ABD'nin Irak'a yönelik saldırısı öncesinde
ve sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerinde çok önemli ve
çok kritik süreçler yaşandı. Bu dönemde ortaya çıkan olaylar
ve tarafların bu olaylara karşı tutumları, Soğuk Savaş dönemi
sonrası iki ülke ilişkilerini neredeyse bir yol ayrımına
kadar getirdi. Şu anda gelinen durumun net olarak anlaşılması
için olayların ve bu olaylara karşı karşılıklı tutumların
ana hatlarıyla hatırlanmasında yarar var.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, Türkiye'nin
Irak'ın kuzeyi üzerindeki politikası son zamanlara kadar
büyük bir kararlılık ve doğrulukla sürdürülmüştür. Irak'a
Amerikan saldırısının söz konusu edildiği 2001 yılı sonlarından
itibaren Türk yetkilileri aşağıdaki konuları her seviyede
açık açık dile getirmişlerdir:
1. Irak'ın toprak bütünlüğünden yanayız.
2. Irak'ın kuzeyinde yeni bir devlet oluşumuna müsaade etmeyiz.
3. Irak Türkleri'nin can ve mal emniyetiyle birlikte haklarının
korunması önceliklerimiz arasındadır.
Türk hükümetlerinin her seviyedeki yetkilileri
Türkiye'nin yukarıdaki koşulları Irak'ın kuzeyine dair politikalarında
vazgeçilmez unsurlar olarak belirtmiştir. Hatta daha da
ileri gidilmiş Irak'ın kuzeyinde Türkiye'nin güvenliğini
tehdit edebilecek bir oluşumun ortaya çıkması savaş sebebi
olarak ifade edilmiştir.
Yeni hükümet de devletin resmi organlarıyla
paralellik içerisinde olarak yukarda belirtilen hassasiyetlerimizi
her seviyede tekrarlamıştır. Buna ikinci tezkerenin TBMM'den
geçip geçmemesinin tartışıldığı günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin
durumu açıklayan kararlı tavrını da eklemek gerekir. Türkiye'nin
hem ABD hem de AB tarafından Irak'ın kuzeyine girmemesinin
açıkça istendiği günlerde, Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetle
koordineli olarak yaptığı açıklamada aşağıdaki şartların
ortaya çıkmaması halinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak'ın
kuzeyine girmeyeceğini bildirdi:
1. Kuzey'den sınırlarımıza yönelik bir göç hareketinin oluşması.
2. Kuzey'deki gruplardan birinin diğerine saldırması.
3. Irak Türkleri'ne yönelik bir saldırının gerçekleşmesi.
4. Peşmerge gruplarının Musul ve Kerkük'e girmesi.
Daha sonra maalesef ABD'nin Irak'a saldırısı
başladı. Saldırının 18.-19. günü Irak Kuvvetleri çözüldü
ve Irak'ın kuzeyindeki Peşmergeler bölgedeki ABD askerinin
azlığından ve Baas rejiminin çekilmesi sonucu bölgede oluşan
otorite boşluğundan yararlanarak önce Kerkük'e daha sonra
Musul'a girdiler. Türkiye'nin baştan beri büyük bir hassasiyetle
Peşmergelerin girmemesini istediği bu iki Türk şehrine girmekle
kalmadılar, şehirdeki resmi binaları yağma ve talan ettiler.
Her iki şehirde de ilk yağmalanan yerlerin tapu ve nüfus
dairelerinin olması Peşmergelerin bu iki şehirdeki Türk
(Türkmen) nüfusunun kayıtlarını yok ederek onları resmi
evrak üzerinde de azınlık durumuna düşürmek olduğu açıktır.
Peşmergeler Türkiye'nin hassasiyeti ve dolaylı olarak ABD'nin
baskısıyla Amerikan askerleri gelir gelmez bu iki şehirden
çıkacaklarını ve şehirlerin kontrolünü ABD askerlerine devredeceklerini
açıkladılar. 10 Nisan'da Kerkük'e giren Peşmergeler iki
şehirden de çıkmış değildir. Kerkük'teki Türkmen bürolarının
boşaltılması için Peşmergeler Irak Türklerine baskı yapmış
ve belli bir süre içerisinde Irak Türkmen Cephesi bürolarını
boşaltmalarını bile istemişlerdir. Ayrıca onlarca Irak Türk'ü
Peşmergeler tarafından katledilmiştir. Bunun üzerine, Kerkük'teki
Iraklı Türk gençlerinin silahlanmaya başladıklarına dair
haberler alınmıştır.
