Stradigma: Irak Savaşı'nın bitmesinin
ardından, savaşın küresel ve bölgesel dengeleri
nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Özellikle
Türkiye'nin de bir parçası olduğu Avrasya
ve Ortadoğu jeopolitiğinin yeni şekillenmesi
sizce nasıl olabilir?
A. Eralp: Bu savaş bir çok şeyi ortaya
çıkardı. Her şeyden önce ABD bir süredir uluslararası
sistemde ağırlığını daha çok arttırmaya yöneliyordu.
Bu ağırlığını da tek taraflı bir düzen oluşturma
çerçevesinde şekillendirmeye yöneliyordu.
Amerika Birleşik Devletleri'nin yönelişi düşünüldüğü
zaman, esasında bunun geleneksel yönelişlerinden
oldukça farklı olduğu görülmektedir. Şu açıdan
farklı, Amerika Birleşik Devletleri 2. Dünya
Savaşı'ndan sonra düzenin şekillendirilmesinde
ve bu düzenin uluslararası işbirliğine ve
uluslararası örgütlenmeye dayalı olmasına
çok önem vermişti. Bir açıdan düşündüğümüzde
de Amerikan liderliğinin yaratıcı tarafı da
buydu zaten. Ve bu çerçevede Avrupa ile işbirliği
geliştirdi, Avrupa uluslararası sisteme dahil
edildi ve sistemde uluslararası örgütlenme
yaratıldı. Son duruma baktığımız zaman, Amerikan
yönetiminin kendisinin yarattığı bu düzenden
ayrılmaya başladığını ve uluslararası sistemi
tek yanlı şekillendirmeye yöneldiğini görüyoruz.
Bir süredir uluslararası sistemdeki sorun
bu açıdan önem kazandı.
Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle,
uluslararası sistem Soğuk Savaş dönemine nazaran
daha karmaşık bir hal aldı. Bildiğiniz gibi
Soğuk Savaş dönemi daha basit iki kutuplu
bir sistemdi. Soğuk savaş sonrası sistem çok
aktörlü, sorunların daha çok arttığı, sorunların
iç içe geçtiği bir sistem şeklini aldı. Bu
sistemin tek taraflı yönetimi daha da zorlaştı.
Fakat Amerikan yönetimi askeri gücünün de
artmasından kaynaklanan nedenlerle, Soğuk
Savaş sonrası sistemi özellikle Bush yönetime
geldikten sonra daha tek taraflı, daha çok
askeri araçlara dayanarak şekillendirmeye
yöneldi. Bu özellikle tabii Avrupa'daki değil,
Ortadoğu ve Avrasya'daki gelişmelere yansıdı
çünkü düşündüğümüz zaman Avrupa'da tek yanlı
ve askeri çözümlerin ağırlıklı olması daha
zordur. Bu bölgede 2. Dünya Savaşı'ndan sonra
Avrupa Birliği ve bütünleşme süreci gelişmiş
durumda ve bütünleşme çerçevesinde orada bir
anlamda çok daha işbirliğine dayalı, uluslararası
örgütlenmeye dayalı bir düzen kurulmuş durumdadır.
Soğuk Savaş sonrasında Avrupa Birliği bu kurulu
düzeni Avrupa'nın doğusuna doğru da yaymaya
çalıştı. Buna bağlı olarak son on yılda merkezi
Avrupa'da ve Avrupa'nın doğusunda da uluslararası
işbirliği mekanizmalarının ve uluslararası
kurumsallaşmanın arttığını gözlemledik.
Ortadoğu ve Avrasya'ya baktığımız zaman bu
anlamda bir boşluk var ve bu bölgelerin uluslararası
sisteme entegre edilmesi gerekir. Bu noktada
bu bölgelerin uluslararası sisteme nasıl entegre
edilebileceği önemli bir sorudur. Burada Avrupa
ile Amerika işbirliği içerisinde olabilirlerdi.
Uluslararası örgütlenme ve belli bir işbirliği
içerisinde bu yapılabilirdi ama son on yılda
bunu görmedik. Gördüğümüz daha ziyade, Avrupa'nın
daha çok Avrupa kıtası içindeki sorunlara,
kendi çevresindeki merkezi Avrupa'ya yönelmesi
ve ilk olarak merkezi Avrupa'nın sorunları
çözmeye yönelmesi oldu. Mesela Avrupa Birliği
yeni yeni yönelmeye başlasa da Balkanlara
ilk başta yönelemedi. Amerika Birleşik Devletleri
ise ilk başta belki Avrupa sorunlarının içindeydi,
fakat sonradan Avrupa'dan çekilmeye başladı
ve daha çok Avrasya'ya ve Ortadoğu Bölgesi'ne
yöneldi. Bunun sonucunda da uluslararası rekabetin
Ortadoğu Bölgesi'nde ve Avrasya'da çok arttığını,
bir başka deyişle Amerika Birleşik Devletleri'nin
bu yeni bakışının bölgeye yansımasını gözlemledik.
Potansiyel olarak belki Soğuk Savaş döneminde
Avrupa ile Amerika, Avrupa'nın sisteme kazandırılması
çerçevesinde belki birleşmişlerdi. Soğuk Savaş
sonrasında da Avrasya ile ilgili böyle bir
durum olabilir mi diye düşünmek mümkündü ama
bu gerçekleşmedi. Tabii belki zamanla olabilir,
henüz bununla ilgili kesin sonuçlara varmamak
gerekir. Ama şu ana kadar Irak Savaşı'nın
ortaya çıkardığı durum, Amerika Birleşik Devletleri'nin
Avrasya'ya ve Ortadoğu'ya yoğun bir şekilde
yöneldiği ve burayı kendi etkisi altına almaya
yöneldiği, Avrupa'nın (Avrupa Birliği'nin)
ise Avrupa Bölgesi'nde, merkezi Avrupa ve
belki de Balkanlara doğru ilerlemeye yöneldiği
görülüyor. Böylece bir anlamda Türkiye, Avrupa-Amerika
çekişmesinin tam göbeğinde veya ortasında
kalmış bulunuyor. Bunun Türkiye açısından
büyük sonuçları olacaktır.
Zamanla Avrupa ve Amerika bu bölgede daha
çok işbirliğine giderlerse, bu durum Türkiye'yi
çok olumlu etkileyecektir ve Türkiye bu işbirliğinin
göbeğinde olmaktan yararlanacaktır. Ama şimdiki
durumun mevcut kaldığını veya artarak ivme
kazandığını düşünelim. Güçlenen bir Avrupa'yla,
özellikle merkezi Avrupa'yı kendisine katmış
sonrada Balkanlara yönelmiş Avrupa Birliği
ile Avrasya Bölgesi'nde hakimiyeti artmış
bir Amerika'nın, çekişme içine girdiği ve
gerginliğin ortasında kalan bir Türkiye düşünelim.
Böyle bir senaryoda ciddi zorlukların ortaya
çıkacağı çok açık. Irak Savaşı başlangıç olarak
sayılırsa önümüzdeki yıllarda bir çok değişiklik
görüleceğini düşünüyorum.
Irak Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri
Ortadoğu'yu şekillendirmeye çalışacaktır.
