Haziran 2003 | Sayı 5
ISSN: 1303 - 9814

 
STRADİGMA.com aylık strateji ve analaiz e-dergisi
  english son sayı arşiv künye abonelik arama e-posta anasayfa
SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Atilla ERALP
ODTÜ
Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı

Stradigma: Irak Savaşı'nın bitmesinin ardından, savaşın küresel ve bölgesel dengeleri nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Özellikle Türkiye'nin de bir parçası olduğu Avrasya ve Ortadoğu jeopolitiğinin yeni şekillenmesi sizce nasıl olabilir?

A. Eralp: Bu savaş bir çok şeyi ortaya çıkardı. Her şeyden önce ABD bir süredir uluslararası sistemde ağırlığını daha çok arttırmaya yöneliyordu. Bu ağırlığını da tek taraflı bir düzen oluşturma çerçevesinde şekillendirmeye yöneliyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nin yönelişi düşünüldüğü zaman, esasında bunun geleneksel yönelişlerinden oldukça farklı olduğu görülmektedir. Şu açıdan farklı, Amerika Birleşik Devletleri 2. Dünya Savaşı'ndan sonra düzenin şekillendirilmesinde ve bu düzenin uluslararası işbirliğine ve uluslararası örgütlenmeye dayalı olmasına çok önem vermişti. Bir açıdan düşündüğümüzde de Amerikan liderliğinin yaratıcı tarafı da buydu zaten. Ve bu çerçevede Avrupa ile işbirliği geliştirdi, Avrupa uluslararası sisteme dahil edildi ve sistemde uluslararası örgütlenme yaratıldı. Son duruma baktığımız zaman, Amerikan yönetiminin kendisinin yarattığı bu düzenden ayrılmaya başladığını ve uluslararası sistemi tek yanlı şekillendirmeye yöneldiğini görüyoruz. Bir süredir uluslararası sistemdeki sorun bu açıdan önem kazandı.

Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, uluslararası sistem Soğuk Savaş dönemine nazaran daha karmaşık bir hal aldı. Bildiğiniz gibi Soğuk Savaş dönemi daha basit iki kutuplu bir sistemdi. Soğuk savaş sonrası sistem çok aktörlü, sorunların daha çok arttığı, sorunların iç içe geçtiği bir sistem şeklini aldı. Bu sistemin tek taraflı yönetimi daha da zorlaştı. Fakat Amerikan yönetimi askeri gücünün de artmasından kaynaklanan nedenlerle, Soğuk Savaş sonrası sistemi özellikle Bush yönetime geldikten sonra daha tek taraflı, daha çok askeri araçlara dayanarak şekillendirmeye yöneldi. Bu özellikle tabii Avrupa'daki değil, Ortadoğu ve Avrasya'daki gelişmelere yansıdı çünkü düşündüğümüz zaman Avrupa'da tek yanlı ve askeri çözümlerin ağırlıklı olması daha zordur. Bu bölgede 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa Birliği ve bütünleşme süreci gelişmiş durumda ve bütünleşme çerçevesinde orada bir anlamda çok daha işbirliğine dayalı, uluslararası örgütlenmeye dayalı bir düzen kurulmuş durumdadır. Soğuk Savaş sonrasında Avrupa Birliği bu kurulu düzeni Avrupa'nın doğusuna doğru da yaymaya çalıştı. Buna bağlı olarak son on yılda merkezi Avrupa'da ve Avrupa'nın doğusunda da uluslararası işbirliği mekanizmalarının ve uluslararası kurumsallaşmanın arttığını gözlemledik.

Ortadoğu ve Avrasya'ya baktığımız zaman bu anlamda bir boşluk var ve bu bölgelerin uluslararası sisteme entegre edilmesi gerekir. Bu noktada bu bölgelerin uluslararası sisteme nasıl entegre edilebileceği önemli bir sorudur. Burada Avrupa ile Amerika işbirliği içerisinde olabilirlerdi. Uluslararası örgütlenme ve belli bir işbirliği içerisinde bu yapılabilirdi ama son on yılda bunu görmedik. Gördüğümüz daha ziyade, Avrupa'nın daha çok Avrupa kıtası içindeki sorunlara, kendi çevresindeki merkezi Avrupa'ya yönelmesi ve ilk olarak merkezi Avrupa'nın sorunları çözmeye yönelmesi oldu. Mesela Avrupa Birliği yeni yeni yönelmeye başlasa da Balkanlara ilk başta yönelemedi. Amerika Birleşik Devletleri ise ilk başta belki Avrupa sorunlarının içindeydi, fakat sonradan Avrupa'dan çekilmeye başladı ve daha çok Avrasya'ya ve Ortadoğu Bölgesi'ne yöneldi. Bunun sonucunda da uluslararası rekabetin Ortadoğu Bölgesi'nde ve Avrasya'da çok arttığını, bir başka deyişle Amerika Birleşik Devletleri'nin bu yeni bakışının bölgeye yansımasını gözlemledik. Potansiyel olarak belki Soğuk Savaş döneminde Avrupa ile Amerika, Avrupa'nın sisteme kazandırılması çerçevesinde belki birleşmişlerdi. Soğuk Savaş sonrasında da Avrasya ile ilgili böyle bir durum olabilir mi diye düşünmek mümkündü ama bu gerçekleşmedi. Tabii belki zamanla olabilir, henüz bununla ilgili kesin sonuçlara varmamak gerekir. Ama şu ana kadar Irak Savaşı'nın ortaya çıkardığı durum, Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrasya'ya ve Ortadoğu'ya yoğun bir şekilde yöneldiği ve burayı kendi etkisi altına almaya yöneldiği, Avrupa'nın (Avrupa Birliği'nin) ise Avrupa Bölgesi'nde, merkezi Avrupa ve belki de Balkanlara doğru ilerlemeye yöneldiği görülüyor. Böylece bir anlamda Türkiye, Avrupa-Amerika çekişmesinin tam göbeğinde veya ortasında kalmış bulunuyor. Bunun Türkiye açısından büyük sonuçları olacaktır.

Zamanla Avrupa ve Amerika bu bölgede daha çok işbirliğine giderlerse, bu durum Türkiye'yi çok olumlu etkileyecektir ve Türkiye bu işbirliğinin göbeğinde olmaktan yararlanacaktır. Ama şimdiki durumun mevcut kaldığını veya artarak ivme kazandığını düşünelim. Güçlenen bir Avrupa'yla, özellikle merkezi Avrupa'yı kendisine katmış sonrada Balkanlara yönelmiş Avrupa Birliği ile Avrasya Bölgesi'nde hakimiyeti artmış bir Amerika'nın, çekişme içine girdiği ve gerginliğin ortasında kalan bir Türkiye düşünelim. Böyle bir senaryoda ciddi zorlukların ortaya çıkacağı çok açık. Irak Savaşı başlangıç olarak sayılırsa önümüzdeki yıllarda bir çok değişiklik görüleceğini düşünüyorum.

