Günümüzde Avrupa Birliği'nin ikinci sütununu
oluşturan Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası
(ODGP) her ne kadar ilk kez Maastricht Antlaşması
ile hukuksal nitelik kazanmış ise de temelleri
daha da geriye, Toplulukların ilk ortaya çıktığı
döneme kadar gitmektedir. Maastricht Antlaşması'nın
yürürlüğe girmesinden önce de Avrupa dış politikasından
bahsedildiği, Avrupa Topluluğu ülkelerinin
dış dünyada ortak hareket etme çabası içerisinde
oldukları bilinmektedir. Neticede Avrupa dış
politikası kavramının içeriği incelendiğinde,
Avrupa dış politikasının kendi içerisinde
bir bütün oluşturmadığı, birbirini tamamlayan
üç bölümden meydana geldiği görülmektedir.
(1)
Bunlardan ilki, Avrupa Topluluklarının izlediği
dış politikadır. Kurucu antlaşmalardan kaynaklanan
Topluluk dış politikası, ortak ticaret politikasından
ve Roma Antlaşması'nın ilgili hükümlerinden
kaynaklanmaktadır. Avrupa Topluluklarının
(AT) dış dünya ile kurduğu ekonomik ilişkilerin
bütünü bu çerçeve içinde yer almaktadır. AT
dış politikası, genelde ticaret ve kalkınma
alanlarında yoğunlaşmakta ve üçüncü ülkelerin
AT ile ilişkilerinin yürütülmesini içermektedir.
Avrupa dış politikasının ikinci boyutunda
siyasal dış politika yer almaktadır. Üye devletlerin
dış politikalarında koordinasyon ve uyum amacıyla
spontane olarak başlayan hareket, zaman içerisinde
Avrupa Siyasi İşbirliğine dönüşmüştür. Kurucu
antlaşmaların dışında gelişen söz konusu işbirliğinin
amacı, AT'nin uluslararası platformlarda etkinliğini
arttırmaktır. 1986 yılında imzalanan Tek Avrupa
Senedi ile ilk kez hukuki varlık kazanan Avrupa
Dış Politikasının siyasi boyutu, 1992 Maastricht
ve 1997 Amsterdam antlaşmaları ile yeniden
düzenlenmiş ve Ortak Dış Politika ve Güvenlik
Politikası adını almıştır.
Maastricht Antlaşması'nın ikinci sütununu
oluşturan kavram "ortak dış politika"
ve "ortak güvenlik politikası" olmak
üzere iki bölümden oluşmaktadır. Bu kavramlardan
birincisi olan ortak dış politika, en az iki
devletin ulusal hedeflerini gerçekleştirmek,
ulusal çıkarlarını maksimize etmek ve belirlenen
ortak bir hedefe ulaşmak için işbirliğine
gitmelerini ifade etmektedir. Kavramı, AB
çerçevesinde değerlendirdiğimizde komplike
ve dışarıdan kolaylıkla anlaşılmayan bir yapı
ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce, ortak
dış politika kavramında geçen "ortak"
kelimesinin anlamı, Topluluklar düzeyindeki
"ortak tarım politikası" veya "ortak
ticaret politikası" kavramlarındaki "ortak"tan
farklılık taşımaktadır.
Topluluklar boyutunda üye devletlerin egemenlik
yetkilerinin bir üst otoriteye devredildiği
alanlarda "ortak politika"dan söz
edilmekte iken, ortak dış politika kavramında
inisiyatif, yani karar alma ve uygulama yetkisi,
devletlerin kontrolünde kalmaktadır. Bununla
birlikte, ileride ayrıntılarıyla inceleneceği
üzere, ortak dış politika boyutunda dahi Topluluk
kurumları belirli sınırlar içerisinde inisiyatif
kullanabilmektedir. Ancak bu durum, ikinci
sütunun hükümetlerarası yapısını değiştirmemekte;
bu boyutta alınan kararlar Topluluk düzeyinin
dışında kalmaktadır. Maastricht Antlaşması'nda
revizyon amacıyla 1996 Mart ayında İtalya'nın
Torino kentinde başlayan Hükümetlerarası Konferansta,
ortak dış politikanın Topluluklar düzeyine
alınması gündeme gelmiş olmasına karşın bu
konuda uzlaşma sağlanamamış ve Amsterdam Antlaşması
"üç sütuna dayanan" yapıyı korumuştur.