Elbette Türkiye'nin yapması gereken daha önceki taahhütlerini
göz ardı etmemekti. Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin
temel hassasiyetlerinden birisi Musul-Kerkük meselesidir.
"Şu şartlar gerçekleşirse Irak'ın kuzeyine girerim
veya şu şartları savaş sebebi sayarım." demek bu şartların
oluşması halinde gereken kararlılığı göstermeyi gerektirir.
Anlaşılmaktadır ki Peşmergeler, ABD ile koordineli olarak,
Türkiye'nin kararlılığını sınamaktadırlar. Kerkük ve Musul'da
meydana gelen olaylar yeni bir "oluşumun" alt
yapısı olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki Türkiye, Irak
Türklerinin can ve mal güvenliğinin ihlalini de Irak'ın
kuzeyine girmesini gerektirecek sebepler arasında saymıştır.
Söylediklerimiz "hemen Irak'ın kuzeyine
girmeli ve savaşa dahil olmalıydık" şeklinde değerlendirilmemelidir.
Ancak Türkiye'nin karalılığı ve söylediklerinin arkasında
duracağı da net bir şekilde mutlaka vurgulanmalıydı, vurgulanmalıdır.
Burada akla gelen sorulardan biri " Türkiye niçin daha
önce söylediklerini yapmıyor? " sorusudur. Şu ana kadar
gerçekleştirilen tavırlar ve yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır
ki Türkiye, şartların oluşması halinde Irak'ın kuzeyine
girerim dediği konuların çözümünü ABD'ye bırakmıştır. ABD'nin
Türkiye'ye verdiği "hassasiyetleriniz dikkate alınacak
ve endişelendiğiniz konuların ortaya çıkmasına izin verilmeyecektir"
şeklindeki sözlü garanti yeterli sayılmıştır. Ancak ABD'nin
Irak'ın Kuzeyi ile ilgili Türkiye'nin endişelerini pek dikkate
aldığı söylenemez. Herkes biliyor ki Irak'ın kuzeyindeki
Peşmergeler aşiret yapısı içinde teşkilatlanmışlar ve bu
yapı içerisinde hareket etmektedirler. Peşmergelere liderleri
olan Talabani ve Barzani'nin "Musul ve Kerkük'e girmeyin!"
demeleri yeterliydi. Ancak söylenen bunun tam tersi gibi
gözükmektedir. O kadar ki Peşmerge gruplarından biri, diğerinden
önce davranıp Kerkük'e girince, diğeri o grubu oradan çıkarmak
için Türkiye'ye, birlikte hareket etme teklifinde bile bulunmuştur.
Türkiye'nin sessiz kalması sonunda ise bu defa Türkiye'ye
yardım teklif eden Peşmerge grubu Musul şehrine girmiş ve
kendince dengeyi sağlamıştır. Her iki grubun da önceden
Saddam rejiminin kontrolünde olan bu şehirlere girmeleriyle,
Irak ordusunun elinde bulunan ve çekilmeleri sırasında oralarda
bıraktıkları ağır silahları, PKK-KADEK militanlarıyla birlikte,
ele geçirmeleri de üzerinde durulacak ve Türkiye ve Irak
Türklerinin aleyhine oluşan bir durumdur.
ABD, Irak'ın kuzeyindeki Peşmerge gruplarının Musul ve Kerkük'e
girmelerini engellememiştir. Bölgede yeterince askerinin
olmayışı asla bu durumu izah edemez. Talabani ve Barzani'nin
ABD'nin yönlendirmelerinin dışına çıkabilecekleri şu aşamada
gerçekçi bir değerlendirme olmaz. Anlaşılan odur ki, ABD
Peşmergelerin Musul ve Kerkük'e girmelerine göz yummuştur.
