Kabuk Değiştiren Uluslararası Ortam
İçeriği ve kapsamı üzerinde genel bir mutabakat
bulunmamakla birlikte çoğunlukla "Batı'nın
başta siyasal ve ekonomik olmak üzere tüm
yapıları ve değerleriyle dünya çapında yayılması"
olarak tanımlanan küreselleşme, siyasal, ekonomik,
sosyo-kültürel alanlara ilişkin olarak 20.
yüzyılın son on yılına kadar yapılan klasik
tanımlamaların kökten değişmesine yol açmıştır.
Halen devam etmekte olan söz konusu süreç,
1945'ten itibaren 45 yıl boyunca uluslararası
sistemi açıklamakta kullanılan parametrelerin
de neredeyse tamamen ortadan kalkması sonucunu
doğurmuştur.
Bazı yazarların çok isabetli bir biçimde
"en uzun on yıl" olarak nitelendirdikleri
(1) 1990-2000 dönemi bir yandan da her alanda
"küreselleşmenin" yaşandığı, diğer
yandan küreselleşme tarifinde ifadesini bulan
Batı'yı "en fazla temsil eden" ABD'nin
savunduğu ekonomik ve siyasal modellerle bunların
sosyal uzantılarının tüm dünyada etkili olmaya
başladığı topyekün bir geçiş dönemi olmuştur.
Bu yıllarda ABD, başta Irak, Bosna ve Kosova'da
olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde
meydana gelen gerginlik ve çatışmalara bazen
tek başına, bazen liderliğini yaptığı koalisyon
güçleriyle müdahalelerde bulunmuştur. 11 Eylül
2001'de meydana gelen terörist saldırıları
takiben başlatılan "terörle mücadele
kampanyası" çerçevesinde 2001 Ekiminde
Afganistan'a müdahale ederek Taliban rejimini
deviren ABD, bu harekatın başarıyla tamamlanmasını
müteakip, bu kez Irak'a yönelik bir saldırının
hazırlıklarına başlamıştır. ABD ve İngiltere'nin
2003'te gerçekleştirdikleri Irak harekatı
ise, 1979'dan beri ülkeyi yöneten Saddam Hüseyin'in
iktidardan uzaklaştırılması sonucunu vermiştir.
Aynı dönemde, ABD'nin dünya liderliğine ve
küreselleşme fırtınasına karşı koymaya çalışanların
ortaya çıkmaya başladıklarına ve XXI. yüzyılın
başından itibaren ivme kazandıracakları dünya
ölçekli eylemlerine hazırlık yapmaya başladıklarına
da tanık olunmuştur.
İktisadi ve sosyal gelişmelerin yanında,
90'larda uluslararası politikada meydana gelen
en gözle görülür değişiklik stratejik açıdan
önemli coğrafi bölgelerde yeni bağımsız ülkelerin
ortaya çıkması, dünya haritasının sık sık
yeniden çizilmesidir. SSCB'nin dağılması,
Almanya'nın birleşmesi, Çekoslavakya'nın ikiye,
Yugoslavya'nın beşe ayrılmasıyla Avrasya bölgesinde
yirminin üzerinde yeni devlet kurulmuştur.
Bu gelişmelerden bazıları son derece sakin
cereyan ederken, bazıları da yüz binlerce
kişinin ölümüne, yerlerinden edilmesine yol
açan sıcak çatışmaların gölgesinde yürümüş,
Soğuk Savaş yıllarında rastlanılmayan nitelikte
etnik, dinsel veya kabile ölçekli çatışmalar
küreselleşme döneminin başlangıç yıllarına
damgasını vurmuştur. Buna paralel olarak,
güvenlik yapılanmalarını esasen düşman addettikleri
ülkelerin askerî nitelikli tehditlerine göre
yapılandıran devletlerin önemsemediği ya da
göz ardı ettiği yeni tehdit biçimleri, yeni
aktörlerle birlikte sahneye çıkmıştır. Terörizm
ve örgütlü suçlar başta olmak üzere devlet
dışı birimlerce yürütülen ve zaman zaman bazı
devletlerin çıkarları doğrultusunda destek
verdikleri faaliyetler, küreselleşme döneminin
uluslararası güvenlik sisteminin öncelikli
sorunları haline gelmiştir.
Öte yandan önümüzdeki 15 yıl boyunca ortaya
çıkması muhtemel bazı olumsuz gelişmeler,
yeni tehditlerle mücadelenin hiç de kolay
olmayacağını göstermektedir. 2000 itibariyle
6 milyar 100 milyon olan dünya nüfusunun 2015
yılında 7 milyar 200 milyona ulaşacağı tahmin
edilmektedir. Bu artışın %95'i gelişmekte
olan ülkelerde görülecek, açlık ve işsizlik
gibi saiklerle kırsal kesimden kentlere göç
edecek olan nüfus, gelişmekte olan ülkelerdeki
kentlerin yaşam şartlarını kötüleştirecek
ve siyasal-ekonomik istikrarsızlıkların ortaya
çıkmasına neden olacaktır. Bu ülkelerden gelişmiş
ülkelere sürmekte olan kitlesel göçlerin,
önümüzdeki dönemde artarak devam edeceği tahmin
edilmektedir. Öte yandan gelişmiş ülkelerdeki
doğum oranlarındaki düşüş ve iyi yaşam koşullarına
bağlı olarak ölüm yaşının yükselmesi, bir
yandan işgücünde krizlere yol açacak, bir
yandan da çalışan nüfusun emekli nüfusu finanse
etmek istememesi gibi sosyal ve ekonomik sorunlara
yol açacaktır.
Önümüzdeki 15 yıl içindeki gıda üretimi dünya
nüfusunu beslemeye yetecektir. Ancak, altyapı
ve gıda dağıtımındaki bozukluklar, siyasi
istikrarsızlıklar, kronik yoksulluk gibi nedenlerle
bazı bölgelerde yoğun biçimde açlıktan ölümlerin
görülmesi olasılığı yüksektir.
Enerji talebinde meydana gelecek %50'lik
artışa rağmen dünya enerji rezervleri bu talebi
karşılamaya devam edecektir. Bununla birlikte,
yeni enerji kaynaklarının ortaya çıkmasına
rağmen dünya enerji ihtiyacı büyük ölçüde
yine Ortadoğu bölgesinden sağlanacaktır. Bu
da, söz konusu bölge üzerinde denetim kurmak
isteyen güçler arasında mücadele yaşanmasına
yol açacaktır.
Teknoloji alanında önümüzdeki yıllarda meydana
gelecek yeni atılımlar bir yandan uluslararası
ticaretin kolaylaşmasını sağlarken, diğer
yandan da bazı devletlerin, teröristlerin
ve uluslararası suç örgütlerinin söz konusu
ortamı kendi eylemleri için kullanmalarına
neden olacaktır.
Ulus-devletler önümüzdeki dönemde de dünya
sahnesindeki egemen birimler olmaya devam
edecektir. Ancak ulusal hükümetlerin bilgi
ve teknoloji akışı, salgın hastalıkların ve
kitlesel göçün önlenmesi, silah ve uyuşturucu
kaçakçılığı gibi konularda etkinliği azalacaktır.
Uluslararası sermayeyi temsil eden Çok Uluslu
Şirketlerin (ÇUŞ) ulusal ve uluslararası konularda
üstlendikleri ve oynadıkları rol artacaktır.(2)
Dünya yeni bir bin yıla başlarken, bir yandan
iktisadi anlamda sınırların kalkmasını nihai
hedef olarak gören küreselleşmeci akımlar,
bir yandan etnik ya da dinsel temelli bölünmeyi
savunan ayrışmacı eylemler, bu ikisinin arasında
da bölgesel iktisadi ve/veya siyasal bütünleşmeyi
gerçekleştirmeye çalışan bölgeselci yaklaşımlar
tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar net
bir biçimde bir arada bulunmaya başlamıştır.
Bu net görünüm, bu üç eğilimin kesiştiği noktalarda
ortaya çıkan yeni tehdit biçimlerinin ivme
kazanmasıyla karmaşık ve algılanması güç bir
yapıya dönüşmeye başlamıştır. Başta nereden,
ne zaman, ne şiddette ve nasıl gerçekleşeceği
tahmin edilemeyen kitlesel terör saldırıları
olmak üzere, bu karmaşık ortamın doğurduğu
yeni tehditleri bertaraf etmek isteyen devletler,
tek başlarına yahut diğerleriyle birlikte
yeni önlemler almaya yönelmişlerdir.