Bununla birlikte, Arsava'nın da belirttiği
gibi, bir bütün olarak ele alındığında, ikinci
sütundaki uygulamalarda Topluluk kurumları
sınırlı da olsa etkili olabildikleri için,
Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikasını,
pür hükümetlerarası olarak nitelendirmek mümkün
gözükmemektedir. (2)
Avrupa dış politikasının üçüncü boyutunda
ise üye devletler tarafından izlenen ulusal
dış politika yer almaktadır. Günümüzde AB
üyesi devletlerin izledikleri dış politikanın
temel parametreleri Ortak Dış Politika ve
Güvenlik Politikası çerçevesinde saptanmaktadır.
AB üyesi ülkelerin hükümetleri dış politikalarını
belirlerken işbirliği alışkanlıklarını, enformasyonun
paylaşımının sağladığı avantajları, ortak
tehdide karşı kolektif hareket etme olanağını,
artan işbirliğinin maliyet unsurunu azalttığını
da dikkate almakta ve dış politikalarını AB'nin
bu alandaki yaklaşımı çerçevesinde yürütmektedirler.
(3)
Maastricht ve Amsterdam antlaşmaları ile
temel yapısı ve sınırları belirlenen ortak
dış politika ve güvenlik politikası, günümüzde
hem Topluluklar boyutundaki ekonomik dış politika
ile hem de ulusal dış politikalarla doğrudan
ilintili hale gelmiştir.
Bu araştırma, Arap-İsrail çatışmasını ve
Yugoslavya'nın dağılmasını Avrupa dış politikası
çerçevesinde analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Günümüzde AB'nin ikinci sütununu oluşturan
Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası,
tüm eksikliklerine rağmen gelişim sürecini
sürdürmektedir. Öte yandan, Arap-İsrail çatışmasının
ve Balkanlardaki ihtilafın da birden bire
ortaya çıkmadığı ve tarihsel gelişmelerin
uzantısı olduğunu unutmamak gerekir. Bu bölümde
öncelikle Avrupa Birliği'nin Arap-İsrail çatışmasındaki
tutumu, ardından da Yugoslavya'nın parçalanması
esnasındaki politikası(zlığı) incelenecek,
Avrupa dış politikasının başarı ve başarısızlıklarının
gerisinde yatan faktörler üzerinde durulacaktır.
1. Arap -İsrail İhtilafı ve AB
1. 1. Arap-İsrail İhtilafının Arka Planı
Yirminci yüzyıla damgasını vuran anlaşmazlıklardan
biri de Arap-İsrail çatışmasıdır. Özellikle
İsrail'in kurulmasından sonraki evrede yoğunluk
kazanan çatışma uluslararası politikanın temel
gündem maddelerinden biri haline gelmiştir..
Filistin sorunu yahut Ortadoğu sorunu olarak
da adlandırılan Arap-İsrail çatışması, kuruluşundan
bugüne BM'nin en önemli gündem maddesi olmuştur.
Sorun, Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında
günümüzde de yoğun biçimde tartışılmaktadır.
Bu bölümde Avrupa Birliği'nin Arap-İsrail
çatışmasına ilişkin tutumu, ortak dış politika
çerçevesinde incelenecektir.
Öncelikle sorunun arka planında yatan olgular
üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü sorun
sadece Arap-İsrail çatışması, yahut İsrail
ile Filistin anlaşmazlığı değildir. Siyonizm,
pogrom, anti-semitizm, dinler savaşı, süper
güçler mücadelesi ve self determinasyon hakkı
gibi pek çok faktör doğrudan veya dolaylı
olarak bu sorunla ilintili hale gelmiştir.
