Kıbrıs politikamız konusunda bir yılı aşkın
bir süredir devam eden ve basına yansıyan
tartışmalarla birlikte iki eğilim belirginleşmişti;
iki ay öncesine kadar Kıbrıs'ta çözüm deyince
kimilerinin aklına Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri Kofi Annan tarafından 11 Kasım 2002'de
verilen ve şu ana kadar iki kez gözden geçirilen
"Kapsamlı Çözüm Belgesi"nin bir
miktar Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkler
arasında müzakere edildikten sonra, hattâ
tercihen müzakere edilmeden Güney Kıbrıs Rum
Kesimi'nin Avrupa Birliği'ne giriş anlaşmasını
imzalayacağı 16 Nisan tarihine kadar imzalanması
akla geliyordu. Kimileri içinse mevcut statükonun
sürdürülmesi aslında hiç de fena bir çözüm
değildi; çünkü Ada'da 1974'ten bu yana zaten
barış bulunmaktaydı. Fakat bu arada sadece
barışın yeterli olmadığını, insanların huzurlu
olabilmeleri için barışın yanı sıra "komşuda
pişerken onlara da düşmesi gerektiği"ni
de KKTC'de yapılan geniş katılımlı mitingler
hepimize hatırlattı.
Güney Kıbrıs'ta, 16 Şubat'ta yapılan Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde Rum halkının, Orta-Sağ Demokratik
Parti (DIKO) adayı, sertlik yanlısı Tasos
Papadopulos'u ikinci tura bile gerek kalmadan
seçmesine kadar kamuoyumuza yansıtılan Kıbrıs
Rum tarafının Annan Planını hemen imzalayabilecek
durumda ve buna son derece hevesli olduğu
idi. Fakat, bir kez daha mızrak çuvala sığmadı
ve seçim kampanyası sırasında bol miktarda
Annan Planı karşısında fikirler beyan eden
ve bu görüşleriyle en fazla AKEL (Komünist
Parti) tarafından desteklenen Papadopulos'un
sahnede yerini almasıyla, yerli ve yabancı
basın Kıbrıs konusunu sadece Türkiye'nin ve
Cumhurbaşkanı Denktaş'ın Kıbrıslı Türklerin
huzura ermelerine engel olduğu şeklinde yansıtmaktan
vazgeçip, bir miktar Planın içeriğine, bir
miktarda karşı taraftan gelen tepkilere kulak
vermeye başladığı zaman (bu daha çok yerli
basın için geçerli sayılır), aklımıza bu işin
sonucunun aslında düşündüğümüz kadar kârlı
olmayabileceği olasılığını da getirdi. Uluslararası
ilişkilerde karar alma dendiği zaman (hem
teorik olarak bu işle meşgul olanların, hem
de karar alma kademelerinde bulunanların çok
iyi bildiği gibi) en öncelikli husus olarak
mevcut konuda karşı tarafın ne düşündüğünün
ve eğer belli bir karar alınırsa buna muhtemel
tepkisinin ne olacağının bilinmesi gerekliliği
gelir. Bizde ise Annan Planı konusunda karşı
tarafın ne düşündüğü ve tepkileri önemsenmeden
çözümcüler/statükocular kavgası ortalığı kapladı.
Bugün hepimizin görebildiği, Rum Yönetimi'nin
bir önceki lideri Klerides'in de kabul ettiği
gibi, Annan Planı'nın "teknik imkansızlıklar
ve özellikle de zaman yetersizliği sebebiyle"
tamamının taraflar arasında müzakere edilememiş
olmasıdır. Yani planda yer aldığı halde iki
taraf arasında konuşulmamış (konuşulsa da
yeteri kadar konuşulmamış) ama hayati önem
taşıyan meseleler mevcuttur. Buna örnek olarak
mülkiyet sorunları gösterilebilir. Aslında
Klerides de kendi ağzıyla Türk gazetecilere
görüşmelerin 28 Şubat tarihine kadar bitirilmesinin
mümkün olmadığını söylemişti. Fakat bir yandan
Birleşmiş Milletler'den ziyade Avrupa Birliği'nin
Genel Sekreteriymiş gibi davranan Kofi Annan'ın
baskıları, diğer yandan KKTC'deki mitingler
iki üç gün arayla yeni "en son tarih"leri
ve ültimatomları getirdi. Bu ültimatomlar
her ne kadar iki tarafa da yönelikmiş gibi
görünse de, Planı imzalasa da, imzalamasa
da, referandum da kabul etse de etmese de
Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB adaylığı kesin olduğundan
her koşulda 'etkisiz eleman' haline getirilen
Kıbrıs Türk tarafı oluyordu.
