STRADİGMA: Irak Savaşı'nın ardından,
savaşın küresel ve bölgesel dengeler üzerindeki
görünür ve beklenebilir en belirgin etkileri
nelerdir? Özellikle Afganistan ve Kafkasya'yı
da dikkate aldığımızda, Türkiye'nin de bir
parçası olduğu Avrasya ve Ortadoğu jeopolitiğinin
yeni şekillenmesi sizce nasıl olabilir?
R. YİNANÇ: İsterseniz biraz geriden
başlayalım. Biliyorsunuz Irak'a ilk müdahale
17 Ocak 1991'de George Bush tarafından gerçekleştirildi
ve Körfez Krizi patlak verdi. Ardından Saddam
Hüseyin teslim oldu ve yenildiğini kabul etti.
Daha sonra Saddam Hüseyin'in nükleer silah
ürettiği iddiası ile Amerika Irak'ı kontrol
altına almak istedi. Özellikle küreselleşme
bağlamında Afganistan olayından sonra ABD
Irak'a daha çok yönelmeye başladı. Aslında
Amerika bu operasyonu gerçekleştirmeye önceden
de kararlıydı ve Clinton'un Başkanlığı zamanında
bütçeden Irak'a operasyon için para ayrılmıştı,
fakat Clinton böyle bir şeye yanaşmadı. Ancak
oğul Bush Başkan olduktan sonra bu konuyu
ele aldı ve 11 Eylül terörist saldırılarının
ardından ABD Afganistan'a müdahale etti. Bunu
takiben ABD, Birleşmiş Milletler'de Fransa'nın
ve Almanya'nın karşı çıkmasına rağmen Irak'a
müdahalede bulundu. Bu müdahale dünya kamuoyunda
uzun süre tartışıldı ve hatta AB'nin de bir
sarsıntı geçirdiği ve dağılıyor olduğu iddiaları
ortaya atıldı.
ABD Irak'a müdahale öncesinde geçiş yolu
üzerinde olması sebebiyle Türkiye'den yol
istedi ve Hükümet de bütün havaalanlarını
ve limanları açtı. Ancak ikinci oylamada tezkere
Meclis tarafından reddedildi. Kore Savaşı'ndan
beri 50 yıldır Amerika'nın stratejik müttefiki
-bunu ilk defa Clinton telaffuz etmişti- olan
Türkiye, müttefikini yarı yolda bıraktı. Bu
alınan karar sonuçta Meclise aittir ancak
ben şahsen Türkiye'nin Amerika'nın yanında
yer almasını tercih ederdim, çünkü sonradan
gelişen olaylar Türkiye'nin bu durumdan zarar
gördüğünü gösteriyor. Türkiye bu durumda denge
unsuru olmak zorundadır.
Şimdiki duruma bir bakarsak, Kuzey Irak'ta
bir parlamenter sistem geliştirildi ve Hükümet
kurulması, devlet kurulması yoluna gidildi.
Fakat Türkiye bu noktada tavrını ortaya koyarak
kırmızı çizgilerini belirledi. Tabii Kuzey
Irak'ta Parlamento ilan edilir edilmez bütün
AB üyeleri ve ABD'li bazı yetkililer kutlama
mesajları gönderdi. Ancak Türkiye'nin tepkisini
belirtmesiyle hemen temhid yoluna gidildi
ve böyle bir oluşumun olmayacağını başta ABD
tarafından olmak üzere Türkiye'ye bildirdi.
Bugünkü durum itibariyle ise kırmızı çizgiler
ortadan kalktı ve son olarak ABD gerçekten
onur kırıcı bir eylemde bulundu. ABD Savunma
Bakanlığı'nın mesajı şu anda her gazetede
bir şekilde yorumlanıyor. Bu bir özür müdür
yoksa üzgünlük mü ifade ediyor şeklinde kamuoyunda
tartışılıyor. Geçmişte, 1964'te İnönü zamanında
karşılaştığımız bir Johnson mektubu var ve
İsmet Paşa o zaman Johnson mektubundan sonra,
yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de yerini
orada alır diyor. Bunu takiben Türkiye dış
politikasında bir revizyon yaparak Sovyet
Birliği'yle ilişkileri başlatıyor. İskenderun
demir çelik fabrikası, Seydişehir alüminyum
fabrikası, Aliağa rafinerisi Sovyetlerle yapılıyor.
Bu son yaşadığımız olay da bize ikinci bir
ders verdi. Bu olayla Türkiye adeta uyarılmak
isteniyor ve Amerika'nın misilleme yaparcasına
bir tavrı var.
Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada çok önemli
bir stratejik konumu var, özellikle Ortadoğu
ülkeleri açısından. Irak Savaşı'nın ardından
da Türkiye bu konumundan yararlanarak bölgedeki
yeni yapılanmada yerini almalıdır. Şu anda
Polonya'dan tutun, Gürcistan'a kadar bölgeye
sembolik de olsa güç yollamak isteyenler var.