Sorunun temelinde yatan esas neden dünyanın
her tarafında dağınık halde yaşayan Yahudilerin
Filistin'e göçmeleridir. Bu göçte 19. yüzyılın
sonundan itibaren Avrupa'da anti-semitizm,
Rusya'da pogrom hareketlerinin etkisinin bulunduğu
bilinmekle birlikte olayın organizasyonunu
Dünya Siyonist Teşkilatı yapmıştır. 19. yüzyılın
sonunda Yahudiler için ulusal yurt mücadelesi
başlatılmış ve bu çerçevede dikkatler Filistin
üzerinde toplanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu
döneminde Filistin'e Yahudi göçüne izin verilmemiş,
ancak bölgenin İngiltere mandası altına girdiği
1918 sonrasında göç hareketleri hızlanmaya
başlamıştır.
İngiltere, Yahudilere ulusal yurt oluşturulması
projesini doğrudan destekleyen ülke olmuştur.
Bu konuda en önemli belge Balfour Deklarasyonu'dur.
Söz konusu deklarasyonda İngiliz hükümetinin
Filistin'de Yahudiler için bir ulusal yurt
oluşturulması projesine sempati ile baktığı
ifade edilmiş, bölgenin Birinci Dünya Savaşı'nın
ardından İngiliz mandası altına alınmasıyla
göç hareketleri hızlanmıştır. (4)
Yerli Arap halk ile sonradan gelen Yahudiler
arasındaki toprak anlaşmazlıkları İngiliz
mandası yıllarında yer yer çatışmalara dönüşmüştür.
Ancak esas büyük çatışma 14 Mayıs 1948'de
İsrail Devleti'nin kurulması ile başlamış
ve Filistin o tarihten günümüze kadar Ortadoğu'daki
anlaşmazlığın merkezi olmuştur. (5)
Ortadoğu'daki çatışmanın temelinde Filistinlilerin
toprağında göçmen olarak gelen Yahudiler için
İsrail Devleti'nin kurulması ve Filistinlilerin
bu olay nedeniyle anayurtlarından sürülmesi
yatmaktadır. Gerçekten de İngiltere'nin ayrılmasından
sonra bölünme kararında öngörülen Filistin
devleti kurulamamıştır. Gerçekten de İngiltere'nin
ayrılmasından sonra Filistin'in statüsünün
ne olacağını belirlemek amacıyla kurulan uluslararası
komitenin kararı uygulanamamıştır. Komite
tarafından hazırlanan planda Filistin'in bölünmesi
öngörülmüştü. Plana göre, bir Filistin, bir
Yahudi devleti kurulacak ve Kudüs kenti de
uluslararası yönetim (corpus separatum) altına
alınacaktı. Söz konusu plan, 29 Kasım 1947'de
BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir.
14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti kurulması
ile birlikte başlayan Arap-İsrail Savaşı'nda
İsrail, bölünme kararı ile kendisine tahsis
edilen toprakların dışında Filistin devleti
kurulması için ayrılan yerlerin yarısını ve
Kudüs'ün Doğu bölümünü işgal etmiştir. Binlerce
Filistinli mülteci olarak komşu Arap ülkelerine
sığınmış ve böylece bölünme kararında öngörülen
Filistin Devleti kurulamamış, İsrail 1950'de
Kudüs'ü başkent ilan etmiştir. (6)
1950'li yıllarda Filistin sorunu yerel bir
çatışma olarak değerlendiriliyordu. 1956 Süveyş
Krizi'nin ardından sorun uluslararası politikanın
gündemine taşınmıştır. Bu arada ilk yıllarda
Kudüs Müftüsü'nün etrafında toplanan Filistinli
gruplar tarafından 1964 yılında Filistin Kurtuluş
Örgütü kurulmuştur. (7)
İsrail ile Filistinliler arasında sonraki
yıllarda iki savaş daha patlak vermiştir.1967
yılının Haziran ayında başlayan savaşta İsrail,
Filistin'in geriye kalan toprakları ve Kudüs'ün
Batı bölümünü ele geçirmiştir. Ayrıca Mısır
toprağı olan Sina Yarımadası ile Suriye'ye
ait Golan Tepeleri de 1967 savaşında işgal
edilmiştir. BM Genel Kurulu tarafından 22
Kasım 1967'de alınan 242 sayılı karar, İsrail'in
koşulsuz olarak işgal ettiği toprakları tahliye
etmesini öngörmüştür.
