Kapsamlı bir reform programını uygulama ihtiyacı Türkiye'de
ivedi bir durum haline gelmiştir. Uluslararası düzeyde
(yeni siyasi yapılanmaya ve dış ilişkiler stratejisinde
somut ulusal çıkarların yeniden tanımlanmasına duyulan
acil ihtiyaç ile ayrılmaz bir hal alan) ülke içi rejimi,
uygulamaları ve yönetimi geniş çaplı bir revizyona götürecek
olan Avrupa Birliği üyeliği, Türkiye'nin en önemli hedefidir.
Yurtiçinde giderek derinleşen ekonomik kriz ihtiyaç duyulan
reformların gerçekleştirilme sürecine ivme kazandırmış
ve benzersiz bir ivedilik anlayışı getirmiştir. Kriz sonrası
Türkiye yeniden toparlanabilir ve sağlam temellere dayanarak
tıpkı 1997'de Tayland ve Kore'de ortaya çıkan Asya krizinde
olduğu gibi çabucak iyileşebilir. Bu alışılmışın dışındaki
ekonomi diplomasisi Türkiye'nin geniş politika yelpazesinin
temelini ve yeni uluslararası sistem içerisinde yerini
sağlamlaştırmak için tasarlanan kurumsal reform gündemi
olarak karşımıza çıkıyor.
Daha Çok Ekonomi ve Daha Az Jeopolitika
Soğuk Savaş döneminde Türk diplomasisi tıpkı diğer NATO
ülkeleri gibi daha çok güvenlik, bölgesel istikrar ve
iki süper güç ve iki rekabetçi yönetişim modelleri arasındaki
güçler dengesini yönetmeye odaklanmıştı. Ticari çıkarlar
daima bu ilgi alanlarının gerisinde yer aldı. İş dünyası
bunu anlamıştı, ancak durum içler acısıydı. Bugün ekonomik
arenada milletlerarası rekabetin giderek arttığı farklı
bir dünyada yaşıyoruz. Güç bir bölgede bulunmasına rağmen
güvenlik Türkiye için ulusal gündemin ve dış politikanın
en önemli maddesini oluşturuyor. Aynı zamanda gelişen
Türkiye'nin yurt dışındaki ekonomik çıkarları Türk firmaları
için çok yararlı yeni iş olanakları yaratmakla kalmayıp,
karşılıklı dayanışma ve kolayca gözden çıkarılamayacak
ortak menfaatlerin ortaya konulmasıyla Türkiye'nin daha
geleneksel dış politika ve güvenlik hedefine ulaşmasına
da katkıda bulunacaktır.
Ekonomi ve jeopolitika ayrı ayrı ele alınamaz. Hiçbir
ulus sağlam bir ekonomik temel ve teknolojik liderlik
olmadan gerçekçi jeopolitik amaçlar gözetemez. Bu Amerika'nın
(yalnızca askeri gücü değil) Washington'daki hükümete
dünyadaki jeopolitik rekabet içerisinde tek süper güç
olarak hareket etmesine olanak sağlayan en birinci ekonomi
tutumudur. Sovyetler Birliği'nin 1990'ların başında devrilmesine
neden olan ise bitkin ve paslı ekonomi anlayışıdır. Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) yerine kurulan
Rusya, bugün eski süper güç konumunu geri kazanabilmek
için çok çaba sarf ediyor, ancak kendisini Amerika ile
kıyaslanabilecek dünya standartlarında bir kuvvet haline
dönüştüremediği takdirde bu çabaları boşa çıkar.
Belki de bugün 11 Eylül olayları sonrası güvenlik saflarında
iktisadi ve siyasi coğrafyanın önemine daha az gereksinim
duymak kötü bir zamanlamadır. Daha geniş bir Orta Doğu
bölgesindeki politik dengenin yeniden yapılanışı üzerine
yapılan tartışmalar oldukça yaygın. Özellikle Amerika'daki
strateji uzmanları yeni haritaların çizilmesi gereksinimi
üzerine spekülasyon yapıyorlar ve başta Irak olmak üzere
dışlanmalarına gerek duyulan düzenbaz ülkelerin listelerini
oluşturmak için beyin fırtınası estiriyorlar. Bir ülkenin
jeopolitik konumu son günlerde oldukça önemli bir konu
haline geldi. Ancak bütün bu gelişmeler aynı zamanda küresel
ekonomik beklentiler üzerine yoğunlaşan ciddi konular
ve durgunluğa doğru ilerleyen Amerika, Avrupa Birliği
ve Japonya ile çakışıyor. Bu yüzden her zaman birbiriyle
bağlantılı olan jeopolitika ve ekonomi arasındaki uzlaşmayı
sağlamak gerekiyor.
Türkiye hem kırılgan ekonomik yapısı, hem de gün geçtikçe
artan jeopolitik önemi nedeniyle uluslararası gündemde
oldukça sık bahsedilen ülkelerden biri. 11 Eylül olayları
modern kapitalizm ve ılımlı İslami demokrasiyi birleştiren
tek Müslüman ülke olan Türkiye'nin prestijine bir kez
daha dikkatleri çekti. Türkiye aynı zamanda ABD önderliğinde
terörizme karşı başlatılan askeri müdahalede rol almak
isteyen tek Müslüman müttefik olma rolünü de üstlendi.
Ekonomi cephesinde Uluslararası Para Fonu (IMF) geçen
yılın büyük bir çoğunluğunu Türkiye'nin mali krizden çıkma
yollarını ve yapısal reformları gerçekleştirme yöntemlerini
araştırmakla geçirdi. IMF, ağırlaşan borç yükü altında
ezilen, faiz oranlarını düşüremeyen, büyüme sürecini hızlandıramayan
ve düşük vergi gelirleri sebebiyle kısır döngüden kendisini
bir türlü kurtaramayan Arjantin'de ekonomik krize karşı
daha fazla formül üretmekten vazgeçti. Bu durum Türkiye'nin
stratejik öneminin ABD yönetiminin direktifleri doğrultusunda
IMF'nin Türkiye'ye vermiş olduğu güçlü destekte etkili
olup olmadığı tartışmasını ortaya attı.
Kıbrıs son zamanlarda çabaların daha çok jeopolitik konum
(Akdeniz'in doğusunda var olan güçler dengesini sağlamak)
üzerinde yoğunlaştığı ve sorunun ekonomik boyutunun daha
fazla göz ardı edildiği bir konu haline geldi. Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti (KKTC) lideri Rauf Denktaş ve Güney Kıbrıs
lideri Glafkos Klerides yeniden müzakere masasına oturduklarında
birleşik Kıbrıs hükümetinin "federal" mi yoksa
"konfederal" bir yapıya mı sahip olacağını daha
çok tartıştılar. Kuzey Kıbrıs'taki korkunç ekonomik durum
ve iki toplum arasında giderek büyüyen gelir eşitsizliği
asıl ele alınması gereken başlıca konular arasındadır.
