I. Giriş : "Güçlü Batı"
XV. yüzyılın başlarında dünya güç dengesi Asya ve Orta-Doğu'da
kuruldu. XV. ile XVIII. yüzyıl arası dönemde, Avrupa denizlerde
üstünlüğü ele geçirince, uluslararası ticari sistemde
güçlü konuma yükseldi. Buna Amerika'nın keşfi ve denizci
Avrupa ülkelerinin, Amerikan yerlilerinden her türlü yöntemle
edinip, Akdeniz ticari pazarına, Osmanlı gümüş akçe ve
sikkesine rakip para birimi olan, Papalık, Krallık ve
Dukalık altınını galip kılmaları da etken olmuştur.
Avrupa, misyon olarak tanımladığı "ilerici"
nitelikli duyguyla hareket eden, gelişmiş silahlar ve
deniz teknolojisinin de yardımıyla güçlenmeye ve tüm dünyayı
sanki "evinin arka bahçesi" durumuna getirmeyi
amaçlamaya başladı.
XIX. yüzyıla gelindiğinde, içine kapanan Çin, Japonya
ve Osmanlı dışında, Avrupa'nın kısa ve uzun vadeli çıkarları
ile değerleri güçlü durumu gelmişti. 1914'te ise, hemen
hemen tüm dünya, sanki Avrupa'nın bir uzantısıydı ve bu
kıtanın batı ucundaki devletler, yeryüzünün her köşesinin
erişilebildiği bir "dünya merkezi" idi.
Avrupa'nın sürekli genişleyen ekonomisi, "bir
ahtapotun kolları gibi, dünyayı sıkı sıkıya kendine bağlayıp,
ezerek; özsuyunu de merkeze çekiyordu". Batı'nın
değerleri, yasaları, teknolojisi, endüstrisi, ulaşım ve
iletişim sistemleri, üretimi ve hatta hastalıkları yeryüzüne
yayılmış, büyük bir dönüşüm süreci başlamıştı.
5.000 yıllık Çin, Hint, Orta-Doğu ve Avrupa arasındaki
dört-merkezli kültürel denge (Batı kültürünün bilim anlayışı
ile çözememiş olsa bile, binlerce yıllık dünya uygarlığında
ve özellikle Doğu kültürlerindeki telepati, zihinsel
şifa, uzgörü, vb. gibi doğal teknolojilerin de olduğu
göz ardı edilmemekle birlikte) artık tarih sayfalarında
kalıyor ve XX.yüzyılda yeni bir dünya ortaya çıkıyordu.
Güç artık Batı'nındı.
II. Dünya Savaşı : "Güç, eksen değiştiriyor :
ABD"
II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Batı sistemi içinde
Avrupa'nın güçlü olan konumu sona eriyordu. Komünizm,
Faşizm ve Nazizmin Avrupa'da ortaya çıkmasıyla, Avrupa'nın
önceki "Dünyayı Hıristiyanlık, Demokrasi ve İnsan
Hakları için güvenli bir yaşam alanı haline getirmek"
çağrısı ve misyonu, önemini yitirmeye başladı. Avrupa'nın,
daha sonradan edindiği "dünyayı uygarlaştırma"
misyonu, artık ciddiye bile alınmıyordu.
II. Dünya Savaşı sonrası, yeryüzünde belirli bir takım
misyonları olduğunu iddia edebilecek iki devlet kalmıştı:
"ABD ve Sovyetler Birliği".
Bu dönemde Asya (Japonya ve Çin) ve Afrika halkları da
kendilerini Batı'nın denetiminden kurtarmaya çalışıyorlardı.
"Üçüncü Dünya"nın belirmesiyle, uluslararası
sistemdeki güç dengesinin bir ucu, Avrupa'dan bu tarafa
doğru kaymaya başlıyordu. Dünyanın yoksul olan bölgeleri,
siyasal iradelerini yavaş yavaş zengin ülkelere kabul
ettirmeye başlıyorlardı.
Dünya'nın bu bölgelerinin yoksulluk nedeninin, "Batı'nın
sömürüsü ya da dünya kaynaklarının haksız dağıtımı olmadığı",
yoksul ülkelerin Batı'nın geçmiş olduğu tarihsel süreçten
geçmemiş olmalarından kaynaklandığına dair Batı'nın iddiaları
artık inandırıcı da olamıyordu.