Avrupa'da ise daha başlangıcından beri savaşa
karşı çıkan İtalya da Amerika'nın ve İngiltere'nin
yanında yer aldı. İspanya'nın da destek vermesi,
AB'nin politikalarını sorgulamasına yol açtı.
Amerika Irak Savaşı'nda yeni bir Vietnam daha
yaşanmaması için koalisyon ihtiyacı duymuştur
ve son zamanlarda bu koalisyonda yer almak
üzere devletler Amerika'ya yardımcı olacaklarını
belirtmişlerdir. Son gelen haberlere göre
Türkiye de bir tugay yardım gücü göndermeyi
düşünüyor. Bana göre böyle bir karar biraz
da tezkerenin çıkmaması sonucu olarak gelişen
Türk-Amerikan ilişkilerini yumuşatması açısından
iyi olacaktır.
STRADİGMA: Irak'ta sergilenen askeri
gücün gölgesinde başlatılan siyasi oluşumun
tüm Ortadoğu'nun yeniden biçimlendirilmesi
genel planı içinde ele alınması gerektiğini
düşünerek sormak istiyorum. Spesifik olarak
İran, Suriye, Suudi Arabistan gibi ülkelerde
öngörülecek dönüşümlerin ABD'nin kuvvet kullanımı
olmadan gerçekleşmesi mümkün olabilecek mi?
Bölgedeki etkileşim ve gerilimler süreci için
öngörülerinizi öğrenebilir miyiz?
R. YİNANÇ: Her şeyden önce İran bizim
komşumuzdur. Irak da bizim komşumuz fakat
orada zalim bir yönetim vardı. Bana şahsen
sorarsanız Amerika'nın bu müdahalesi yerindeydi.
Zira orada halk ciddi bir baskıyla karşı karşıyaydı.
Bağdat'ta bulunduğum sürece oradaki baskıya
ve katliama tanık oldum. Halkın durumunu çok
iyi biliyordum. Kimse bir şey soramıyordu.
Bildiğiniz gibi halen toplu katliamlar ve
mezarlar ortaya çıkmaktadır. Biraz da Türkiye'nin
tavrında bu rol oynadı.
Tekrar sorunuza dönersek İran ve Irak ile
komşu olmamız büyük güçlere rağmen bu bölgede
söz sahibi olma durumu yaratmaktadır. Irak'tan
sonra, Amerika'nın "şer üçgeni"
olarak ilan ettiği İran, Kuzey Kore, Suriye
arasından Suriye ve İran'ın adı sıkça telaffuz
edilmekte. Ancak Hafız Esat'ın ardından oğlu
Beşar Esat ile Suriye'de yönetim yumuşamaya
ve batıya yaklaşmaya başladı.
İran'a da bakınca bildiğiniz gibi 1979 Humeyni
devrimiyle birlikte İran, İslamî bir rejim
ile yönetilmeye başlandı. Halen İran'da çok
iyi eğitim görmüş, dünyadaki gelişmeleri yakından
takip eden ve yorumlayan güçlü bir entelektüel
grup mevcuttur. Hepimizin de yakından izlediği
gibi Amerika'nın müdahalesinden sonra İran'da
öğrenci hareketleri öncülüğünde bir kıpırdanma
başladı. Bu olaylar şu an için suskunluk içerisine
girmiş gibi gözükse de ben bu hareketlenmenin
kuluçka döneminde olduğunu ve bundan sonrası
için bir şeyler beklenilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bundan böyle İran'daki entelektüel kesim Molla
rejimini kabul etmeyecektir. Yalnız, İran'da
iktidar değişikliği yine kral ailesi içinde
olur çünkü çok geniş bir kral ailesi vardır.
Tabii ki ortaya çıkabilecek bir dönüşüm Amerika'nın
müdahalesi ile gerçekleşecek bir şey değildir
Ayrıca İran'ı bekleyen diğer bir tehlike
ise İran'ın çok uluslu yapısından kaynaklanan
ve Güney Azerbaycan denen İran'ın kuzey topraklarındaki
İran Azerilerinin varlığıdır. Bu yüzden bu
ülke ile ilgili bir öngörü yapmadan önce Azerbaycan'daki
seçimlerin sonuçları beklenmelidir. Zira yeni
yönetimin İran politikası İran'ı da yakından
etkileyecektir. Eskiden seslerini çıkaramayan
İran Azerileri İran'daki mollalar rejiminin
sarsılmasıyla yeni bir oluşuma gidiyorlar.
Onun için İran özellikle bundan birkaç yıl
önce Türkiye'ye karşı sürdürdüğü politikayı
değiştirmek zorundadır. PKK'ya destek veren
İran şimdi PKK tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır.