Kıbrıslı Türkler her ne kadar Avrupa Birliği üyeliğini
arzu ediyor olsalar da, zayıf ekonomileri onları daha
savunmasız kılmıştır. Onlar daha zengin olan Rum tarafının
Kuzey Kıbrıs topraklarını ve oradaki işleri bir gün ele
geçirerek Kıbrıslı Türkleri eninde sonunda adadan tamamıyla
sınır dışı edeceği endişesini taşıyorlar. Adadaki iki
toplum arasındaki eşit ekonomik şartlar ilgili tarafların
politik meselelerine hizmet eden kapsamlı bir yerleşime
neden olabilir.
Türkiye, "Güneydoğu Anadolu Projesi veya GAP"
adı altında kapsamlı bir sosyo-ekonomik gelişme planı
uygulamaya başlamıştır. Bu proje alanı Aşağı Fırat ve
Dicle Nehirleri ve Yukarı Mezopotamya ovalarını içermektedir.
Bugüne dek inşa edilen 22 baraj ve 19 hidroelektrik santral
bölgeyi tarım ve tarım esaslı endüstriyel ürünlerin "ihraç
merkezi" haline dönüştürecektir. Orta Doğu, Kuzey
Afrika ve Asya-Pasifik bölgeleri GAP projesinin tamamlanmasını
takiben tarımsal üretim fazlasının en fazla olduğu dünyanın
en kârlı pazarlarıdır. Ancak GAP projesi Türkiye, Suriye
ve Irak arasında süre gelen diplomatik meselelerin kaynağı
olmuştur.
1960'ların sonlarından bu yana bölgede bulunan iki sınır
ötesi nehirle bağlantılı olarak Ankara, tarım ve sulama
metotlarını olduğu kadar toprak konusu üzerinde de ortak
bir çalışma yürütmeyi savunuyor. Suriye ve Irak inatla
bu platformda su tahsisatını tartışmayı reddediyor ve
Fırat ve Dicle nehirleri sularının akışını matematiksel
hesaplamalara dayanarak paylaşmakta ısrarcı davranıyor.
GAP projesi sona yaklaştığında bölgenin ekonomisinde kökten
değişiklik yapması bekleniyor, öyle ki bunu takip eden
sosyal ve ekonomik değişimler Suriye ve Irak hükümetlerine
kendi ekonomilerini Türkiye ile iki veya daha fazla taraflar
zemininde eşit koordinasyon sağlamaya direnmelerini neredeyse
imkansız kılacak. Umarız su diplomasisi bu üç ülkenin
birbirlerine meydan okumalarından ziyade aralarında doğabilecek
bölgesel ekonomik ortaklığın temel taşı olur.
Türkiye Rusya, İran, Irak ve daha çok Hazar Bölgesi'nden
gelen hidrokarbon materyallerin geçiş noktası durumundadır.
Bu yüzden Türkiye'nin hem tüketici hem de Avrupa'ya ihracında
bir geçiş noktası olarak belli başlı boru hattı projelerinde
önemli bir rol üstlenmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bu
bölgeden başlayan ve uluslararası pazarlara doğru uzanan
boru hattı projesi yeniden oynanmaya başlanan bir Büyük
Oyuna dönüşmüştür. Karmaşık Hazar denkleminde enerji güvenliği
ve bölgesel etki alanı için rekabet ekonomik fizibilite
karşısında dengeli olmalıdır. Hazar Bölgesi dışında oluşturulabilecek
rotalar her bir proje için daha küçük ölçekli ekonomi
ve daha büyük harcamalar anlamına gelebilir. Bu dengeye
bir de siyasi gerçekler de eklenmelidir. Her ne kadar
petrol şirketleri işin siyasi boyutuyla olabildiğince
az ilgileniyor olsalar da, bu konuyla her gün karşılaşmak
zorundalar. Bu zaman zarfında enerji ithalatçısı ve transit
ülke konumunda aktif bir rol oynayan Türkiye çarpıcı bir
biçimde kararların alınma sürecine ve olayların gidişatına
yön verebilir.
Hazar Bölgesi'nden elde edilecek enerji politikası açısından
Türkiye'nin önünde hali hazırda izleyebileceği iyi bir
model var, o da Türkiye'nin doğal gaz sorununda bu zamana
kadar aldığı tavırdır. Türk ekonomisinde yeni gaz kaynaklarına
verilen büyük önemin farkında olan politika yapıcıları
konuyu politize edebilecek konumda olmadıklarını geç olmadan
anladılar. Buna benzer bir yaklaşım şimdi Hazar petrolü
için benimsenmelidir. Türkiye, Bakü-Ceyhan projesini desteklemek
adına elinden geleni yapmıştır ve bu çabaları projenin
coğrafi, jeolojik ve ekonomik engellere rağmen uygulanabilirliğine
dair somut bir şans vermiştir. Şimdi ise ilgi asıl odaklanılması
gereken, yani pahalı bir maliyete sahip sınır ötesi boru
hattının altyapısının finanse ve inşa edilmesi aşamasında
karşılaşılan yıldırıcı ticari zorluklar üzerindedir. Nihai
tüketiciler jeopolitik açıdan kaybetmektense daha ucuz
elektrik ve gaz almayı tercih etmektedirler.
Bölgesel Ekonomi Diplomasisi İçin Güçlü Potansiyel
Bölgedeki en geniş ekonomiye ve potansiyele sahip ülke
Türkiye'dir. Türk toplumu oldukça enerjik, çevresine kolayca
uyum sağlayan genç ve dinamik bir toplumdur. Öyle ki uzun
bir evreden geçmiş ve hala hızla yoluna devam etmektedir
ve geleceği hakkında en ufak bir kuşkusu yoktur. Bugünün
Türkiyesi algılama ve görünüm açısından oldukça çeşitli
bir toplumdur. Genelde bu çeşitlilik ve katıksız dinamizm,
kendi kapasitesi, sınırları ve olanakları hakkında canlı
bir tartışma yürütme imkanına sahip daha modern bir Türkiye'ye
işaret etmektedir.
Daimi mali problemler, enflasyon, bütçe açığı ve bu yılki
yavaş büyümeye karşın, Türkiye ekonomisi dinamik bir ekonominin
ortaya çıktığını göstermektedir; ekonomik büyüme, hızla
artan nüfuz, global ekonomik güce açıklık, girişimci sınıf
ve az gelişmiş pazarlar ülkenin genişlemeye hazır olduğunu
göstermektedir. Türkiye artık kırsal ve tarımsal kesimin
ağırlıkta olduğu toplum olmaktan çıkmış, aksine kentsel
ve endüstriyel kesimin önem kazandığı bir ülke haline
gelmiştir. Metropoliten şehirler ve iç bölgelerdeki gelir
düzeyleri Avrupa'da herhangi bir yerdeki düzeyle karşılaştırılabilir.