28 Şubat 'son tarihi' geçildikten sonra 10
Mart Lahey Zirvesi'nde Annan Planı'nın Ada'ya
barış getirmekten ziyade daha büyük sorunlara
yol açacağı hususu KKTC yetkililerinin Plana
kesin olarak itiraz etmelerine sebep oldu.
Gerçekte Lahey'de hem Türk tarafı hem de Rum
tarafı Planı mevcut haliyle kabul edemeyeceklerini
bildirmelerine rağmen çözüme engel olarak
Türk tarafı gösterilmiştir. Lahey'de ortaya
çıkan sonucun, Türkiye'de eskiden var olan
tek sesliliğin bozulmuş olması ile belki de
tünelin ucundaki ışığın görülmesini sağlayabileceğine
inanan Yunanlıları da çileden çıkardığı ortadadır.
Özellikle 28 Şubat tarihine yaklaşıldığında,
Türkiye'den Kıbrıs politikası ile ilgili olarak
alınan mesajlar Atina'da, yeni Türk hükümetinin
eskisinden kesinlikle farklı bir zeminde olduğu
fikrini güçlendiriyordu. Ayrıca, Türkiye'nin
AB üyesi olmak için olağanüstü bir çaba harcadığı
bir dönemde önüne konana razı olacağı tahmin
ediliyordu.
Başbakan Simitis ve Dışişleri Bakanı Papandreu
tarafından 1996'dan sonra oluşturulan politikalar
da temelde bu isteklilik üzerine inşa edilmiş
durumdaydı. Bunun bize ve Avrupa Birliği'ne
yansıması olarak "Türkiye'nin istikrarlı
ve barış isteyen, hatta Avrupa Birliği üyesi
bir ülke olmasının Yunanistan'ın çok daha
fazla işine geliyor olduğu" yorumları
da uzun zamandır yapılmaktaydı. Fakat bu politika
söyleminin hemen bir adım öncesini hatırlayalım.
Yunanistan, Türkiye ile tek başına çözmeyi
başaramadığı Kıbrıs, Ege gibi sorunlarını
Avrupa Birliği platformuna taşıyarak, Türkiye'nin
de AB üyesi olma konusundaki istekliliğinden
faydalanarak Türkiye'ye baskı yaptırma gibi
son derece külfetsiz ama sonuçları açısından
fevkalade başarılı olabilecek bir politika
izlemeye başlamıştı. Hatta Türkiye ile Öcalan
bunalımı ve S-300 Füze krizinden dolayı kopma
noktasına gelen ilişkilerini kısa sürede deprem
diplomasisini de kullanarak rayına oturtmuş
ve tekrar baskı için ortam yaratmıştı. Bugün
karşılaşılan durum bunun bir devamı niteliğindedir.
Bu da Yunanlı siyasetçiler tarafından Yunan
ve Rum kamuoyuna Türkiye'yi daha güçlü bir
partnerin varlığı ile alt etme planı, dışarıda
ise Türkiye ile uzlaşma politikası olarak
pazarlanmaktadır.
Yunanlılar Türk diplomasinin başarısını tek
sesli olmasına ve dış politikanın asla parti
çekişmelerine alet olmamasına bağlarlar. Gerçekten
de yeni hükümete kadar bu durum böyleydi.
Özellikle Kıbrıs gibi "milli dava"
olarak görülen bir meselede Cumhurbaşkanlığı
ve ordu ile hükümet arasında görüş farklılıkları
oluşması ve bu farklılıkların hiç vakit kaybedilmeden
ve hatta abartılarak basına yansıtılması daha
önce Yunanlılar tarafından hayal edilebilecek
bir şey değildir. Hatta Yunanlılar ve Kıbrıs'lı
Rumlar buna bir süre anlam verememiş, "Ankara
çelişkili söylemleri ile bizi yanıltmaya,
sağ gösterip sol vurmaya hazırlanıyor"
diye yorumlarda bulunulmuştu. Hatta, o dönemde
AK Parti Genel Başkanı konumunda olmasına
rağmen, başta Atina olmak üzere Avrupa Birliği
başkentlerinde Türkiye'nin Başbakanı olarak
görülen Recep Tayyip Erdoğan'ın "40 yıldır
Kıbrıs'ta yanlış politikalar uygulanmaktadır"
sözleri ile galeyana gelen Yunanlılar, bir
sonraki adım olarak Ege meselelerini 2004'ten
önce masaya getirebileceklerinin hesabını
yapmaya başlamışlardı.