Bu şekillendirmede tek taraflı dediğim bakış
tarzı mı hakim olacak, yoksa Avrupa'yla daha
çok işbirliğine mi gidecek, Avrupa'nın bir
anlamda daha fazla güçlenerek bu bölgelere
doğru yönelmesine mi neden olacak?
Stradigma: Uzun vadede sizce ABD ve
AB arasında bir hakimiyet mücadelesi yaşanabilir
mi?
A. Eralp: Şimdi baktığımız zaman,
özellikle de bu dönemde Bush yönetimin bakışının
etkisiyle Avrupa'yla mesafe açıldığını, Amerika
ile Avrupa arasında farklı bir bakış açısının
ortaya çıktığını görüyorum. Ama bunun uzun
dönemde sürdürülmesinin de kolay olmadığını
görüyorum. Bunun da nedeni, Avrupa Birliği
merkezi Avrupa'yı kattıktan ve şimdi de Balkanlara
yöneldikten sonra Balkanlar ile ilgili sorunları
önümüzdeki 5-6 yıllık süre içerisinde çözebilirse,
o zaman Avrupa Birliği oldukça güçlenecek,
sadece iktisadi anlamda değil siyasi anlamda
da güçlenmeye başlayacak. Yani Avrupa'nın
en etkin gücü haline gelecek ve bu çerçevede
Balkanları da içine alarak Ortadoğu bölgesine
yakınlaşacak. Kıbrıs meselesi de düşünüldüğünde
AB'nin Doğu Akdeniz Bölgesi'ne de açılmış
olduğunu görüyoruz. Bu durumda karşımıza Ortadoğu'daki,
Akdeniz'deki ve dünyadaki siyasi konularla
daha fazla ilgilenecek bir Avrupa Birliği
çıkıyor .
Bu çerçevede Amerikan yönetiminde Bush yönetiminin
şimdiki bakışı sürekli olacak mı olmayacak
mı onu da yaşayacağız ama bu bakışın sürekli
olması kolay değil. Amerika'nın tek başına
bütün bu coğrafyayı yönetmesi kolay değil.
O bakımdan da kısa vadede belki Amerika daha
fazla hakimiyet içerisinde olacak ama uzun
dönemde önümüzdeki on yıl dünya çerçevesinde
ABD ile Avrupa arasında bir anlamda biraz
daha işbirliği olabileceği bir noktaya doğru
ilerleyebilir. Bu tabii biraz da Amerika Birleşik
Devletleri dünyayı yönetme yaklaşımı Avrupa
ile paylaşacak mı onunla da ilgili bir konu.
Soğuk Savaş döneminde Avrupa dünyayı yönetme
açısından oldukça ikincil bir durumdaydı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük bir
ağırlığı vardı ve bu uzun zaman böyle devam
etti. Son 10 yılda Avrupa Birliği bir çıkış
gerçekleştirdi ve bu çerçevede dış politika
mekanizmasının güvenlik ile yaklaşımlarını
biraz daha kurumsallaştırıp, biraz daha pekiştirmeye
çalışıyor. AB bunu sürdürebilirse, önümüzdeki
8-10 senede global aktör olmasa bile global
konularda etkisinin artacağını düşünüyorum,
çünkü AB iktisadi olarak büyük bir güç kazandı,
şimdi ise bunu siyasi güce dönüştürmeye çalışıyor.
Ama siyasi güce dönüştürürken de ABD ile aynı
tip veya aynı yaklaşımlar içerisinde olan
bir siyasi güç de olmak istemiyor. ABD meseleleri
daha çok askeri güçle çözen, AB ise kendisinin
bütünleşme süreci etkisi ile askeri süreçleri
biraz daha ikinci plana bırakan ve meselelere
iktisadi bütünleşme ile başlayarak, siyasi
bir işbirliği içinde daha yumuşak çözümler
getirmeye çalışan bir güçtür. Avrupa Birliğini
düşündüğümüz zaman son yıllarda Amerika'dan
farklı olsa da biraz daha askeri meselelere
önem vermeye başladı. AB krizler daha çok
artmadan, krizleri önleme stratejilerine ağırlık
veriyor ve bu çerçevede de mesela merkezi
Avrupa örneği gibi kendine benzer yapılar
oluşturuyor. Biraz uzun zaman aldı ama AB
8-10 yıl içerisinde gitgide kendisine yakın
yapılar oluşturdu. Düşündüğümüz zaman artık
merkezi Avrupa'da, Batı Avrupa gibi savaşların
önlendiği bir durum ve yapı ortaya çıkmaya
başladı.
Stradigma: Günümüzde AB için kritik
bölgeler nerelerdir?
A. Eralp: Balkanlar, şimdi AB Balkanlar'da
kendisine yakın yapılar oluşturmayı deniyor.
Balkanlar hepimizin bildiği gibi son on yılda
ve öncesinde çok büyük sorunların yaşandığı
bir coğrafya olarak Avrupa açısından çok kritik,
etnik çatışmaların ve sınır çatışmalarının
çok olduğu istikrarsızlığın kaynağı bir bölge
durumundadır. Bu nedenle, AB bu bölgede yeni
istikrarlı bir yapı oluşturmaya çalışıyor.
Etnik sorunları çözümlemeye, sınır sorunlarını
azaltmaya çalışıyor ve bu ülkeleri Avrupa
bütünleşme sürecine almaya çalışıyor. Kendi
modelini oturtmayı gerçekleştirebilirse böylece
bütün Avrupa'ya yayılmış olacaktır. Bu modelin
kendine göre şöyle güçlü bir yanı var; bu
model çalışmaya ve istenilen işbirliğini sağlanmaya
başladıktan sonra bir güvenlik toplumu oluşturuluyor
ve neredeyse savaşları imkansız kılıyor. Bunun
yanı sıra, şöyle de bir zayıf tarafı var,
bu modelin uygulanması için uzun zaman gerekli,
hemen başarı sağlanamıyor. Bu süreç için Merkezi
Avrupa için 10 yıl sürdü, Balkanlar için belki
20 yıl sürecek.
Stradigma: AB'nin bu yapılanma sürecini
Ortadoğu ve Avrasya'ya taşıması mümkün olabilir
mi?
A. Eralp: Ortadoğu ve Avrasya için
çok daha zor gözüküyor. Kültür açısından,
ekonomik yapı açısından, siyasi yapı mekanizmaları
açısından böyle bir Avrupa entegrasyonun araçlarını
o bölgelerde yaygınlaştırmak kolay değil.
Çok daha uzun zaman alabilecek durumlar, çünkü
her şeyden önce böyle bir yapının yaygınlaşması
için bir işbirliği kültürü, belli bir ekonomik
noktaya gelme gerekliliği var. Onlar olmayınca
böyle bir modeli geliştirmek zor. Ama öbür
yandan, eğer AB bu modeli sadece Avrupa'da
geliştirip kendisine yakın olan bölgelerde
geliştiremezse, o zaman kendisine yakın olan
bölgelerdeki istikrarsızlık kendisini de etkileyebilir.
O yüzden kendisine yakın bölgelerde de belki
tam yapılar değil ama yakın yapılar oluşturulmalı
ve bu bölgelerle de işbirliğini arttırmalıdır.