Yaklaşık 12 milyon nüfuza sahip İstanbul şehri kendi çapında
Avrupa standartlarında endüstriyel güçtür ve aynı zamanda
da en büyük Avrupa kentidir.
IMF destekli ekonomik program da dahil olmak üzere son
yirmi yılda gerçekleştirilen yapısal değişimler, uzun
vadeli ekonomik performansı sürdürmek açısından uygundurlar.
Sınırlı satın alma gücü açısından Türkiye ekonomisi, 400
milyar dolarlık gayri safi milli hasılasıyla dünya ekonomisi
sıralamasında 17. en geniş ekonomidir. Yer altı ekonomisi
resmi olarak en büyük olarak hesap edilmiştir. Aynı zamanda
Balkanlarda ve Orta Doğuda da en geniş ekonomidir.
İlk bakışta Türkiye külliyetli pazarlar ve satın alma
gücüne sahip ve Çin'den Avrupa'ya, Rusya'dan Ortadoğu'ya
kadar bölgelerarası bir ekonomik geçit olarak görev yapma
becerisine haiz görünmektedir. Geniş iç piyasası ve deneyimli
ve uygun maliyetli işçisi ülkeye yatırımı çeken en güçlü
iki etkendir. Yerli firmaların gücü ve rekabet yetenekleri
ülkenin diğer olumlu özellikleridir. Yabancı firmalarla
kıyaslandığında Türkiye'deki yerel firmalar daha çok yüksek
kaliteyi çok uluslu firmalara tedarik eden şirketler olarak
görev yapmaktadırlar. Ülkenin fiziksel altyapısı -ulaşım,
iletişim ve enerjisi- hala daha çok modernleşmeye ve ilerlemeye
ihtiyaç duyduğu halde, bölgedeki en modern ve gelişmiş
altyapıya sahip ülkelerden biridir.
Tüm kayda değer varlıkları ve avantajlarının yanı sıra,
Türkiye maalesef aşırı yönetim problemleri yüzünden uzun
zamandır patlamaya hazır bir güç olarak beklemede kalmıştır.
Bazı ülkeler, gelişme sürecine Türkiye'den daha geç başlamalarına
rağmen vatandaşlarının yaşam standartlarını yükseltebilmiş
ve evrensel pazarda ulusal ekonomilerinin rekabetini artırmışken
Türkiye gibi eşine az rastlanır ve bir çok açıdan becerikli
bir ülkenin ekonomisini canlandıramaması anlaşılması güç
bir durumdur.
Gelişmekte Olan Pazarlar ve Büyüme Sektörleri
Türkiye'nin olası pazar büyüklüğü ve yüksek potansiyeli
birkaç yıl önce ABD Ticaret Bakanlığı tarafından seçilen
dünyanın "Gelişmekte olan Pazarları" sıralamasında
ilk on içerisinde yer aldı. Amerika'nın Türkiye'ye yaptığı
ihracat hacmi ABD'nin Rusya, İsviçre, Hindistan ve tüm
Doğu Avrupa'ya yaptığı toplam ülke satışlarını aşmıştır.
Bunun yanı sıra toplam Türkiye ithalat talebi Brezilya
ve Endonezya pazarlarıyla nominal değerde ve Arjantin,
Polonya ve Güney Afrika'dan daha yüksektir. Altyapı projeleri
ve özel sektör yatırımlarına yapılan ve giderek artan
harcamalar çeşitli sermaye mallarına olan talebin yükselmesine
neden olabilir. İhracatta gelinen son nokta Türk girişimcilerinin
ataklığının ve Türkiye'nin coğrafi konumundan ötürü artan
Avrupa Birliği'ne, Rusya'ya, Orta Asya ve Ortadoğu'ya
yaptığı satışların önemine dikkatleri çekiyor.
Turizm, giyim ve örgü-giyim, seramik, cam sanayi, işlenmiş
yiyecek, inşaat, deri ürünleri, elektriksiz ev aletleri,
tekerlek, petro-kimya, demir-çelik ve savunma sanayileri
Türkiye'nin lokomotif sektörleri arasındadır. Bunun yanı
sıra demir olmayan metaller, gemi sanayi, motorlu taşıtlar,
madencilik, kimyasallar ve elektrikli eşyalar sanayisi
yüksek gelişme potansiyeli olan sanayiler arasındadır.
Ülkenin ilk beş sektörü içerisinde yer alan tekstil, yemek,
demir-çelik ve doğal ürünler Türkiye'nin toplam ihracatının
yüzde 83'ünü ve toplam iş imkanının yüzde 66'sını karşılamaktadır.
Bu sektörler yüzde 12 ile tarımsal ürünler ve yüzde 2
ile maden ve mineraller tarafından takip edilmektedir.
Turizm, döviz kazancı ve iş imkanı yaratmanın başlıca
kaynağıdır. Türkiye'nin turizm sektörünü geliştirme potansiyeli
oldukça yüksektir; Karadeniz ve Akdeniz kıyıları boyunca
sıralanan 7000 km. uzunluğundaki sahiller, karla kaplı
dağlar, hem kıyılarda hem de iç yerleşim bölgelerinde
kurulan eski medeniyetler ve iklim seçimine göre çeşitlilik
gösteren mekanlar bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu
sektörlerin yanı sıra savunma sanayi de gelişen bir trend
izliyor. Türk ordusu da gelecek sekiz yıl içerisinde silahlar
üzerine 30 milyar dolar harcama ve 2030 yılına kadar da
150 milyar dolarlık harcama öngörüyor. 1000 adet savaş
tankı, 145 saldırı helikopteri ve dört adet de uyarı uçağı
önümüzdeki on yıl içerisinde sayılarının azaltılması gereken
pahalı ürünler arasında yer alıyor.
Türkiye'nin hızla büyüyen ekonomisi yeni enerji kaynaklarına
gereksinim duyuyor. Türkiye'de elektrik enerjisine olan
talep yılda yaklaşık yüzde sekizlik bir büyüme gösteriyor.
Rusya-Türkiye, Türkmenistan-Türkiye-Avrupa, Türkiye-Mısır
doğal gaz projeleri ya da Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı
gibi birçok proje belirlendi. Enerji sektörü yabancı yatırımcılar
için oldukça karlı bir alan olmayı vaat ediyor. 2020 yılına
kadar Türkiye'nin yıllık enerji talebi muhtemelen 565
kilovat/saate çıkacak. Türkiye'nin enerji ihtiyacıyla
enerji temini arasındaki uçurum hükümet tarafından teşvik
edilen yabancı ve yerel özel sermaye için yapılacak enerji
yatırımları planı dahilinde giderilmeye çalışılacak. Toplam
87,000 megavat kapasiteye sahip 340 enerji santrali 2020
yılına kadar kurulacak.