Yunanistan'da, geleneksel Türk politikasının
yavaş yavaş tarihe karıştığı varsayımı üzerinde
inşa edilen politikalar ve beklentiler ne
yazık ki, 10 Mart Lahey Zirvesi'nde ciddi
bir darbe aldı. O dönemde henüz Başbakanlık
koltuğuna oturmamış olan ama 3 Kasım seçimleri
ile AK Parti'nin iktidara gelmesi kesinleştikten
sonra dış politikada son derece etkili mesajlar
veren Recep Tayyip Erdoğan da doğru bir tespitte
bulunarak "Annan bizi kandırdı"
dedi. Nitekim, Türk tarafının son derece sıkıntılı
olduğu 'harita, egemenlik ve göçmenler' gibi
konularda, Genel Sekreter Annan üzerinde hiçbir
etkiye sahip olmadığını iyi bildiği Rum Kesimi'nden
'gözden geçirdim' diyerek daha kötü şartlarla
dönmüştü. Kısacası çözümün 'sadece Türk tarafının
taviz vermesinde' saklı olduğu iyice ortaya
çıkmıştı.
16 Nisan 2003'te imzalanan katılım anlaşması
ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği
üyeliğine yönelik son adımı, her ne kadar
adanın tamamı adına anlaşmayı imzalamış olsa
da, tek başına atmış oldu. Rum Yönetimi ile
Avrupa Birliği arasında imzalanan anlaşmada
"Kıbrıs'ın tamamı adına AB üyesi olduğu
ancak siyasi sorun çözümleninceye kadar AB
müktesebatının KKTC'de uygulanmayacağı"
belirtildi.
Türkiye'nin yaklaşımı sürekli adada kalıcı
bir barışın sağlanabilmesi ve Kıbrıslı Türklerin
Rumların ekonomik ve siyasi baskılarının altında
ezilmemeleri için eşit şartlarda bir birlikteliğin
sağlanması idi. Türk tarafına imza atması
istenen Annan Planı ise bu güvenceyi vermekten
son derece uzaktı. Son derece dikkatli ve
bir bütün olarak okunması gereken plan ilk
olarak ele alındığında özellikle "yönetim"
konusunda Türk tarafının "kurucu ortaklık"
ve "siyasi eşitlik" beklentilerine
olumlu karşılık verdiği izlenimi uyandırmaktadır.
Daha dikkatli incelendiğinde ise uzun vadede
Kıbrıslı Türklerin Adadaki varlığını tehlikeye
sokabilecek maddeler ihtiva etmekteydi. Kurucu
ortaklık ve egemenlik her şeyden önce "kendi
özgür iradeleriyle o devleti kuran egemen
unsurlarını ortak devletin yaşamasını sağlayan
unsurların ortadan herhangi bir nedenle kalkması
durumunda bu ortaklığı bozma haklarının bulunması
anlamına gelmektedir. Oysa Annan Planı'nda
(en son versiyonu da dahil olmak üzere) bununla
ilgili herhangi bir madde bulunmadığı gibi,
(1) garantör ülkelere verilen garantörlük
yetkisi bir anlamda yeni kurulacak ve AB'nin
bir parçası olacak Kıbrıs'ın statüsünü garantilemeyi
sağlamaktadır. Aynı şekilde, nüfuslarına bakılmaksızın
tarafların alınacak kararlarda ve çıkarılacak
kanunlarda eşit olarak söz sahibi olması anlamına
gelen "siyasi eşitlik" ancak taraflara
veto hakkı tanınarak sağlanabilir. (2)
Diğer taraftan, her ne kadar "büyük
bir zafer elde edilmiş" gibi gösterilmiş
olsa da Kopenhag da Türkiye'ye verilen "if
(eğer)" li adaylık müzakerelerine başlama
kararı Türkiye'de mevcut haliyle Annan Planı'nın
"her şeyi göze alarak" imzalanması
konusunda bir irade oluşmasını engellemiştir.