Dolayısıyla Türkiye ile dost geçinmek, hatta
işbirliği yapmak durumundadır. Azerbaycan
Elçibey zamanındaki gibi Güney Azerbaycan'la
birleşme politikası güderse İran, Rusya ve
Ermenistan ile işbirliğine yönelebilir.
Irak'taki son duruma bakınca Amerikan güçlerinin
her geçen gün daha çok kayıp verdiğini görmekteyiz.Bu
da Amerikan kamuoyunda Bush'a karşı bir tepki
yaratmaya başladı. Olaylar gittikçe geriliyor
ve önümüzdeki yıl seçimlerde ikinci bir Vietnam
sendromu yaşanır gibi görünüyor. Tabii bunu
Amerika önceden görmeyecektir. Bush dünkü
beyanatında Amerika'nın hiçbir şekilde Irak'tan
çekilmesinin söz konusu olmadığının her şeyden
önce rejim değişikliğini gerçekleştirdiklerinin
altını çizdi. Kamuoyu baskısını hiçbir zaman
göz ardı etmemekle birlikte Amerika'nın her
ne pahasına olursa olsun orada kalacağı kesin
gibi gözükmektedir. Tam bu noktada Türkiye
hem Irak, hem de İran açısından bölgede dengeleyici
unsur rolü üstlenebilir.
Amerika'nın İran'a müdahale etmesi kolay
değildir. Daha önce de dikkat çektiğim gibi
İran'ın Irak veya Suriye ile karıştırılmaması
gerekir. Suriye'ye bir müdahale gerçekleştirilebilir
ama İran'a yönelik bir müdahale zordur. İran
etnik yapısı itibariyle çok uluslu bir devlet
olmasına rağmen çok güçlü bir devlet yönetim
geleneğine sahiptir. Dolayısıyla İran'ın ne
yapacağı belli olmaz. İran-Irak Savaşı'nda
olduğu gibi her an bir manevra yapabilir.
Zaten o dönemden günümüze Amerikan-İran ilişkileri
hiçbir zaman yumuşamamıştır. Amerika'nın Irak'ta
kalıcı bir çözüm oluşturmadan ve Amerikan
kamuoyundan destek almadan İran'a müdahale
etmesi mümkün değildir. Türkiye de böyle bir
müdahalenin olmasını istemez.
Dolayısıyla bu gelişmeler çerçevesinde İran
ile Türkiye arasında bir yakınlaşma başladı.
Türkiye izlediği tek yanlı politikasını terk
ederek çok yönlü bir politika gütmeye başladı.
Bu da Türkiye'yi Avrupa Birliği yönüne yaklaştırmaya
başladı. AB içerisinde başı çeken ülkelerden
Almanya ve özellikle Fransa Türkiye'ye daha
ılımlı yaklaşmaya başladı. Bu değişmekte olan
dengeler önümüzdeki günlerde bir güçler ayrılığına
yol açar gibi görünüyor. Soğuk Savaş döneminde
birbirini dengeleyen doğu batı bloğunun yerini
dünyanın imparatoruyum diyen Amerika'nın karşısında
Avrupa veya Çin'in başını çektiği bir Uzakdoğu
oluşumu gibi güç dengeleri ortaya çıkabilir.
STRADİGMA: Şimdilerde sıkça vurgulandığı
üzere ve sizin de biraz önce belirttiğiniz
gibi, Amerika ile Avrupa arasında görünür
hale gelen çelişkilerin geleceği yakın ve
orta vadede ne olacak ve sizce bu durum uluslararası
sistemi nasıl etkileyecek? Önümüzdeki dönemde
ABD'yle ekonomik açıdan, askeri açıdan, kültürel
ve teknolojik açılardan rekabet edebilecek
bir Avrupa ortaya çıkabilir mi?
R. YİNANÇ: Çok zor. Avrupa Amerika'nın
karşısında rekabet edebilecek güce ulaşacak
mı veya onu geçebilecek mi? Euro'da bunu başardı
ama Amerika'nın açıkça ortada olan belli bir
gücü var. ABD süper devlet olmanın bütün şartlarını
taşıyor gerek teknoloji bakımından, gerekse
yönetim bakımından. Tabii bu Amerika'nın daima
bu gücünü koruyabileceği anlamına da gelmez.
Bugün Amerika'da 2 milyon işsiz ve aç insan
var. Bazı teorisyenler Amerika'nın da dağılacağını
söylüyorlar ama daha bir süre Amerika'nın
bu gücünü koruyacağı kesindir. Burada Türkiye'nin
yapması gereken dengelemektir. Yakın tarihimizde
önemli bir örnek olan Johnson mektubu bize
bir uyarı niteliğindeydi. Bunun üzerinde dış
politikada revizyona gidildi. Belki Türk-Amerikan
ilişkilerinde gelinen son nokta Türkiye'nin
dış politikasında revizyona yönelmesine neden
olacak bir dönüm noktası olacaktır.