Mesela AB Rusya ve Akdeniz ülkeleri ile de
işbirliğini arttırıyor, böylece daha yumuşak
ilişkiler ortaya çıkarmaya çalışıyor ve onların
da istikrarsızlık kaynağı olmalarının önüne
geçmek istiyor. Ama dediğim gibi bu uzun zaman
alabilecek bir süreçtir.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinin iki büyük siyasi
yansıması oldu. Bir tanesi, Batı ve Doğu Avrupa
bölünmüşlüğü, Avrupa'nın bütünleşmesi siyasi
olarak ön plana çıktı. Diğer önemli bir sorun
ise, Avrupa ile Asya bölünmüşlüğü idi. Soğuk
Savaş'ta bunların ikisi de çok önemli meselelerdi,
çünkü ikisinde de Sovyetler Birliği'nden dolayı
sistemden büyük kopuş vardı. Şimdi birinci
mesele olan Avrupa'nın bölünmüşlüğü, Soğuk
Savaş'tan sonra Doğu Avrupa'nın Batı Avrupa'ya
entegrasyonu ve Avrupa Birliği içine girmesiyle
çözüldü. İkinci sorun ise, Avrupa'yla Asya'nın
bölünmüşlüğü ve tabii orada da Avrasya meselesi
halen sistemin en önemli sorunudur. Avrupa
Birliği kendi sorunlarıyla uğraştığı için
yeteri kadar Avrasya konusuna yönelmedi, çok
yönelmek de istemedi. Amerika bölgeye baştan
itibaren çok önem verdi. Burada öncelikle
Rusya'nın sisteme entegrasyonuna çalıştı ama
orada yeteri kadar başarılı olamadı. Ondan
sonra da Avrasya'daki Orta Asya, Ortadoğu,
Kafkasya bölgeleri ve Afganistan'a yönelerek,
Rusya çevresindeki bölgeleri sisteme kazandırmak
için harekete geçti.
Stradigma: Rusya tam istenilen şekilde
sisteme kazandırılabilir mi?
A. Eralp: Kolay değil. ABD ilk önce
büyük bir konu olan Rusya konusunu hallederim
diye düşündü. Yeltsin döneminde büyük bir
gayret içerisine girdiyse de, tam istediği
gibi halledemeyince Rusya'yı çözmek yerine
onu daha uzun zamana bıraktı ama Amerika Birleşik
Devletleri'nin hala büyük gayreti var ve Avrasya'nın
önemli bir istikrarsızlık kaynağı olabileceğini
düşünüyor. Bu bölgeler siyasi anlamda istikrarsız
olursa, sisteme karşıt güçler gelişebilir
ki son 10 yılda geliştiğini görmekteyiz. Bu
durum batı sisteminde Amerika'nın pozisyonunu
etkileyebilir ve etkiliyordur zaten. O yüzden
son 10-15 yılda bu bölgelerin sisteme kazandırılmasına
önem verilmeye başlandı. ABD istikrarsızlık
kaynağı olarak düşündüğü yerleri seçerek onlara
yoğun bir şekilde yöneldi, Afganistan ve Irak
örneğinde olduğu gibi. ABD neredeyse bir liste
oluşturmaya başladı; Afganistan, Afganistan'dan
sonra Irak, Suriye, İran, Kuzey Kore gibi
ülkelere de yönelerek onlarda belli bir istikrar
yaratmaya başladı. Tabii bu konuda başarılı
olabilir mi, olamaz mı o ayrı bir soru, ama
şu anda en azından Irak'ta böyle bir çıkış
içine girdi. Irak'ta savaş beklenenden çok
daha kısa zamanda sona erdi. Şimdi yeni bir
düzen oluşturulmaya çalışılacak, tabii o düzenin
sorunlarını hep birlikte yaşayacağız. Benim
görebildiğim kadarıyla bunu askeri çözümlerle
ve kısa zamanda çözmek kolay değil, belki
bir istikrar sağlanabilir ama daha temel olan
Irak'ın uluslararası sisteme kazandırılması,
işbirliğine dahil edilmesi, işleyen bir düzen
kurulmasıdır. Amerika bunu tek başına yapmaya
niyetlendiği zaman karşı muhalefet de artacak,
arttı ve artıyor da. Soğuk Savaş döneminde
bunları azaltmanın yolu biraz daha işbirliğinden
ve meşruiyet tabanını genişletmekten geçiyordu.
ABD yönetimi şimdi de böyle bir noktada zorlanacaktır.
Askeri olarak çözüm yaratmak belki kolaydır
ama bundan sonra düzen yaratmak daha zor.
Siyasi düzen, bölgesel düzen Ortadoğu'yla
ilgili veya Avrasya ile ilgili daha geniş
bir düzen ve bu bölgelerin sisteme kazandırılması,
uluslararası sistemin bir parçası olması meselesi
çok daha zor bir mesele. Amerika'nın şimdiki
yöntemlerle bunu tek başına gerçekleştirmesi
kolay değil ve bölgesel ve uluslararası öneme
sahip olan aktörlerle işbirliğine daha çok
ihtiyaç duyulacak.
Stradigma: Irak'ın yeniden yapılandırılmasında
Türkiye'nin rolü ne olabilir?
A. Eralp: Türkiye'nin ikili rolü var.
Birinci rolü bölgesel konularda. Bölgesel
işbirliği geliştikçe Türkiye'nin bölgede söz
sahibi bir ülke olarak, bölgesel işbirliği
mekanizmaları içerisinde oynaması gereken
önemli bir rolü var. Bu bakımdan, ABD Ortadoğu'da
bir bölgesel sistem geliştirmeye yönelince
Türkiye gibi, yeni gelişecek Irak gibi, İsrail
gibi, Mısır gibi bölgenin önemli güçlerini
içine alacak bir bölgesel işbirliğine gitmesi
gerekir. Bunun için de ABD'nin sadece Irak
sorununu çözmesi yetmeyecek, İsrail-Filistin
sorununu nasıl çözeceği de önem kazanacak
çünkü Filistin-İsrail sorunu çözülmeden bölgede
belirli bir işbirliği yaratmak kolay değildir.
O açıdan, zannedersem ABD Irak konusundan
sonra kısa zaman içerisinde Filistin-İsrail
sorununa yönelmek zorunda kalacak.
Irak sorununda nasıl bir çözüm öngörülebilir
dediğiniz zaman, bu sorunun çözülmesi kolay
değil diyebilirim. İlk önce Irak sonra Suriye'ye
yöneliyor olması, ABD'nin Filistin sorununu
da İsrail'e yakın çözme yaklaşımının etkisini
gösteriyor. ABD'nin Suriye'yi de etkilemesi
ve ondan sonra Filistin-İsrail meselesine
yönelmesi, bu çözümün İsrail'e daha yakın
olacağını gösteriyor. Ama bunun nasıl çözüleceğini
şu anda bilmek zor.
