bürokratlarımızın
eksikleri üzerinde durmalıyız.
Papa nasıl bütün Katoliklerin ruhani
lideri ise, Patrik'te kendisini dünyadaki
bütün Ortodoksların ruhani lideri kabul
etmektedir. Böylece Papa'nın Roma'daki
din devletinin benzeri olan ve İstanbul
surlarını hudut yapan Ortodoks din devletinin
adımlarını atmaktadır.
İstanbul'daki Ortodoks din devleti
ile birlikte, Anadolu'da canlandırılacak
kiliselerle, Bizans'a can suyu verilmeye
çalışılıyor. Benzer konuların; yirmincisi
J. Chirac'ın başkanlığında Paris'te
yapılan Bizans toplantıları kulislerinde
konuşulduğu basına yansımaktadır.
Hıristiyan Bayrağı Altında Toplanmaya
Davet
Avrupa Birliği bayrağında bulunan on
iki yıldızdan her birisinin bir üye
ülkeyi temsil ettiği zannediliyordu.
Türk gazetelerinden bazıları bugün de
öyle zannedip, Türkiye'nin üyeliğini;
yıldızlardan birisine Türk hilali takarak
anlatmaya çalışıyorlar. Bazıları da
on iki yıldızın ortasına Türk bayrağı
koyma acayiplikleri gösteriyor. Avrupa'da
bazı kesimler ise, yıldızların ortasına
Hz. Meryem'in resmini koyuyor.
Üye sayısı on ikiden on beşe çıktığı
halde yıldız sayısı on iki olarak kaldığı
hayret edilerek görüldü. Gerçi AB üye
sayısı on ikiden az olduğu zaman da
kaynaktaki yıldız sayısı on iki idi.
Bu gelişmeler üzerine yorum yapılmaya
başlandı ve yıldızların Hz. İsa'nın
on iki havarisini temsil ettiği düşünüldü.
Konuya son noktayı bir internet yayını
ile Peter isimli İngiliz Protestan koydu.
(5)
Bu belgede 12 Havari'ye gönderme yapılmakla
beraber İncil'deki vahiyin (Revalation)
12.1 numaralı ayeti üzerinde duruluyor
ve ayet açıklanıyor: "Gökte ulu
bir belirti göründü. Güneşi kuşanmış
bir kadın, ayaklarının altında da ay.
Başında 12 yıldızdan bir taç."
Belgede şu not bulunmaktadır: "Meryem
Ana'nın başındaki 12 yıldızlı tacı ve
mavi pelerini AB bayrağındaki rengi
temsil ediyor."
Görüldüğü gibi AB yandaşları bizi Hıristiyan
bayrağı altında toplanmaya davet ediyorlar.
Böyle bir birliğin eyaleti yapmaya çalışıyorlar.
Türkiye'deki AB yandaşları da bu gerçeği
toplumdan köşe bucak gizlenmeye çalışıyorlar.
Elbette ki mızrak çuvala sığmıyor.
Türkiye Açıklanan Sonuçlara Katlanabilir
mi?
Türkiye bu sonuçlara elbette ki katlanamaz.
Ancak konu ulusumuza başka yönleri ile,
olduğundan farklı anlatılıyor. 200 yıldan
bu yana Türkiye'nin aynı amaca (Avrupa'ya)
yönelik bir tutum içinde olduğu söyleniyor.
Nizam-ı Cedit ve Tanzimat ile Batıya
eğilimin başladığını, Meşrutiyetler
(1867 ve 1908) ve Türk Devrimi ile sürdürüldüğünü
söylemek istiyorlar. AB eyaleti olmayı
bu gelişmenin doğal sonucu olarak göstermeye
çalışıyorlar.
Sayılan hareket ve atılımlar gerçekten
birer Batılılaşma hareketidir. Batı
kültürü ile Türk kültürünün uyumunu
ararlar. Fakat asla Avrupa ile entegrasyonu
(bütünleşmeyi, içinde erimeyi) amaçlamazlar.
Avrupa'nın bir eyaleti olmak, yenileşme
hareketlerini yapanların hiçbirisinin
aklının köşesinden dahi geçmemiştir.
Sadece Avrupa Birliği muhipleri böyle
düşünüyorlar.