Ancak, bu süreç devam ederken, Soğuk Savaş'ın
sona ermesiyle birlikte, rakipsiz hegemon
güç mertebesine ulaşan ABD'nin, özellikle
Kasım 2000'de yapılan seçimlerde George W.
Bush'un iktidara gelmesinden sonra izlemeye
başladığı politikalar, zaman zaman diğer devletlerin
tepkisiyle karşılanmış, son Irak savaşına
giden süreçte tanık olunduğu gibi, küresel
işbirliğinin en üst düzeydeki merkezi konumundaki
Birleşmiş Milletler'de müdahale yönünde bir
karar alınmamasına rağmen, ABD'nin öncülüğünde
oluşturulan "İstekliler Koalisyonu"
Irak'a askeri harekatta bulunmuştur. Her ne
sebeple olursa olsun, mevcut uluslararası
hukuk düzenine aykırı olarak yürütülen Irak
harekatı, "hegemon gücün kendini uluslararası
hukukun ve uluslararası toplumun üzerinde
gördüğü" eleştirilerine yol açmıştır.
Dolayısıyla, karar verdiği dış politika hamlelerini
yaparken, uluslararası platformda geniş bir
mutabakat zeminine ihtiyaç duymayan, Birleşmiş
Milletler'de karar alınsın veya alınmasın,
eylemlerini gerekirse tek başına gerçekleştireceğini
açıkça ifade eden, bu yönde ilerlemek için
siyasi, ekonomik ve askeri kapasiteye sahip
olan ve uluslararası sistemin kurumları tarafından
denetlenmeyi asla kabul etmeyen bir hegemon
gücün varlığı, küresel ve bölgesel tehditlerle
mücadelede çok taraflı işbirliğinin, ancak
bu gücün onay verdiği çerçeve içinde işlev
görebilmesi sonucunu doğurmuştur.
Küreselleşme Döneminin Tehditleri
Konvansiyonel ve Kitle İmha Silahlarının
Yayılması
Bloklararası dengenin ortadan kalkmasıyla,
blok liderlerinin kendileriyle aynı kutup
içinde yer alan yahut yakın etkileri altında
bulunan devletler üzerindeki denetim mekanizmasının
da yok olmasına neden olmuştur. Böylece Soğuk
Savaş yıllarında bazı bölgelerle sınırlı tutulabilen
silahlanma, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle dünya
çapında yayılmaya başlamıştır. Yeni dönemin
etnik-dinsel nitelikli bölgesel çatışmaları
ve siyasal parçalanmalardan doğan sınır ve
toprak anlaşmazlıklarına bağlı anlaşmazlıklar,
birbirlerinden tehdit algılayan ülkelerin
karşılıklı olarak silahlanmaları sonucunu
doğurmuştur.
20. yüzyılın son yılında dünya çapında silahlanmaya
harcanan para 780 milyar dolar, 21. yüzyılın
ilk yılında harcanan para ise 839 milyar dolardır.
Bu rakam bir önceki yıla göre %2'lik bir artışı
göstermektedir. Söz konusu artış eğilimi 2002'de
de devam etmiştir. Dünya Gayri Safi Hasılası'nın
%2.6'sı silahlanmaya ayrılmaktadır. Silahlanma
harcamalarında, Soğuk Savaş yıllarında olduğu
gibi ABD, Çin, Rusya Federasyonu ve Fransa
gibi ülkelerin önde gittiği görülmekle birlikte,
küreselleşmenin yarattığı yeni ortam dolayısıyla
Afrika, Güney Asya, Balkanlar, Kafkasya gibi
bölgelerdeki ağır ekonomik ve siyasal sıkıntılar
çeken ülkelerdeki hızlı silahlanma da dikkat
çekicidir. (3)
1992-2001 döneminde dünyada silahlanmaya
ayrılan miktar 7 trilyon 625 milyar dolardır.
(4) Burada ayrıca vurgulanması gereken husus,
konvansiyonel silahların yanı-sıra, küreselleşme
döneminde, Kitle İmha Silahlarının da (KİS)
yayılmaya başladığı ve kitle imha silahı temin
etmeye yahut üretmeye çalışan ülkelerin sayısında
bir patlama yaşandığıdır. Konvansiyonel silahlanma
kendi başına küresel bir tehdit oluşturmakla
birlikte, KİS'ının yayılmasının doğurduğu
tehdidin boyutları daha büyüktür. Nükleer,
Biyolojik ve Kimyasal silahlar (NBC) olarak
da ifade edebileceğimiz KİS'nın en yaygın
olanından başlarsak, dünyada 30 kadar ülkenin
biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olduğunu
veya bunları elde etmek için çaba sarf ettiğini
görmekteyiz. (5) Söz konusu ülkelerin büyük
çoğunluğu dünyanın her an tetiklenmeye hazır
kriz bölgelerinde yer almaktadır.
Yol açtığı tahribat son derece yüksek bu
silahların yanı sıra, Soğuk Savaş'ın ardından
nükleer silahların yayılması tehdidi de ortaya
çıkmıştır. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve
Çin gibi BM Güvenlik Konseyi ülkelerinin yanı
sıra başta İsrail, Hindistan ve Pakistan olmak
üzere bazı ülkeler ya halihazırda nükleer
silahlara sahiptirler ya da bu silahları elde
etmek için çaba göstermektedirler. Bunlar
arasında Cezayir, Beyaz Rusya, İran, Kazakistan,
Kuzey Kore, Sırbistan (Yugoslavya), Güney
Afrika Cumhuriyeti ve Ukrayna gibi ülkeler
bulunmaktadır. (6)
KİS'nı daha da büyük bir tehdit haline getiren
gelişme ise, bazı ülkelerin bu silahları uzun
mesafelere yollamak için balistik füze sistemleri
geliştirmeleridir. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin
ardından balistik füze geliştirme projelerine
hız veren ülkeler arasında Çin, Hindistan,
Pakistan, İran ve Suriye sayılabilir. Çin'in
DF-31 ve JL-2, Kuzey Kore'nin Taepo Dong-2,
İran'ın Şahab-3, Scud ve SS-21, Hindistan'ın
Prithvi-1-2 ve Pakistan'ın Ghauri ve Şahin
1-2 füze sistemleri muhtemel bir kriz anında
kullanılabilecek niteliklere sahiptir. (7)
Bu ülkelerin balistik füze programlarını uluslararası
denetime kapalı tutmaları tehdidin daha da
büyümesine neden olmaktadır.
Uluslararası Terörizm
Uluslararası bağlantıları olmakla birlikte
1990'lara kadar sınırlı bölgelerde faaliyet
gösteren terör örgütleri küreselleşmenin getirdiği
ortamlardan yararlanarak ve yine küreselleşmeden
kaynaklanan olumsuzlukları taraftar toplama
ve meşrulaştırma unsuru olarak kullanarak,
küresel ölçekte faaliyet göstermeye başlamışlardır.
Türkiye'nin de aralarında bulunduğu çok sayıda
ülkenin uzun yıllardır zarar gördüğü terör
eylemleri karşısında uluslararası aktörlerin
ciddi önlemler almaya başlaması ancak 11 Eylül
2001 terör eylemlerinden sonra başlamıştır.
Yine de AB başta olmak üzere bazı aktörlerin
bu konuda yeterli duyarlılığı gösterdikleri
söylenemez.
Öte yandan, 11 Eylül 2001'den itibaren geçen
süre zarfında uluslararası terörle mücadelede
önemli adımlar atılmış olmakla birlikte, terörün
daha uzunca bir süre ve ne zaman, ne şiddette,
kimi hedef alacağı tahmin edilemeden küresel
bir sorun olmaya devam edeceği aşikardır.
Nitekim, 13 Ekim 2002'de Bali adasında meydana
gelen ve 200 kişinin ölümüne neden olan kitlesel
terör eylemi, bunu takip eden günlerde Filipinler'de
yaşanan bombalı saldırılar ve Mayıs 2003'te
Suudi Arabistan'ın Riyad kentinde gerçekleştirilen
terör saldırısı bu durumu doğrular niteliktedir.