Irak Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu'yu şekillendirmeye çalışacaktır. Bu şekillendirmede tek taraflı dediğim bakış tarzı mı hakim olacak, yoksa Avrupa'yla daha çok işbirliğine mi gidecek, Avrupa'nın bir anlamda daha fazla güçlenerek bu bölgelere doğru yönelmesine mi neden olacak?

Stradigma: Uzun vadede sizce ABD ve AB arasında bir hakimiyet mücadelesi yaşanabilir mi?

A. Eralp: Şimdi baktığımız zaman, özellikle de bu dönemde Bush yönetimin bakışının etkisiyle Avrupa'yla mesafe açıldığını, Amerika ile Avrupa arasında farklı bir bakış açısının ortaya çıktığını görüyorum. Ama bunun uzun dönemde sürdürülmesinin de kolay olmadığını görüyorum. Bunun da nedeni, Avrupa Birliği merkezi Avrupa'yı kattıktan ve şimdi de Balkanlara yöneldikten sonra Balkanlar ile ilgili sorunları önümüzdeki 5-6 yıllık süre içerisinde çözebilirse, o zaman Avrupa Birliği oldukça güçlenecek, sadece iktisadi anlamda değil siyasi anlamda da güçlenmeye başlayacak. Yani Avrupa'nın en etkin gücü haline gelecek ve bu çerçevede Balkanları da içine alarak Ortadoğu bölgesine yakınlaşacak. Kıbrıs meselesi de düşünüldüğünde AB'nin Doğu Akdeniz Bölgesi'ne de açılmış olduğunu görüyoruz. Bu durumda karşımıza Ortadoğu'daki, Akdeniz'deki ve dünyadaki siyasi konularla daha fazla ilgilenecek bir Avrupa Birliği çıkıyor .

Bu çerçevede Amerikan yönetiminde Bush yönetiminin şimdiki bakışı sürekli olacak mı olmayacak mı onu da yaşayacağız ama bu bakışın sürekli olması kolay değil. Amerika'nın tek başına bütün bu coğrafyayı yönetmesi kolay değil. O bakımdan da kısa vadede belki Amerika daha fazla hakimiyet içerisinde olacak ama uzun dönemde önümüzdeki on yıl dünya çerçevesinde ABD ile Avrupa arasında bir anlamda biraz daha işbirliği olabileceği bir noktaya doğru ilerleyebilir. Bu tabii biraz da Amerika Birleşik Devletleri dünyayı yönetme yaklaşımı Avrupa ile paylaşacak mı onunla da ilgili bir konu.

Soğuk Savaş döneminde Avrupa dünyayı yönetme açısından oldukça ikincil bir durumdaydı. Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük bir ağırlığı vardı ve bu uzun zaman böyle devam etti. Son 10 yılda Avrupa Birliği bir çıkış gerçekleştirdi ve bu çerçevede dış politika mekanizmasının güvenlik ile yaklaşımlarını biraz daha kurumsallaştırıp, biraz daha pekiştirmeye çalışıyor. AB bunu sürdürebilirse, önümüzdeki 8-10 senede global aktör olmasa bile global konularda etkisinin artacağını düşünüyorum, çünkü AB iktisadi olarak büyük bir güç kazandı, şimdi ise bunu siyasi güce dönüştürmeye çalışıyor. Ama siyasi güce dönüştürürken de ABD ile aynı tip veya aynı yaklaşımlar içerisinde olan bir siyasi güç de olmak istemiyor. ABD meseleleri daha çok askeri güçle çözen, AB ise kendisinin bütünleşme süreci etkisi ile askeri süreçleri biraz daha ikinci plana bırakan ve meselelere iktisadi bütünleşme ile başlayarak, siyasi bir işbirliği içinde daha yumuşak çözümler getirmeye çalışan bir güçtür. Avrupa Birliğini düşündüğümüz zaman son yıllarda Amerika'dan farklı olsa da biraz daha askeri meselelere önem vermeye başladı. AB krizler daha çok artmadan, krizleri önleme stratejilerine ağırlık veriyor ve bu çerçevede de mesela merkezi Avrupa örneği gibi kendine benzer yapılar oluşturuyor. Biraz uzun zaman aldı ama AB 8-10 yıl içerisinde gitgide kendisine yakın yapılar oluşturdu. Düşündüğümüz zaman artık merkezi Avrupa'da, Batı Avrupa gibi savaşların önlendiği bir durum ve yapı ortaya çıkmaya başladı.

Stradigma: Günümüzde AB için kritik bölgeler nerelerdir?

A. Eralp: Balkanlar, şimdi AB Balkanlar'da kendisine yakın yapılar oluşturmayı deniyor. Balkanlar hepimizin bildiği gibi son on yılda ve öncesinde çok büyük sorunların yaşandığı bir coğrafya olarak Avrupa açısından çok kritik, etnik çatışmaların ve sınır çatışmalarının çok olduğu istikrarsızlığın kaynağı bir bölge durumundadır. Bu nedenle, AB bu bölgede yeni istikrarlı bir yapı oluşturmaya çalışıyor. Etnik sorunları çözümlemeye, sınır sorunlarını azaltmaya çalışıyor ve bu ülkeleri Avrupa bütünleşme sürecine almaya çalışıyor. Kendi modelini oturtmayı gerçekleştirebilirse böylece bütün Avrupa'ya yayılmış olacaktır. Bu modelin kendine göre şöyle güçlü bir yanı var; bu model çalışmaya ve istenilen işbirliğini sağlanmaya başladıktan sonra bir güvenlik toplumu oluşturuluyor ve neredeyse savaşları imkansız kılıyor. Bunun yanı sıra, şöyle de bir zayıf tarafı var, bu modelin uygulanması için uzun zaman gerekli, hemen başarı sağlanamıyor. Bu süreç için Merkezi Avrupa için 10 yıl sürdü, Balkanlar için belki 20 yıl sürecek.

Stradigma: AB'nin bu yapılanma sürecini Ortadoğu ve Avrasya'ya taşıması mümkün olabilir mi?