ABD, Irak Savaşı ile belki de ilk defa Ortadoğu'nun
içinde bir siyasi aktör oluyor. Bu bence çok
önemli bir gelişme ve bu durum Türkiye'yi
daha çok zorlayacaktır, çünkü Türkiye'de gelişen,
ABD ile bu kadar yakın olunmaması ve bir ölçüde
daha dikkatli davranılması yönünde bir kamuoyu
baskısı mevcut. O yüzden, bu çerçevede AB
ile ilişkilerin geliştirilmesine çok ihtiyaç
var. AB ile ilişkiler belki bu durumda bir
ölçüde dengeleme unsuru olabilir. Ancak AB
ile ABD ilişkileri çok büyük bir rekabet içerisinde
gelişirse, Türkiye tam ortasına düşer ve ne
yapacağını bilemez durumda kalır. Ama bir
ölçüde işbirliği başlarsa, Avrupa Birliği
de bu bölgeye yönelmeye başlar ve Amerika,
AB ile bazı konularda işbirliğine doğru giderse
Türkiye de oradan ilerleyebilir. Bu durumda
Türkiye'nin daha az gerginlik yaşaması ortaya
çıkabilir ve bölge sorunlarının çözülmesinde
daha rahat hareket edebilir. Hem ABD hem AB,
Türkiye'ye ihtiyaç duymaya başlayabilirler.
AB de önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde Akdeniz
politikasını ve Ortadoğu politikasını geliştirirken
bölge ülkelerine çok önem vermeye başlayacak.
Stradigma: ABD'nin Türkiye'nin AB'ye
üye olması konusunda verdiği destek sizce
gelecekte devam edecek midir?
A. Eralp: Bence bu ikinci planda yer
alan bir konu. Şimdiye kadar ABD, Türkiye'nin
AB üyeliğine hep destek verdi ve bu da hep
tartışıldı. Şunu düşünmek lazım, ABD her zaman
AB projesini etkilemeye çalıştı. Projenin
başında ABD, Avrupa'nın tam içindeydi ve hatta
içinden etkiliyordu. O anlamda AB projesi
sadece Avrupalıların projesi değildi, hatta
Amerika ile birlikte Avrupalıların projesiydi.
ABD Avrupa bütünleşme projesini Soğuk Savaş
döneminde en azından Batı Avrupalılar kadar
desteklemişti. O zaman Sovyetler Birliği'ne
karşı böyle bir ittifakın oluşturulması gerekiyordu
ve Batı Avrupa'nın güçlendirilmesi lazımdı.
Fakat zamanla bu durum değişmeye başladı ve
Amerika'nın Batı Avrupa projesini etkileme
gücü azaldı. Şimdi bakıldığı zaman, son 10
yılda Soğuk Savaş sona erdikten sonra ABD,
Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğerleri
gibi merkezi ve doğu Avrupa ülkelerinin ilk
önce NATO'ya girmesini şart koştu ve çoğu
ülke AB'ye girmeden önce NATO'ya girdi. Böylece
o ülkelerin Amerika karşıtı bir pozisyonda
olmalarını önlemeye çalıştı. Son krizde de
olduğu gibi AB'ye yeni katılan üyelere bakıldığı
zaman çoğunluğunun Amerika'ya yakın bir politika
izlediği görülmekte. Türkiye konusunda da
AB'ye bu şekilde bakmak lazım ve bir şekilde
ABD kendine yakın bir AB ve orada da kendine
yakın ülkeler olmasını istiyor. Eskiden İngiltere'nin
Avrupa Topluluğuna girmesi için İngiltere'nin
üzerinde baskı kurması, şimdilerde Polonya'yı,
Baltık ülkelerini desteklemesi bütün bu bakış
açısının yansımasıdır. ABD, Türkiye gibi bir
ülkenin de AB'ye katılmasını, kendisinin AB
üzerindeki etkisini arttırır gibi düşünüyor.
Onun dışında Türkiye'nin istikrarı ABD için
önemlidir ve ABD iktisadi ve siyasi olarak
bu bölgede etkisi olan bir Türkiye istiyor.
O yüzden de Türkiye'nin batının parçası olması
gerekiyor ancak batının parçası olmak demek
sadece Amerika'nın etkisi altında olmakla
çözülmüyor. Çünkü Amerikan etkisiyle Türkiye'de
siyasi ve iktisadi istikrarın sağlanması kolay
değildir. Bu konuda AB daha etkin bir konumdadır.
Girdiği ülkelerde ekonomik ve siyasi mekanizmaları
etkileyerek belli bir yapı değişikliği, bir
dönüşüm ve istikrar sağlıyor. O açıdan da
bakıldığı zaman ABD, Türkiye'nin batının bir
parçası olması için AB ile ilişkilerinin iyi
olması gerektiği kanısında. Siyasi ve iktisadi
dönüşüm meselelerinde AB'nin çok güçlü bir
rolü var. Türkiye gibi büyük ölçekli ülkeler
ancak AB'ye yakın olduğu zaman Batının tam
manasıyla parçası olabilecektirler. İşin içinde
çok büyük riskler olabilir, bunun garantisi
yoktur. Zamanında İran batının, Amerika'nın
çok önemli bir parçası idi. Birçok ülke bir
dönem için batıya katılabiliyor ama sonra
ayrılabiliyorlar. Batı karşıtı güçler gelişiyor,
Türkiye ile ilgili böyle bir durum olsun istemiyorlar
çünkü Türkiye tam kilit bölgededir. Sistemin
bu kadar duyarlı olduğu bir noktada olan Türkiye'de
batı karşıtı güçler gelişmesinden çok tedirgin
oluyorlar hatta Türkiye'de İslami bakışların,
İslami siyasi hareketlerin siyasete dönüşmesinden
son derece huzursuzluk duyuyorlar. Amerika,
diğer güçler ve aktörler açısından bunların
belli bir sınırda tutulması çok önem kazanıyor
Bu açıdan düşünüldüğünde, ABD Türkiye'nin
Batı sistemi içerisinde yer almasını istiyor.
Batı sisteminin içerisinde yer almak genel
anlamda mı olacak yoksa batı sistemi Avrupa
ve Amerika diye ayrışacak mı o zaman da orada
ne olacak? Benim görebildiğim kadarıyla ayrışırsa
ve büyük bir Avrupa ve Amerika mücadelesine
dönüşürse Türkiye tam onun göbeğinde olacak
ve büyük bir zorluk yaşayacak. Sadece Türkiye
değil, Avrupa ve Amerika da yaşayacak. Veya
ikisinin arasındaki rekabet o zaman bütün
ülkelere ve Türkiye'ye yakın bölgelere yansıyarak
buralarda büyük bir mücadeleye yol açabilir.
Amerika ile Avrupa arasındaki mücadelenin
nasıl şekilleneceği bu açıdan çok önemli.
Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir işbirliği
içerisinde mi olacak yoksa rekabetin mücadeleye
dönüştüğü bir şekilde mi olacak? Rekabet olabilir
ama rekabet mücadeleye dönüşürse sistemsel
etkileri olabilir. En önemli soru, Soğuk Savaş
döneminde olan işbirliği Soğuk Savaş sonrasında
bu sefer Avrasya bölgesini içeren bir işbirliğine
dönüşebilir mi? Şu anda bunların sancıları
yaşanıyor diye düşünüyorum. Şu anda aralarında
bir işbirliği yok ve hatta rekabetin mücadeleye
dönüştüğü bir durum var.