Üçüncü Dünya devletleri, eski durumlarının hatırlatılmasına
sert tepki veriyorlardı. 1949 yılında Mao, "ulusumuz
bir daha hakir görülen bir ulus olmayacaktır, artık dimdik
ayaktayız" diyordu. Diğer siyasi liderler de,
hemen hemen aynı şeyleri söylemekteydiler. Üçüncü Dünya
ve özellikle İslam ülkelerinin bugün ABD'ne en ağır suçlamalarda
bulunmalarının nedeni ; "ABD'nin öteki Batılı
devletlerin masum oldukları suçları işlemiş olmasından
değil, ABD'nin ötekilerden daha çok laik, materyalist
ve modern toplumla özdeşleştirilmiş olmaları"ndandır.
Ayrıca, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın sömürgeci
güçleri gerilerken, ABD'nin etkisinin artmaya başlaması,
doğal olarak ABD'yi "günah keçisi" konumuna
da getiriyordu.
Yeni Dünya, XIX. yüzyılda, sadece Avrupalının konuştuğu
ve ötekilerin dinlediği "monolog dönemi"nden,
XX. yüzyılda globalleşmenin de etkisiyle, "herkesin
konuştuğu ve kimsenin dinlemediği bir sağırlar diyalogsuzluğu
dönemine" geçiyordu.
Yeni düzende, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana seslerini
duyurmaya çalışanlar, sadece ABD ve Sovyetler Birliği
(Rusya) ve Üçüncü Dünya ülkelerinden ibaret olmayıp, ileri
gelen endüstri ülkeleri olan Japonya ve Almanya'dır. Ayrıca,
Çin de, Rusya'nın rakibi olarak, gelişmekte olan dünyanın
liderliğine adaydır.
III. Global Sıcak Savaş ve Uluslararası Terörizm:"Soğuk
Barış Dönemi"
Globalleşme, "bütün insanlığın tek ve uyumlu
bir global sistem içerisine alınması süreci"
olarak tanımlanırsa, bugün dünya globalleşmiş ve uluslararası
sistem bir eylem alanı haline gelmiştir. Dünya'nın neresinde
ortaya çıkarsa çıksın, ne kadar yerel olursa olsun, her
bunalım tırmanarak global bunalım haline gelme
potansiyelini bünyesinde taşır hale gelmiştir.
Savaş ise, dünya tarihindeki büyük değişikliklerin ve
hatta dönüşümlerin çıkış noktası olup, "Milletler
arasında (dış savaş) veya aynı ülke içinde iki taraf arasında
(iç savaş) olduğu taktirde, başka bir yolla elde edemediklerine;
kuvvet zoruyla sahip olmak, istediklerini kabul ettirmek
veya başkasının isteklerine boyun eğmemek amacıyla güç
denemesinde bulunmak" olarak tanımlanabilir.
İnsanoğlu'nun 7.000 yıla yakın tarihine bakarsak, her
yüzyıl içerisinde % 87'sini savaş, ancak %13'ünü barış
içinde geçirdiği görülecektir. Dolayısıyla, insanoğlunun
esas uğraşısı, ne yazık ki savaş olmuştur. Tarihsel süreçte,
savaşın zararı "ok'un nereye kadar uçacağına, Roma
lejyonu'nun veya Osmanlı yeniçerisinin nereye kadar yürüyeceğine,
Viking gemisinin nereye kadar yelken açacağına bağlıyken,
günümüzde savaş da globalleşmiş ve etkilerinin sınırı
kalmamıştır.
Savaş ve savaş için hazırlık, modern devletlerin vazgeçilmez
uğraşısı ve ekonomik dayanak unsurlarından biri haline
de gelmiştir. Büyük devletlerce silah satımı, uluslararası
ticaretin belli başlı ve en kârlı ürünü haline gelmiştir.
Silah ve savunma sanayiindeki gelişmenin asil dürtücü
unsuru ise, bilim ve teknolojideki gelişmedir (Yıldız
Savaşları Projesi).
Avrupa'nın, dünyayı genişleterek, sömürerek ve bölerek
elde ettiği zenginliği, I. ve II. Dünya savaşları ölçeğinde
savaşları yapabilecek araçları da kendisine sağlamıştı.
Günümüzde, şimdiye kadar görülmemiş zenginliği hem yaratma
hem de bir anda yok etme becerisi, ABD ve Rusya'ya aittir.