Bu konuda Türkiye'ye verilen sözlü garantiler durumu kurtarmaktan
öte bir anlam taşımayabilir. Uluslararası ilişkiler açısından,
uluslararası hukuk açısından bu sözler çok bağlayıcı taahhütler
değildir. ABD, kuzeyden yeni bir cephe açma konusundaki
isteğinin TBMM tarafından reddedilmesi üzerine Türkiye ile
ilişkilerini yeni bir çerçevede değerlendirme isteği içerisinde
gözükmektedir. Bu yeni değerlendirmede de ABD yıllardır
Türkiye'ye verdiği siyasi, ekonomik ve askeri destek ve
yardımların karşılığını (?) bulamadığını düşünerek bunu
Türkiye'ye hissettirmek niyetinde gözükmektedir.
Oysa, devletten devlete olan ilişkilerde
böyle bir yaklaşım son derece yanlış ve tehlikelidir. Hele
hele Türkiye ve ABD gibi çok uzak ve çok farklı coğrafya
ülkelerinin bölgedeki çıkarları ve bölgeye yönelik değerlendirmeleri
tabii olarak birbirinden farklı olacak ve bazen de çelişebilecektir.
Böyle durumlarda tarafların hemen tavır almaları ve karşı
tarafa zarar verebilecek bir durum içine girmeleri yanlış
olur.
Mesela Türkiye, kendisinin Irak konusunda
kullanılmış olabileceğini düşünse, kendisinden istenenlerin
tamamen bir başka ülkenin güvenliğini sağlamaya yönelik
ve uzun vadede Türkiye'nin bölgedeki çıkarlarına zarar verici
ve bölge ülkeleri üzerindeki itibarını sarsıcı nitelikte
olduğunu düşünse ve bu düşüncelere göre tavır alsa sonuç
ne olacaktır? Akla gelen, Türkiye'nin böyle bir tavır koyacak
gücü olmayabileceği, bu durumda da ABD'nin tavrının daha
anlamlı olabileceğidir. Kanaatimizce bu yaklaşım da kabul
edilebilecek bir yaklaşım değildir. Unutmamak gerekir ki
ekonomik, siyasi ve askeri güç değişmez değildir. On yıl,
on beş yıl öncesinde, yüz yıl, iki yüzyıl öncesinde kimlerin
birer güç olduğu düşünülürse bu yaklaşımın yanlışlığı ortaya
çıkar.
Irak'ın kuzeyi ile ilgili son gelişmelere
hem bölgenin, hem Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği hem
de Türkiye'nin güvenliği açısından bakılmasında zaruret
vardır. Basın-yayın organlarında çıkan "ABD, Türkiye'den
Irak'ın kuzeyindeki Türk askeri varlığını çekmesini istedi"
şeklindeki haberler haklı olarak Türk kamuoyunun dikkatini
yeniden Irak'ın kuzeyine yönlendirmiştir. Özellikle de son
zamanlarda ABD'nin de göz yumduğu veya görmezden geldiği,
Irak ordusuna ait ağır silahların da PKK veya KADEK militanlarının
eline geçmiş olması konuya yeni ve çok önemli bir güvenlik
boyutu getirmiştir. Türk yetkililer, bölgede ağır silahlara
da sahip 5000 civarında PKK militanı olduğunu ve bunun önemli
bir güvenlik sorunu yarattığını ve bu tehlike kesin bir
şekilde ortadan kalkmadan Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki
kuvvetlerini çekmeyeceğini bildirdiler. ABD yetkilileri
her ne kadar en üst seviyede PKK militanlarının da silahsızlandırılarak
etkisiz hale getirileceğini bildirseler de, son zamanlarda
ABD'den Türkiye'ye yönelik hiç de dostça olmayan açıklama
ve uygulamalar dikkate alınınca bu tür taahhütlerin oyalamadan
öteye geçmeyeceği görülebilir. ABD'nin, bölgede bulunan
PKK militanlarının silahlarını toplayarak onları ya Irak
ordusu içine alacaklarını ya da bölgeden çıkaracaklarını
belirtmektedirler. Görünen odur ki, ABD yetkilileri oyalama
taktiklerine devam etmektedirler.