STRADİGMA: Kıbrıs'ta kapsamlı bir
çözüm ve kalıcı bir barış sürecine ulaşabilmek
için, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın geçen
hafta getirdiği öneri dahilinde önümüzdeki
seçenekleri değerlendirerek, sizce bu anlamda
Türkiye'nin atması gereken adımlar nelerdir
açıklar mısınız?
R. YİNANÇ: Türkiye'nin gündeminde
yer alan önemli konulardan biri de Kıbrıs
konusunda Türkiye'nin atması geren adımlardır.
Bu konu Kıbrıs kamuoyunda da tartışılıyor.
Annan Planı'nın kabul edilmesini savunlar
da var, bu planın Türkiye'nin aleyhinde olduğunu
ileri sürenler de var ama bir çözüme doğru
gidilmesi gerek. Bu süreçler sırasında Sayın
Denktaş biraz yıprandı. Çözümsüzlük çözümdür
politikasıyla bir yere varılamaz. Yunanistan'ın
AB üyesi olması ve Kıbrıs'ın da aday ülke
olarak kabul edilmesi Türkiye'nin çözümden
yana olmasını gerektirir. Nitekim Rauf Denktaş'ın
oğlu babası gibi düşünmüyor, kendisi çözümden
yana. Sınırların açılması atılmış olan son
derece önemli bir adımdır. İki kesim arasındaki
kaynaşmayı sağlayacak bir gelişmeydi. Bu adımın
gerisi gelecektir. Elbette bu kararın stratejik
yönden Türkiye'nin çok yakınına Yunanistan'ın
hatta Avrupa'nın gelmiş olacağı kaygısıyla
aleyhte olacağını ileri sürenler de var. AB'ye
aday bir Türkiye'nin bu noktadan sonra Avrupa'yla
bir itilafa düşmesi söz konusu olamaz. Onun
için toplumlar birbirleriyle kaynaşmak zorundadır.
Her ne kadar Sovyetlerin dağılmasından sonra
ülkelerde etnisite faktörü ortaya çıkmış ise
de bu biraz da bütün ülkeleri etnisite ile
birlikte yaşamaya doğru yöneltecektir. Buna
artık bütün dünya kamuoyu alışacaktır, başka
çaresi de yoktur. Dolayısıyla Kıbrıs'taki
iki kesim de bir araya gelecektir. Ben çözümden
yanayım ve Annan Planının esas alınarak tekrar
müzakerelere devam edileceğini öngörüyorum.
STRADİGMA: Türkiye'nin AB dışında kalması
ve Kıbrıs'ın AB'ye üye olması sizce Türkiye'nin
AB'ye üyelik sürecini nasıl etkileyecek, ne
gibi yeni sorunlar doğabilir? AB'nin Kıbrıs'tan
sonra Ege sorununu gündeme getirmesinin ardından
çözümünde ısrarcı olması beklenebilir mi?
R. YİNANÇ: Mümtaz Soysal Ege Denizi'ni
bir nehre benzetir ve nehrin iki tarafı der.
Dolayısıyla iki tarafta yaşayan toplum da
gelenekleriyle görenekleriyle asırlık ilişkileriyle
birbirine çok yakındır. Bu durum göz önünde
tutulduğunda Ege sorununda Türkiye ve Yunanistan
arasında bir çözüme varılacaktır. Yunanistan'ın
geleneksel Türkiye politikası çerçevesinde
zaman zaman sorun çıkacaktır ama her iki kesimde
de sağduyulu yönetimler olduğu sürece Yunanistan'la
Türkiye arasında ciddi bir sorun ortaya çıkmaz.
Özellikle de artık tek muhatabımız Yunanistan
değil, aynı zamanda AB'dir. O bakımdan karşılıklı
bazı ödünler verilecektir.
STRADİGMA: Türkiye'nin geleceğini
nerede görüyorsunuz? 21. yüzyıl planlamalarında
böylesi bir coğrafyada Türkiye kendisine nasıl
bir yer bulmalı?
R. YİNANÇ: Atatürk Türkiye'nin geleceğini
bize göstermiştir. Türkiye'nin geleceği muasır
medeniyetlerin yanındadır. Uygarlık bugün
batıdadır, dolayısıyla yönümüz batıdır. Avrupa
Birliği benim için bir hedeftir, bir kriterdir,
bir ölçüdür, o düzeye ulaşmak gereklidir.
STRADİGMA: Refet Hocam, çok teşekkür
ederiz.
R. YİNANÇ: Ben teşekkür ederim.