Bugün, savaş o kadar pahalı ve yıkıcı hale gelmiştir ki,
devletler iradelerini birbirlerine kabul ettirebilmek
için, başka seçeneklere itibar bile etmiyorlar (BM, NATO,
Diplomatik müzakereler, vs). Bu nedenle, "soğuk
barış süreci" olarak tanımlayabileceğimiz bu
yeni süreçte; güçlü olabilmek ve kalabilmek için ; "bir
varil dinamitin yanına bir varil petrol konulması zorunlu"luğu
ortaya çıkıyor (Körfez Savaşı, Irak saldırısı ve Prof.
Dr. Paul Krugman'nin belirttiği üzere bunu izleyecek olan
İran, Suudi Arabistan, Suriye ve Kuzey Kore...).
Bugün gelişmiş ülkelerin ve bu statüye parlamenter demokratik
sistem içerisinde ulaşmak isteyen ve yaklaşmakta olan
devletlerin başına önemli bir bela olan, kaynağını sağlıklı
bir mantığa dayanmayan uluslararası terörizm de bu amaca
hizmet etmektedir. Günümüzde, dünyanın tüm devletleri
için mutlaka ortadan kaldırılması gereken bir tehlike
niteliği arz etmektedir (11 Eylül saldırısı).
IV. Global Sıcak Barış : " İnsan, Akıl ve Ahlâk"
Bütün bunlara rağmen, bir ülkenin gücünün asıl belirleyicisi
halkıdır. Bir savaşın kazanılıp kaybedilmesinde sadece
maddi kaynakların etkili olduğu doğru değildir. Halkın
morali, kurduğu devletin siyasal iktidarı, liderinin gücü,
etnik ve kültürel dayanışması gibi manevi değerleri de
savaşta çok önemlidir.
Güçlü bir inanç ve etkili bir lider olmadıkça, toplumlarda
birlik ve güç gerçekleşemiyor. Papa II. Jean Paul'ün Hıristiyanlığa
kazandırdığı yeni heyecan ve İslam'ın yeniden uyanışı
dindarlığa da yeni bir ivme kazandırıyor. Günümüzde, laikliğin
gelişmesiyle bir süre önemini yitiren dinsel çağrı, ister
Vatikan'dan, ister Kudüs'ten isterse Mekke'den gelsin,
giderek artan sayıda dinleyici buluyor. Modernleşme çabaları
başarısızlığa uğradığı sürece, dünyada dinsel bağnazlığın
artacağı açıkça görülüyor.
Evren, insanlığın hizmetindedir. İdeal insan, kendi içinde
durulmuş ve çevresiyle barışık durumdadır. Acaba insanın
davranışlarına yön veren unsurlar nelerdir? Bu araştırıldığında,
bir anlamda insana mahsus olan zihin, nefs ve kalb
gibi insanı insan yapan, ona değer kazandıran davranışların
idare edildiği merkezler karşımıza çıkıyor. Diğer bir
ifade ile, fiil ve davranışlar akıl ve vicdana
bağlı olarak ortaya çıkmaktalar.
Akıl, hayatı anlamanın ve insanın kendini keşfedip bilmesinin
şartı ve vasıtasıdır. Vicdanın teşekkül etmesi ve sâfiyetini
korumasında altyapı seviyesinde olan zihnî oluşum, diğer
bir tabirle kafa yapısıdır. Zihin menfîliklerden arındırılıp
fethedilmeden, kalbe ulaşmak mümkün değil. İnsanın eylemleri,
karakter ve fikrinin neticesi olup, insan fikirlerine
göre hareket etmektedir. İnsanı diğer canlılardan üstün
kılan, onun her türlü faaliyetine anlam kazandıran, kutsal
emirler karşısında mükellef sayılmasını sağlayan aklı'dır.