Bilindiği gibi çok uzun zamandan beri
Türk Dış Politikası maalesef statüko denilen mevcut durumu
koruma ve sürdürme üzerine kuruludur. Böyle bir politika
dinamik değildir, beklenmedik şekilde ortaya çıkan olaylara
önceden hazırlıklı değildir. Ancak statükoyu devam ettirmek
her zaman mümkün olamayacağı gibi bazen de devam ettirmemek
daha doğru bir politika olabilir. Yine de özellikle dış
politika konusunda sert ve ani yön değiştirmelerinden kaçınmak
gerekir.
Bilindiği gibi Türkiye İkinci Dünya Savaşı
sonrası batı dünyasının ittifakını bilerek ve isteyerek
ısrarla aramıştır. 1950'li yıllardan sonra Türkiye'nin dış
politikası ve savunması ABD ve NATO eksenli olmuştur. Elbette
ki bunun en büyük sebebi de Sovyetler Birliğinden gelen
komünizm tehlikesi ve Sovyet tehdididir. Bu politika 50
yıl boyunca başarılı da olmuştur. Her ne kadar Türkiye uzun
yıllar boyunca Sovyetler karşısında batının ileri karakolu
durumunda olmuşsa da, bu durumun zarardan çok yarar getirdiği
açıktır. Bu sayede Türkiye Sovyet tehdidinden korunmuş,
batı ülkelerine ve batı medeniyeti değerlerine daha çok
yaklaşmış, Türk demokrasisi bu sayede gittikçe gelişmiş
ve güçlenmiş, ülkenin sıkıntılı yıllarında batı ülkelerinin
ekonomik yardımlarıyla geçici de olsa bir rahatlık sağlanmıştır.
Ancak bu dönemin bazı sakıncaları da olmuştur.
Mustafa Kemal Atatürk dönemindeki borçlanmama
politikası terkedilmiş ve dış borçlar giderek artmıştır.
Dış borç ve aşırı bağımlılık sonucu dış politika (zaman
zaman da iç politika) bağımsız bir şekilde belirlenememiştir.
Türkiye zaman zaman kendi milli menfaatleri doğrultusunda
farklı politikalar uyguladığı zaman da karşısında ABD ve
batılı dostlarının ambargolarıyla karşılaşmıştır. Ambargolar
bazen saygı ve protokol kurallarını aşan aşağılayıcı bir
tavır içinde gündeme getirilmiştir. Zaman içerisinde ilişkiler
tekrar rayına oturtulmuş ve Türk dış politikası ABD eksenli
olmaya devam etmiştir. Türk dış politikası, siyaseti ve
hatta ekonomisi ABD'ye dayanmaya devam etmiştir. Türkiye
her zamanki doğru tavrı gereği ilişkilerinde hep samimi
davranmıştır. Ancak, ABD ve diğer batılı devletlerin aynı
samimiyeti, özellikle Kıbrıs, Ermeni meselesi, Türk-Yunan
ilişkileri gibi konularda gösterdiklerini söylemek zordur.
1990'lardan sonra dünya konjonktürü değişti.
ABD artık tek süper güç olma konumundaydı. Türkiye yine
dış politikasını ABD eksenli sürdürmeye devam etti ve en
güvenilir müttefiki olarak hep ABD'yi gördü. Oysa ABD de
aynı söylemleri dile getirmesine rağmen, Türkiye'yi daha
farklı değerlendirmeye başladı. Ama maalesef, Türkiye uyguladığı
statükocu politika gereği yeni oluşumların ve yeni fırsatların
uzağında kaldı. O kadar ki, bazı aleyhine olan durumları
görmedi, görmezlikten geldi.
Türkiye PKK terörü ile mücadele ederken
ABD ve batılı dostları PKK'yı uzun süre terör örgütü olarak
tanımadılar ve bu terör örgütü "özgürlük savaşçısı"
olarak değerlendirildi. Ne zaman terörden batının kendi
canı yandı ve PKK adını değiştirdi ancak o zaman terör listesine
dahil edildi. ABD Körfez Savaşı sırasında 36. paraleli adeta
paralellikten çıkararak Irak'ın kuzeyindeki Peşmergelerin
yaşadığı bölgeleri "Güvenlik Bölgesi" ilan etti
ve bu paralel içine giren Irak Türklerini bu güvenlik bölgesine
almadı ve Saddam'ın insafına bıraktı. Hepimiz hatırlayacağız,
yine Irak'ın kuzeyinde ABD helikopterleri Cudi Dağı'na ve
PKK militanlarının bulunduğu bölgelere ne olduğu anlaşılamayan
(?) büyük paketler attılar. Daha da ileri giderek Körfez
Savaşı sonrası Irak'ın kuzeyinde adı bile konmuş ama henüz
tanınmamış bir yeni devlet oluşumunun alt yapısını desteklediler
ve gerçekleştirdiler.