Stradigma: İleride AB askeri gücünü
artırarak ABD'nin karşısına rakip olarak çıkabilir
mi?
A. Eralp: AB'nin silahlı gücünü, askeri
imkanlarını Amerika'nın seviyesine getirmesi
çok kolay değil ama bir bütünleşme hareketi
olduğu için askeri imkanlarını da geliştirmeye
niyetlendiler, ama tabi bu alanda 10 yıllık
bir perspektifleri var. Belki Irak Savaşının
getirdiği nedenler bunu daha öne çekebilir.
Aslında AB ülkeleri bütçelerinde askeri kaynaklara
daha fazla ağırlık verebilirler, çünkü bu
önemli bir siyasi karardır. Ama şu anda Avrupa
ülkelerinin bütçelerinde askeri harcamalara
harcanan kısım son derece sınırlı. Bunu gelecekte
biraz artırabilirler ve o zaman çok şey fark
eder, çünkü burada 15-20 ülkeden bahsediyoruz.
Ancak, askeri imkanların artırılmasına dair
10 yıllık perspektif öne çekildiği takdirde
bile ABD'nin askeri gücüyle önümüzdeki 3-5
sene rekabet edebilecek düzeye gelmeleri mümkün
değil. O açıdan da AB'yi askeri meselelere
önem veren veya askeri güç olan bir hard power
olarak düşünmemek lazım. Yalnız şu olabilir,
AB'nin kendi içinde yaşadığı siyasi sorunlar,
farklılıklar azaltılabilirse ve üye ülkeler
önemli siyasi konulara birlikte bakmaya başlarlarsa
o zaman AB'nin uluslararası sistemde ağırlığı
artabilir. AB'nin zafiyeti sadece askeri meselelerde
değil, siyasi konularda da üye ülkeler arasında
farklı bakışlar var. Mesela AB'nin Ortadoğu
ve Irak konusunda şimdi olduğunun tersine
ortak bir pozisyonu olsaydı, hatta sadece
bir ortak pozisyonu değil bir ortak politikası
olsaydı, AB'nin ağırlığı daha fazla artabilirdi.
Şimdi baktığımız zaman, son 3-4 yıldır AB
Balkanlarla ilgili artık ortak bir politika
ortaya koymaya başladı. Ortadoğu'da ise daha
önce Balkanlarda yaşanan durum görülüyor.
Benim kanaatime göre, askeri meselelerden
ziyade AB ülkelerinin ortak pozisyona varıp
varamamaları daha önemli, çünkü AB ülkeleri
ortak pozisyona ulaştığı meselelerde daha
sonra ortak politikalara varabiliyorlar, ardından
da AB'nin mekanizmaları oralarda çalışmaya
başlıyor. Benim şu anda AB'de gördüğüm en
büyük sorun, Akdeniz ve Ortadoğu konusuyla
ilgili. ABD'nin de AB'yi etkileme gücü olduğu
için böyle noktalarda AB'yi siyasi olarak
kendisine yakınlaştırmaya çalışıyor. ABD Irak
Savaşı'nda da bunu yaptı. Bu noktada AB'nin
hazır olmadığını böyle bir ortak pozisyon
ve politika üretemeyeceğini ABD gördüğü için
AB'nin bu zayıflığını kullandı. AB geçmişte
bu zayıflığı Balkanlarda yaşadığı dönemde
bu AB için büyük bir travma oldu, sonra zaman
içerisinde Balkanlarla ilgili pozisyonunu
oluşturabildi. Ancak AB'nin yavaş hareket
ettiğini görüyoruz. Mesela Irak krizinin de
AB içindeki etkisi eminim 5-10 yıl içerisinde
tartışılacak ve sorunu çözmeye yönelik girişimlerde
bulunacaklar. Ama tabi, 15 üye ülke idiler,
şimdi 25 üye ülke olacaklar bu son derece
zor ve yavaş çalışan bir mekanizma. ABD gibi
değil, orda tek bir devlet, hızlı karar alıyor,
hızlı uyguluyor. Ben AB'nin ABD gibi önemli
bir askeri güç olabileceğini düşünmüyorum
ama kendi içindeki bu farklı bakışları yakınlaştırdıkça
siyasi konularda birlikte hareket edebileceğini
ve o zamanda çok önemli bir güç haline gelebileceğini
ve uluslar arası sistemde ABD'den daha çok
meşruiyeti sahibi bir güç olabileceğini düşünüyorum.
AB küreselleşen ve eşitsizliklerin çok olduğu
bir dünyada daha farklı bir noktaya ilerlemeye
ve daha çok meşruiyeti olan, daha uluslararası
toplum tarafından olumlu bakılan bir güç haline
gelmeye çalışıyor. Aslında Avrupa'nın geçmişine
bakıldığı zaman, sömürgecilik dönemleri gibi
çok olumsuz bir geçmişi vardı. Bu olumsuz
geçmişten daha olumlu bir yere doğru yönelmek,
geçmişteki kötü imajlarından sıyrılmak istiyorlar.
Ancak acaba bu noktada birlikte hareket etmeleri
mümkün olabilecek mi bunu göreceğiz.
Stradigma: 25 üyeli AB, genişlemeden
kaynaklanan siyasi, ekonomik ve kültürel sorunların
üstesinden gelebilecek mi? Bu sorunlar doğrultusunda
sizce AB'nin geleceğinde bir çözülme öngörülebilir
mi?
A. Eralp: Benim görebildiğim kadarıyla
bir çözülme öngörmek mümkün değil, önemli
olan bu entegrasyon projesi ilerleyebilir
mi, ilerleyemez mi? Türkiye'de bu konu bazen
yanlış tartışılıyor. Avrupa entegrasyonu süreci
yavaş da olsa bir ilerleme sürecidir, geriye
hemen hemen hiç dönüşü olmamış bir süreçtir.
Özellikle ekonomik entegrasyon konusunda çok
ilerlediler ve ben bu konuda hiçbir gerileme
olacağını zannetmiyorum, hatta zamanla Euro'nun
Dolar kadar uluslararası sistemde ağırlığı
olan bir para birimi haline geleceğini düşünüyorum.
Burada sorun AB bu ekonomik entegrasyonu siyasi
bir bütünleşmeye dönüştürebilecek mi? Bu konuyla
ilgili son on yıl içerisinde çok ilerlediler,
artık dış politika ve güvenlik meselelerini
birlikte düşünüyorlar. Uzun yıllar güvenlik
alanı tamamen NATO'ya bırakılmış bir alandı,
AB hiçbir zaman dış politika alanına güvenlikle
birlikte eğilmemişti. Artık dış politika ve
güvenlik alanına girerek Avrupa Güvenlik ve
Savunma Politikası'nı (ESDP- European Security
and Defense Policy) oluşturdular. İlk önce
(Common Foreign and Security Policy) Ortak
Dış ve Güvenlik Politikası olarak başlanmıştı,
sonra AGSP'ye dönüştü, bunlar AB için çok
önemli aşamalardır. Bir konuyu ele alırsınız
onunla ilgili ortak pozisyon oluşturursunuz
sonra bu politikaya dönüşür. AB de son 3-4
yılda AGSP'de çok mesafe kat etti.