Türkiye'nin ekonomik büyümesi için gerekli olan altyapı
projeleriyle ilgili belli başlı yatırım imkanları var.
Kara ve demir yolu projeleri Pan-Avrupa taşıma koridorlarını
Orta Asya'ya bağlamak için tasarlanmıştır. Mersin ve İskenderun'daki
Kuzey Marmara ve Kuzey Ege yerleşim bölgeleri için yeni
konteynır limanlarının inşasını kapsayan yeni planlar
da bulunmaktadır. Telekomünikasyon sektöründe özelleştirme
halen planlama aşamasında bulunmaktadır. Türkiye 1993'teki
12.7 milyon abone hattı kapasitesini 2002 itibariyle 20
milyona ve telefon hattı yoğunluğunu da yüzde 25 artırmayı
amaçlıyor. Sistem yüzde 80 dijital olarak tasarlanacak.
Büyük altyapı projeleri sadece yabancı iş imkanları için
yaratılan olanaklar değiller. Modadan yiyecek ürünlerine
kadar Türkiye dünya çapında ihraç edilen geniş çaplı eşya
imal ediyor.
Türkiye: Ekonomi Diplomasisindeki Ürkek Oyuncu
Özal dönemi 1980'ler boyunca "ekonomi diplomasinin
jeopolitika karşısındaki önceliği" stratejisine tanık
oldu. Özal beraberinde yüzlerce işadamı ile resmi yurtdışı
ziyaretlerini gerçekleştirir ve kontratlar ve ticaret/yatırım
anlaşmaları için lobi yapardı. Bu dönemde görevi kötüye
kullanma ve adam kayırma ithamları vardı. Ancak bütün
bu çabalar büyük ölçüde kişisel inisiyatiflere dayanıyordu
ve müesseseleşme yaklaşımları o dönemde kök salamazdı.
Türkiye ekonomik diplomasi teşebbüslerinden ve yönetimleri
için gerekli olan sistematik, istikrarlı ve entegre olmuş
bir yapıdan yoksundu. Özal'ın vefatından sonra ekonomi
diplomasisi yeniden ikincil öneme sahip oldu. Bu yetersizlik
Türk ulusunun yurt dışında ticari ilgi alanları oluşturmak
ve geliştirmek için sarf ettiği çabalarına kötü yansıdı.
Son on yılda uluslararası ekonomik forumlarda gözlemlendiği
üzere Türkiye ekonomi diplomasisinin önemini ve sağladığı
siyasi avantajlardan ötürü ekonomiyi kullanması gerektiğini
yeterince kavrayamamış görünüyor. Sonuç olarak hayati
öneme sahip ekonomik çıkarlar tehlikeye atıldı.
Örneğin, Türk toplumunun AB Gümrük Birliği müzakereleri
sırasında gözettiği çıkarlar bir ticaret anlaşmasının
Türkiye'nin Euro para biriminin kullanıldığı ülkelerde
rekabet edebilme yeteneğini ne derece etkileyebileceğinden,
tarımsal ürünlerin ve hizmetler sektörünün de ayrıca anlaşmaya
eklenip eklenemeyeceği ve ek olarak ne tip şeylerin çıkartılabileceğinden
çok genel olarak Türkiye'nin aday üye listesine dahil
edilip edilmeyeceği ile ilgiliydi (2). Gümrük Birliği'nin
Türk ekonomisine sağladığı belli bir takım kazançlara
rağmen genel kanı şu yönde gelişti -anlaşma esnasında
Türk delegesi Avrupalı meslektaşları gibi sert bir tutum
takınmış olsaydı ve daha hazırlıklı bir şekilde mücadele
edebilseydi daha iyi bir gümrük birliği anlaşmasına imza
atılabilirdi.
Akla gelen başka bir örnek ise, Türkiye'nin Çin'in Dünya
Ticaret Örgütü'ne katılımını engelsiz kabulüdür. Elbette
ki Ankara bu üyeliğe itiraz edebilirdi demiyoruz, ancak
tıpkı Çin'le son ikili müzakereyi gerçekleştiren Meksika'nın
yaptığı gibi Türkiye de şu anda ucuz Çin ithal malları
karşısında mücadele eden kendi tekstil, giyim ve demir-çelik
sanayilerinin çıkarları doğrultusunda hareket edebilirdi.
Diğer bir düş kırıklığı da politik ve ekonomik beklentilerin,
Türkiye'nin karşılayıp karşılayamayacağını bile göz önünde
bulundurmadan giderek yükseltildiği Orta Asya'da ve Kafkaslar'da
yaşandı. Hükümetin güçlü rehberliği büyük bir değişiklik
yapabilirdi. Benzer örnekler Türkiye'nin Amerika, Rusya,
Japonya ve diğer ülkelerle olan başarısız ekonomi diplomasisi
inisiyatiflerinden de verilebilir. Ne var ki birçok Türk
diplomatın ekonomi diplomasisi inisiyatiflerini desteklemek
amacıyla yaptıkları zor ve dikkatli çalışmaları önemsememek
haksız bir tavır olurdu. Ancak sorun şu ki; onların çabaları
güçlü bir politikanın liderliğindeki diğer idari departmanlar
ve özel sektörle birlikte iyi tanımlanmış ve sinerjiyi
yakalamayı çabalayan kurumsallaştırılmış stratejinin bir
parçası değil.
Hangi yöne bakarsanız bakın Türkiye'nin coğrafi konumunun
eşsiz olduğu bir gerçektir. Türkiye Avrupa'nın doğu sınırını
ve Asya'nın da batı sınırını oluşturmaktadır, fakat aynı
zamanda da Balkanların, Kafkasların ve Orta Asya'nın bir
parçasıdır. Balkanlar Türkiye'nin Batı Avrupa geçişidir.
Karadeniz Türkiye, Rusya ve Ukrayna arasındaki bağdır.
Kafkaslar Orta Asya Cumhuriyetleri aracılığıyla ülkenin
Çin'e açılışıdır. Ve son olarak da, Orta Asya ve Akdeniz
Türkiye'yi Arap yarımadası ve Afrika ile birleştirir.
Yine de ülkenin tüm bu geniş uluslararası konumuna etkili
bir fayda sağladığına, özellikle de bu bölgelerde pazarını
inşa ettiğine ya da güçlendirdiğine dair çok az sonuç
var. Güneydoğu Avrupa, Orta Asya, Rusya, Ukrayna ve Kafkasya'nın
dış ticaret ve yatırım istatistiklerinde Türkiye birçok
OECD ülkesinin hemen arkasında geliyor.