Irak'a yönelik emperyalist Amerikan saldırısı
öncesinde ve sırasında iki ülkenin bölgeye yönelik tarihi,
siyasi ve etik algılama ve anlayışlarının farklılığı sonucu
TBMM'den onurlu davranışla ABD'nin beklediği yönde bir karar
çıkmadı. ABD emperyalizminin planları bozuldu. Türkiye'yi
bir eyaleti gibi gören ve o şekilde değerlendiren ABD'de
bu durum bir hayal kırıklığı yarattı. Ancak bu kararın alınmasındaki
en büyük pay da yine ABD'nindi. ABD'nin Irak'ın kuzeyinde
Türkiye'nin hassasiyetlerini bile bile Türk Silahlı Kuvvetlerini
bölgede istememesi (kendi kontrolünde ve sınırlı sayıda
istemesi), Türkiye'ye göz dağı vermek amacıyla Peşmergelerin
liderlerine boylarını ve maksatlarını aşan demeçler verdirtmesi
ve Türkiye'yi, içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdan yararlanarak
hem kendi hem de dünya kamuoyunda para için her şeyi yapan
bir konumda gösteren karikatürlere malzeme yapması bu kararın
olumsuz çıkmasındaki temel sebeplerdi.
ABD bütün bu gelişmeleri kendi çıkarları
ve bölgedeki menfaatleri açısından ciddi olarak değerlendirmektedir.
ABD, bugün hem Irak'ın kuzeyindeki hem de bölgedeki gelişmelerde
ortaya koyduğu tavırlarla adeta Türkiye'den öç alıyor görünümünde.
Musul-Kerkük olayları, ABD'li emekli general Garner'ın Barzani
ve Talabani ile ilgili tutumları, İncirlik üssüne inen ama
diplomatik nezaket kurallarını bir yana iterek Türkiye'ye
kızgınlık gösterisi yapan Rumsfeld'in tutumu, PKK militanlarının
isim değiştirerek Bağdat'ta şube açması ve en son olarak
da Wolfowitz ve Grossman'ın yaptıkları açıklamalar bu tavrın
önemli yansımalarıdır.
Türkiye elbette batıya dönük çalışmalarını
sürdürecektir, sürdürmelidir de. Ama artık tek merkezli
ve aşırı bağımlı bir dış politika izlemek doğru değildir.
Geniş çerçeveli, aktif ve hazırlıklı bir dış politika izlemek
zamanı gelmiştir. Tarihimiz, coğrafyamız, stratejik konumumuz
bizi bu tür bir politika izlemeye zorlamaktadır. 1990'lı
yıllara kadar birbiriyle örtüşür gözüken Türkiye ve ABD'nin
dış politikalarında önemli sayılabilecek farklılıklar göründüğünü
yukarda ortaya koymaya çalıştık. Bölgeye yönelik ABD ve
Türkiye politikalarını şöyle değerlendirmek de mümkündür:
- 1990'lardan sonra uluslararası konjonktür büyük değişikliğe
uğramıştır. Bu değişiklikle birlikte özellikle ülkemiz için
çok sayıda yeni imkanlar ve bunlara paralel olarak da yeni
problem sahaları ortaya çıkmıştır. Her ne kadar geleneksel
Türk Dış Politikası ilkeleri statükocu yapısını korumaya
çalışmışsa da, Türkiye'ninde içinde bulunduğu bölgede bu
yıllardan itibaren çok büyük değişiklikler yaşanmıştır.