A. Eralp: Ortadoğu ve Avrasya için çok daha zor gözüküyor. Kültür açısından, ekonomik yapı açısından, siyasi yapı mekanizmaları açısından böyle bir Avrupa entegrasyonun araçlarını o bölgelerde yaygınlaştırmak kolay değil. Çok daha uzun zaman alabilecek durumlar, çünkü her şeyden önce böyle bir yapının yaygınlaşması için bir işbirliği kültürü, belli bir ekonomik noktaya gelme gerekliliği var. Onlar olmayınca böyle bir modeli geliştirmek zor. Ama öbür yandan, eğer AB bu modeli sadece Avrupa'da geliştirip kendisine yakın olan bölgelerde geliştiremezse, o zaman kendisine yakın olan bölgelerdeki istikrarsızlık kendisini de etkileyebilir. O yüzden kendisine yakın bölgelerde de belki tam yapılar değil ama yakın yapılar oluşturulmalı ve bu bölgelerle de işbirliğini arttırmalıdır. Mesela AB Rusya ve Akdeniz ülkeleri ile de işbirliğini arttırıyor, böylece daha yumuşak ilişkiler ortaya çıkarmaya çalışıyor ve onların da istikrarsızlık kaynağı olmalarının önüne geçmek istiyor. Ama dediğim gibi bu uzun zaman alabilecek bir süreçtir.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinin iki büyük siyasi yansıması oldu. Bir tanesi, Batı ve Doğu Avrupa bölünmüşlüğü, Avrupa'nın bütünleşmesi siyasi olarak ön plana çıktı. Diğer önemli bir sorun ise, Avrupa ile Asya bölünmüşlüğü idi. Soğuk Savaş'ta bunların ikisi de çok önemli meselelerdi, çünkü ikisinde de Sovyetler Birliği'nden dolayı sistemden büyük kopuş vardı. Şimdi birinci mesele olan Avrupa'nın bölünmüşlüğü, Soğuk Savaş'tan sonra Doğu Avrupa'nın Batı Avrupa'ya entegrasyonu ve Avrupa Birliği içine girmesiyle çözüldü. İkinci sorun ise, Avrupa'yla Asya'nın bölünmüşlüğü ve tabii orada da Avrasya meselesi halen sistemin en önemli sorunudur. Avrupa Birliği kendi sorunlarıyla uğraştığı için yeteri kadar Avrasya konusuna yönelmedi, çok yönelmek de istemedi. Amerika bölgeye baştan itibaren çok önem verdi. Burada öncelikle Rusya'nın sisteme entegrasyonuna çalıştı ama orada yeteri kadar başarılı olamadı. Ondan sonra da Avrasya'daki Orta Asya, Ortadoğu, Kafkasya bölgeleri ve Afganistan'a yönelerek, Rusya çevresindeki bölgeleri sisteme kazandırmak için harekete geçti.

Stradigma: Rusya tam istenilen şekilde sisteme kazandırılabilir mi?

A. Eralp: Kolay değil. ABD ilk önce büyük bir konu olan Rusya konusunu hallederim diye düşündü. Yeltsin döneminde büyük bir gayret içerisine girdiyse de, tam istediği gibi halledemeyince Rusya'yı çözmek yerine onu daha uzun zamana bıraktı ama Amerika Birleşik Devletleri'nin hala büyük gayreti var ve Avrasya'nın önemli bir istikrarsızlık kaynağı olabileceğini düşünüyor. Bu bölgeler siyasi anlamda istikrarsız olursa, sisteme karşıt güçler gelişebilir ki son 10 yılda geliştiğini görmekteyiz. Bu durum batı sisteminde Amerika'nın pozisyonunu etkileyebilir ve etkiliyordur zaten. O yüzden son 10-15 yılda bu bölgelerin sisteme kazandırılmasına önem verilmeye başlandı. ABD istikrarsızlık kaynağı olarak düşündüğü yerleri seçerek onlara yoğun bir şekilde yöneldi, Afganistan ve Irak örneğinde olduğu gibi. ABD neredeyse bir liste oluşturmaya başladı; Afganistan, Afganistan'dan sonra Irak, Suriye, İran, Kuzey Kore gibi ülkelere de yönelerek onlarda belli bir istikrar yaratmaya başladı. Tabii bu konuda başarılı olabilir mi, olamaz mı o ayrı bir soru, ama şu anda en azından Irak'ta böyle bir çıkış içine girdi. Irak'ta savaş beklenenden çok daha kısa zamanda sona erdi. Şimdi yeni bir düzen oluşturulmaya çalışılacak, tabii o düzenin sorunlarını hep birlikte yaşayacağız. Benim görebildiğim kadarıyla bunu askeri çözümlerle ve kısa zamanda çözmek kolay değil, belki bir istikrar sağlanabilir ama daha temel olan Irak'ın uluslararası sisteme kazandırılması, işbirliğine dahil edilmesi, işleyen bir düzen kurulmasıdır. Amerika bunu tek başına yapmaya niyetlendiği zaman karşı muhalefet de artacak, arttı ve artıyor da. Soğuk Savaş döneminde bunları azaltmanın yolu biraz daha işbirliğinden ve meşruiyet tabanını genişletmekten geçiyordu. ABD yönetimi şimdi de böyle bir noktada zorlanacaktır. Askeri olarak çözüm yaratmak belki kolaydır ama bundan sonra düzen yaratmak daha zor. Siyasi düzen, bölgesel düzen Ortadoğu'yla ilgili veya Avrasya ile ilgili daha geniş bir düzen ve bu bölgelerin sisteme kazandırılması, uluslararası sistemin bir parçası olması meselesi çok daha zor bir mesele. Amerika'nın şimdiki yöntemlerle bunu tek başına gerçekleştirmesi kolay değil ve bölgesel ve uluslararası öneme sahip olan aktörlerle işbirliğine daha çok ihtiyaç duyulacak.

Stradigma: Irak'ın yeniden yapılandırılmasında Türkiye'nin rolü ne olabilir?

A. Eralp: Türkiye'nin ikili rolü var. Birinci rolü bölgesel konularda. Bölgesel işbirliği geliştikçe Türkiye'nin bölgede söz sahibi bir ülke olarak, bölgesel işbirliği mekanizmaları içerisinde oynaması gereken önemli bir rolü var. Bu bakımdan, ABD Ortadoğu'da bir bölgesel sistem geliştirmeye yönelince Türkiye gibi, yeni gelişecek Irak gibi, İsrail gibi, Mısır gibi bölgenin önemli güçlerini içine alacak bir bölgesel işbirliğine gitmesi gerekir. Bunun için de ABD'nin sadece Irak sorununu çözmesi yetmeyecek, İsrail-Filistin sorununu nasıl çözeceği de önem kazanacak çünkü Filistin-İsrail sorunu çözülmeden bölgede belirli bir işbirliği yaratmak kolay değildir. O açıdan, zannedersem ABD Irak konusundan sonra kısa zaman içerisinde Filistin-İsrail sorununa yönelmek zorunda kalacak.

Irak sorununda nasıl bir çözüm öngörülebilir dediğiniz zaman, bu sorunun çözülmesi kolay değil diyebilirim. İlk önce Irak sonra Suriye'ye yöneliyor olması, ABD'nin Filistin sorununu da İsrail'e yakın çözme yaklaşımının etkisini gösteriyor. ABD'nin Suriye'yi de etkilemesi ve ondan sonra Filistin-İsrail meselesine yönelmesi, bu çözümün İsrail'e daha yakın olacağını gösteriyor. Ama bunun nasıl çözüleceğini şu anda bilmek zor.