Akıl, vicdan ve irâde aynı konu etrafında birleşirse,
insan için haz duyduğu bir çalışma ve ahlâkî faaliyet
ortaya çıkar. Akla doğru bilgiler vermek, vicdana sıkıntı
duymadan, haz alarak yapabileceği davranışları göstermek,
irâdeye, heyecanlara hakim olarak, bu işleri gerçekleştirebilecek
gücü ve alışkanlıkları kazandırmakla insandan bahsetmek
mümkün olabilir. Çünkü insan; aklı, vicdanı ve irâdesiyle
insan'dır.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru bir çok ülkelerde, yazarların
cinayet işleyen orduyu (askerinden subayına varıncaya
kadar) itaatsizliğe ve silahları terk etmeye davet ettikleri
görülmüştür. Rusya'da Tolstoy'un yaptıklarını,
daha sonra Hindistan'da Gandi, ve İngiltere'de
Bertrand Russell ve Amerika'da Martin Luther King,
İsrail'de Yecheyhou Leibovitz gibi büyük düşünürler
gerçekleştirmiştir. "İnsanlara karşı ne zorbalığa
başvurun, ne de ezilip büzülün. En etkili yol, hem güçlü
hem vicdanlı olmaktır". S. Mill ise; "insanlar
kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları
zayıf olduğu için yaparlar" diye eklerken, Hz.
Ali'de; "Haksızlıklara karşı gelmeyenler, yalnız
haklarını değil, onur ve şereflerini de kaybederler"
derken "hak'kın kutsallığını" belirtiyor.
Modern çağda bu tür eğilimlerin babalığını Tolstoy yapmıştır.
İnsanın insanı hiç bir sebeple öldürmemesi gereğini, hem
dinsel (on emir) ve hem de rasyonel nedenlere dayatmıştır.
Büyük İskender ise kazandığı galibiyetin gururu ile, savaşın
gerçekleştiği yerin en tepe noktasında Aristo'ya ne düşünüyorsun
dediğinde; "ya zafer ya da hiç" cevabını
almıştır.
M. K. Atatürk de "savaş, zaruret olmadıkça, bir
cinayettir" demiş ve eklemiştir; "Yurtta
sulh, Cihanda sulh".
V. Yeni Global Düzenin Özellikleri : "Kaba Kuvvet
ve Ahlak Dengesi"
Global sistemin, bugün de egemen unsuru olan "kuvvet"
kullanımının, ahlaki düşüncelerden etkilenip etkilenmediğinin
tespiti, hiçte kolay değildir. Bir devletin davranışlarını
etkileyen ve uluslararası sisteme olan tepkilerine yön
veren töresel düşünceler; zaman, yer ve duruma göre şaşılacak
değişiklikler göstermektedir.
Bir galip ile mağlubun, uluslararası veya bölgesel statükoyu
korumak isteyenle, kendi lehine bozmak isteyenin, töresel
bakışları birbirinden farklıdır. Japonya, 1930'larda güçlenmeye
ve genişlemeye başladığında, derhal "kötü niyetliler"
kategorisine sokulmuştu. Oysa ki, Japonya, kendisini kötüleyenlerin
daha önce yaptıklarından farklı bir şey yapmıyordu.
Özetle, ortaklaşa hareket ettikleri zaman insanların
ve devletlerin davranışlarının ölçülebileceği evrensel,
sürdürülebilir ve mutlak bir ahlaki standart mevcut değildir.
Bireyler ve uluslar, kendi davranışlarına ahlaki ölçütler
koyabilirler, ama tarih koyamaz. Son yüzyılların savaşlarına
bakılırsa, önemli olan "ahlak" değil, "kazanmak"
olmuştur. Uluslararası hukuk sisteminde, barışı zorlayacak
olan "uluslarüstü bir güç" hâlâ bir "ideal"
olma özelliğini korumaktadır.
VI. Global Soğuk Barış Dönemi : "Türkiye'nin
Ulusal Menfaatleri"
Asya, Avrupa ve Amerika için Türkiye'nin kanunu aynıdır:
"Tam bağımsızlığını korumak!.." Ama,
her şeyi de, Türkiye cephesinden değerlendirmek!.. Bu,
gerçekçi olan görüştür. Türk Milleti'nin kurduğu "yeni
Cumhuriyet'in mukadderatına, muamelatına, istiklaline,
unvanı ne olursa olsun, hiç kimseyi müdahale ettirmemek"
gerekiyor.
Türkiye'nin başına gelen insanlar, güçlü devletler karşısında
susmaya mahkummuşlar gibi, Türkiye'yi edilgen ve çekingen
bir halde tutmamalıdırlar. Korkak ve mütereddit davranmamalılar.
Çünkü, korku üzerine egemenlik kurulamaz.
Türkiye'nin bazı fikir adamları da adeta kendilerine
hakaret eder gibi "biz adam değiliz ve olmayız,
kendi kendimize adam olmamıza ihtimal" yok gibi
beliren bir takım zihniyetleri de bir kenara bırakmalıdırlar!..