AB'nin belki öyle düşünüldüğü kadar askeri
planlaması ve askeri güçleri mevcut olmamasına
rağmen gitgide kurumsallaşıyor. AB'nin güvenlik
ve savunma konularında önümüzdeki 8-10 yıl
içerisinde ne kadar kurumsallaştığını ve güçlendikçe
şu anda işbirliği halinde olduğu NATO'dan
bağımsızlaştığını göreceğiz. Bu yüzden ben
AB'de bir çözülme süreci değil, yavaş yavaş
da olsa ilerleme görüyorum.
Esas sorun, dünyadaki sorunların gerektirdiği
gibi hızlı ilerleyebilirler mi? sorunudur.
Ama daha hızlı ilerleyemiyorlar, Avrupa bütünleşmesi
üyeler kendi aralarındaki sorunları çözdükçe
ilerleyebiliyor. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri
1990-1991'den itibaren AB'ye üye olmak istediler,
tamam sizi hemen 1995'te üye alıyoruz diyebilirlerdi,
böyle demediler. Bununla ilgili belki de o
zaman kadar hiç olmadığı ayrıntıda meşhur
Kopenhag kriterleri oluşturuldu. Doğu Avrupa
ülkelerinin üzerinde inanılmaz bir baskı kuruldu,
seri şekilde değişmeleri, komşu ülkelerle
olan sorunlarını ve azınlık sorunlarını çözmeleri
açısından bir baskı oluşturuldu ve onları
bir 10 yıllık süreç içerisinde yavaş yavaş
dönüştürerek kendilerine kattılar. Önümüzdeki
10 yıl içerisinde göreceğiz ki, Yugoslavya
ve Sırbistan da dahil olmak üzere bu ülkeler
AB üyesi olacak. Tabi üye sayısı artıkça AB'nin
sorunları da artıyor, belki karar mekanizmaları
gelecekte daha farklılaşabilir. Zaten şu anda
AB'de büyük bir reform süreci var, bu süreç
Konvansiyonda tartışılıyor, sonra da hükümetlerarası
konferansta tartışılacak ve önümüzdeki yıl
çok önemli kararlar alınacak, belki yeni bir
anayasa oluşturulacak. Bu kurumsallaşma çalışmasında
karar almayla ilgili yeni kararlar çıkabilir,
kararlar daha belli yerlerde toplanabilir.
Dış politika ile ilgili olarak da çok daha
netleşen bir kurumsallaşma olacaktır, belki
de dış politikadan bir kişi sorumlu olacaktır.
Bunların hepsini göreceğiz tabi ama ben AB'de
bir çözülme olacağını değil, yavaş yavaş da
olsa siyasi konularda da daha fazla işbirliğine
gidileceği bir sürece gireceklerini düşünüyorum.
Açıkçası Doğu Avrupa'dan 10 ülkeyi kendine
katan bir AB bu süreçten çok daha güçlenerek
çıkmıştır. Ben son on yılın en güçlenen aktörünü
AB olarak görüyorum. Soğuk Savaş döneminde
tamamen ayrı yaşadığı 10 ülkeyi, 10 yıl gibi
bir sürede AB kendi bünyesine katarak, bence
çok önemli bir dönüşüm sağladı. Genellikle
Türkiye'de AB'nin yaptığı şeyler değil, hep
yapamadıkları ön plana çıkıyor. Yapamadıkları
da var, yaptıkları da var, biraz daha geniş
bakabilmek lazım. Ben AB'de son 50 yılda hep
ilerleme görüyorum.
Stradigma: AB'ye üyelik sürecinde
Türkiye'nin tutumu sizce ne olmalıdır?
A. Eralp: Ortadoğu'da önümüzdeki dönemde
yaşanabilecek gelişmeler bakımından AB Türkiye'yi
kendi yanına çekebilecek mi, bu çok önemli.
Türkiye'nin birçok bölge ülkesiyle sorunu
var, Akdeniz'de Kıbrıs sorunu var. O yüzden,
AB sürecinin içine doğru yönelirken aynı zamanda
Türkiye'nin hem Balkanlarda, hem Akdeniz'de
hem de Ortadoğu politikalarında farklılaşması
gerekli. Bölgesindeki ülkelerle daha farklı
ilişkiler geliştirebilecek olan bir Türkiye
AB için avantajlı olabilir. AB şu anda bölgesinde
sayısız ülkeyle kavgalı, sorunlu bir Türkiye'nin
kendisine fazla bir katkısı olacağını düşünmüyor.
Bir örnek vermek gerekirse, zamanında İspanya
AB'ye başvururken, Latin Amerika'yla ilişkileri
çok gelişmiş olan İspanya'nın sürekli olarak
biz sizin Latin Amerika'yla olan ilişkilerinizi
geliştiririz noktasını işledi ve göstermeye
çalıştı ki Latin Amerika'yla ilişkiler sadece
bizim menfaatimize değil, sizin de menfaatinize
olabilir. Ardından İspanya AT'ye girdikten
sonra AT'nin bir Latin Amerika politikası
oluştu, daha öncesinde AT üyelerinin bir Latin
Amerika perspektifi yoktu. Şu anda AB, Latin
Amerika'da ticari ve siyasi ilişkilerinde
vs. önemli bir oyuncu. Aynı şekilde Polonya
AB'ye üye olma aşamasında devamlı şu mesajı
vermeye çalıştı: biz sizin için sadece Polonya
olarak önemli değiliz, aynı zamanda sizin
Ukrayna'yla olan ilişkilerinizi geliştiririz,
Rusya'yla olan ilişkilerinizi arttırmaya yardımcı
oluruz ve bizi aldığınız zaman AB'nin bir
Doğu Avrupa politikası oluşacaktır. Polonya
devamlı bunu ortaya koymaya çalıştı ve onda
da bir ölçüde başarılı oldu. Türkiye açısından
da AB şimdi Türkiye'nin AB'ye katkısının ne
olabileceğini düşünüyor.
Stradigma: Kıbrıs Rum Yönetiminin
16 Nisan'da, AB'ye katılım anlaşmasını 'Kıbrıs
Cumhuriyeti' adı altında imzalaması Türkiye'nin
AB'ne üyelik sürecini nasıl etkiler?
A. Eralp: AB Yunanistan'ın da etkisiyle
kendini Kıbrıs meselesinin içinde buldu ve
Kıbrıs konusunu istediği gibi çözemeden Güney
Kıbrıs'ı üye olarak kabul etmek durumunda
kaldı. Bu durum esasında AB süreçleri açısından
çok acı bir süreç çünkü AB bu sürecin başlangıcında
Kıbrıs sorununun bir şekilde çözülebileceğini
düşünüyordu ve o çerçevede Kıbrıs'ı böyle
bölünmüş bir halde kabul etmeyebileceklerini
düşünüyorlardı. Kıbrıs sorununu çözerek bütün
adayı birlikte kabul edebileceklerini ve Türkiye
ile ilişkilerini ilerletebileceklerini planlıyorlardı
ama mesele öyle gelişmedi. Tabi bu noktada
Yunanistan'ın politikalarının ve AB'yi belirli
konularda yanına çekmesinin etkisi olmuştur.