İsrail ile Araplar arasındaki son savaş 1973
Ekim ayında patlak vermiş, savaşın ardından
BM Genel Kurulu tarafından 338 sayılı karar
kabul edilmiştir. Söz konusu karar, güç kullanılarak
toprak kazanmanın kabul edilemez olduğu ifade
edilmiş ve 242 sayılı kararın derhal uygulanması
istenmiştir. (8)
1.2. İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu'ya
İlgisi
1970 yılında AT ülkelerinin dış politikalarında
işbirliği ve koordinasyona gidilmesi kararı
alınıp Avrupa Siyasi İşbirliği mekanizması
başlatıldığında ilk ele alınan konulardan
biri de Filistin sorunu olmuştur. Arap-İsrail
çatışmasının AT gündemine gelmesinde etkili
olan iki ülke, İngiltere ve Fransa'dır. Adı
geçen iki ülkenin Ortadoğu'ya duydukları ilginin
temelinde, yakın tarihteki gelişmeler ve petrol
rol oynamıştır. Gerçekten de Birinci Dünya
Savaşı sonunda Ortadoğu'da Osmanlı yönetimi
sona erince bölge İngiltere ile Fransa arasında
paylaşılmıştı. Mısır ve Basra Körfezi ülkelerinde
denetimi daha önceden tesis eden İngiltere,
savaşın ardından Ürdün, Irak ve Filistin'de
manda yönetimleri kurmuştu. Fransa ise Tunus,
Cezayir ve Fas'ın dışında Lübnan ve Suriye'yi
ele geçirmişti.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiltere'nin
Filistin topraklarından ayrılması ve İsrail
Devleti'nin kurulması Arap dünyasında büyük
tepki yaratmış ve İngiltere Araplar tarafından
tüm bu gelişmelerden sorumlu tutulmuştu. Arap
dünyasında İngiltere ve Fransa'nın itibarı
1956 Süveyş krizinde en düşük düzeye inmiştir.
ABD ve SSCB'nin devreye girmesiyle sona eren
Süveyş operasyonu, Ortadoğu ülkelerinde radikal
akımların güçlenmesine kapı aralamıştır. Bu
olayın ardından Arap dünyasında kahraman olarak
kabul edilen Mısır Devlet Başkanı Nasır, SSCB
ile yakın ilişkilerini sıkılaştırmış; Irak,
Lübnan, Suriye, Yemen ve Ürdün'de radikal
unsurlar yönetimi ele geçirmek için harekete
geçmişler ve bazılarında başarılı olmuşlardır.
İngiltere ve Fransa'nın Arap dünyasındaki
itibarı, 1967 Savaşı'ndan sonra artmaya başlamıştır.
Bunun da temel nedeni anılan ülkelerin, Filistin
sorununda İsrail'e mesafeli bir yaklaşımı
benimsemeleridir.
İsrail'in 1967 Savaşı'nda Sina Yarımadası,
Golan Tepeleri, Kudüs'ün Ürdün denetiminde
kalan bölümünü ele geçirerek topraklarını
genişletmesi, uluslararası toplumda bu ülkeye
yönelik tepkilerin artmasına neden olmuştu.
Savışın sonunda BM Genel Kurulu tarafından
kabul edilen ve İsrail'in işgal ettiği tüm
topraklardan çekilmesini öngören 242 sayılı
kararın İngilizce ve Fransızca metinleri arasında
yorum farklılığı ortaya çıktığında Fransa,
İsrail'in işgal ettiği tüm topraklardan ayrılması
anlamını içeren Fransızca metnin esas alınmasını
istemiş, ayrıca İsrail'e daha önceden parası
ödenen savaş uçaklarını "savaşan taraflara
ambargo kararı" çerçevesinde teslim etmemiştir.
Bu uçaklar daha sonra Libya'ya satılmıştır.
(9)
1969 yılında De Gaulle, Ortadoğu Sorununa
çözüm bulunması amacıyla İngiltere, Fransa,
ABD ve SSCB arasında dörtlü görüşme önermiş,
ancak bu görüşmeden somut bir netice çıkmamıştır.