Çünkü "hangi istiklal vardır ki, yabancıların
nasihatlarıyla yükselebilsin!".. Tarih de zaten
böyle bir olayı kaydetmemiştir!.. (6 Mart 1922, M.K.Atatürk,
TBMM).
Elbette ki Türkiye ittifaklar kuracaktır. Ancak, bundan
kasıt bir zayıf ile bir kuvvetlinin birleşmesi de değildir.
Zira birleşmenin böylesi, zayıfın kuvvetliye esir olması
anlamına gelir. Millet ve memleket menfaatleri icap ettirirse,
milletlerden her biriyle medeniyet gereği olan dostluk
ve siyaset münasebetleri hassasiyetle takdir edilmelidir.
Hakkımıza ve haysiyetimize saygı gösterildikçe, mukabil
saygıda da asla kusur etmemeliyiz.
Türkiye, bugün ve gelecekte jeo-stratejik konumu gereği,
bölgesel ekonomik menfaatlerini, güvenli ve barışçıl çözümlerle
sağlamalıdır. Ulusal menfaatlerinin gerektirdiği, stratejik
yaklaşım ile; Balkanlar, Orta-Doğu, Kafkaslar (Hazar havzası),
Kuzey Afrika ve Akdeniz coğrafyasının merkezinde olan
bir ülke olarak, tarihsel, kültürel ve ekonomik (ticaret,
petrol, su, madenler, vb..) bağlarını, içerisinde bulunduğu
konjonktürle uyumlu ve aktif bir iç ve diş siyaset ile
yürütebilmelidir.
VII. Sonuç
İnsanlığın asıl sorunu, kimin yönetip kimin yönetileceği,
kimin global statükoyu koruyup, kimin bozacağı hususu,
yani iktidardır.
Global düzende, bu amaca ulaşmak için liderler, siyasi
ajandalarında özellikle global dış politikaya öncelik
vererek, yeni misyon tanımlamalarını da buna paralel olarak
uyarlamaktadırlar. Şöyle ki; "Demokrasi-politik,
İnsan Hakları ve Hürriyet-politik, Ekonomi-politik Din-politik,
Petro-politik, Hidro-politik, Silah-politik ve Terör-politik,...".
Duygu ve heyecanla karşılaştırıldığında, uluslararası
politika psikolojinde akıl ve mantık yeni olmamakla
birlikte; kaba güç, strateji ve menfaat hâlâ uluslararası
ilişkilerin ana dilini oluşturuyor. Uluslararası ilişkilerin
çoğunluğu, güç olarak tanımlanan "ulusal menfaatlerin"
izlenmesiyle yakından ilgilidir. Bununla birlikte, dünya
sorunlarının sonucunu belirleyen kapitalizmin can çekişmesi
ve emperyalizm olmayıp, asıl belirleyici olan; çatışan
menfaatler ile sürekli değişen kuvvet düzeyleri olduğu
sarihtir.
Savaş, ya ortada savaşılacak bir şey kalmayınca ya da
evrenin her köşesinde genel kabul gören, ortak bir töresel
bilinç seviyesine ulaşılınca sona erecektir. Ama, bu bir
ütopyadır.
Thomas Hobbes'da "homo homini lupus; insan insanın
skurdu"dur diyor ve ekliyor; "bellum
omnium cantra omnes; herkes birbiriyle savaşa yatkındır".
Öyleyse, insan doğası gereği savaşçı mıdır? İnsanı kurttan
ayıran özellik nedir? Barışa, sevgiye ve iyiye kim karşı
olabilir ki?
Elbette ki iyi insan olmak tek başına yeterli değil, şöyle
ki; "iyi insan olduğunuz için dünyanın size adil
davranmasını beklemek, vejeteryan olduğunuz için bir boğanın
size saldırmamasını beklemek gibidir".
Tolstoy "Tanrı'ya akılla ulaşılmaz, hayatla ulaşılır"
diyor. Hakikatler inci gibidir, sığ yerlerde değil, derinliklerde
bulunur. Öyleyse, bu soruların cevabını insanın kendi
iç derinliklerinde araması gerekiyor.
Tagore ; "Doğan her gün, Tanrı'nın insanlardan
ümit kesmediğinin işaretidir".