Serbest Ticaret Düzenlemelerinde Üyelik
Türkiye'nin AB ortak dış ticaret tarifesi ve AB ile neredeyse
aynı ticari politikayı benimsediği ve AB'nin üçüncü dünya
ülkeleriyle ayrıcalıklı ticaret rejimini kabul ettiği
Gümrük Birliğinin (1996) yanı sıra, Türkiye EFTA'ya üye
ülkelerle Serbest Ticaret Anlaşmaları imzaladı ve şu anda
diğer AB aday üye ülkelerle anlaşma sürecini tamamlama
aşamasındadır.
Türkiye'ye yakın tarihi, kültürel ve ticari bağları bulunan
bu bölgelerde daha geniş ve yaratıcı ekonomi diplomasisine
kesinlikle bir yer vardır. Türkiye, Arnavutluk, Ermenistan,
Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan, Yunanistan, Moldova,
Romanya, Rusya, Türkiye ve Ukrayna'nın ticaret de dahil
olmak üzere birkaç konu üzerinde çok yanlı işbirliğini
geliştirdiği Karadeniz Ekonomik İşbirliği'nin (KEİ) kurucu
üyesidir. Türkiye ayrıca Pakistan ve İran ile birlikte
Ekonomik İşbirliği Organizasyonu'nun (EİO) ve Güney Avrupa
İşbirliği Teşebbüsü'nün (SECI) (3) kurucu üyeleri arasındadır.
Üyeleri arasında Afganistan, Azerbaycan, Türkmenistan,
Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan'ın da
bulunduğu EİO ticaret işbirliğini artırmada oldukça sınırlı
başarı elde etmiştir. Bu listeye D-8 grubu ya da Türk
Cumhuriyetleri Zirvesi gibi pek fazla başarıya ulaşamamış
teşebbüsler de eklenebilir.
Bu girişimlerin bir çoğu büyük gürültü koparılarak ilan
edilmiş, ama kararlı bir önderliğin ve gündemi dinamik
bir şekilde takip etmekten yoksun olmasından ötürü pek
de ileri gidememiştir. Türkiye'nin Ankara'nın başlattığı
ya da katıldığı bu tip girişimlerin çoğalmasına ya da
göreli önemi ve algılanan kazançlarını yeniden gözden
geçirmesi gerektiğine yönelik duyduğu ihtiyaç giderek
daha fazla hissedilmeye başlandı.
Tüm bu unsurların somut bir şekilde Türkiye'nin ekonomik
ve ticari çıkarlarına nasıl dönüştürülebileceğine, uygulamalarından
kimin sorumlu olacağına ve performanslarını değerlendirmenin
kriterlerine dair belirgin bir vizyona sahip olmak gerekmektedir.
Aksi taktirde belagat hakim olmaya devam edecek. Türk
politika yapıcıları artırılan ekonomik faaliyetlerin kaçınılmaz
olarak daha fazla dayanışmaya ve daha az bölgesel problemlere
neden olabileceğini öğrenmiş olup, iç meseleleri uluslararası
ekonomik çevre ve gerçeklerden ayrı düşünemezler.
Yabancı Yatırıma Açıklık
Türkiye kağıt üzerinde OECD ülkeleri arasında en liberal
yatırım rejimine sahip gibi görünüyor. Türkiye'nin özel
sektörüne açık bütün alanlar yabancı katılıma ve yatırıma
da tamamıyla açık. Türkiye'nin izlediği politikalar tıpkı
diğer ülkelerde olduğu gibi yabancı yatırımcıya yönelik
bir ayrım yapmazken, mülkiyet hakkının kime ait olduğunu
gözetmeksizin tüm firmalar siyasi belirsizliğe, aşırı
bürokrasiye ve bazen karışık yasal ortama tabidir. Sözgelimi
hükümet enerji sektöründe yeni yabancı yatırımları desteklemesine
rağmen birbirini takip eden mahkeme kararları yıllarca
sayısız projeyi erteledi. Sonuç olarak hükümet kaynaklarına
göre 2001 itibariyle Türkiye'deki toplam doğrudan yabancı
yatırım 13 milyon dolardan biraz daha fazla olarak tahmin
edildi.
Hazine Müsteşarlığı verilerine göre 2001 yılının Mart
ayı itibariyle 5456 yabancı firma Türkiye'de yatırım gerçekleştirdi
ve halen iş yapar durumda (4). 1980'den beri toplam yabancı
sermaye 29,2 milyar dolara ulaşmış ve toplam girdi 14,2
milyar doları bulmuştur. 2000 yılında AB ülkeleri yüzde
60.2, OECD ülkeleri yüzde 88.6 ve Müslüman ülkeleri yüzde
2.3 oranında yeni yabancı yatırımcı olduğunu beyan etti.
Son yirmi yılda Fransa yüzde 18.6'lık bir oranla birinci
sırada bulunurken, bu ülkeyi yüzde 13.6 ile Hollanda,
yüzde 12.7 ile Almanya ve yüzde 11.5 ile Amerika izledi.
2000 yılında yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 61.4'i
hizmetler sektöründe, yüzde 36.4'ü imal sanayisinde ve
yüzde 2.2'si de madencilik ve tarım sektörlerinde gerçekleştirildi.
Alt sektörler bazında onaylanmış yabancı yatırım yüzdeleriyse
sektörlere göre şu şekilde dağılım göstermiştir; bankacılık
yüzde 13.9, ticaret yüzde 8.1, gıda ve tütün üretimi yüzde
6.5, kimyasal ürünler yüzde 6 ve elektronik eşya üretimi
yüzde 3.5. 1980 ile 2001 yılları arasında fiili sermaye
akışının yüzde 42.6'sı hizmetler sektörüne, yüzde 54.9'u
imalat sanayisine, yüzde 1.5'i tarım sektörüne ve 0.9'u
da madencilik sektörüne yatırılmıştır.
Yolsuzluk doğrudan yatırım için bir engel teşkil etmektedir.
Dönemin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı kendi bakanlığıyla
ilgili yolsuzluk soruşturmaları sonucunda 2001 yılının
Mayıs ayında istifa etmeye zorlanmıştı. O dönemde çeşitli
sorgu mercileri en azından 19 farklı ehemmiyete sahip
yolsuzluk dosyası üzerinde araştırma yapmakla meşguldü.
Kamuoyu bu soruşturmaları ve diğerlerini sonuna dek savundu
ve daha fazla şeffaflık ve güvenilirliğin öncelikli tercihi
olduğunu vurguladı. Türkiye'de yolsuzluğu engelleyebilecek
çok çeşitli kurallar, düzenlemeler ve cezalar olmasına
rağmen bunların uygulanmasında pürüzler vardır, öyle ki
Türkiye imzalamış olmasına rağmen henüz OECD'nin rüşveti
önleyici anlaşmasını onaylamış değil.