Küreselleşme dönemindeki terör eylemlerinin
önceki dönemlerden en büyük farklılığı kullanılan
yöntemlerdeki evrimdir. 1980'lerde Tokyo'daki
sarin gazı saldırısı, 11 Eylül'de yolcu uçaklarının
bomba gibi kullanılması gibi göstergeler,
geleneksel anlamdaki yöntemlerin dışında akla
hayale gelmeyen yöntemlerin bundan böyle de
terör örgütleri tarafından kullanılacaklarının
kanıtıdır. Tabii bu durumda, geleneksel terörle
mücadele yöntemleri de aciz kalmaktadır. Evrim
geçirmiş bu yeni tehdit biçimi, "asimetrik
tehdit" olarak adlandırılmaktadır.
Asimetrik tehdit kavramının temelinde saldırganın,
muhatabı karşısındaki zayıflığına karşılık
göreceli biçimde üstünlüklere sahip olması
yatmaktadır. Asimetrik saldırılar genellikle
muhatabın zaaflarından yararlanılarak gerçekleştirilmektedir.
Sivil halkın korkularını kullanarak yönetim
unsurlarına olan desteğini azaltmayı hedefleyen
bu yolla muhatabında siyasal ve ekonomik istikrarsızlıklar
yaratmayı hedefleyen asimetrik saldırılarda,
küreselleşmeyle birlikte kolay erişim imkanı
bulan kitle imha silahları da kullanılabilir.
Yine, bilişim teknolojilerinin de yardımıyla,
çok küçük terörist grupların, boylarıyla ölçülmeyecek
kadar büyük tahribata yol açan saldırılar
gerçekleştirmesi mümkün olabilir.
1980'de dünya çapında 489 olarak tespit edilen
terör eylemlerinin sayısı, 1987'de 666'ya
tırmanmış, ilerleyen yıllarda 400-500 aralığında
seyretmiştir. 2001 yılında meydana gelen terörist
eylemlerin sayısı 348'dir. Terör eylemlerinin
sayısal olarak azalması, bu eylemler neticesinde
verilen zararların da azaldığı anlamına gelmemektedir.
Teröristlerin bir tek terörist eylemle verdikleri
yaşamsal ve maddi zararın miktarı her geçen
yıl artmaktadır. Öte yandan küreselleşmeyle
birlikte, evvelce belli coğrafi bölgelerde
yoğunluk gösteren terörist eylemler dünya
çapına yayılmıştır. (8)
Ülkelerin güvenliği açısından giderek artan
bir tehdit olma özelliği sergileyen terörizmle
mücadele konusunda uluslararası işbirliği
çabaları da artmıştır. Bununla birlikte halen
terörizmin tanımı üzerinde bile genel bir
mutabakat sağlanamamış olması ve terörist
eylemlerinden sonra 3. ülkelerde ele geçirilen
teröristlerin yargılanması ya da saldırıya
maruz kalan ülkeye teslim edilmesinde yaşanan
engeller terörizmle uluslararası mücadelenin
en önemli zaaflarındandır.
Uluslararası Örgütlü Suçlar
Küreselleşmenin sağladığı imkan ve kolaylıklar,
örgütlü suçların, evvelce alışagelinen sokak
ya da mahalle ölçeğinden sınır ötesine ve
küresel düzeye taşınmasına neden olmuştur.
Dünyada tüm ülkeler bir şekilde uluslararası
suç örgütlerinin ulusal güvenliklerine verdiği
zararı hissetmektedirler. Örgütlü suçların
küreselleşme sürecinde tırmanışa geçmesinin
arkasında yatan temel nedenlerden biri, Soğuk
Savaş döneminin siyasi coğrafyasının ortadan
kalkmasıdır. Malların, insanların ve sermayenin
serbest dolaşımı önündeki engellerin ya tamamen
ya da büyük ölçüde kalkması sadece uluslararası
ticaretin daha rahat koşullarda yürütülmesini
değil, aynı zamanda uluslararası suç örgütlerinin
daha serbest hareket edebilmelerini de sağlamıştır.
Serbest piyasa ekonomilerinin getirdiği avantajlardan
yararlanan uluslararası suç şebekeleri, yeni
ortamda yasa dışı kazançlarını "aklayabilecekleri"
meşru-yasal zeminler bulmuş, uluslararası
suçlardan elde ettikleri gelirleri iş hayatına
aktarabilmişlerdir. AB ve NAFTA benzeri serbest
ticaret düzenini öngören yapılanmalar ve Dünya
Ticaret Örgütünün empoze ettiği liberal politikalar
uluslararası ticaret hacmini artırırken, bu
hacim içinde uluslararası suç örgütlerinin
saklanabilecekleri bir ortamın doğuşuna da
neden olmuşlardır. Ayrıca, küreselleşmeyle
birlikte bazı ülkelerde hız kazanan yolsuzluk
eğilimleri uluslararası suç örgütlerini rahatlatmıştır.
Bunların yanı sıra, küreselleşmeyle birlikte
bilişim alanında yaşanan olağanüstü gelişmeler,
özellikle internet üzerinden para transferlerini
yapabilme imkanının ortaya çıkması, uluslararası
suç şebekelerinin yasadışı faaliyetlerini
kolaylaştırmıştır. (9)
Küreselleşme döneminde de geleneksel örgütlü
suçlar olan uyuşturucu ve kadın ticareti,
yasadışı göç, yasadışı kumar, kredi kartı
sahtekarlıkları vs. devam etmektedir. Bu dönemin
getirdiği yenilik, "siber alanın"
kullanımıyla işlenen suçların daha zor ortaya
çıkarılması, birbirlerinden çok uzak bölgelerdeki
suç örgütlerinin birbirleriyle çok rahat işbirliğine
girebilmeleri, suç örgütlerinde ya da bunların
paravan kuruluşlarında yer alan kişilerin
eğitim düzeyinin eskiye nazaran yüksek olması
gibi unsurlardır.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle eski Doğu Bloku
ülkelerindeki suç örgütlerinin sayısında olağanüstü
artış görülmüştür. Rusya Federasyonu'nda en
az 100.000 üyesi bulunan 5.000 civarında suç
örgütünün faaliyet gösterdiği bilinmektedir.
Bu örgütler Rusya'nın GSMH'sının %25- %40'ını
kontrol etmektedirler. Asya'da, özellikle
Hong-Kong, Çin, Vietnam ve Japonya'da örgütlü
suçlarda artış görülmektedir. Hong-Kong merkezli
Sun Yee On örgütünün 47.000-60.000 üyesi dünya
çapında suç eylemleri yürütürken, Japonya'da
Yakuza için çalışanların sayısı yaklaşık 80.000'dir.
Afrika'da Nijerya ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nde,
Latin Amerika'da ise Kolombiya, Brezilya,
Arjantin, Peru gibi ülkelerde faaliyet gösteren
örgütler öne çıkmaktadır. ABD'de de geleneksel
olarak İtalyan aileler tarafından sürdürülen
örgütlü suçlarda artış vardır. La Cosa Nostra
bünyesinde bir araya gelen yasadışı gruplar
ABD merkezli olarak tüm dünyada faaliyet göstermektedirler.
(10)
Uluslararası suç örgütleriyle terörist örgütler
arasında da özellikle küreselleşmeyle birlikte
yakın bir ilişki kurulmuş, terör örgütleri
ya uluslararası suç örgütlerinin faaliyet
alanlarına girerek ya da onlarla işbirliği
yaparak kendilerine mali kaynak sağlama yoluna
gitmişlerdir. Bu çerçevede sınır ötesi faaliyet
gösteren örgütlere karşı sınır ötesi mücadele
yöntemleri güçlendirilmeye çalışılmakta, İnterpol,
Europol gibi örgütlerin daha etkin çalışabilmesi
için girişimlerde bulunulmaktadır. Buna paralel
olarak özellikle "siber ortamın"
denetlenmesine yönelik mekanizmaların geliştirilmesine
de ağırlık verilmiştir.