Atatürk çağdaşlaşma olgusunu en açık
olarak, onuncu yıl nutkunda söylemişti:
"Kültürümüzü çağdaş uygarlığın
üyesine çıkaracağız". "Kültürümüzü
çağdaş uygarlığın üstüne çıkarma"
söylemi ve bu söylemin amacı, Avrupa'nın
eyaleti olmak şeklinde yorumlanamaz.
Bağımsızlık ve egemenlik Atatürkçü düşüncenin
ve Türk Devrim uygulamasının ana kaynaklarıdır.
Avrupa Birliği üyeliği ile sadece çelişmez,
aynı zamanda çatışırlar. Avrupa Birliği'ne
katılmamız yönünde yapılan propagandalarla
terör estiriliyor.
Sivil toplum kuruluşları günümüzün
devlet ve toplum yaşamlarında vazgeçilmez
birimlerdir. Bir ölçüde demokratik yaşamın
emrivakileridir. Ancak Türkiye'de bir
tehlike ile karşı karşıyayız. Zengin
sivil toplum kuruluşları öncülüğü ele
alıyor ve kendi siyasi tercihlerini
topluma benimsetmek için sahip oldukları
olanakları kıyasıya kullanıyorlar.
Benzer bir gelişmeyi Avrupa Birliği'ne
katılmamız olayında yaşadık. TÜSİAD
ve TOBB uçaklar dolusu insanı, çoğunlukla
diğer sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerini,
önce İstanbul'a sonra Avrupalara götürdüler,
yedirdiler, içirdiler, gezdirdiler,
propagandalarını yaptılar, geri getirdiler.
Gazetelere sayfalar dolusu ilanlar
verildi. TBMM önüne saatler dikildi.
Bütün bu gelişmeler medya patronları
tarafından da desteklendi. Etkin kuruluşlara
sızan bazı grupların sivil toplum kurumlarını
yönlendirdiği söylentileri de duyuluyor.
Avrupa Birliği'ne katılmamızla ilgili
olarak yanıltıcı halk oylamaları yapıldı.
Girelim fakat ödün vermeyelim diyen
%50 civarındaki grup, daima AB'ye "evet"
diyenlere eklenerek, toplumun % 70'i
evet diyor propagandası yapıldı. Herkes
buna inandırıldı.
Soru; AB 'ye girip zengin olmak istiyor
musun? Ya da; Özgür olmak: istiyor musun?
şeklinde soruldu.
Toplumun % 70'i AB'ye katılımı şartsız
isteseydi, bu yolun öncüsü partiler
seçimde barajın altında kalırlar mıydı;
liderleri, hem seçimi hem de başkanlıkları
kaybederler miydi?
Türkiye, Türk toplumu 3 Kasım 2002
seçimlerinde Avrupa Birliği'nin dayatmalarını
demokratik yoldan ve en kesin şekilde
reddetmiştir. Gerçek şu ki AK Partisi'nin
bu ölçüde AB'ye katılım yandaşı olduğu
seçim öncesinde bilinmiyordu.
Avrupa Birliği'nin Dayatmalarında
Kullandığı Araçlar
Avrupa Birliği belirlediği ve Kopenhag'da
açıkladığı kriterleri şu araçlarla yaşama
geçirmeye çalışıyor. Katılım Ortaklığı
belgeleri; her yıl verilen İlerleme
raporları. Bu belgeler iyi işlenmeli,
incelenmeli ve açmazlar ortaya konmalıdır.