Dinamik Özel Sektör: Dış İlişkilerde Yeni Aktör
Birçok Türk insanı devlet kurumlarının geleneksel ve
başat yapısından ötürü çok rahatsız. Devlet halen Türk
ekonomisinde ve toplumunda önemli bir rol oynamaya devam
ediyor ancak, dengeler ülkenin ekonomik ve politik diplomasisine
yöneltilen ciddi suçlamalarla giderek bozuluyor. Büyük
açıklar, yüksek enflasyon, yapısal reformların eksikliği,
isteksiz özelleştirme çabaları ve gün geçtikçe daha da
büyük bir problem olan yasadışı sektöre rağmen, Türkiye'nin
dış ilişkilerinin ekonomik boyutu son on yıl içerisinde
daha da önem kazandı. İktisadi ve enerji yatırımı, Hazar
petrolü rotası, su paylaşımı, çevresel standartlar, Balkanların
yeniden yapılandırılması, yolsuzluk ve uluslararası suçlar
üzerine yapılan işbirliği gibi "jeo-ekonomik"
konular giderek daha fazla ehemmiyet kazanıyor.
Türkiye'nin önde gelen aileleri tarafından yönetilen
holdingler özel sektöre hakim durumda. Bu kişiler aynı
zamanda önemli ölçüde siyasi etkiye sahipler. Birçok büyük
firma şirket yönetimine dışarıdan birinin katılımını engellemek
amacıyla hisselerinin çok küçük bir bölümünü halka açıyorlar.
Üyelerinin Türkiye'deki holding şirketlerinin en önde
gelenlerinin sahiplerinin temsil ettiği Türk Sanayicileri
ve İşadamları Derneği (TUSIAD), Türkiye Odalar ve Borsalar
Birliği (TOBB) ve DEİK gibi özel sektör organizasyonları
siyasi çıkarları kurumsallaştırılmış bir tarzda açık seçik
konuşmaya başladılar. Bu organizasyonlar aynı zamanda
Rusya'dan AB üyeliğine kadar stratejik konular üzerine
daha önemli ve etkili temsilciler olarak karşımıza çıkıyor.
ENKA Holding'den Şarık Tara gibi birçok Türk girişimci,
Türkiye'nin ve bugünlerde Ankara'nın en önemli ticaret
ortaklarından biri olan Rusya arasında gelişen ekonomik
ilişkilerde temel bir rol oynamıştır.
Türkiye'nin resmi ilişkilerinin çoğunlukla çok güç geliştiği
Orta Asya'daki Arap dünyasında özel sektör etkin bir role
sahiptir. Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk etkisi Türk
firmalarının ve kuruluşlarının da rolüyle önemli ölçüde
gelişmiştir. Uluslararası gündemde ekonomik yeniden yapılandırmanın
oldukça yoğun olduğu ve bölgesel güvenlikle yakından bağlantılı
olduğu Balkanlarda Türk özel sektörü de bulunmaktadır.
Koç Holding'in sahibi Rahmi Koç gibi Türk ticaret sahnesinde
önde gelen figürler Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin geliştirilmesi
girişimlerinde ve Balkanlarda ve diğer bölgelerde ortak
teşebbüs kurmak açısından en etkin rolü oynamışlardır.
Özel sektör Türkiye'nin ekonomik ve politik diplomasisinin
şekillendirilmesinde hatırı sayılır bir etkiye sahiptir.
Türkiye'nin Ekonomik Geleceği AB ve ABD'ye Bağlı
Türkiye'nin ticaretini, yatırımını, ekonomisini ve teknolojisini
artırabilmesi açısından kimin yanında yer alması gerektiğini
anlamak için dahi olmak gerekmez. 1992-2000 yılları arasında
Amerika'nın Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 2000 fiyatları
bazında 7.3 trilyon dolardan 10 trilyon dolara yükseldi.
Bunun yanında AB'nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 7.6 trilyon
dolardan 9.1 trilyon dolara yükseldi. Bütün ülkeler bu
iki pazara mal satmak için birbirleriyle rekabet ediyorlar.
2000 yılında Türkiye'nin ticaret hacmi (27.3 milyar doları
ihracattan 54.4 milyar doları da ithalattan kaynaklanmak
üzere) 82.3 milyar dolara ulaştı. Başta Almanya (%18)
olmak üzere, Türkiye'nin ticari ilişkilerde bulunduğu
ülkeler arasında Hollanda (%2.9), Rusya (%2.8), İsrail
(%2) ve Belçika (%2) yer almaktadır. Azerbaycan, Kazakistan,
Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'ın Türkiye pazarındaki
ortak payı ise yüzde 2'dir. Yabancı yatırımcı açısından
Hollanda ilk sırada yer alırken, Almanya, ABD, İtalya,
İngiltere, Japonya ve Kore onu takip etmektedir. Türk
hükümetinin Latin Amerika, Asya ve Afrika'ya çeşitli hizmet
sağlama çabalarında anlamlı değişiklik olmadı ve yeni
pazar girişimleri Amerika ve Avrupa pazarlarını tamamlayıcı
bir nitelik olarak kalacaktır.
Avrupa Birliği'nin 10 Ekim 1999'da Helsinki Zirvesi'nde
"Türkiye'nin aday diğer ülkelere uygulanan kriterler
bazında AB'ye katılmaya yönlendirilmiştir" şeklinde
vermiş olduğu kararın Türkiye'nin AB ve ABD ile arasındaki
ilişkilerde göstereceği gelişimi açısından derin ve biraz
da üzüntü verici sonuçları vardır. Bu tarihi hareket gerçekçi
politika için atılmış bir adım olmuştur ve halen Avrupa
stratejik düşünce tarzında önemli bir sıçrama olarak görülmektedir.
Hiç şüphe yok ki birçok Avrupalı Türkiye'nin kültürel
ve dini zemin üzerinde adaylığına karşı çıkmaya devam
edecektir ve gerçekten de bu tarz bir karşı çıkış Türkiye
adaylığının daha yakın bir gerçekliğe dönüşmesi nedeniyle
yoğunlaşabilir. Ancak ekonomik açıdan rekabetçi ve Avrupa
pazarlarına güvenli bir şekilde demir atan bir Türkiye'nin
AB'ye eşit düzeyde katılımı ve AB'nin ortak tarım politikası,
kohezyon/bölgesel fonlar ve yetenekli ve iyi eğitim almış
Türk ticaret diplomatlarına gereksinim duyan serbest insan-alan
hareketi göreli olarak kolay olacaktır.