ABD, Irak Savaşı ile belki de ilk defa Ortadoğu'nun içinde bir siyasi aktör oluyor. Bu bence çok önemli bir gelişme ve bu durum Türkiye'yi daha çok zorlayacaktır, çünkü Türkiye'de gelişen, ABD ile bu kadar yakın olunmaması ve bir ölçüde daha dikkatli davranılması yönünde bir kamuoyu baskısı mevcut. O yüzden, bu çerçevede AB ile ilişkilerin geliştirilmesine çok ihtiyaç var. AB ile ilişkiler belki bu durumda bir ölçüde dengeleme unsuru olabilir. Ancak AB ile ABD ilişkileri çok büyük bir rekabet içerisinde gelişirse, Türkiye tam ortasına düşer ve ne yapacağını bilemez durumda kalır. Ama bir ölçüde işbirliği başlarsa, Avrupa Birliği de bu bölgeye yönelmeye başlar ve Amerika, AB ile bazı konularda işbirliğine doğru giderse Türkiye de oradan ilerleyebilir. Bu durumda Türkiye'nin daha az gerginlik yaşaması ortaya çıkabilir ve bölge sorunlarının çözülmesinde daha rahat hareket edebilir. Hem ABD hem AB, Türkiye'ye ihtiyaç duymaya başlayabilirler. AB de önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde Akdeniz politikasını ve Ortadoğu politikasını geliştirirken bölge ülkelerine çok önem vermeye başlayacak.

Stradigma: ABD'nin Türkiye'nin AB'ye üye olması konusunda verdiği destek sizce gelecekte devam edecek midir?

A. Eralp: Bence bu ikinci planda yer alan bir konu. Şimdiye kadar ABD, Türkiye'nin AB üyeliğine hep destek verdi ve bu da hep tartışıldı. Şunu düşünmek lazım, ABD her zaman AB projesini etkilemeye çalıştı. Projenin başında ABD, Avrupa'nın tam içindeydi ve hatta içinden etkiliyordu. O anlamda AB projesi sadece Avrupalıların projesi değildi, hatta Amerika ile birlikte Avrupalıların projesiydi. ABD Avrupa bütünleşme projesini Soğuk Savaş döneminde en azından Batı Avrupalılar kadar desteklemişti. O zaman Sovyetler Birliği'ne karşı böyle bir ittifakın oluşturulması gerekiyordu ve Batı Avrupa'nın güçlendirilmesi lazımdı. Fakat zamanla bu durum değişmeye başladı ve Amerika'nın Batı Avrupa projesini etkileme gücü azaldı. Şimdi bakıldığı zaman, son 10 yılda Soğuk Savaş sona erdikten sonra ABD, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğerleri gibi merkezi ve doğu Avrupa ülkelerinin ilk önce NATO'ya girmesini şart koştu ve çoğu ülke AB'ye girmeden önce NATO'ya girdi. Böylece o ülkelerin Amerika karşıtı bir pozisyonda olmalarını önlemeye çalıştı. Son krizde de olduğu gibi AB'ye yeni katılan üyelere bakıldığı zaman çoğunluğunun Amerika'ya yakın bir politika izlediği görülmekte. Türkiye konusunda da AB'ye bu şekilde bakmak lazım ve bir şekilde ABD kendine yakın bir AB ve orada da kendine yakın ülkeler olmasını istiyor. Eskiden İngiltere'nin Avrupa Topluluğuna girmesi için İngiltere'nin üzerinde baskı kurması, şimdilerde Polonya'yı, Baltık ülkelerini desteklemesi bütün bu bakış açısının yansımasıdır. ABD, Türkiye gibi bir ülkenin de AB'ye katılmasını, kendisinin AB üzerindeki etkisini arttırır gibi düşünüyor. Onun dışında Türkiye'nin istikrarı ABD için önemlidir ve ABD iktisadi ve siyasi olarak bu bölgede etkisi olan bir Türkiye istiyor. O yüzden de Türkiye'nin batının parçası olması gerekiyor ancak batının parçası olmak demek sadece Amerika'nın etkisi altında olmakla çözülmüyor. Çünkü Amerikan etkisiyle Türkiye'de siyasi ve iktisadi istikrarın sağlanması kolay değildir. Bu konuda AB daha etkin bir konumdadır. Girdiği ülkelerde ekonomik ve siyasi mekanizmaları etkileyerek belli bir yapı değişikliği, bir dönüşüm ve istikrar sağlıyor. O açıdan da bakıldığı zaman ABD, Türkiye'nin batının bir parçası olması için AB ile ilişkilerinin iyi olması gerektiği kanısında. Siyasi ve iktisadi dönüşüm meselelerinde AB'nin çok güçlü bir rolü var. Türkiye gibi büyük ölçekli ülkeler ancak AB'ye yakın olduğu zaman Batının tam manasıyla parçası olabilecektirler. İşin içinde çok büyük riskler olabilir, bunun garantisi yoktur. Zamanında İran batının, Amerika'nın çok önemli bir parçası idi. Birçok ülke bir dönem için batıya katılabiliyor ama sonra ayrılabiliyorlar. Batı karşıtı güçler gelişiyor, Türkiye ile ilgili böyle bir durum olsun istemiyorlar çünkü Türkiye tam kilit bölgededir. Sistemin bu kadar duyarlı olduğu bir noktada olan Türkiye'de batı karşıtı güçler gelişmesinden çok tedirgin oluyorlar hatta Türkiye'de İslami bakışların, İslami siyasi hareketlerin siyasete dönüşmesinden son derece huzursuzluk duyuyorlar. Amerika, diğer güçler ve aktörler açısından bunların belli bir sınırda tutulması çok önem kazanıyor Bu açıdan düşünüldüğünde, ABD Türkiye'nin Batı sistemi içerisinde yer almasını istiyor.

Batı sisteminin içerisinde yer almak genel anlamda mı olacak yoksa batı sistemi Avrupa ve Amerika diye ayrışacak mı o zaman da orada ne olacak? Benim görebildiğim kadarıyla ayrışırsa ve büyük bir Avrupa ve Amerika mücadelesine dönüşürse Türkiye tam onun göbeğinde olacak ve büyük bir zorluk yaşayacak. Sadece Türkiye değil, Avrupa ve Amerika da yaşayacak. Veya ikisinin arasındaki rekabet o zaman bütün ülkelere ve Türkiye'ye yakın bölgelere yansıyarak buralarda büyük bir mücadeleye yol açabilir. Amerika ile Avrupa arasındaki mücadelenin nasıl şekilleneceği bu açıdan çok önemli. Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir işbirliği içerisinde mi olacak yoksa rekabetin mücadeleye dönüştüğü bir şekilde mi olacak? Rekabet olabilir ama rekabet mücadeleye dönüşürse sistemsel etkileri olabilir. En önemli soru, Soğuk Savaş döneminde olan işbirliği Soğuk Savaş sonrasında bu sefer Avrasya bölgesini içeren bir işbirliğine dönüşebilir mi? Şu anda bunların sancıları yaşanıyor diye düşünüyorum. Şu anda aralarında bir işbirliği yok ve hatta rekabetin mücadeleye dönüştüğü bir durum var.