Bu değişim süreci hala da devam etmektedir. Türkiye'nin
statükoyu koruma ve zarar görmeme isteği onu haklı olarak
öncelikle savunma gücünü ve savunma sistemlerini güçlendirmeye
yöneltmiştir. Bu tür güçlenme de ekonomik zenginlik ve teknolojik
bilgi ile sağlanacağından, son gelişmeler Türkiye'yi uluslararası
kuruluşlar ve ekonomik ve askeri bakımdan güçlü ülkelerle
işbirliğine yöneltmiştir. Ancak zaman içerisinde bu işbirliği,
bağımlılığa dönüşmüş, bazı milli ve hayati konularda, Türkiye,
askeri gücünün kullanılıp kullanılmamasına yönelik ekonomik,
siyasi ve askeri baskılarla karşılaşmıştır. Türkiye'nin
milli çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, özellikle
askeri gücünün, silah ve malzeme aldığı ülkelerin getirdiği
sınırlamalarla önlenmek veya kontrol edilmek istenmesini
ortaya çıkarmıştır. Bu durumu Türkiye çok sık yaşamıştır.
Ama maalesef, kendisine hareket serbestliği getirecek yeni
politikalara yönelmemiş, aşırı bağımlı politikasını sürdürmeye
devam etmiştir.
- ABD ise temel politikasını, dünya enerji kaynaklarının
kontrol edilmesi üzerine kurduğu strateji ile yürütmektedir.
Bu stratejisini de açık açık bütün dünyaya bildirmekte ve
gereğini de yapmaktadır. "Petrol ve diğer enerji kaynaklarının,
ABD ve onun müttefiki olan gelişmiş ülkelerin ekonomilerine
zarar vermeyecek şekilde çıkarılması, işletilmesi ve uygun
fiyatlarla kesintisiz bir şekilde çıkarılmasının ve işletilmesinin
devamı" diyebileceğimiz bu temel politika gereği, ABD,
Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya gibi petrol ve doğalgaz
bakımından çok zengin ülkeleri ve bu ülkelerin yer aldığı
coğrafyayı daimi bir şekilde kontrol etmek istemekte ve
bu bölgedeki güç dengelerinin hep kendi ulusal çıkarlarına
uygun biçimde şekillenmesine çalışmaktadır.
- Bu bölge bizim bulunduğumuz bölgedir. Biz Ortadoğu, Kafkasya
ve Orta Asya coğrafi bölgesinin bir parçasıyız. ABD'nin
yeniden biçimlendirmeye çalıştığı bu coğrafyada, bu şartlar
içinde, 1990 öncesi politikaları sürdürmek ve bu politikaların
devamını sağlamaya yönelik çabalar içersinde olmak realpolitik
şartlara uygun değildir, bu yüzden de mümkün değildir. ABD'nin,
bulunduğumuz coğrafi bölgeye yönelik politikalarını ana
hatlarıyla şu şekilde özetleyebiliriz:
ABD'nin bu politikaları, bizimde içinde bulunduğumuz
bölgenin diğer ülkelerinin politikalarıyla uyuşmamaktadır.
Ama görüyoruz ki ABD, bu konuda bir zorlamanın içerisindedir.
Bölgedeki hiçbir ülkeye söz hakkı dahi tanımamakta kararlıdır.
Son zamanlarda Suriye üzerine ABD siyasi baskısının giderek
arttığını gözlemliyoruz. Anlaşılan odur ki ABD, Suriye'ye
karşı, Irak'taki gibi doğrudan bir askeri saldırı yerine,
baskı ve tehdit uygulamalarıyla bazı önemli gelişmeler
sağlama yoluna gitmektedir. ABD'nin, Suriye'ye yönelik
bu siyasi ve askeri tehdit ve baskının önemini azaltacak
girişimlere de çok sert tepki verdiğine şahit oluyoruz.
Diğer taraftan Irak'a tamamen yerleşmekte olan ABD, "kapatma"
ve "baskı" politikasıyla İran'ın da bölgedeki
etkinliğini azaltmaya yönelik çabalar içine girmekte ve
İran'ı dünyadan ve bölgeden izole ederek Basra Körfezi'ndeki
etkinliğini sürekli ve tartışmasız hale getirmeye çalışmaktadır.