Gündemleri enerji, ticaret, finans, yatırım, savunma,
bölgesel konular ve demokrasi gibi kritik konularla çevrelenen
Türkiye ve ABD stratejik ortaklığa sahiptirler. İlişkiler
iki kutuplu dünya sona erdiğinde ve Sovyetler Birliği
dağıldığında yeni bir aşamaya geldi. Birçok siyasi gözlemci
Türkiye'nin güven açısından itibarının Batı dünyasında
büyük ölçüde yok olduğunu düşündü ama bir dünya gücü olarak
Amerika Türkiye'nin jeopolitik öneminin uluslararası siyasi
ve ekonomik açıdan arttığını Avrupa ülkelerine kıyasla
daha önceden gördü.
1980'lerden itibaren ikili ticaret hacmi üçe katlanmıştır.
Örneğin 1985'te 1.6 milyar dolar olan ticaret hacmi, Amerikan
iş dünyasının Türkiye pazarındaki ekonomik fırsatların
farkına varmasından ötürü 1999'da 6.4 milyar dolara yükselmiştir.
Ancak iki ülke arasındaki mevcut ticaret trendleri Türkiye'yi
açıkça gözden düşürmüştür. Amerika neredeyse Türk ekonomisindeki
pazarlarda basamak sahibi olurken Türk yatırımcılarının
ve ticaret adamlarının dünyanın en büyük ihracat pazarına
girişi halen sınırlıdır. Türkiye ABD'nin elverişli ticaret
dengesine sahip olduğu ender ülkelerden biridir: ithalatın
ihracatı karşılama oranı 2'de 1'dir.
Türkiye ve Rusya ortak oldukları kadar rakiptirler.
Bugünün Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Rusya Federasyonu'nun
selefi olan Osmanlı ve Rus İmparatorluğu 17.yüzyılın sonlarına
ve I. Dünya Savaşı başlarına kadar bir düzineden fazla
savaşa katılmıştır. Türkiye-Rusya ilişkileri bugün on
yıllar boyunca süregelenden daha rahat olmaktan uzaktır.
Sağlam temellere dayanan Türk-Rus ekonomik çıkarları bugün
ikili ilişkileri bozan siyasi yanlış anlamaların üstesinden
gelecek güce sahiptir.
Türkiye doğal gazı büyük ölçüde Rusya'dan alıyor. Yaklaşık
30 bin Türk işçisi Rusya'da bulunmakta ve bu işçiler 6
milyar dolara yakın inşaat yatırımı gerçekleştirmiştir.
Aynı zamanda her iki yönlü turizm akışı bulunmaktadır.
Ortadoğu ve İsrail
Türkiye ekonomisinin giderek artan gelişimi yavaş
yavaş Arap pazarının şu andaki Türkiye toplam ticaret
hacminin çok küçük bir bölümüne denk düşen toplam ticari
profili içerisinde önemini yitirmesine neden olmuştur.
Türkiye, Demirel'in Cumhurbaşkanlığı döneminde Tel Aviv'i
ziyareti sırasında İsrail ile 14 Mart 1996'da iki ülke
arasında serbest ticaret bölgesini yaratan bir anlaşma
imzalamıştır. Bu anlaşma aynı zamanda tüm gümrük tarifelerini
2000 yılı itibariyle ortadan kaldırmış ve Amerika, Avrupa
ve Türk Cumhuriyetlerinde ortak hareket edebilme olanağı
sağlamıştır.
Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin ekonomik unsuru
Ankara için büyük ölçüde önem kazanmıştır. İsrail'e ihracat
1989'dan beri 13 kat daha artmış ve 30 milyon dolardan
1997'de 390 milyon dolara yükselmiştir. Toplam ticaret
hacmi aynı dönemde yedi kat artmış ve 90 milyon dolardan
620 milyon dolara yükselmiştir. 1989'da yalnızca İsrail,
Türkiye'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki 13. en geniş
pazarı idi. 1997'den itibaren ikinci konuma gelirken,
1998 yılının ilk yarısında 220 milyon dolarla neredeyse
Suudi Arabistan (230 milyon dolar) ile birlikte Türkiye'nin
lider Orta Doğu/Kuzey Afrika pazarında başı çekti. 1980'lerin
başında Türkiye ihracatının yüzde 45'ini tüketen Orta
Doğu'daki İslam dünyası şimdi Türkiye için ekonomik önemini
yitirmiş ve bu oranın sadece yüzde 10'unu alır konuma
gelmişti.
Türkiye ve Çin
Asya'nın iki ucunda bulunan ama Avrasya ile birleştirilen
Türkiye ve Çin, kendi coğrafyaları içerisinde süratle
gelişen ekonomik ve politik etkileriyle uygun ve güçlü
bir rol elde etmek için çabalıyorlar. Türkiye'nin Çin
politikası her şeyden önce ekonomik konulardaki kaygılardan
uzak yönlendirilmiştir. Ekonomik ve ticari ilişkiler Türkiye
için hayati öneme sahipken, Avrasya ve Orta Doğu ve potansiyel
ortak bölgelerde Çin'e verilen rol üzerine yoğunlaştırılan
dikkatler ile birlikte siyasi, sosyal ve kültürel değişikler
çerçevesinde ortaya çıkan konuların ötesine bakabilmek
zorunlu bir durumdur. Hem Türkiye, hem de Çin kendilerini
diğer ülkelerle farklı düzeyde siyasi ve ekonomik açıdan
etkileşime girmekten alıkoyamazlar ve koymamalıdırlar.
Etkili ve uzun vadeli Türkiye-Çin stratejik ortaklığını
güçlendirmek ivedi bir görev haline gelmiştir.
Sağlam ve karşılıklı kârlı çıkarlara dayanan bu tip bir
ortaklık varolan ilişkiler bütününü zarara sokacak gibi
görülmemelidir. Her zaman hatırlanmalıdır ki Türkiye'nin
Amerika, AB ülkeleri ve Japonya gibi geleneksel müttefikleri
ve ortakları "Orta Krallık'a" benzer bir ortaklığı
güçlendirmek için çaba sarf ediyor.
Açıkça küreselleşme rüzgarı Türkiye'nin mevcut duruşu
ve dünya jeopolitiği ve ekonomisi içerisinde gelecek beklenti
parametrelerini değiştirmiştir. Eğer yeni eğilimler iyi
değerlendirilmezse Türkiye önemli fırsatlar kaçırabilir.
Her ne kadar Türkiye'nin önünde maksimum düzeyde demokrasinin
ve gelişmiş, bilgiye dayalı, dünya kalitesinde rekabetçi
bir ekonominin yerini sağlamlaştırmak için uzun bir yol
varsa da, çok az sayıda insan Türkiye'nin ekonomik, güvenlik
ve dış ilişkiler açısından uluslararası önem taşıyan bölgenin
geleceğini şekillendirebilecek stratejik bir role sahip
olduğuna karşı çıkar. Ancak bu rolü yapıcı bir şekilde
oynayabilmek ve ondan ulusal çıkarlar doğrultusunda maksimum
yarar sağlayabilmek için Türkiye'nin öncelikle kronik
iç politik ve ekonomik sorunlarını çözmesi gerektiği ve
insan sermayesi ve kurumsal gelişim için gerekli yeterli
kapasiteyi inşa etmek zorunda olduğu üzerinde fikir birliği
vardır.