Stradigma: İleride AB askeri gücünü artırarak ABD'nin karşısına rakip olarak çıkabilir mi?

A. Eralp: AB'nin silahlı gücünü, askeri imkanlarını Amerika'nın seviyesine getirmesi çok kolay değil ama bir bütünleşme hareketi olduğu için askeri imkanlarını da geliştirmeye niyetlendiler, ama tabi bu alanda 10 yıllık bir perspektifleri var. Belki Irak Savaşının getirdiği nedenler bunu daha öne çekebilir.

Aslında AB ülkeleri bütçelerinde askeri kaynaklara daha fazla ağırlık verebilirler, çünkü bu önemli bir siyasi karardır. Ama şu anda Avrupa ülkelerinin bütçelerinde askeri harcamalara harcanan kısım son derece sınırlı. Bunu gelecekte biraz artırabilirler ve o zaman çok şey fark eder, çünkü burada 15-20 ülkeden bahsediyoruz. Ancak, askeri imkanların artırılmasına dair 10 yıllık perspektif öne çekildiği takdirde bile ABD'nin askeri gücüyle önümüzdeki 3-5 sene rekabet edebilecek düzeye gelmeleri mümkün değil. O açıdan da AB'yi askeri meselelere önem veren veya askeri güç olan bir hard power olarak düşünmemek lazım. Yalnız şu olabilir, AB'nin kendi içinde yaşadığı siyasi sorunlar, farklılıklar azaltılabilirse ve üye ülkeler önemli siyasi konulara birlikte bakmaya başlarlarsa o zaman AB'nin uluslararası sistemde ağırlığı artabilir. AB'nin zafiyeti sadece askeri meselelerde değil, siyasi konularda da üye ülkeler arasında farklı bakışlar var. Mesela AB'nin Ortadoğu ve Irak konusunda şimdi olduğunun tersine ortak bir pozisyonu olsaydı, hatta sadece bir ortak pozisyonu değil bir ortak politikası olsaydı, AB'nin ağırlığı daha fazla artabilirdi. Şimdi baktığımız zaman, son 3-4 yıldır AB Balkanlarla ilgili artık ortak bir politika ortaya koymaya başladı. Ortadoğu'da ise daha önce Balkanlarda yaşanan durum görülüyor.

Benim kanaatime göre, askeri meselelerden ziyade AB ülkelerinin ortak pozisyona varıp varamamaları daha önemli, çünkü AB ülkeleri ortak pozisyona ulaştığı meselelerde daha sonra ortak politikalara varabiliyorlar, ardından da AB'nin mekanizmaları oralarda çalışmaya başlıyor. Benim şu anda AB'de gördüğüm en büyük sorun, Akdeniz ve Ortadoğu konusuyla ilgili. ABD'nin de AB'yi etkileme gücü olduğu için böyle noktalarda AB'yi siyasi olarak kendisine yakınlaştırmaya çalışıyor. ABD Irak Savaşı'nda da bunu yaptı. Bu noktada AB'nin hazır olmadığını böyle bir ortak pozisyon ve politika üretemeyeceğini ABD gördüğü için AB'nin bu zayıflığını kullandı. AB geçmişte bu zayıflığı Balkanlarda yaşadığı dönemde bu AB için büyük bir travma oldu, sonra zaman içerisinde Balkanlarla ilgili pozisyonunu oluşturabildi. Ancak AB'nin yavaş hareket ettiğini görüyoruz. Mesela Irak krizinin de AB içindeki etkisi eminim 5-10 yıl içerisinde tartışılacak ve sorunu çözmeye yönelik girişimlerde bulunacaklar. Ama tabi, 15 üye ülke idiler, şimdi 25 üye ülke olacaklar bu son derece zor ve yavaş çalışan bir mekanizma. ABD gibi değil, orda tek bir devlet, hızlı karar alıyor, hızlı uyguluyor. Ben AB'nin ABD gibi önemli bir askeri güç olabileceğini düşünmüyorum ama kendi içindeki bu farklı bakışları yakınlaştırdıkça siyasi konularda birlikte hareket edebileceğini ve o zamanda çok önemli bir güç haline gelebileceğini ve uluslar arası sistemde ABD'den daha çok meşruiyeti sahibi bir güç olabileceğini düşünüyorum.

AB küreselleşen ve eşitsizliklerin çok olduğu bir dünyada daha farklı bir noktaya ilerlemeye ve daha çok meşruiyeti olan, daha uluslararası toplum tarafından olumlu bakılan bir güç haline gelmeye çalışıyor. Aslında Avrupa'nın geçmişine bakıldığı zaman, sömürgecilik dönemleri gibi çok olumsuz bir geçmişi vardı. Bu olumsuz geçmişten daha olumlu bir yere doğru yönelmek, geçmişteki kötü imajlarından sıyrılmak istiyorlar. Ancak acaba bu noktada birlikte hareket etmeleri mümkün olabilecek mi bunu göreceğiz.

Stradigma: 25 üyeli AB, genişlemeden kaynaklanan siyasi, ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelebilecek mi? Bu sorunlar doğrultusunda sizce AB'nin geleceğinde bir çözülme öngörülebilir mi?

A. Eralp: Benim görebildiğim kadarıyla bir çözülme öngörmek mümkün değil, önemli olan bu entegrasyon projesi ilerleyebilir mi, ilerleyemez mi? Türkiye'de bu konu bazen yanlış tartışılıyor. Avrupa entegrasyonu süreci yavaş da olsa bir ilerleme sürecidir, geriye hemen hemen hiç dönüşü olmamış bir süreçtir. Özellikle ekonomik entegrasyon konusunda çok ilerlediler ve ben bu konuda hiçbir gerileme olacağını zannetmiyorum, hatta zamanla Euro'nun Dolar kadar uluslararası sistemde ağırlığı olan bir para birimi haline geleceğini düşünüyorum. Burada sorun AB bu ekonomik entegrasyonu siyasi bir bütünleşmeye dönüştürebilecek mi? Bu konuyla ilgili son on yıl içerisinde çok ilerlediler, artık dış politika ve güvenlik meselelerini birlikte düşünüyorlar. Uzun yıllar güvenlik alanı tamamen NATO'ya bırakılmış bir alandı, AB hiçbir zaman dış politika alanına güvenlikle birlikte eğilmemişti. Artık dış politika ve güvenlik alanına girerek Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nı (ESDP- European Security and Defense Policy) oluşturdular. İlk önce (Common Foreign and Security Policy) Ortak Dış ve Güvenlik Politikası olarak başlanmıştı, sonra AGSP'ye dönüştü, bunlar AB için çok önemli aşamalardır. Bir konuyu ele alırsınız onunla ilgili ortak pozisyon oluşturursunuz sonra bu politikaya dönüşür. AB de son 3-4 yılda AGSP'de çok mesafe kat etti.