Türkiye 2002 İlerleme Raporu'nda; maddelerin
şurasına, burasına sıkıştırılmış, basit
gibi görünen gerçekte yaşamsal etkinliği
olan bir yığın konu bulunuyor. Örnek
olarak: Terör suçlarına getirilen istisna
eleştiriliyor; Katılım Ortaklığı'nın
öncelikleri olan insan hakları, Kıbrıs,
sınır anlaşmazlıklarının (Ege Denizi
kastediliyor) barışçıl yollarla halli
gibi kilit konularda ilerleme sağlanması
isteniyor; Yargının her zaman bağımsız
ve tutarlı hareket etmediği söyleniyor;
Gözaltı süresinin hala uzun oluşu; Zana,
Sadak, Dicle ve Doğan'ın durumlarının
düzeltilmesi; Loizidou dava kararının
uygulanması (Bu karar siyasidir. Türkiye
kabul ederse ardından onlarca milyar
dolar ödemek durumunda kalabilir); bu
amaçla Türkiye'ye mali yaptırıma geçilmesi;
Mezopotamya kültür merkezi, Alevi, Bektaşi
kültür dernekleri hakkındaki yasal işlemler;
Müslüman olmayan dini toplulukların
yasal engellerle karşılaşması, Ermeni,
Rum ve Katolik mülklerine ya el konduğu
ya el konulma riskinin söz konusu olduğu;
Protestan cemaati ibadet yerlerinin
kiralanması ve yeni kiliselerin inşası
konularında önemli idari sorunlarla
karşılaşıldığı, Ermeni Patriği'nin İstanbul'da,
Hıristiyanlık eğitimi yapacak özel bir
üniversite bölümü kurulmasını talep
ettiği; Protestan ve Katolik cemaatlerinin
Türkiye'de din adamı yetiştirme özgürlüğü...;
Dini cemaat okullarında başkandan daha
yetkili Müslüman bir başkan yardımcısı
bulunduğu; Laz ve Pontus kültürü ile
ilgili kitaplar hakkında soruşturma
açıldığı... gibi bir yığın amaçlı şikayet.
Görüldüğü gibi Avrupa Birliği Kopenhag
Kriterleri ile ilgili olsun olsun olmasın
Türkiye üzerindeki niyet amaçlarını
katılım ortaklığı belgesi ve ilerleme
raporları ile gerçekleştirmeye çalışıyor.
Bu belgelerde işlenen konular ayrıca
sık sık AB yetkilileri; özellikle genişlemeden
sorumlu, Alman Günter Verheugen tarafından
tekrar ediliyor.
Avrupa Birliği Hangi Aşamada
Türkiye'de en az araştırılan konulardan
birisi Avrupa'nın özellikle Avrupa Birliği'nin
içinde bulunduğu durum ve Avrupa'daki
gelişmelerin yönüdür. Avrupa ABD Dışişleri
Bakanı'nın söylediği gibi bir yaşlı
kıta. Sanırım oldukça da yorgun. Hatta
biraz bezgin ve isteksiz. Başka bir
anlatımla yaşama sevincini, özellikle
ihtirasını bir ölçüde kaybetmiş. Mazisini
kendisine yeterli görüyor.
Avrupa Birliği, olgusunun yararlarının
yanı sıra; Avrupa, ulusları arasında
daha önce var olan rekabetin sebep olduğu
gelişmenin getirilerini yitirmektedir.
Birliğin birimlerine (Avrupa Parlamentosu,
Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu...)
teslimiyet görüntüsü veriyorlar. Avrupa'daki
en görünen hareket Almanya'nın Avrupa
Birliği'ne egemen olma politikası ve
Almanya'nın AB'yi desteğine alarak evrensel
güç olma hevesidir. Gerçekte Almanya'da
da bezginlik işaretleri, lider yorgunluğu
emareleri görünüyor.
Almanya, Doğu Almanya ile uyumda bugün
de sıkıntılar çekiyor. Doğu Alman eski
kuşağının uyum gösteremeyeceği belli
olmuştur. Bütün ümit yeni doğu Alman
kuşağının yetişmesinde. 9-10 Kasım 1989'da
Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana
henüz 15 yıl dolmadı. Anlaşılan iki
Alman halkının uyumu için bugüne kadar
yapılan yatırımlara (bazı araştırıcılara
göre 90 milyar dolar) yenilerini eklemeye
devam etmek gerekecek. Bu sonuç Almanya
ve AB üyeleri için önemli bir olumsuzluktur.
Almanya 2. Dünya Harbi sonunda Polonya'ya
verilen topraklardan (Polonya yüzölçümünün
% 40'ı) göç eden 8-10 milyon Alman ve
Çek Cumhuriyeti'nden göç eden 2-3 milyon
Südet Almanını sandığı kadar kolaylıkla
eski topraklarına gönderemeyeceğini
görmeye başladı. Anlaşılıyor ki Almanya
bu yolla topraklarını genişletmeyi planlıyor.