Küresel Salgın Hastalık Tehdidi
Küreselleşmeyle birlikte dünyanın zengin
bölgeleriyle fakir bölgeleri arasındaki uçurum
daha da derinleşmiştir. Küreselleşme, gelişmiş
ülkelerin halklarına refah düzeyinde artış,
daha iyi şartlarda yaşama gibi imkanlar getirirken,
gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde
yaşayan insanların yaşam kalitesinde gerileme
olmuştur. BM bünyesinde geliştirilen yoksullukla
mücadele programlarına rağmen, dünyanın yoksul
bölgelerinde, kötü yaşam koşulları, eğitimsizlik,
sağlık ve sosyal hizmetlere bütçeden yeterince
pay ayrılamaması gibi nedenlerle salgın hastalıklar
nüfusu, dolayısıyla bu ülkelerin siyasi istikrarını
tehdit eden bir nitelik almıştır.
1970'lerin ortalarından itibaren, verem,
sıtma ve kolera başta olmak üzere daha önce
de bilinen başlıca 20 bulaşıcı hastalık hızlı
bir tırmanışa geçmiş, aynı dönemde evvelce
bilinmeyen başta HIV (AIDS), Ebola, Hepatit
C olmak üzere 30'a yakın bulaşıcı hastalık
türü de yayılmaya başlamıştır. İçinde bulunduğumuz
küreselleşme sürecinde dünya çapında en fazla
ölüme yol açan hastalıklar arasında sırasıyla,
verem, sıtma, sarılık ve AIDS başta gelmektedir.
2020 yılında, gelişmekte olan ve az gelişmiş
ülkelerdeki ölümlerin çok büyük bir çoğunluğunun
verem ve AIDS'ten olacağı tahmin edilmektedir.
2001 itibariyle dünyadaki AIDS virüsü taşıyanların
sayısı 40 milyon civarındadır. Bunların 28.1
milyonu Sahara altı Afrika'da bulunmaktadır.
Bu rakamın 2.7 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır.
2001'de AIDS'ten kaynaklanan ölümler 3 milyon
civarındadır. 2000-2001 döneminde yeni AIDS'e
yakalananların sayısı ise 5 milyondur. (11)
Dünyadaki çocuk ölümlerinin %63'ü, prematüre
ölümlerin de %48'i bulaşıcı hastalıklardan
kaynaklanmaktadır. (12)
Öte yandan gerek insanlar, gerek hayvanlar
arasında yayılan salgın hastalıklar sadece
gelişmekte olan değil, gelişmiş ülkelerin
de ekonomilerine büyük zarar vermektedir.
Mesela, İngiltere'de 1990-2000 döneminde "Deli
Dana" (BSE) hastalığının verdiği zararın
10 milyar doların üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.
Hindistan'da 1995'teki veba salgınının bilançosu
1.7 milyar dolar, Hong-Kong'ta 1997'deki "tavuk
gribi"nin bilançosu tüm tavukların itlaf
edilmesi ve Peru'daki kolera salgınının maliyeti
770 milyon dolardır. (13)
Etnik ve Dinsel Temelli Çatışmalar
1990'ların başından itibaren etnik-dinsel
çatışmaların ve bu çatışmalardan zarar görenlerin
sayısında büyük bir artış gözlemlenmektedir.
Ruanda, Bosna, Kosova, Kuzey İrlanda, Filistin,
Sri Lanka, Keşmir, Çeçenistan gibi bölgelerde
yaşanan sorunların bir bölümü uluslararası
toplumun müdahalesi sonucunda sona erdirilmiş,
büyük bir bölümü ise devam etmektedir.
Söz konusu çatışmalar bir yandan soruna taraf
ülke / ülkelerin siyasal, sosyal ve ekonomik
düzenlerine zarar verirken bir yandan da bölgesel
ve küresel tehditlerin ortaya çıkmasına yol
açmaktadır. Samuel Huntington'un ünlü Medeniyetler
Çatışması kitabında öne sürdüğü etnik ve dinsel
temelli çatışmaların özelikle farklı uygarlıkların
kesişme noktalarında yoğunlaşacağı tezi 1990'dan
bu yana yaşanan çatışmalarda doğrulansa da,
küreselleşmeyle birlikte bu tür çatışmaların
mevzi alanlardan küresel alana taşınması,
klasik çatışma biçimlerinin dışında post-modern
yöntemlerin kullanılması ve önü alınamaz biçimde
tırmanışa geçmesi ihtimali vardır. Özellikle
11 Eylül terörist saldırılarından sonra, bu
eylemleri bir "Müslüman-Hıristiyan"
çatışmasının başlangıcı, ABD'nin terörle mücadelesini
de "Haçlı Seferi" olarak yorumlayanlar
aslında önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek
daha büyük felaketlere işaret etmektedirler.
Çevresel Tehditler
Küreselleşme sürecinde su yüzüne çıkan en
önemli tehditler arasında çevreye verilen
zararlar dolayısıyla tüm insanlığın maruz
kalmakta olduğu zararlar da sayılabilir. Denizlerde
ve içme suyu kaynaklarında kirlenme, kimyasal,
biyolojik ve nükleer atıklardan doğan sorunlar,
iklim değişiklikleri ve küresel ısınma, erozyon
nedeniyle ekilebilir alanların azalması gibi
gelişmeler dünyayı tehdit etmektedir.
Sanayileşmeyle birlikte aşırı biçimde ortaya
çıkan karbondioksit gazının etkileri sonucunda
atmosferdeki ozon tabakası incelmiş, son yüz
yıl içinde Kuzey Kutbu bölgesindeki ortalama
hava sıcaklığı 5 derece artmıştır. Önümüzdeki
100 yıl içinde dünyanın ortalama hava sıcaklığının
da 1.4 ila 5.8 derece oranında daha da artacağı
hesaplanmaktadır. Küresel ısınma sonucunda
büyük buzullar hızla erimeye başlamış, bu
ise şiddetli yağışlar, sel felaketleri, büyük
tayfunlar (El Nino vb.) büyük miktarda erozyon
ve kıyıya yakın bölgelerin sular altında kalması
gibi tehlikeler doğurmuştur. Küresel ısınmanın
ayrıca dünyadaki bitki ve hayvan türleri üzerinde
de olumsuz etkileri ortaya çıkmış ve gelecekte
yaşanabilecek küresel gıda bunalımlarına zemin
oluşmaya başlamıştır. (14)
Çevresel sorunlar, insanlarda beslenme ve
solunum bozuklukları, kanser, akciğer ve kemik
hastalıkları başta olmak üzere bazı hastalıkların
yayılmasında da etkili olmaktadır. Küreselleşmenin
bu yöndeki olumsuz etkileri tüm dünyada hissedilmekle
birlikte, gelişmekte olan veya azgelişmiş
ülkelerde hissedilen zarar diğerlerine oranla
daha büyüktür. (15) Bunun yanı sıra, küresel
ısınma başta olmak üzere çevresel tehditlerle
mücadelede uluslararası işbirliğini öngören
çabalar da son dönemde yoğunlaşmıştır.
Ancak, başta ABD olmak üzere bazı sanayileşmiş
ülkelerin bu çabalara katılmakta isteksiz
davranması, çevresel tehditlerin azaltılmasına
imkan sağlamamaktadır. George Bush'un ABD
Başkanı olduktan sonra, atmosfere karbondioksit
salınmasını denetim altına almayı amaçlayan
Kyoto Protokolü'ndeki ABD imzasını, ulusal
sanayiinin zarar göreceği gerekçesiyle geri
çekmesi öngörülen uluslararası işbirliğini
anlamsız kılmıştır. Çünkü atmosfere salınan
zararlı gazların neredeyse % 70'i ABD kaynaklıdır.
(16)
Küresel Tehditlere Mukabele Yöntemlerinin
Gelişimi
Birleşmiş Milletler Bünyesinde Yürütülen
Çalışmalar
Yukarıda başlıcaları sayılan küresel tehditlerle
mücadelede en önde gelen çok taraflı işbirliği
örgütü Birleşmiş Milletlerdir. Bununla birlikte,
Birleşmiş Milletler bünyesinde yürütülen çalışmaların,
söz konusu tehditlerin tamamen bertaraf edilmesini
sağlamadığı aşikardır.