Bugün gelinen noktada aslında 'Türkiye'nin
Avrupa Birliği üyeliği için Kıbrıs'ta çok
lehimize olmayan bir anlaşma imzalanması gerekiyorsa
da kabullenelim, nasıl olsa biz Avrupa Birliği'ne
girdiğimizde çok fazla şey fark etmeyecek"
olduğu anlaşılan hesabının pek de tutmadığı
görülmektedir. Kıbrıs meselesinin çözümünün
arkasından veya onunla birlikte gündeme gelecek
olan "Ege'nin statüsü" meselesinin
de bu durumda aynı mantıkla çözülmesi gerekecektir.
Yukarıda bahsi geçen Rum-Yunan taktiği de
tam bu noktada kendisini iyice belli etmektedir.
Bugün gelinen noktada Rum-Yunan tarafının
15 yıldır uygulamakta olduğu taktik 12-13
Aralık 2003 Kopenhag Zirvesi'nde meyvelerini
vermiştir. Uzun yıllar süren sistemli bir
politika ve bu yolda harcanan çabaların sonucunda
"Yunanistan ve Helenizm için yeni bir
sayfa açtık" diyen Simitis diğer taraftan
Türkiye'nin AB'ye entegre edilmesini arzu
ettiğini belirtmektedir. Kıbrıs Rum Yönetimi'nin
Ada'nın bütününü temsilen AB'ye tam üye olarak
kabul edileceğinin Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'deki
Ak Parti Hükümeti tarafından hiçbir itiraz
görmeden kesinleşmesinin ardından, Yunanistan
Dışişleri Bakanı Yorgos Papandreu Ege sorunlarını
gündeme getirmiştir. Yunan Savunma Bakanı
Yannos Papandoniu da "Ege'deki ihlallerin
azalmadan sürdüğünü" öne sürerek "Türkiye'nin
bu tutumunun AB'ye girme çabası ile uyumlu
olmadığını" belirtmiştir.
Ada'nın üyelik sürecinin son bulmasına bir
yıldan az bir süre kalırken (Mayıs 2004) AB'nin
Türkiye ve KKTC üzerindeki siyasi baskısı
daha da yoğunlaşmıştır. (3) 16-17 Nisan tarihlerinde
yapılan Atina Zirvesi sırasında GKRY'ni de
içeren 10 üyenin katılımı dolayısı ile düzenlenen
imza töreninde içine düşülen sıkıntılı durum
Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde bundan sonra
yaşayacağı sorunların başlangıcını oluşturmaktadır.
Türkiye'nin tanımayı reddetmiş olduğu bir
devletin AB üyeliğine giriş töreninde Atina
Büyükelçimiz de aday ülke sıfatı ile katılmış
ve belgeye imza atmıştır. Böylece Türkiye'nin
Kıbrıs sorununa dair bugüne kadar savunmuş
olduğu siyasi ve hukuksal argümanlar bir kenara
itilmiştir.
Ada'daki Son Gelişmeler: Sınırın Açılması
16 Nisan tarihinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin
Ada'nın tamamı adına AB'ye giriş anlaşması
imzalamasının ardından KKTC Meclisi almış
olduğu bir karar ile Güney'den gelen günübirlik
ziyaretçileri kabul etmek amacıyla 23 Nisan'da
sınır kapılarını açmıştır. Ada'nın her iki
tarafından da geçişlere yoğun ilgi gösterilince
ziyaret süresini üç güne çıkartan Türk tarafına
karşılık Rum tarafı da bazı kolaylıklar göstermek
zorunda kalmıştır. Bu arada GKRY'nin uzun
zamandır açıklamayı planladığı iyi niyet paketi
açıklanmış, fakat sınırların açılması gibi
beklenmedik ve önemli sonuçlar doğurabilecek
bir karar karşısında beklenen etkiyi yapmamıştır.
Rum Ulusal Konseyi aldığı kararla Kuzey'deki
Türkleri, çalışma hakkı, eğitim imkanları
ve Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını
belgeledikleri sürece Avrupa Parlamentosu
seçimlerine katılma hakkı tanıyarak kendi
bünyesine dahil etmek istemektedir. Sınırların
açılması ile Güney'e Türklerin akın etmesi
beklenirken tam tersi bir hareketin olması
ve Güney'den Kuzey'e geçen Rumların pasaportlarına
mühür vurulması koşulu ile KKTC'ye alınmaları
GKRY'ni son derece rahatsız etmiştir.