AB'nin belki öyle düşünüldüğü kadar askeri planlaması ve askeri güçleri mevcut olmamasına rağmen gitgide kurumsallaşıyor. AB'nin güvenlik ve savunma konularında önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde ne kadar kurumsallaştığını ve güçlendikçe şu anda işbirliği halinde olduğu NATO'dan bağımsızlaştığını göreceğiz. Bu yüzden ben AB'de bir çözülme süreci değil, yavaş yavaş da olsa ilerleme görüyorum.

Esas sorun, dünyadaki sorunların gerektirdiği gibi hızlı ilerleyebilirler mi? sorunudur. Ama daha hızlı ilerleyemiyorlar, Avrupa bütünleşmesi üyeler kendi aralarındaki sorunları çözdükçe ilerleyebiliyor. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri 1990-1991'den itibaren AB'ye üye olmak istediler, tamam sizi hemen 1995'te üye alıyoruz diyebilirlerdi, böyle demediler. Bununla ilgili belki de o zaman kadar hiç olmadığı ayrıntıda meşhur Kopenhag kriterleri oluşturuldu. Doğu Avrupa ülkelerinin üzerinde inanılmaz bir baskı kuruldu, seri şekilde değişmeleri, komşu ülkelerle olan sorunlarını ve azınlık sorunlarını çözmeleri açısından bir baskı oluşturuldu ve onları bir 10 yıllık süreç içerisinde yavaş yavaş dönüştürerek kendilerine kattılar. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde göreceğiz ki, Yugoslavya ve Sırbistan da dahil olmak üzere bu ülkeler AB üyesi olacak. Tabi üye sayısı artıkça AB'nin sorunları da artıyor, belki karar mekanizmaları gelecekte daha farklılaşabilir. Zaten şu anda AB'de büyük bir reform süreci var, bu süreç Konvansiyonda tartışılıyor, sonra da hükümetlerarası konferansta tartışılacak ve önümüzdeki yıl çok önemli kararlar alınacak, belki yeni bir anayasa oluşturulacak. Bu kurumsallaşma çalışmasında karar almayla ilgili yeni kararlar çıkabilir, kararlar daha belli yerlerde toplanabilir. Dış politika ile ilgili olarak da çok daha netleşen bir kurumsallaşma olacaktır, belki de dış politikadan bir kişi sorumlu olacaktır.

Bunların hepsini göreceğiz tabi ama ben AB'de bir çözülme olacağını değil, yavaş yavaş da olsa siyasi konularda da daha fazla işbirliğine gidileceği bir sürece gireceklerini düşünüyorum. Açıkçası Doğu Avrupa'dan 10 ülkeyi kendine katan bir AB bu süreçten çok daha güçlenerek çıkmıştır. Ben son on yılın en güçlenen aktörünü AB olarak görüyorum. Soğuk Savaş döneminde tamamen ayrı yaşadığı 10 ülkeyi, 10 yıl gibi bir sürede AB kendi bünyesine katarak, bence çok önemli bir dönüşüm sağladı. Genellikle Türkiye'de AB'nin yaptığı şeyler değil, hep yapamadıkları ön plana çıkıyor. Yapamadıkları da var, yaptıkları da var, biraz daha geniş bakabilmek lazım. Ben AB'de son 50 yılda hep ilerleme görüyorum.

Stradigma: AB'ye üyelik sürecinde Türkiye'nin tutumu sizce ne olmalıdır?

A. Eralp: Ortadoğu'da önümüzdeki dönemde yaşanabilecek gelişmeler bakımından AB Türkiye'yi kendi yanına çekebilecek mi, bu çok önemli. Türkiye'nin birçok bölge ülkesiyle sorunu var, Akdeniz'de Kıbrıs sorunu var. O yüzden, AB sürecinin içine doğru yönelirken aynı zamanda Türkiye'nin hem Balkanlarda, hem Akdeniz'de hem de Ortadoğu politikalarında farklılaşması gerekli. Bölgesindeki ülkelerle daha farklı ilişkiler geliştirebilecek olan bir Türkiye AB için avantajlı olabilir. AB şu anda bölgesinde sayısız ülkeyle kavgalı, sorunlu bir Türkiye'nin kendisine fazla bir katkısı olacağını düşünmüyor. Bir örnek vermek gerekirse, zamanında İspanya AB'ye başvururken, Latin Amerika'yla ilişkileri çok gelişmiş olan İspanya'nın sürekli olarak biz sizin Latin Amerika'yla olan ilişkilerinizi geliştiririz noktasını işledi ve göstermeye çalıştı ki Latin Amerika'yla ilişkiler sadece bizim menfaatimize değil, sizin de menfaatinize olabilir. Ardından İspanya AT'ye girdikten sonra AT'nin bir Latin Amerika politikası oluştu, daha öncesinde AT üyelerinin bir Latin Amerika perspektifi yoktu. Şu anda AB, Latin Amerika'da ticari ve siyasi ilişkilerinde vs. önemli bir oyuncu. Aynı şekilde Polonya AB'ye üye olma aşamasında devamlı şu mesajı vermeye çalıştı: biz sizin için sadece Polonya olarak önemli değiliz, aynı zamanda sizin Ukrayna'yla olan ilişkilerinizi geliştiririz, Rusya'yla olan ilişkilerinizi arttırmaya yardımcı oluruz ve bizi aldığınız zaman AB'nin bir Doğu Avrupa politikası oluşacaktır. Polonya devamlı bunu ortaya koymaya çalıştı ve onda da bir ölçüde başarılı oldu. Türkiye açısından da AB şimdi Türkiye'nin AB'ye katkısının ne olabileceğini düşünüyor.

Stradigma: Kıbrıs Rum Yönetiminin 16 Nisan'da, AB'ye katılım anlaşmasını 'Kıbrıs Cumhuriyeti' adı altında imzalaması Türkiye'nin AB'ne üyelik sürecini nasıl etkiler?