Birleşmiş Milletler bünyesinde, özellikle
teşkilatın Silahsızlanma İşleri Bölümünde
(Department of Disarmament Affairs) yürütülen
çabalar sonucunda KİS'nın üretilmesinin ve
yayılmasının önüne geçilmesi için önemli adımlar
atılmıştır. 1972'de imzalanan Biyolojik Silahlar
Sözleşmesi'nin etkili bir denetim mekanizmasından
yoksun oluşu, sözleşmenin imzalanmasının üzerinden
30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, dünyanın
biyolojik silahlardan tamamen arındırılmasını
engellemiştir. 1991'de Sözleşmenin işleyişinin
gözden geçirilmesi için yapılan 3. konferansta,
olası denetim mekanizmalarının geliştirilmesi
için bir uzmanlar grubu kurulmuştur. 1994'te
Cenevre'de yapılan Sözleşmeye taraf ülkeler
konferansında da, etkili denetim mekanizmaları
için ortaklaşa çalışılması kararı alınmıştır.
Bununla birlikte, biyolojik silahlara sahip
olduğu tahmin edilen çok sayıda ülkenin Sözleşmeyi
henüz imzalamamış olmaları, Birleşmiş Milletler
bünyesinde yürütülen çalışmaların başarıya
ulaşmasına sekte vurmaktadır. (17)
Kimyasal silahlar konusunda da benzer bir
süreç yaşanmaktadır. Uzun müzakereler sonucunda
1992'de Silahsızlanma Konferansı, Kimyasal
Silahlar Sözleşmesi'nin metni üzerinde mutabakata
varabilmiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu
bu metni 30 Kasım 1992'de kabul etmiştir.
Sözleşme, kimyasal silahların tamamen yok
edilmesini hedefleyen, çok taraflı bir platformda
görüşülüp kabul edilmiş ilk uluslararası belge
olma özelliğini taşımaktadır. Sözleşme, gerekli
sayıda imzacı ülkenin onay işlemleri tamamlandıktan
sonra 1997'de yürürlüğe girmiş, Sözleşme'nin
uygulanmasının takibi için Lahey'de Kimyasal
Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) kurulmuştur.
Bu çabalar, dünyanın kimyasal silahlardan
tamamen arındırılması sonucunu maalesef henüz
verememiştir. (18)
Birleşmiş Milletler'in, nükleer silahların
yayılmasının önlenmesi konusundaki çabaları
Nükleer Silahsızlanma Antlaşması'nın 1970'te
yürürlüğe girmesiyle önemli bir başarıya ulaşmıştır.
Mart 2002 itibariyle 187 ülkenin taraf olduğu
Antlaşma'nın getirdiği yükümlülükler, Uluslararası
Atom Enerjisi ajansı tarafından denetlenmektedir.
Ancak, nükleer programlara sahip bazı ülkelerin
antlaşmaya taraf olmamaları ya da programlarını
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın denetimine
açmamaları, nükleer silahların yayılmasının
günümüzde halen büyük bir tehdit olarak kalmasına
neden olmaktadır. (19)
İçinde bulunduğumuz dönemin diğer bir ciddi
küresel tehdidi olan terörizmle mücadele konusunda
da Birleşmiş Milletler'de yoğun çalışmalar
yürütülmektedir. Terörizmin uluslararası alanda
sıklıkla kullanılmaya başladığı 1970'lerin
başından itibaren Birleşmiş Milletler, terörizmi
önlemeye yönelik çeşitli sözleşmelerin hazırlanmasına
öncülük etmiştir. Bunlar arasında, 14 Aralık
1973 tarihli, Uluslararası Korunan Kişilere
ve Diplomatik Görevlilere Karşı İşlenen Suçların
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (Convention
on the Prevention and Punishment of Crimes
against Internationally Protected Persons,
including Diplomatic Agents); 17 Aralık 1979
tarihli Rehine Alınmasına Karşı Uluslararası
Sözleşme (International Convention against
the Taking of Hostages); 15 Aralık 1997 tarihli
Terörist Bombalamaların Engellenmesi Uluslararası
Sözleşmesi (International Convention for the
Suppression of Terrorist Bombings) ve 9 Aralık
1999 tarihli Terörizmin Finansmanının Önlenmesi
Uluslararası Sözleşmesi (International Convention
for the Suppression of the Financing of Terrorism)
sayılabilir. Ne yazık ki, söz konusu sözleşmeler
terör faaliyetlerinin tamamıyla ortadan kalkmasını
sağlayamamıştır.
11 Eylül 2001 terör eylemleri sonrasında
Birleşmiş Milletler'de yürütülen terörizmle
mücadele çalışmalarına hız verilmiş, terörle
mücadeleyi, BM Şartı'nın "Barışı Tehdit,
Barışın İhlali ve Saldırı Hareketlerine Karşı
Alınacak Tedbirler" başlığını taşıyan
7. Bölümü çerçevesinde değerlendiren Güvenlik
Konseyi, 1368 ve 1373 sayılı kararları alarak,
Teşkilat'ın terörizme karşı çabalara tüm gücüyle
destek vermesini kabul etmiştir. Ekim 2001'de
Birleşmiş Milletler içinde, terörizm konusunda
"Politika Çalışma Grubu" kurulmuştur.
Söz konusu grup, terörizmle mücadelenin etkin
ve sonuç alıcı biçimde yürütülebilmesi için
kullanılabilecek uluslararası araçları ortaya
çıkarırken, bu mücadele esnasında insan haklarının
zarara uğramaması için de çaba göstermektedir.
(20)
Birleşmiş Milletler'de yürütülen çalışmalar,
dünya çapında terörist faaliyetlerin sona
erdirilmesi yönünde etkili olmakla birlikte,
bu etkinin derecesi beklentileri karşılamaktan
uzaktır. Teşkilatın hazırladığı sözleşmelerin
hiçbirinde ve oluşturulan çalışma gruplarının
raporlarında, terörizmin kapsamlı bir tarifinin
hala yapılamamış olması düşündürücüdür.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın
(AGİT) Çalışmaları
Soğuk Savaş sırasında Doğu ve Batı blokları
arasında diyalog kurulabilmesi maksadına matuf
olarak oluşturulan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği
Konferansı (AGİK), 1990'da imzalanan Paris
Şartı'yla AGİT'e dönüşmüş, daimi bir diyalog
platformu haline gelmiştir. Bugün 55 üyesi
bulunan Teşkilat, Soğuk Savaş sonrasında ortaya
çıkan bunalımların giderilmesinde aktif olarak
çalışmıştır.
Küreselleşme döneminin tehdit ve riskleriyle,
çok taraflı işbirliği olmadan, tek bir kuruluş
veya devletin başa çıkabilmesinin mümkün olmadığı
yaklaşımıyla hareket eden AGİT, üyeleri ve
AGİT'le diğer uluslararası kuruluşlar arasındaki
ilişkileri ve işbirliği ortamını güçlendirmeye
çaba göstermektedir. İnsan hakları, temel
özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti AGİT'in
kapsamlı güvenlik konseptinin merkezinde yer
almaktadır. Düşünce ve inanç özgürlüğü de
dahil, insan hakları ve temel özgürlüklerin
ihlali, hoşgörüsüzlük, saldırgan milliyetçilik,
ırkçılık, terörizm, şovenizm, yabancı düşmanlığı
ve antisemitizmle mücadeleyi benimseyen AGİT,
çatışmaların önlenmesi, kriz yönetimi ve çatışma
sonrası rehabilitasyonu amacıyla sivil bir
girişim olan Acil Uzman Yardım ve İşbirliği
Takımları oluşturmuştur. Teşkilatın en önemli
çalışma alanlarından biri de, Avrupa Konvansiyonel
Kuvvetler Antlaşması'nın (AKKA) uygulanmasının
denetlenmesidir. (21)
İstanbul'da 54 ülkenin katılımıyla toplanan
AGİT Zirvesi'nde 19 Kasım 1999 tarihinde kabul
edilen "Avrupa Güvenlik Şartı",
AGİT'in küreselleşme dönemindeki önceliklerini
ve gerçekleştirmeyi hedeflediği çok taraflı
işbirliğinin dinamiklerini ortaya koymaktadır.