Burada akla gelen bir soru "madem bu
kadar olumlu sonuçlar doğurabileceği tahmin
ediliyordu neden KKTC yetkilileri sınırları
daha önce açmadılar" olabilir. Bunun
cevabı ise Atina Zirvesi'nin hemen ardından
yani GKRY'nin AB ile katılım anlaşması imzalaması
sonrasında bu açılımın yapılmasında bulunmaktadır.
KKTC Başbakan Yardımcısı ve Turizm Bakanı
Serdar Denktaş'ın da belirttiği üzere "eğer
sınırlar GKRY, AB ile anlaşma imzalamadan
önce açılmış olsaydı, GKRY bunu çeşitli vesilelerle
engelleyebilirdi, ama artık serbest dolaşımın
neredeyse kutsal sayıldığı AB'ye girmiş olan
bir yönetimin bu şekilde davranması mümkün
olmayacaktı". Diğer taraftan bu geçişlerin
başlamasından sonra Ada'da tatsız birkaç olay
dışında önemli bir gerginliğin yaşanmamış
olması pek çok kişinin düşündüğü gibi "Sayın
Denktaş sürekli Ada'da iki halkın yan yana,
iç içe yaşayamayacağını iddia ediyordu fakat
tam tersi kanıtlandı" tarzındaki düşüncelerinin
aksine, mevcut şartlar altında yani Annan
Planı gibi 120 bin Kıbrıslı Türkü evinden,
bağından, bahçesinden atıp, başını sokacak
bir ev öngörmemiş olan bir düzenlemenin ardından
Rumlar Türklerin yaşadığı yerlere gelmiş olsalardı
durum çok daha farklı olabilirdi. Mevcut şartlar
altında Türklerle Rumlar siyasi açıdan eşittir.
Bu konuda önemli bir referans olması açısından
Atina Penteion Üniversitesi öğretim üyesi
Aleksis İralidis'in 22 Mayıs 2003'te Ta Nea
gazetesinde çıkan tespiti son derece önemlidir.
İraklidis "Denktaş'ın Katılığı Papadopulos'u
Gizledi" başlıklı yazısının sonunda "Kıbrıslı
Rumların çoğunda Türklere karşı antipati ve
küçümseme duygularının hakim olduğunu ve bu
antipati ve küçümsemenin aslında Kıbrıs'ın
1948'den sonra sorun teşkil etmesinin derininde
yatan sebep" olduğunu belirtmektedir.
Nitekim Türk tarafına gerçekleştirilen ziyaretlerin
yoğunluğuna tepki gösteren Rum Yönetimi ve
Rum Ortodoks Kilisesi çeşitli açıklamalar
yayınlayarak halkı bu ziyaretlerden vazgeçirmeye
çalışmışlardır. Pratikte hiçbir etkiye sahip
olmayan bu çabalar bugüne kadar uzlaşma çabalarının
sonuçsuz kalmasının sorumluluğunun Denktaş'a
yüklenmesinin haksızlığını da ortaya koymaktadır.
Kıbrıslı Türklerin, 1960'lı yıllarda ve 1970'lerin
başında başlarına gelen kıyım ile tekrar karşı
karşıya kalacakları düşüncesi, çözüme giden
yolda, şu andaki çekincelerin temelini oluşturan
bir unsur olarak ortaya çıkmamaktadır. Bu
da anlaşılabilir bir durumdur. Gerçekten de
mantıklı bir kişi artık "21. yüzyıla
girdiğimiz tek kutuplu ve global dünyada soykırım
benzeri olayların yaşanması mümkün değildir"
diyebilmelidir. Bununla birlikte sadece sekiz
yıl önce Temmuz 1995'te, Birleşmiş Milletler
Barışı Koruma askerlerinin -Hollandalı- önünde
yine Birleşmiş Milletler tarafından "güvenli
cennet" olarak ilan edilmiş ve silahsızlandırılmış
Srebrenitsa'da 8 bin Boşnak'ın bir gecede
Sırplar tarafından katledilmesi (4) bir istisna
olarak Balkan tarihi kitaplarında hak ettiği
yeri alabilir. Tamamen olumlu ve liberal bir
bakış açısıyla asıl sorunun Kıbrıslı Türklerin
kendi topraklarında bir asimilasyon sürecine
girmeleri olarak değerlendirilebilir.