A. Eralp: AB Yunanistan'ın da etkisiyle kendini Kıbrıs meselesinin içinde buldu ve Kıbrıs konusunu istediği gibi çözemeden Güney Kıbrıs'ı üye olarak kabul etmek durumunda kaldı. Bu durum esasında AB süreçleri açısından çok acı bir süreç çünkü AB bu sürecin başlangıcında Kıbrıs sorununun bir şekilde çözülebileceğini düşünüyordu ve o çerçevede Kıbrıs'ı böyle bölünmüş bir halde kabul etmeyebileceklerini düşünüyorlardı. Kıbrıs sorununu çözerek bütün adayı birlikte kabul edebileceklerini ve Türkiye ile ilişkilerini ilerletebileceklerini planlıyorlardı ama mesele öyle gelişmedi. Tabi bu noktada Yunanistan'ın politikalarının ve AB'yi belirli konularda yanına çekmesinin etkisi olmuştur. Fakat buna rağmen AB'nin ben bu konuyu bıraktığını zannetmiyorum, yani bir şekilde Kıbrıs'taki sorunun çözülmesini isteyecektir, çünkü Akdeniz'e, Ortadoğu'ya doğru yönelen bir AB açısından böyle bölünmüş bir ada ve orada iki toplum arasında sorunlar istenen bir durum değildir. AB Batı Balkanlara girmek istiyor ve o bölgede iki önemli ülke, birisi AB üyesi, birisi aday ülke olarak. Bu iki ülke arasında büyük sorunlar, büyük gerginlikler olursa o zaman AB'nin başarılı olması mümkün değil. Şimdi Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek gibi Türkiye'ye yakın ülkeleri düşünün. Bunlar şu anda AB ile entegrasyon süreci içinde ve belki ileride AB üyesi olacak. Öbür taraftan Yunanistan'ın ise Sırbistan gibi ülkelerle yakın ilişkileri var. O zaman Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar çözülmezse gelecekte sorun yaşanır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkinin belli bir düzeye gelmesi lazım, bu ilişki belli bir işbirliğine dönüşmeli. Bu noktada öncelikle Kıbrıs konusunun, sonra da Ege sorununun bir çözüme kavuşturulması gerekiyor. Yunanistan ile Türkiye birbiriyle daha çok işbirliği içinde olmalı ve sadece birbiriyle değil, bu bölgedeki diğer ülkelerle de AB çerçevesinde bir işbirliği modeli oluşturmak önem kazanıyor. Kıbrıs sorununun geldiği noktada önümüzde çok önemli bir 1 yıllık süre var, gelecek Mayıs ayında Kıbrıs Cumhuriyeti artık AB'nin tam üyesi olmuş olacak. Bu bir yılı hem AB'nin hem de diğer aktörlerin iyi değerlendirmesi gerekiyor.

Stradigma: Türkiye Kıbrıs sorununun çözümü sürecinde nasıl politikalar izlemelidir?

A. Eralp: AB'nin tam üyesi olacaksa, Türkiye'nin de bu konuda bakışını gözden geçirmesi gerekiyor. 2004'ün Aralık ayına kadar önümüzde bir- bir buçuk yıllık bir süre var. Yeni bir ulusal program oluşturulacak ve bu ulusal program bir yıllık bir perspektif ile hazırlanmak zorunda, o yüzden Türkiye bir yıl içinde neleri yapabileceğini net bir şekilde ortaya koymalı ve ardından bir yıl içinde bunları hayata geçirmeli. Eğer Türkiye en geç 2005'in başında müzakerelere başlamazsa ve kaçırırsa o zaman AB üyeliği çok farklı bir noktaya doğru ilerleyecek. Aynı zamanda Kıbrıs sorununun bir şekilde huzursuzluk kaynağı olmaktan daha farklı bir noktaya çekilmesi lazım. Herkesin üzerinde anlaşacağı bir Kuzey Kıbrıs'ın AB'ye nasıl entegre olacağına dair bir bakış çıkması oluşturulması gerekli. Bugün meselede yer alan boşluğun ortadan kalkması lazım. Güney Kıbrıs AB'ye üye oldu ama Kuzey Kıbrıs'ın durumu ne olacak? BM'e göre Kuzey Kıbrıs esasında hukuken mevcut olmayan bir yer. Fiili bir durum var ama hukuki olarak ortada büyük bir sorun var. Bu şekilde 8-10 yıl devam edilemez, hele 2004'ten sonra Güney Kıbrıs üye olunca daha büyük bir sorun haline gelecek. Bu konuda AB'nin, Türkiye'nin, Yunanistan'ın ve Kıbrıs'ın anlaşmaları gerekiyor. Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'taki konumundan dolayı sayısız dava karşımıza çıkabilir ve o anlamda sürekli olarak meşruiyet sorunu yaşanabilir.

Türkiye'nin bu dönemde ABD ile bölgesel konulara girmeye doğru yönelirken, dış politika ufkunu sadece ABD ile de sınırlı tutmaması gerekir. Bence son 10 yılda dış politika yönelişleri açısından çok büyük bir hatalar yapıldı ve bunu daha fazla devam ettirmemek lazım.

Stradigma: Sizce Türkiye dış politikasında nereye yönelmeli?