Avrupa Güvenlik Şartı'nda, 20. yüzyılın son
10 yılında AGİT bölgesinde önemli başarılara
tanıklık edildiği, önceden varolan gerginliklerin
yerini işbirliğine terk ettiği, ancak devletler
arasında çatışma tehlikesinin tamamen yok
edilemediği vurgulanarak, eski döneme ait
bölünmelerin geride bırakıldığı Avrupa'da
yeni risk ve tehditlerin belirdiğinin altı
çizilmektedir. Bu tehditlerin devletlerarası
anlaşmazlıklardan olduğu kadar, toplumlar
içi uyuşmazlıklardan da kaynaklandığının ifade
edildiği Şart'ta güvenlik ve barışın ancak
vatandaşlar arasında güvenin tesis edilmesi
ve devletler arasındaki işbirliğinin geliştirilmesiyle
sağlanabileceği belirtilmektedir.
Uluslararası terörizm, şiddete başvuran aşırılık,
örgütlü suç ve uyuşturucu kaçakçılığının güvenliğe
karşı artan ölçüde tehditler olarak ortaya
çıktığının ifade edildiği Şart'ta, "nedeni
ne olursa olsun ve ne şekilde tezahür ederse
etsin terörizm kabul edilemez bir olgudur.
Her türlü terörist faaliyetin hazırlanışını
ve mali destek bulmasını önlemek için çabalarımızı
artıracağız ve teröristlerin topraklarımızda
üslenmesine izin vermeyeceğiz" sözleri
de yer almaktadır.
AGİT belgelerinde sürekli vurgulanan konu,
yeni tehditlere karşı çok taraflı işbirliğinin
artırılmasıdır. Nitekim İstanbul Şartı'nda
da, "AGİT'e üye devletler, üyesi bulundukları
diğer kuruluş ve kurumların AGİT'in İşbirliğine
Dayalı Güvenlik Platformuna uyumlu olmasına
dikkat edeceklerdir" denilmektedir. (22)
AGİT belgelerine yansıyan çok taraflı işbirliği
çağrılarına rağmen bu işbirliğinin istenilen
düzeye ulaştığını söylemek mümkün değildir.
AGİT üyesi 55 ülke zaman zaman kendi bölgesel
çıkar ve önceliklerini ön plana çıkararak,
AGİT'in genel öncelikleriyle uyuşmayan eylem
ve davranışlar içine girebilmektedir. Bir
yandan, bu tür eylemlerin önlenmesi yönünde
yeterli caydırıcı mekanizmaların var olmaması,
diğer yandan da Teşkilat'ın görev alanına
giren bazı konuların başka örgütlerce münhasıran
üstlenilme yoluna gidilmesi, AGİT'in etkinliğinin
giderek azalmasına yol açmaktadır. AGİT'in,
"Vancouver'den Vladivostok'a" kadar
olan bölgede, barış, istikrar, güvenlik ve
işbirliğinin temel platformu olabilmesi ancak
yeni bir anlayışla AGİT çalışmalarına hız
verilmesiyle gerçekleştirilebilir.
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün (NATO)
ve ABD'nin Çalışmaları
Soğuk Savaş'ın sona erdiği ilk yıllarda,
Doğu Bloğu'nun yıkılmasından sonra ortaya
çıkabilecek yeni tehdit biçimlerinin tahmin
edilmesinde ve bunlara karşı önleyici tedbirler
alınmasında büyük zorluklar çekilmiştir. 45
yıl süren mücadeleden galip çıkan Batı'nın,
söz konusu yeni ortam, ya da "yeni dünya
düzeni" karşısında yaşadığı bocalama
en bariz biçimde, Batı Bloku'nun en etkili
savunma örgütü niteliğindeki NATO'nun dönüşüm
çabalarında gözlemlenmiştir.
Nitekim, 7-8 Kasım 1991 tarihlerinde Roma'da
toplanan NATO zirvesinde kabul edilen "Stratejik
Konsept" belgesi, İttifak'ın Soğuk Savaş
sonrasında yeni bir görev tanımı yapmakta
zorlandığını ortaya koymuştur. Stratejik Konsept'te
NATO'nun temel amacı olan üyelerinin güvenliğini
sağlamakla ilgili 4 görev alanına vurgu yapılmıştı
(23):
1-Demokratik kurumların gelişmesi ve hiçbir
ülkenin herhangi bir Avrupa ülkesini tehdit
edemeyeceği ya da zor kullanma tehdidiyle
baskı kuramayacağı bir tarzda Avrupa'da istikrarı
ve güvenlik ortamını tesis etmek;
2-Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 4. maddesinde
ifadesini bulan risk oluşturan muhtemel gelişmeler
de dahil olmak üzere çıkarlarını ilgilendiren
konularda çabaların uygun bir şekilde eşgüdümü
için Atlantik ötesi bir forum oluşturmak;
3-Üye ülkelerin topraklarına yönelik tehdit
ve saldırıları caydırmak ve üye ülkeleri savunmak;
4-Avrupa'da stratejik dengeyi korumak.
Bunlardan 1. maddede ifade edilen tehdit
tanımı, esasen tehdidin bundan böyle de yine
devletlerden algılanacağı mantığına dayandırılmıştı.
Halbuki, küreselleşme çağında oluşmakta olan
yeni uluslararası düzen, devlet kaynaklı tehditlerin
yanında hatta ondan daha ağırlıklı olarak
devlet dışı birimlerden algılanacak tehditleri
içerecekti.
Nitekim Kosova'daki Müttefik Güç Harekatı
devam ederken, İttifak'ın kuruluşunun 50.
yılı vesilesiyle Nisan 1999'da Washington'da
toplanan zirvede kabul edilen "Yeni Stratejik
Konsept" (24) ile getirilen yeni tehdit
tanımlamaları, aradan geçen 8 yılda nelerin
değiştiğini ortaya koyuyordu. Yeni Stratejik
Konsept'te, NATO'nun bundan böyle üyelerini
sadece doğrudan saldırıya karşı değil aynı
zamanda Avrupa'da istikrarsızlığa neden olarak
ittifak üyelerinin dolaylı yoldan da olsa
olumsuz etkilenmelerine yol açabilecek risk
faktörlerinden gelen tehditlere karşı da savunacağı
vurgulandı. Bu risk faktörleri Yeni Stratejik
Konsept'in 20.-24. maddelerinde, etnik ve
dinsel rekabet, bölgesel uyuşmazlıklar, yetersiz
ya da başarısız reform gayretleri, insan hakları
ihlalleri, devletlerin dağılması, kitle imha
silahlarının yayılması, terörizm, sabotaj
ve örgütlü suçlar olarak sayılmaktaydı.
11 Eylül eylemlerinden sonra NATO'nun tarihinde
ilk defa Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5.
maddesini işleterek, terör saldırısına maruz
kalan ABD'ye yardım için harekete geçmesi,
İttifak'ın terörle mücadeleye verdiği önemi
gösterdi.
Ancak, ABD'nin öncülüğünde yürütülen Irak
savaşı öncesinde ve sırasında İttifak üyeleri
arasında su yüzüne çıkan görüş ayrılıkları,
NATO alanında ileriki tarihlerde meydana gelebilecek
bunalımlara karşı takınılacak tavrın belirlenmesinde
benzer zorlukların yaşanabileceğinin de işaretlerini
verdi.
NATO'nun yeni dönemin tehditlerini algılamakta
ve değerlendirmekte zorlanmasına benzer biçimde,
SSCB'nin sahneden çekilmesiyle tek süper güç
olma özelliğini edinen ABD de, ulusal güvenliğine
yönelik muhtemel yeni tehditleri tahmin etmekte
zorlandı.
SSCB'nin henüz resmen ortadan kalkmadığı
Ağustos 1990- Nisan 1991 döneminde yaşanan
Körfez Savaşı'nın hemen ardından Ağustos 1991'de
hazırlanan "ABD'nin Ulusal Güvenlik Stratejisi"nde,
ABD'nin ezeli rakibini kesin bir mağlubiyete
uğratmasından kaynaklanan güven artışının
ama aynı zamanda, yeni düzen karşısındaki
şaşkınlığının izlerini birlikte görmek mümkündür.
(25)
"İki kuşaktır dünyayı bölen zorlu mücadele
sona ermiştir. Doğu Avrupa üzerindeki Sovyet
hakimiyetinin ortadan kalkması, Soğuk Savaş'ın
bittiği, en önemli sorunun çözüldüğü anlamına
gelmektedir. Bundan sadece üç yıl önce hayal
bile edemeyeceğimiz yeni bir döneme girdik.