Kafkasya ve Orta Asya'da ise ABD, Rusya Federasyonu'nun
isteklerini ön planda tutmaya ve Rusya Federasyonu'nu
karşısına almamaya özen göstermekte; ekonomik yardım ve
kredilerle bu bölgede Rusya Federasyonu'nun desteğini
sağlayarak politikalarını yürütmek eğilimini sürdürmektedir.
Rusya Federasyonu'nun Avrupa Konvansiyonel Kuvvet İndirimi
(AKKA) anlaşmasına karşı çıkması ile başlayan ve NATO'nun
genişleme süreciyle devam eden anlaşmazlık üzerine, ABD
Senatosu AKKA anlaşmasını Rusya Federasyonu'nun istekleri
doğrultusunda değiştirmiş ve öylece onaylamıştır. Rusya
Federasyonu da NATO'nun genişlemesine karşı çıkmamıştır.
Rusya Federasyonu'na verilen tavizler Türkiye'nin politikası
ile uyuşan tavizler değildir. Rusya Federasyonu'nun Gürcistan,
Ermenistan ve Azerbaycan'da askeri üs açmak istemesi,
açması, asker bulundurması, Türkiye'nin bölge ülkeleriyle
ilgili politikalarında olumsuz bir durum ortaya çıkarabilir.
Ne var ki ABD tercihini Rusya Federasyonu'ndan yana kullanmıştır.
Artık Türkiye şunu görmelidir: İçinde yaşadığımız dünya
yeni bir dünyadır. Yerinden oynayan taşlar yeniden yerlerine
yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye'nin bu yeni dünyada
birçok manevra ve işbirliği alanları vardır. Süper güce
aşırı bağımlı politikalar yerine, Balkanlar'da, Doğu Avrupa'da,
Ortadoğu'da, Orta Asya'da ve Kafkaslarda yeni imkanlar
ortaya çıkmıştır.
Türkiye şunu da net olarak görmeli ve anlamalıdır. Yukarıda
belirtilen bölgelerde yürütülen ABD politikaları, Türkiye'nin
uzun vadeli bölge politikaları ile örtüşmemekte, aksine
çoğu yerde karşı karşıya gelmektedir.
Türkiye, ABD ve AB ile iyi ilişkiler içinde olarak ama
tam teslimiyet içine girmeden, Rusya, Orta Asya, Uzak
Doğu gibi birbirinden çok farklı ama Türkiye ile doğrudan
ve yakından ilgili bölgelerle daha yakın ve daha sıkı
işbirliği arayışı içinde olmalıdır.
Türkiye, Kafkaslar, Orta Asya ve Akdeniz'de Rusya ile
birlikte önemli roller üstlenebilir. Diğer yandan Orta
Asya'daki devletler ve Ortadoğu'daki komşularımızla yapılabilecek
bölgesel ekonomik ve siyasi işbirlikleri, hem bölgeye
hem de dünyaya istikrarın ve barışın gelmesine katkı yapabilir.
Bu tür bölgesel işbirlikleri ne AB'ye ne de ABD'ye karşıdır.
Ayrıca bu tür işbirlikler bu ülkelere karşı alternatif
de değildir.
Türkiye yeni dünya konjonktüründe tek merkeze aşırı bağımlı
olmaktan çıkmalı, aktif ve çok yönlü bir dış politika
izleme yollarını aramalı ve bulmalıdır. Balkanlar'da,
Ortadoğu'da, Orta Asya'da ve Kafkaslarda Türkiye'nin milli
çıkarları ve bölge ülkelerine yönelik politikaları, 1990'lar
öncesine göre, artık AB ve ABD politikaları ile paralellik
göstermeyebilir. Türkiye bu çok yönlü yeni oluşumlar ortasında,
kendine daha çok güvenerek, kendi genç nüfusuna, eğitimli
insanlarına, girişimcilik ruhuna daha fazla ağırlık vererek
yeni ve milli politikalar yürütmek zorundadır. Yukarıda
saydığımız bölgelere yakınlığımız, ortak kültür bağlarımız
ve değerlerimiz, bu bölgede yeni siyasi, askeri ve ekonomik
ilişkiler içine girmeye bizi zorlamaktadır. Bunun içinde
hedeflerimizin net bir şekilde ortaya konmasına, kalıcı
ve akılcı bir strateji belirlenmesine ve izlenmesine ihtiyaç
vardır.