Fakat buna rağmen AB'nin ben bu konuyu bıraktığını
zannetmiyorum, yani bir şekilde Kıbrıs'taki
sorunun çözülmesini isteyecektir, çünkü Akdeniz'e,
Ortadoğu'ya doğru yönelen bir AB açısından
böyle bölünmüş bir ada ve orada iki toplum
arasında sorunlar istenen bir durum değildir.
AB Batı Balkanlara girmek istiyor ve o bölgede
iki önemli ülke, birisi AB üyesi, birisi aday
ülke olarak. Bu iki ülke arasında büyük sorunlar,
büyük gerginlikler olursa o zaman AB'nin başarılı
olması mümkün değil. Şimdi Arnavutluk, Makedonya,
Bosna Hersek gibi Türkiye'ye yakın ülkeleri
düşünün. Bunlar şu anda AB ile entegrasyon
süreci içinde ve belki ileride AB üyesi olacak.
Öbür taraftan Yunanistan'ın ise Sırbistan
gibi ülkelerle yakın ilişkileri var. O zaman
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar
çözülmezse gelecekte sorun yaşanır. Türkiye
ve Yunanistan arasındaki ilişkinin belli bir
düzeye gelmesi lazım, bu ilişki belli bir
işbirliğine dönüşmeli. Bu noktada öncelikle
Kıbrıs konusunun, sonra da Ege sorununun bir
çözüme kavuşturulması gerekiyor. Yunanistan
ile Türkiye birbiriyle daha çok işbirliği
içinde olmalı ve sadece birbiriyle değil,
bu bölgedeki diğer ülkelerle de AB çerçevesinde
bir işbirliği modeli oluşturmak önem kazanıyor.
Kıbrıs sorununun geldiği noktada önümüzde
çok önemli bir 1 yıllık süre var, gelecek
Mayıs ayında Kıbrıs Cumhuriyeti artık AB'nin
tam üyesi olmuş olacak. Bu bir yılı hem AB'nin
hem de diğer aktörlerin iyi değerlendirmesi
gerekiyor.
Stradigma: Türkiye Kıbrıs sorununun
çözümü sürecinde nasıl politikalar izlemelidir?
A. Eralp: AB'nin tam üyesi olacaksa,
Türkiye'nin de bu konuda bakışını gözden geçirmesi
gerekiyor. 2004'ün Aralık ayına kadar önümüzde
bir- bir buçuk yıllık bir süre var. Yeni bir
ulusal program oluşturulacak ve bu ulusal
program bir yıllık bir perspektif ile hazırlanmak
zorunda, o yüzden Türkiye bir yıl içinde neleri
yapabileceğini net bir şekilde ortaya koymalı
ve ardından bir yıl içinde bunları hayata
geçirmeli. Eğer Türkiye en geç 2005'in başında
müzakerelere başlamazsa ve kaçırırsa o zaman
AB üyeliği çok farklı bir noktaya doğru ilerleyecek.
Aynı zamanda Kıbrıs sorununun bir şekilde
huzursuzluk kaynağı olmaktan daha farklı bir
noktaya çekilmesi lazım. Herkesin üzerinde
anlaşacağı bir Kuzey Kıbrıs'ın AB'ye nasıl
entegre olacağına dair bir bakış çıkması oluşturulması
gerekli. Bugün meselede yer alan boşluğun
ortadan kalkması lazım. Güney Kıbrıs AB'ye
üye oldu ama Kuzey Kıbrıs'ın durumu ne olacak?
BM'e göre Kuzey Kıbrıs esasında hukuken mevcut
olmayan bir yer. Fiili bir durum var ama hukuki
olarak ortada büyük bir sorun var. Bu şekilde
8-10 yıl devam edilemez, hele 2004'ten sonra
Güney Kıbrıs üye olunca daha büyük bir sorun
haline gelecek. Bu konuda AB'nin, Türkiye'nin,
Yunanistan'ın ve Kıbrıs'ın anlaşmaları gerekiyor.
Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'taki konumundan dolayı
sayısız dava karşımıza çıkabilir ve o anlamda
sürekli olarak meşruiyet sorunu yaşanabilir.
Türkiye'nin bu dönemde ABD ile bölgesel konulara
girmeye doğru yönelirken, dış politika ufkunu
sadece ABD ile de sınırlı tutmaması gerekir.
Bence son 10 yılda dış politika yönelişleri
açısından çok büyük bir hatalar yapıldı ve
bunu daha fazla devam ettirmemek lazım.
Stradigma: Sizce Türkiye dış politikasında
nereye yönelmeli?
A. Eralp: Dünyayı yeniden keşfetmeye
gerek yok, bizim bölgemizdeki bütün aktörler
nereye yöneldiyse, ki AB'ye yöneldiler, bizim
de bu bütünleşme hareketine dahil olmamız
gerekir. Balkanlardaki ülkeler Bulgaristan,
Romanya gibi AB'ye yöneliyor, en önemli bütünleşme
hareketini orada görüyorlar. Türkiye'nin de
doğal olanı ve zaten uzun zaman önce kurduğu
ilişkileri daha hızlandırarak, AB'ye yönelmeyi
artık becerebilmesi ve mümkün olan bir projeye
çevirmesi lazım. Türkiye bu fırsatı kaçırıyor
ve her kaçırdığında maliyeti artıyor. Mesela
1970'lerde Yunanistan, Portekiz, İspanya ile
ya da şimdi Doğu Avrupa ülkeleriyle üye olsaydı
çok daha farklı olurdu. Türkiye'nin kendi
bölgesindeki ülkelerin hepsi orada, Türkiye
ise belirsiz bir noktada, bu büyük sorunlar
yaratıyor. Öbür yandan, esas ilginç olan Kıbrıs'ın
yarısının da AB'ye üye olması, yani bütünleşme
o kadar yakın artık Türkiye'ye. Türkiye'nin
kendisine bu kadar yakınlaşmış bir meseleyi
artık çözebilme gücünün olması gerekiyor.
Tabi bu noktada ABD ile de ilişkileri gerginleştirmemeli,
bu da diplomatik bir maharet. Türkiye'nin
bölgesel konular içinde daha fazla yer alması
ama AB'ye alternatif olarak düşünmemesi lazım.