Bu yeni dönem büyük umutlar ve belirsizlikler
içermektedir" cümleleriyle başlayan yeni
stratejide Soğuk Savaş sonrası belirsizlik
şöyle ifade edilmekteydi:
"Yeni dönem için güvenlik stratejilerini
biçimlendirmek, bugün varlığını sürdüren olağanüstü
eğilimlerin tahlil edilmesini gerektirmektedir.
Neyin değiştiğini ve neyin değişmediğini açıkça
görmeliyiz. Tarihin önünüze serdiği fırsatları
ciddi biçimde değerlendirmeli ve devam eden
tehlikeleri de göz ardı etmemeliyiz."
1991 stratejisinde askerî alanda gerçekleştirilecek
bir değişim konusunda temkinli adımlar atılmasının
gerekliliği de vurgulanmaktaydı. Tek ve somut
bir düşman yerine, çeşitlenen ve biçim değiştiren
tehdit unsurlarıyla mücadele için Amerikan
ordusunun ve NATO'nun yeniden yapılanmasının
önemine dikkat çekilirken, Sovyet tehdidinin
ortadan kalkmasıyla konvansiyonel alanda silahsızlanmaya
gidilirken, yeni "düşmanların" Amerikan
çıkarlarına zarar verebileceğinin altı çizilmekteydi.
ABD stratejisinde de, tıpkı NATO'nunkinde
olduğu gibi muhtemel yeni düşmanlardan söz
ediliyor, ama bu yeni düşmanların hangi nitelikte
olabileceği konusunda hiçbir analiz yapılamıyordu.
Bill Clinton'un 1997'de açıkladığı "Yeni
Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisi"nde
(26) ise, evvelce belirtilen hedef ve temel
ilkelerin tekrar edilmesinin yanında, ABD
çıkarlarına yönelik tehditlerin sınıflandırılması
yapılmaktaydı. Buna göre, "Bölgesel ya
da Devlet-merkezli Tehditler" başlığı
altında, halen bazı ülkelerin ABD'nin yaşamsal
çıkarlarını tehdit etme niyetine ve kapasitesine
sahip olduğu belirtilerek, bu ülkelerin nükleer,
biyolojik ve kimyasal silahlar da dahil olmak
üzere saldırı kapasitelerini artırmaya çalıştıklarına
ve zaman zaman bölgesel gerginliklere sebep
olduklarına işaret edilmekteydi. "Ulus-ötesi
Tehditler" başlığı altında, terörizm,
yasadışı uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı,
uluslararası örgütlü suçlar, denetim dışı
göçmen taşımacılığı ve çevreye verilen zararların
ABD'nin çıkarlarını zedelediği belirtilmekteydi.
"Kitle İmha Silahlarından Kaynaklanan
Tehdit" başlığı altındaysa, bu silahların
küresel güvenlik için en büyük tehdit oluşturduğunun
altı çizilerek, ABD'ye düşman ve dünya güvenliğini
hedef alan ülkelerin bu tür silahlara sahip
olmasının kabul edilemez olduğu vurgulanmaktaydı.
1997 stratejisinde, hiçbir ülkenin yukarıda
sayılan tehditlerle tek başına mücadele etmesinin
mümkün olmadığına işaret edilerek, ABD'nin
bu tehlikelere karşı, dünyanın başlıca ülkeleriyle
işbirliğine girmeyi istediği ifade edilmekteydi.
Clinton yönetiminin 1999'da açıkladığı "Yeni
Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisi"
(27) 1998 stratejisinde de atıf yapılan "küreselleşme"
sürecinin önemini vurgulayan, neredeyse tüm
stratejiyi "küreselleşme" üzerine
dayandıran bir yaklaşımla kaleme alınmıştı.
Küreselleşmeye niçin bu denli değer verildiği,
kavramın ABD yönetimi tarafından yapılan tanımından
anlaşılmaktaydı. ABD'ye göre, " (...)
küreselleşme, ekonomik, teknolojik, kültürel
ve siyasal bütünleşmeyi hızlandıran, tüm kıtalardan
insanları birbirlerine yakınlaştıran, fikirlerini,
mallarını ve bilgilerini paylaşmalarına imkan
sağlayan bir süreçtir." Bu genel tanımı
takip eden cümlelerde, ABD'nin küreselleşmeden
ne anladığı ortaya konulmaktaydı: "Dünyanın
her tarafından artan sayıda insan, demokratik
yönetim, serbest pazar ekonomisi, insan haklarına
ve hukuk düzenine saygı, ülkeler arasında
barışı, refahı ve işbirliğini sağlamak için
yeni fırsatlar yaratma gibi Amerika'nın temel
değerlerini kucaklamaktadır. Bir çok eski
düşmanımız, bugün, ortak hedefler için bizimle
işbirliği halindedir. Küresel ekonominin dinamizmi,
ticareti, kültürü, iletişimi ve küresel ilişkileri
dönüştürerek, Amerikalılar için yeni iş imkanları
ve fırsatlar yaratmaktadır." (28)
Küreselleşmenin beraberinde yeni risk unsurlarını
da getirdiğinin belirtildiği stratejide, dünyanın
pek çok yerinde, "suçlu" devletlerin
ve etnik ihtilafların bölgesel istikrarı ve
gelişmeyi tehdit ettiği, kitle imha silahları,
terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı gibi uluslararası
suçların tüm devletler için endişe kaynağı
olduğu ifade edilmekteydi. (29)
ABD'nin kendi çıkarları açısından dünyanın
her yanındaki gelişmelerle ilgilendiği stratejide
şöyle ifade edilmekteydi: "Eğer küresel
ekonomi istikrarsızlık içine girerse, dış
pazarlar çöker ya da Amerikalılara kapatılırsa,
çalışanlarımız ve iş adamlarımız zarar görür.
Eğer başka ülkelerin çevre konusunda belirli
standartları yakalamasını sağlayamazsak, bu
konudaki ulusal düzenlemelerimiz ABD'yi gereği
gibi korumaya yetmeyebilir. Kısaca, Amerikan
vatandaşları, diğer ulusların, refahının ve
istikrarının artması, uluslararası normlara
ve insan haklarına destek vermeleri, uluslararası
suçlar ile mücadele yetenekleri, serbest pazara
bağlılıkları ve çevreyi koruma yönündeki çabalarıyla,
yakından ilgilenmektedir." (30)
1999 stratejisindeki bir diğer yenilik de,
"ulusal füze savunma" sitemine geniş
yer ayrılmasıydı. 1998 stratejisinde sadece
"füze savunması" başlığı altında
ve genel hatlarıyla yer alan konu, bu kez
derinlemesine ele alınmaktaydı. ABD'nin uzun
menzilli kitle imha silahları geliştirmekte
olan devletlerden tehdit algıladığı vurgulanarak,
"Haydut devletlerden" (31) gelebilecek
kıtalar arası balistik füze (ICBM) saldırısı
ihtimalinin her geçen gün arttığı ifade edilmektedir.
Söz konusu tehdidi ortadan kaldırmak için
ABD'nin 2000 yılından itibaren, sınırlı bir
füze savunma sistemini gerçekleştirme niyetinde
olduğu, bunu mümkün kılmak için, 1972 tarihli
Anti-Balistik Füze Antlaşması'nda gerekli
değişikliklerin yapılması için diplomatik
müzakerelere ağırlık verileceği ifade edilmekteydi.
(32)
Şüphesiz ABD'nin bu stratejilerinin hepsinde
terörün artan biçimde bir tehdit unsuru haline
geldiğinden söz edilmekteydi. Fakat, alınan
tedbirlere rağmen 11 Eylül 2001'de meydana
gelen terör saldırıları engellenemedi. Nitelik
değiştiren teröre karşı alınması düşünülen
tedbirlerin yetersiz kalacağına ve bu tehdidi
bertaraf etmek için daha etkili yöntemlerle
mücadele edilmesi gerektiğine inanan George
W. Bush yönetimi, 2002 Eylülünde açıkladığı
"Ulusal Güvenlik Stratejisi"nde
(33) yoğun olarak "ön-alıcı saldırı"
(pre-emptive strike) kavramı üzerinde durdu.