Annan Planı çerçevesinde bir çözümün sıradan
bir KKTC vatandaşının günlük yaşantısında
yapabileceği değişiklikler neler olacaktır?
Tabii ki tüm beklentiler Planı imzalayan tarafların
bundan sonra da iyi niyet içerisinde bir arada
yaşama istek ve kabiliyetinde oldukları tahmini
üzerine kurulmaktadır. Yine Bosna-Hersek'i
düşündüğümüzde Kıbrıs'ta yıllar önce etnik
çatışma yüzünden yollarını ayırmış dini farklı,
milliyeti farklı, dili farklı Türklerle Rumları
bir araya getirmek için bu kadar çaba sarf
eden Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler'in
sadece son derece güçlü Sırp ordusu Bosnalı
Sırplara, Müslüman ve Hırvat komşularını evlerinden
atmaya ve etnik olarak temizlenmiş bir Sırp
Cumhuriyeti yaratmaya çalışırken yardım etti
diye Bosna-Hersek adı altında Birleşmiş Milletler
tarafından tanınmış bir ülkeyi "bunlar
zaten bir arada yaşayamazlar" diyerek
bölmeyi göze almış olması ve bunu Aralık 1995'te
imzalanan Dayton Anlaşması ile gerçekleştirmiş
olması maalesef objektif bir değerlendirme
ile açıklanabilecek bir olay değildir. Bu
arada gerçekten kötümserler haklı çıkar da
Türkiye görünür gelecekte AB'ye üye olamaz,
hatta hızla değişen dünyamızda bir takım gelişmelerle
taktiksel olarak da olsa AB'den uzaklaşmak
durumunda kalırsa o zaman kendi coğrafyasını
bırakıp bir yere gitme şansı olmayan Türkiye
için Kıbrıs ne kadar da aranan bir "ortak"
olacaktır. Keza, Avrupa Birliği'ne üye olmayan
bir Türkiye'nin, 'Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'
içerisinde aradıklarını bulamayan, hatta Annan
Planı yüzünden en iyimser tahminle evlerini,
işlerini kaybeden Kıbrıslı Türkler için hiçbir
garantörlük sıfatı bulunmayacaktır.
Sonuç olarak; bundan sonra yapılması gereken
Türk Kesimi'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinin,
garantör ülke statüsünde ısrarlı olan Türkiye'nin
AB üyeliği ile ilişkilendirilmesidir. Bu yönde
bir paralellik kurulması ve bunun AB bünyesine
kabul ettirilmesi Türk dış politikasının nihai
amacı olmalıdır.
----------------------------------------------------------------------------------------------
1. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın 26
Şubat'ta sunduğu Planın 3. ve içinde bulunduğumuz
tarih itibariyle son halinde, Kuruluş Anlaşması'nın
devletin yapısını düzenleyen 2. Bölümünün
son paragrafında şunlar yer almaktadır: "Birleşik
Kıbrıs Devleti federal yönetimi kurucu devletleri
için İsviçre'nin federal yönetimi ve kantonların
statü ve ilişkileri model alınmıştır. Birleşik
Kıbrıs Devleti iki kurucu devletten, Kıbrıs
Devleti ve Kıbrıs Türk Devletinden oluşan
federal yönetime, ayrılmaz ortaklığa sahip
bağımsız bir devlettir.(İtalikler yazara aittir.)
Bkz. Basis for A Comprehensive Settlement
of Cyprus Problem, T.C. Dışişleri Bakanlığı
web sitesi: http://mfa.gov.tr.
2. Bu konuda detaylı bilgi için Bkz. A. Kuloğlu,
E. Osmançavuşoğlu Oktay, Ayşe Özkan, "Kıbrıs
İçin Çözümün Neresinde?: BM Kapsamlı Çözüm
Belgesinin Değerlendirilmesi, Stratejik Analiz,
Nisan 2003, Cilt 3 Sayı: 36, ss. 26-28.
3. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz günlerde
KKTC'ye yönelik mali yardım paketinden söz
edilmesi diğer taraftan havuç politikasının
ustalıkla uygulandığını da göstermektedir.
4. Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Jan Willem
Honig ve Norbert Both, Srebrenica: Record
of a War Crime, Penguin, Londra, 1996.