Yani İran, Suriye veya Mısır ile ilişkileri
geliştirmek sadece kendisinin değil, AB'nin
de menfaatine olur. AB de bunu zamanla görecek,
bu bölgelere daha fazla yönelecektir ve oralarda
buluşma olacaktır. Türkiye burada katkısını
gösterebilirse, hem Balkanlarda, hem Akdeniz'de
hem Ortadoğu'da ve aynı zamanda AB'nin içinde
etkisi, rolü ve ağırlığı olacaktır. Yoksa
Türkiye hem AB sürecinden dışlanabilir, hem
de içinde yer alsa bile etkinliği, ağırlığı
olmayan bir ülke konumunda olabilir. O bakımdan
da önümüzdeki dönemde Türkiye'de bu noktaları
birleştirme yeteneğinde olan bir liderlik
gerekiyor. İçeriden bakıldığı zaman, Türkiye'de
son 10-15 yıldır varolan kadrolar siyasi beceri
açısından bu söylediklerimizin yakınına bile
yaklaşamıyor. Çünkü aynı zamanda dünyayla
yakın temas, dünyayı iyi tanıma, onlarla bir
arada hareket etme ve nerede hareket edeceğini
bilmek çok önemli. Sadece dünyayı izlemek
değil, aynı zamanda liderlerle, kadrolarla
ilişkili olunması gerekiyor, artık böyle bir
dünyada yaşıyoruz. Son günlerde özellikle
Irak Savaşı'nın etkisiyle bölgesel sorunlar
çok önem kazanmaya başladı ama Türkiye hep
uzaktan konuşmayı tercih ediyor, diyalog kültürü
kuvvetli. Şimdiki liderliğin dünyayla diyalog
kültürünün ben çok gelişmiş olduğuna inanmıyorum.
Tabi, her an değişen kadroların bu noktada
etkisi büyük. Gelen kadrolar biraz işi öğreniyor,
sonra yerine başkaları geliyor, yani her an
bir öğrenme süreci yaşanıyor. Bu kadar önemli
sorunların yaşandığı dönemlerde kadrolarda
yapılan bu büyük değişiklikler zaten varolan
iç siyasi yavaşlığa çok iyi hizmet ediyor.
Benim düşüncene göre uluslararası sistem ve
bölgesel dinamikler Türkiye'nin değişmesini
zorluyor adeta. Belki benzetme olacak ama
Türkiye'de biraz AB gibi, yavaş yavaş değişiyor.
AB'nin belki bu konuda bir düzeyde lüksü var,
çünkü daha refah, huzur ve istikrar içinde
ama Türkiye'nin bu kadar yavaş ve zor değişme
gibi bir lüksü var mı? Bugünkü dünya sistemi
içerisinde bir şekilde bir hız içinde olmanız
lazım, yavaş gittiğiniz zaman çok gerisinde
kalıyorsunuz. Benim için Türkiye'yle ilgili
esas soru veya sorun: Türkiye hızlanabilecek
mi ve değişecek mi sorunu. Uluslararası ve
bölgesel dinamikler bunu zorluyor ama Türkiye
açık olan bu imkanlardan yararlanabilecek
mi? çünkü Türkiye'de büyük bir potansiyel
var ama bu potansiyeli alıp realize etmek
ayrı bir konu tabi. Önümüzdeki dönem bu açıdan
kritik geçecek.
Stradigma: Son dönemde uluslararası
siyasal sistemde yaşanan değişiklikler göz
önüne alındığında, BM'in uyuşmazlıkların barışçıl
yollardan çözümlenebilmesindeki etkinliği
bakımından bir tür sınavdan geçtiği ve başarısız
olduğu söylenebilir mi? Irak Savaşı'na paralel
olarak Kıbrıs'ta ulaşılan son nokta sizce
mevcut uluslararası örgütlerin güvenilirliklerini
yitirdikleri ve işlevlerini yerine getirmekte
yetersiz kaldıkları şeklinde yorumlanabilir
mi?
A. Eralp: Yorumlanabilir tabi ama
bu noktada çok acımasız olmamak lazım. Uluslararası
örgütler her zaman için büyük güçlerle işbirliği
içerisinde çalıştıkları için, o büyük güçlerin
uluslararası örgütlere nasıl baktığıyla şekillenen
ve o çerçevede ya güçlenen ya zayıflayan örgütlerdir.
Mesela 1. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan
Milletler Cemiyeti, birçok sorun Milletler
Cemiyeti'nin kendisinden kaynaklanmadığı halde
büyük güçler Milletler Cemiyeti'ne olumlu
bakmadığı için zamanla çöktü. 2. Dünya Savaşı'ndan
sonra ise uzun bir zaman Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi doğru dürüst işleyemedi.
Niye işleyemedi? Sovyetler Birliği ve ABD
sürekli mücadele halindeydiler ve önemli sorunlarda
BM'de devamlı veto yetkilerini kullandılar.
Daha sonra Soğuk Savaş döneminde de işleyemedi
ve o zamanda askeri ittifaklar kuruldu, NATO'ya
ve Varşova Paktı'na kaydı. Soğuk Savaş sona
erince Varşova Paktı çöktü ve Sovyetler Birliği
de çözülünce, şimdi BM daha iyi görev yapabilir
artık veto yetkisi fazla kullanılmayacak,
en azından Sovyetler Birliği kullanmayacak
diye düşünüldü. Fakat o noktadan sonra ABD
yavaş yavaş BM'den uzaklaşmaya başladı. ABD,
NATO'nun kendisine daha yakın olması ve daha
kolay mobilize edebileceği bir örgüt olmasından
dolayı bir süre NATO'ya yakınlaştı. Son dönemde
de BM'den uzaklaşma arttı, çünkü ABD'nin özellikle
tek taraflı olarak meseleleri halletmesi ve
askeri çözümlere yönelmesi sonucunda diğer
üyeler daha da hassas davranmaya başladılar.
Bunun üzerine ABD Güvenlik Konseyi'nden kolay
kolay karar çıkaramayacağını düşünerek, BM'den
uzaklaşmaya başladı. BM'in karar alma süreci
iyice zorlaştı ve BM'in o anlamda güvenlik
konularındaki rolü çok azaldı. Bu neye yol
açabilir derseniz, ya ABD'nin bakışı değişecek,
ya BM yerine başka bir teşkilat kurulacak,
bunu derken mesela NATO'nun güçlenmesi söz
konusu veya yeni bir teşkilat kurulacak. Fakat
BM ayarında bir teşkilat kurabilmek hiç kolay
değil. Ancak BM'in içinin boşalması bazı fonksiyonların
gitgide NATO'ya kayması olabilir veyahut daha
önce de söylediğimiz gibi, ABD'nin bu askeri
bakıştan daha da uzaklaşması, BM Güvenlik
Konseyi'nin yeniden gözden geçirilmesi, belki
bir şekilde reforme edilmesi, daha geniş katılımla,
daha farklı bir yaklaşımla meselelere yaklaşması
sağlanabilir. Çünkü o noktada uzun zamandır
Soğuk Savaş sonrası düzene BM yeteri kadar
uygun mu tartışması var. BM Güvenlik Konseyi'nde
ki daimi üyeler hala sabit, yeni başka daimi
üyeler olabilir, oradaki karar alma mekanizmasını
sorgulayan, değiştirmeye çalışan bakışlar
da mevcut. Bu reformlar gerçekleşirse BM'in
önemi artabilir. Başladığımız noktadan hareketle,
uluslararası örgütlerde büyük güçlerin oynadığı
rol çok önemli, o yüzden de ABD BM'e bugünkü
yaklaşımını sürdürürse BM'in ayakta kalması
kolay değil, yani içi boşalır o anlamda. Ancak,
ABD değişirse, daha işbirliğine yakın olursa,
uluslararası işbirliğini ilerletecek, askeri
çözümlerin dışında çözümler üretebilecek,
sorunlara müdahale edebilecek böyle bir uluslararası
örgüte de ihtiyaç vardır.