1969 yılında Süveyş Kanalı bölgesinde 4 SSCB
jetinin İsrail tarafından düşürülmesi ile
başlayan gerilimin ABD-SSCB çatışmasına dönüşmesi
ihtimali belirince İsrail, ABD'den 242 sayılı
kararı kabul etmesi için zorlanmayacağına
ilişkin taahhüt almıştır. Bu dönemde Fransa
ve İngiltere, Arap-İsrail çatışmasında tarafsız
konumda olmalarına karşılık, İsrail tarafından
Arap yanlısı olarak eleştirilmişlerdir. Fransa'nın
tutumunun düşmanca olarak nitelendiren İsrail,
İngiltere'ye karşı da kuşkularını dile getirmiştir.
(10)
1.3. AT'de Ortak Dış Politika Arayışı
ve Venedik Deklarasyonu
1970 yılında AT üyelerinin dış politikada
işbirliği yapmalarını öngören Avrupa Siyasi
İşbirliği mekanizması başladığında ilk gündem
maddesi, Arap-İsrail çatışması olmuştur. Fransa,
AT ülkelerini Arap-İsrail çatışmasında tutum
belirlemeye zorlamıştır. (11)
1971'in ilk yarısında AT dönem başkanlığını
yürüten Fransa'nın Dışişleri Bakanlığı tarafından
ortak tutum belirlenmesi amacıyla hazırlanan
metin, 6 ülke arasında yoğun biçimde tartışılmış
ve karar taslağı oluşturulmuştur. Almanya
ve Hollanda, 242 sayılı kararın uygulanmasını
öngören taslağı onaylamaya hazır olduklarını,
ancak kendilerinin isimlerinin zikredilmemesini
istemişlerdir. Öte yandan Almanya'da Fransız
teklifini kabul ettiği için yoğun eleştirilere
uğrayan Dışişleri Bakanı, üzerinde konuşulan
metnin görüşmelere zemin oluşturacak çalışma
raporu olduğunu söylemiştir. (12)
1973 petrol krizi öncesinde, Almanya ve Hollanda'nın
Arap-İsrail çatışmasındaki tutumu Fransa'dan
uzaktı. Almanya, Nazi geçmişinden uzaklaşmak
amacıyla İsrail ile yakın ilişki içerisine
girerken, Hollanda, Arap-İsrail çatışmasını
bir mülteci sorunu olarak değerlendirmiştir.
Adı geçen iki ülke, 1967 Savaşı'nda, Arapları
destekleyen Fransa'dan farklı olarak tarafsız
kalmışlardı. Ancak Almanya ve Hollanda, Batı
Avrupa'nın Ortadoğu petrolüne olan bağımlılığının
farkına varmışlar; AT içindeki müzakerelerin
de etkisiyle Hollanda bir süre sonra tutumunu
değiştirmiş ve BM Genel Kurulunda konuşan
Hollanda Dışişleri Bakanı, "güç kullanılarak
toprak kazanmanın kabul edilemeyeceğini"
söylemiştir. (13) AT ülkeleri, 1972 sonunda
BM Genel Kurulundaki oylamada ortak hareket
etmişlerdir. AT'nin Arap-İsrail çatışmasına
ilişkin tutumu, 1973 Savaşı'nda petrol ambargosu
kararı ile birlikte daha net bir görünüm kazanmıştır.
Arap ülkelerinin Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri
Teşkilatı (OAPEC) kanalıyla uygulamaya konulan
petrol ambargosu kararına göre, tüketici ülkeler
üç kategoriye ayrılmıştır. Dost ülkeler olarak
kabul edilenler bakımından hiçbir kesinti
yapılmamış, buna karşılık Arap-İsrail çatışmasındaki
tutumları İsrail yanlısı olarak değerlendirilenlere
ambargo, tarafsız kalanlara da kesinti uygulanmıştır.
Bu sınıflandırmada Fransa ve İngiltere birinci
grupta yer alırken, Hollanda'ya ambargo uygulanmış,
diğer AT ülkeleri ise belli kesintilerle karşılaşmışlardır.
(14)
5 Ekim 1973'te Arap-İsrail çatışması başladığında
AT ülkelerini bu konudaki ilk açıklamaları
dağınık ve bütünlükten yoksun bir görünüm
taşımıştır. Fransa; Arap dünyasının İsrail'e
karşı saldırısını anladığını ifade ederken;
Hollanda, savaşın başlamasından Mısır ve Suriye'yi
sorumlu tutmuştur. Savaşın başlamasından bir
hafta sonra 9 AT ülkesinin Dışişleri Bakanlarının
katıldığı toplantıda ortak bir tutum belirlenememiştir.