A. Eralp: Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, bizim bölgemizdeki bütün aktörler nereye yöneldiyse, ki AB'ye yöneldiler, bizim de bu bütünleşme hareketine dahil olmamız gerekir. Balkanlardaki ülkeler Bulgaristan, Romanya gibi AB'ye yöneliyor, en önemli bütünleşme hareketini orada görüyorlar. Türkiye'nin de doğal olanı ve zaten uzun zaman önce kurduğu ilişkileri daha hızlandırarak, AB'ye yönelmeyi artık becerebilmesi ve mümkün olan bir projeye çevirmesi lazım. Türkiye bu fırsatı kaçırıyor ve her kaçırdığında maliyeti artıyor. Mesela 1970'lerde Yunanistan, Portekiz, İspanya ile ya da şimdi Doğu Avrupa ülkeleriyle üye olsaydı çok daha farklı olurdu. Türkiye'nin kendi bölgesindeki ülkelerin hepsi orada, Türkiye ise belirsiz bir noktada, bu büyük sorunlar yaratıyor. Öbür yandan, esas ilginç olan Kıbrıs'ın yarısının da AB'ye üye olması, yani bütünleşme o kadar yakın artık Türkiye'ye. Türkiye'nin kendisine bu kadar yakınlaşmış bir meseleyi artık çözebilme gücünün olması gerekiyor. Tabi bu noktada ABD ile de ilişkileri gerginleştirmemeli, bu da diplomatik bir maharet. Türkiye'nin bölgesel konular içinde daha fazla yer alması ama AB'ye alternatif olarak düşünmemesi lazım. Yani İran, Suriye veya Mısır ile ilişkileri geliştirmek sadece kendisinin değil, AB'nin de menfaatine olur. AB de bunu zamanla görecek, bu bölgelere daha fazla yönelecektir ve oralarda buluşma olacaktır. Türkiye burada katkısını gösterebilirse, hem Balkanlarda, hem Akdeniz'de hem Ortadoğu'da ve aynı zamanda AB'nin içinde etkisi, rolü ve ağırlığı olacaktır. Yoksa Türkiye hem AB sürecinden dışlanabilir, hem de içinde yer alsa bile etkinliği, ağırlığı olmayan bir ülke konumunda olabilir. O bakımdan da önümüzdeki dönemde Türkiye'de bu noktaları birleştirme yeteneğinde olan bir liderlik gerekiyor. İçeriden bakıldığı zaman, Türkiye'de son 10-15 yıldır varolan kadrolar siyasi beceri açısından bu söylediklerimizin yakınına bile yaklaşamıyor. Çünkü aynı zamanda dünyayla yakın temas, dünyayı iyi tanıma, onlarla bir arada hareket etme ve nerede hareket edeceğini bilmek çok önemli. Sadece dünyayı izlemek değil, aynı zamanda liderlerle, kadrolarla ilişkili olunması gerekiyor, artık böyle bir dünyada yaşıyoruz. Son günlerde özellikle Irak Savaşı'nın etkisiyle bölgesel sorunlar çok önem kazanmaya başladı ama Türkiye hep uzaktan konuşmayı tercih ediyor, diyalog kültürü kuvvetli. Şimdiki liderliğin dünyayla diyalog kültürünün ben çok gelişmiş olduğuna inanmıyorum. Tabi, her an değişen kadroların bu noktada etkisi büyük. Gelen kadrolar biraz işi öğreniyor, sonra yerine başkaları geliyor, yani her an bir öğrenme süreci yaşanıyor. Bu kadar önemli sorunların yaşandığı dönemlerde kadrolarda yapılan bu büyük değişiklikler zaten varolan iç siyasi yavaşlığa çok iyi hizmet ediyor. Benim düşüncene göre uluslararası sistem ve bölgesel dinamikler Türkiye'nin değişmesini zorluyor adeta. Belki benzetme olacak ama Türkiye'de biraz AB gibi, yavaş yavaş değişiyor. AB'nin belki bu konuda bir düzeyde lüksü var, çünkü daha refah, huzur ve istikrar içinde ama Türkiye'nin bu kadar yavaş ve zor değişme gibi bir lüksü var mı? Bugünkü dünya sistemi içerisinde bir şekilde bir hız içinde olmanız lazım, yavaş gittiğiniz zaman çok gerisinde kalıyorsunuz. Benim için Türkiye'yle ilgili esas soru veya sorun: Türkiye hızlanabilecek mi ve değişecek mi sorunu. Uluslararası ve bölgesel dinamikler bunu zorluyor ama Türkiye açık olan bu imkanlardan yararlanabilecek mi? çünkü Türkiye'de büyük bir potansiyel var ama bu potansiyeli alıp realize etmek ayrı bir konu tabi. Önümüzdeki dönem bu açıdan kritik geçecek.

Stradigma: Son dönemde uluslararası siyasal sistemde yaşanan değişiklikler göz önüne alındığında, BM'in uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümlenebilmesindeki etkinliği bakımından bir tür sınavdan geçtiği ve başarısız olduğu söylenebilir mi? Irak Savaşı'na paralel olarak Kıbrıs'ta ulaşılan son nokta sizce mevcut uluslararası örgütlerin güvenilirliklerini yitirdikleri ve işlevlerini yerine getirmekte yetersiz kaldıkları şeklinde yorumlanabilir mi?

A. Eralp: Yorumlanabilir tabi ama bu noktada çok acımasız olmamak lazım. Uluslararası örgütler her zaman için büyük güçlerle işbirliği içerisinde çalıştıkları için, o büyük güçlerin uluslararası örgütlere nasıl baktığıyla şekillenen ve o çerçevede ya güçlenen ya zayıflayan örgütlerdir. Mesela 1. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti, birçok sorun Milletler Cemiyeti'nin kendisinden kaynaklanmadığı halde büyük güçler Milletler Cemiyeti'ne olumlu bakmadığı için zamanla çöktü. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ise uzun bir zaman Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi doğru dürüst işleyemedi. Niye işleyemedi? Sovyetler Birliği ve ABD sürekli mücadele halindeydiler ve önemli sorunlarda BM'de devamlı veto yetkilerini kullandılar. Daha sonra Soğuk Savaş döneminde de işleyemedi ve o zamanda askeri ittifaklar kuruldu, NATO'ya ve Varşova Paktı'na kaydı. Soğuk Savaş sona erince Varşova Paktı çöktü ve Sovyetler Birliği de çözülünce, şimdi BM daha iyi görev yapabilir artık veto yetkisi fazla kullanılmayacak, en azından Sovyetler Birliği kullanmayacak diye düşünüldü. Fakat o noktadan sonra ABD yavaş yavaş BM'den uzaklaşmaya başladı. ABD, NATO'nun kendisine daha yakın olması ve daha kolay mobilize edebileceği bir örgüt olmasından dolayı bir süre NATO'ya yakınlaştı. Son dönemde de BM'den uzaklaşma arttı, çünkü ABD'nin özellikle tek taraflı olarak meseleleri halletmesi ve askeri çözümlere yönelmesi sonucunda diğer üyeler daha da hassas davranmaya başladılar. Bunun üzerine ABD Güvenlik Konseyi'nden kolay kolay karar çıkaramayacağını düşünerek, BM'den uzaklaşmaya başladı. BM'in karar alma süreci iyice zorlaştı ve BM'in o anlamda güvenlik konularındaki rolü çok azaldı. Bu neye yol açabilir derseniz, ya ABD'nin bakışı değişecek, ya BM yerine başka bir teşkilat kurulacak, bunu derken mesela NATO'nun güçlenmesi söz konusu veya yeni bir teşkilat kurulacak. Fakat BM ayarında bir teşkilat kurabilmek hiç kolay değil. Ancak BM'in içinin boşalması bazı fonksiyonların gitgide NATO'ya kayması olabilir veyahut daha önce de söylediğimiz gibi, ABD'nin bu askeri bakıştan daha da uzaklaşması, BM Güvenlik Konseyi'nin yeniden gözden geçirilmesi, belki bir şekilde reforme edilmesi, daha geniş katılımla, daha farklı bir yaklaşımla meselelere yaklaşması sağlanabilir. Çünkü o noktada uzun zamandır Soğuk Savaş sonrası düzene BM yeteri kadar uygun mu tartışması var. BM Güvenlik Konseyi'nde ki daimi üyeler hala sabit, yeni başka daimi üyeler olabilir, oradaki karar alma mekanizmasını sorgulayan, değiştirmeye çalışan bakışlar da mevcut. Bu reformlar gerçekleşirse BM'in önemi artabilir. Başladığımız noktadan hareketle, uluslararası örgütlerde büyük güçlerin oynadığı rol çok önemli, o yüzden de ABD BM'e bugünkü yaklaşımını sürdürürse BM'in ayakta kalması kolay değil, yani içi boşalır o anlamda. Ancak, ABD değişirse, daha işbirliğine yakın olursa, uluslararası işbirliğini ilerletecek, askeri çözümlerin dışında çözümler üretebilecek, sorunlara müdahale edebilecek böyle bir uluslararası örgüte de ihtiyaç vardır.

 
önerileriniz     anasayfa   
 
Forsnet © 2003