ABD, kendisine yönelik muhtemel saldırıları
önleyebilmek için saldırganın fiilini gerçekleştirmeden
etkisiz kılınmasının en başarılı mücadele
yöntemi olacağı noktasına gelmişti. Irak'a
karşı yürütülen 2003'teki savaş da, Irak'ın
sahip olduğu iddia edilen kitle imha silahlarının
ABD'ye ve müttefiklerine zarar verebileceği,
dolayısıyla mutlaka ortadan kaldırılması gerektiği
yaklaşımıyla, "ön-alıcı saldırı"
kavramı temeline oturtuldu. Fakat, mevcut
uluslararası hukukun kuvvet kullanmaya ilişkin
esasları ABD'nin yorumladığı biçimde bir meşru
müdafaa anlayışına zemin teşkil etmediğinden,
ABD'nin olası eylemlerine yönelik meşruiyet
tartışmaları da su yüzüne çıktı.
Sonuç
Küreselleşme süreciyle birlikte insanlığın
bir bölümü hayatlarını büyük ölçüde kolaylaştıran,
teknolojiyle desteklenen bir refah ortamına
kavuşurken, gelişmekte olan ve azgelişmiş
ülkelerde yaşayan ve dünya nüfusunun çoğunluğunu
oluşturan insanlar ise giderek artan olumsuzluklarla,
açlık, salgın hastalık, eğitimsizlik, çevre
felaketleri vb. sorunlarla karşı karşıya kalmaya
başlamışlardır. Öte yandan küreselleşmeyle
birlikte, terörizm, kitle imha silahlarının
yayılması ve uluslararası örgütlü suçlar başta
olmak üzere tüm insanlığı tehdit eden ve kullandıkları
gelişmiş yöntemlerle her geçen gün daha da
tehlikeli hale gelen riskler ön plana çıkmıştır.
Yeni dönemin tehditlerine karşı, ister hegemon
güç, ister az gelişmiş ülke olsun hiçbir ülkenin
tek başına başarılı olması mümkün değildir.
İnsanlık, her zamankinden daha fazla işbirliği
ve dayanışmaya muhtaçtır. Ancak, mevcut uluslararası
dinamikler böyle bir işbirliği ortamının kısa
vadede ortaya çıkarılmasını kolaylaştırıcı
nitelikte değildir.
İnsanlığın büyük çoğunluğunun önceliklerini
dikkate almadan, sadece hegemon gücün algıladığı
tehditleri ortadan kaldırmayı ve onun çıkarlarını
gerçekleştirmeyi hedefleyen biçimde oluşturulmaya
çalışılan işbirliği ortamlarının uzun soluklu
ve kalıcı olması mümkün değildir. Küresel
tehditleri ve riskleri hazırlayan ve geliştiren
ortam yok edilmeden, sadece bu tehdit ve risklerin
konjonktürel yansımalarıyla mücadele edilmesi,
bir süreliğine kaybolan tehdit ve risklerin,
ileride daha şiddetli biçimde gündeme gelmesini
engelleyemeyecektir.
Bunun yanında, hegemon gücün, algıladığı
tehditlerle mücadelesi sırasında mevcut uluslararası
hukuk kurallarını ve Birleşmiş Milletler başta
olmak üzere uluslararası platformları göz
ardı etmesi, bu kurum ve kuralların saygınlıklarını
yitirmesine de yol açmaktadır. Uluslararası
sistemin temel dayanakları olan söz konusu
kurum ve kuralların zarara uğratılması, sistemin
giderek bir kaos ortamına sürüklenmesine neden
olabilir.
Mevcut ve muhtemel risk ve tehditlerle mücadele
stratejileri geliştirilirken her şeyden önce,
Birleşmiş Milletler'e yitirdiği saygınlığını
tekrar kazandıracak adımların atılması gereklidir.
Aksi takdirde, küresel sorunlarla mücadelede,
küresel bir platformda bir araya gelmek mümkün
olmayacaktır. Çok taraflı işbirliği ancak
çok taraflı kurumların çatısı altında gerçekleştirilebilir.
Zaman zaman kurulan "istekliler koalisyonları",
gerçek anlamda çok taraflı işbirliği olgusunu
karşılamaktan uzak girişimlerdir.
------------------------------------------------------------------------------------------
1. Şule Kut ve Gencer Özcan (Der.) En
Uzun Onyıl, İstanbul, Boyut, 1999.
2. Global Trends 2015: A Dialogue About the
Future with Nongovernment Experts, National
Intelligence Council, Washington DC, 2000.
3. "Military Expenditure", SIPRI
Yearbook 2002: Armaments, Disarmament and
International Security, Oxford, Oxford University
Press, 2002.
4. Ibid., Tablo 6.1.
5. Söz konusu ülkeler şunlardır: ABD, İngiltere,
Fransa, İtalya, Almanya, Kanada, Cezayir,
Çin, Küba, Mısır, Etiyopya, Hindistan, İran,
Irak, İsrail, Japonya, Libya, Burma, K. Kore,
G. Kore, Pakistan, Rusya, G. Afrika, Sudan,
Suriye, Tavyan, Vietnam, Yugoslavya. Monterey
Institute of International Studies, http://cns.miis.edu/research/cbw/possess.htm
6. States Possessing, Pursuing or Capable
of Acquiring Weapons of Mass Destruction,
http://www.fas.org/irp/threat/wmd_state.htm
7. Foreign Missile Developments and the Ballistic
Missile Threat Through 2015, Washington D.C.,
National Intelligence Council, 2001, s. 1-14.
8. Patterns of Global Terrorism 2001, http://www.state.gov/s/ct/rls/pgtrpt/2001/pdf/.
9. International Crime Threat Assessment,
http://www.terrorism.com/documents/pub45270/pub45270chap1.html
10. Transnational Criminal Activity: A Global
Context,
http://www.csis-scrs.gc.ca/eng/miscdocs/200007_e.html.
11. Global Summary of HIV / AIDS Epidemic
December 2001,
http://www.unaids.org/worldaidsday/2001/EPIgraphics2001/EPIgraphic1_en.gif
12. Global Epidemic Detection and Response,
http://www.who.int/emc/surveill/index.html
13. Ibid.
14. Environmental Threats, http://www.wwf-k.org/core/wildlife/environmentalthreats.asp
15. Environmental Risks to Human Health, http://www.wri.org/wr-98-99/indictrs.htm
16. Catherine Hagern, "Kyoto Prptpcol
Without the United States: with no teeth",
Cicerone, http://www.cicero.uio.no/media/1342.pdf.
17. Michael Crowley, "Combating Biological
Weapons", UN Chronicle, Vol: XXXIX, No:
2 (2002).
18. UN Department for Disarmament Affairs,
"The Chemical Weapons Convention",
http://www.un.org/Depts/dda/WMD/cwc/.
19. UN and Disarmament, http://www.un.org/Depts/dda/WMD/treaty/.
20. "Report of the Policy Working Group
on the United Nations and Terrorism",
UN Action Against Terrorism, http://www.un.org/terrorism/a57273.htm.
21. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı,
"Türkiye ve AGİT", www.mfa.gov.ter/Turkce/grupa/sart.htm.
22. Ibid.
23. "İttifak'ın Yeni Stratejik Kavramı"
NATO Dergisi, No:1 (1992), s.5.
24. "The Alliance's New Strategic Consept",
NATO Review, No:2 (1999), ss. D7-D13.
25. National Strategy of the United States,
August 1991, < http://www.fas.org/man/docs/918015-nss.htm>,
(25.06.2001).
26. A National Security Strategy for A New
Century, Washington D.C., The White House,
May 1997, http://www.fas.org/man/docs/strategy97.htm,
(21.06.2001).
27. A National Security Strategy for A New
Century, Washington DC, The White House, December,
1999.
28. Ibid., s.1.
29. Idem.
30. Idem.
31. "Serseri Devlet" (Rogue State)
ifadesi, Clinton döneminde, ABD ile ihtilaf
halinde bulunan ve "uluslararası terörizmi
desteklemekle" itham edilen, Kuzey Kore,
Libya, İran, Irak ve Küba gibi devletler için
kullanılmış, 2000 ortalarında ABD Dışişleri
Bakanlığı, bundan böyle bu terimi kullanmayacağını
açıklamıştır.
32. A National Security... (1999), op.cit.,
s.16.
33. National Security Strategy, Washington
DC, The White House, September, 2002.