Daha az kalkınmış AB ülkelerine (özellikle
Yunanistan, İspanya ve Portekiz'e) yapılan
yardımların büyük bölümünü karşılayan
Almanya yeni 10 (12) ülkenin ihtiyaçlarına
cevap vermekte zorlanacak. Gerçekte
yeni ülkeleri AB'ye katılmaya özendiren
asıl unsur ise yardımlardı. Bu durum
Almanya'nın AB içindeki etkinliğini
azaltacak, diğer üyelerin uyumunu geciktirerek
AB üyeliği arzularını törpüleyecektir.
Avrupa 2. Dünya Harbi'nde sömürgelerini
yitirmiş, kendi stratejik kaynaklarını
tüketmiş, ham madde ve stratejik kaynak
bakımından tamamen dışa bağımlı hale
gelmiştir.
Avrupa'nın jeostratejik düzeyde üç
büyük gücü ve üç çok önemli eksiği vardır.
Avrupa'nın güçlü olduğu alanlar: 1.
Bilgi ve deney birikimi (teknoloji).
2. Sermaye. 3. Girişimci ruh. Avrupa'nın
jeostratejik düzeydeki ihtiyaçları ise:
1. Pazar. 2. Ham madde. 3. Ucuz iş gücüdür.
Bu nedenlerle Avrupa çok ciddi şekilde
dışa bağımlıdır.
Avrupa ihtiyaçlarını büyük ölçüde küreselleşmenin
nimetlerinden, getirisinden yararlanarak
gidermektedir. Ancak küreselleşmenin
getirilerine kavuşmasının ana aracı
olan neo-emperyalizmi uygulayacak güç
unsurlarına, yaptırım olanaklarına sahip
değildir. Daha büyük ekonomik güç, daha
büyük sermaye ve birikim ihtiyacında.
Bu eksiği kapatacak askeri güce sahip
değil; politik, diplomatik etkinliği
yeterli değil. Eksiklerini bugüne kadar
ABD kapatıyordu. Irak sorunu sebebiyle
ABD ile AB'nin düştüğü anlaşmazlık çok
ciddi sorunlar doğurabilir.
Irak sorunu savaş başlamadan üç önemli
kırılmaya sebep olmuştu: Birincisi;
Avrupa artık ABD'nin köprübaşı değildi.
Hatta alttan alta rekabet ederken, Irak
olayında çekişme su yüzüne çıkmıştır.
İkincisi; ABD, artık çok rahatlıkla
uluslararası kuruluşları, örneğin Birleşmiş
Milletleri, NATO'yu kontrolüne alamamakta,
diğer ülkeleri etkileyememektedir. Üçüncüsü;
Avrupa Birliği yeterince birlik yaratamamıştır.
Irak olayında olduğu gibi özellikle
dış politikada küçük sebeplerle bölünme
yaşayabilmektedir. Çok muhtemeldir ki
bir süre sonra bazı iç sorunlar da bölünmelere
sebep olabilecektir.
Kaba çizgileri ile açıklanan bu Avrupa'nın
eyaleti olmak için fedakarlıkta bulunmaya
değer mi? Değil fedakarlıkta bulunmak,
gerçekte hiçbir getirisi, Türkiye'nin
eyalet olmasına değmez. Türk Tarihi,
Türk Kültürü ve Türk Devrimi bağımsızlık
esasından can sularını alırlar.
Atatürk'ün emaneti olan bağımsızlık
ve egemenlik hiçbir şey için ve hiç
kimseyle paylaşılmayacak kadar değerlidir.
Bağımsızlık ve egemenlik ulusal onurumuzdur.
Dünya yeniden kuruluyor. Türkiye hiçbir
şey istenmeden çağrılsa da Avrupa Birliği'ne
katılmamalı; Atatürk'ün kurduğu bağımsız,
egemen cumhuriyetini, ulus devletini
korumalıdır.
------------------------------------------------------------------------------------------------
1. Bana göre her zaman
2. Gerçekte TBMM'ne bilgi vermekle yetinilmeyip
Anayasa'nın 90. maddesi 4. fıkrası gereğince
"Kanun şeklinde" TBMM'den
çıkması gerekiyordu.
3. Türk-İş, Avrupa Birliği Türkiye'den
Ne İstiyor, 2002
4. Sabah Gazetesi, 23 Mart 2002, Hayrullah
Mahmut
5. http://freespace.virgin.net/peter
İ.k/Eu_Flag_Page I.htm