Mevcut idari ve politik yapı 21. yüzyılın meydan okumalarını
karşılamakta ve ülkenin sahip olduğu engin potansiyelini
ortaya çıkarmada büyük ölçüde yetersiz ve etkisiz kalmaktadır.
Tüm bunlar yeni gerçekliklere ve gereksinimlere yanıt
verilebilmesi için yeniden inşa edilmeli ve değiştirilmelidir.
Uzun zaman önce öne sürülen reformların uygulanması şöyle
dursun bunlar çoğunlukla geçici uyarlamalardır. Türkiye'nin
bu kopukluğu daha kökten halledebilmesi için yeni ekonomik
ve politik paradigmaya ihtiyacı vardır.
Atatürk'ün modernleşme programı halen ilerleme yolunda
ve bizim görüşümüze göre yeniden düşünmeyi ve düzenlemeyi
gerektiren dört temel gereksinime ihtiyacı var (5);
· Daha fazla özgürlük ve hakları temin ederek iç istikrarı
ve barışı elde etmek, dini kutuplaşmayı önleyerek, gelir
dağılımındaki eşitsizliğe ve bölgesel dengesizliğe hitap
etmek ve adalet sistemi içerisinde kamu güvenini onarmak;
· Türkiye'nin gelecek on yıl içerisinde AB üyeliğine kabul
edilmesine zemin hazırlamak ve bunun için müzakerelere
devam etmek;
· Küresel sistemin daha da fazla içerisine girmek, dış
ilişkilerde uzun süren ertelemelerin düzenlemesi ve ulusal
çıkarlarının iç durumunun ve uluslararası değişim rüzgarlarının
ışığı altında yeniden tanımı; ve
· Hem hareketli ekonomik ve ticari diplomasi takip ederek,
hem de ortaya çıkan stratejik sektörler ve yüksek teknolojilere
odaklanarak beşeri sermaye gelişimine daha yüklü miktarlarda
fonların sağlanması yoluyla uluslararası ekonomik rekabeti
inşa etmek.
Böylelikle Türkiye'nin tekerleği yeniden keşfetmesine
gerek yok. Yalnızca ekonomi diplomasilerini dış politikanın
merkezine koyan İngiltere, Fransa, Singapur, Tayland ve
Hong Kong gibi etrafındaki başarılı örneklere bakabilir.
En etkin diplomasi, hükümet ve özel sektörde anahtar figürler
ile birlikte iyi tasarlanmış ve planlanmış diplomasidir
ve aynı zamanda çeşitli diplomasi tiplerini de içerisinde
barındırmalıdır. Örneğin sinerjiyi elde etmek için siyaset,
kamu, ordu, ticaret, enerji, çevre, su ve kültür olmalıdır.
Hepimiz iyi biliyoruz ki; stratejik amaçlarını bilgi,
iletişim ve teknolojiyle birleştiren ülkeler ile halklarını
bu hedefleri benimsemeye ikna edenler 21. yüzyılı yöneteceklerdir.
2010 ve 2015 yıllarının Türkiye'si bugünün Türkiye'sinden
gözle görülür bir farklılık gösterecektir. Bu sebeple
Türkiye'nin ABD ile stratejik ilişkileri ve AB ile entegrasyonu
hedefleri arasında sinerjiyi elde etmek için dinamik Avrasya
ve Latin Amerika boyutlarını ihmal etmeden daha uzun vadeli
perspektifler benimsenmelidir. Ekonomilerin jeopolitik
önem karşısında orta vadeden uzun vadeye galip geleceğine
inanıyorum.
----------------------------------------------------------------------------------------------
1. Bu metin yazarın CERI (Centre d'Études et de Recherches
Internationales) tarafından Paris'de 10-11 Aralık 2001'de
düzenlenen "LA TURQUIE DANS LES POLITIQUES EUROPEENE
AMERICAINE, Convergences, divergences et interactions"
konferansındaki sunuşunun revize edilmiş halidir. Burada
dile getirmiş olduğu düşünceler yazarın bağlı bulunduğu
kurumlarınkini yansıtmamaktadır.
2. Gümrük Birliği'nin ana özellikleri malların AB ile
Türkiye arasında gümrük işlemlerine tabi tutulmaksızın
serbestçe dolaşımını öngörmektedir. Gümrük Birliği ile
birlikte Türkiye AB çıkışlı endüstriyel ürünlere gümrük
işlemlerini uygulamamıştır. Gümrük Birliği sadece sanayi
ve işlenmiş tarımsal ürünleri içermektedir. Geleneksel
tarımsal ürünler Gümrük Birliği kapsamı dışındadır. İşlenmiş
tarımsal ürünler bağlamında taraflar Türkiye'nin tarım
ve sanayi mallarında uygulanan işlemlerde ayrım yapacak
Avrupa Topluluğundaki modele benzer bir sistem üzerinde
anlaştılar. Türkiye'ye üçüncü dünya ülkelerinden ithal
edilen ürünler için Türkiye Topluluğun ortak tarifesinde
belirtilen gümrük oranını uyguluyor.
3. Güneydoğu Avrupa ülkeleri arasında bölgesel işbirliği
ve istikrarı teşvik ederek, bölge ülkelerinin Avrupa Birliği'ne
entegrasyonunu kolaylaştıran girişimdir. Arnavutluk, Bosna-Hersek,
Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Macaristan, Makedonya,
Moldova, Romanya, Slovenya ve Türkiye SECI'ye üye devletler
arasındadır.
4. Türkiye'nin en büyük yabancı yatırımcıları Telecom
Italia, Renault, Toyota, Fiat, Castrol, Enron Power, Citibank,
Pirelli Tire, Uniliver, RJR Nabisco, Philip Morris, United
Defense, Honda, Hyundai, Bosch, Siemens, DaimlerChrysler,
Chase Manhattan, AEG, Brıdgestone-Firestone, Cargill,
Novartis, Coca-Cola, Colgate-Palmolive, General Electric,
General Motors-Opel, ITT, Ford Motor Co., Lockheed Martin,
Gillette, Goodyear, Hilton İnternational, Aventis, McDonald's,
Nestle, Mobil, Pepsi, Pfizer, Protector and Gamble, InterGen
and Shell.
5. Yazarın "Türkiye'de Yeni Bir Ekonomik ve Ticari
Diplomasi Stratejisine Doğru" adı altında TÜSİAD
tarafından Ekim 1998'de basılan raporunda daha detaylı
bilgilere ulaşılabilir.