Ancak Fransa ve İngiltere'nin baskısı ile
taraflar, 13 Ekim'de bir deklarasyon yayınlamışlardır.
Taraflara ateşkes çağrısında bulunulan deklarasyonda
ayrıca görüşmelerin 242 sayılı karar esas
alınarak yapılması önerilmiş, İsrail'e 1967
Savaşı'nda işgal ettiği tüm toprakları tahliye
etmesi çağrısı yapılmış ve bölgedeki her devletin
güvenli ve tanınan sınırlarda barış içinde
yaşamaya hakkı bulunduğu ifade edilmiştir.
(15)
1973 Aralık ayında AT Devlet ve Hükümet Başkanları
tarafından Kopenhag'da yayınlanan ortak bildiride
ise Filistinlilerin haklarından bahsedilmiş,
ancak bu hakların neleri içerdiği tanımlanmamıştır.
1974 yılında AT ülkeleri adına yapılan ortak
açıklamada "Filistinliler" yerine
"Filistin halkı" terimi kullanılmıştır.
AT ülkeleri, 1975 yılında BM Genel Kurulunda,
Ortadoğu sorununun çözümü için Filistin halkının
hakları üzerinde durmuş ve ulusal kimliğini
ifade etmesinin gereğini dile getirmişlerdir.
Sonraki yıllarda yapılan toplantılarda "ulusal
kimliği ifade etmenin yöntemi ulusal bir toprak
parçasına sahip olmak" anlamına geldiği
belirtilmiş ve "Filistin halkının anavatanı"
terimi kullanılmıştır. (16)
1977 Haziran ayında yapılan AT Devlet ve
Hükümet Başkanları zirvesinde 9'lar, İngiltere
tarafından hazırlanan metni kabul etmişlerdir.
Söz konusu metinde Ortadoğu sorununa çözümün
ancak "Filistin halkına meşru haklarının
verilmesi ve bir anavatana sahip olmak da
dahil olmak üzere diğer meşru haklarının tanınması
ile sağlanabileceği"ne işaret edilmiştir.
(17) Bildiride Filistin halkının görüşmelere
doğrudan katılması istenmiş, ancak Arapların
Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ), Filistinlilerin
meşru temsilcisi olarak kabul edilmesi talebi
bildiride yer almamıştır.
Fransa, 1974 yılında FKÖ'ye BM Genel Kurulunda
gözlemci statüsü tanınmasını teklif etmiştir.
Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d'Easting 1979
Ocak ayında çıktığı Ortadoğu turunda Filistinlilerin
self-determinasyon hakkını dile getirmiş ve
görüşmelere FKÖ'nün katılması gerektiğini
bildirmiştir. Öte yandan 1979 yılında Almanya
Başbakanı Willy Brant, FKÖ lideri Yasir Arafat
ile Viyana'da baş başa görüşme yapmıştır.
(18)
1979 yılında İngiltere ve Fransa'nın BM'nin
242 sayılı kararına "Filistin halkının
self determinasyon hakkı barış çabalarının
ayrılmaz bir parçasıdır" ifadesini eklemek
için yaptıkları girişim, ABD engeli nedeniyle
sonuçsuz kalmıştır.
AT'nin Filistin sorunu konusunda en önemli
başarısı ise 1980 Haziran ayında yayınlanan
Venedik Deklarasyonu olmuştur. Dokuz AT ülkesi
adına yapılan açıklamada, Ortadoğu'da barışın
asgari koşulunun Filistinlilerin kendi geleceklerini
belirleme hakkının tanınmasından geçtiği,
barışın ancak FKÖ'nün görüşmelere eşit statülü
taraf olarak kabul edilmesi ile mümkün olacağı
ifade edilmiştir. İsrail dahil, bölgedeki
tüm devletlerin güvenlik içinde yaşamaya hakları
olduğu belirtilen deklarasyonda ayrıca İsrail'den
1967 Savaşı sonunda işgal ettiği topraklarda
kurulan yerleşim birimlerini kaldırması istenmiştir.
(19) İsrail'in karşı çıktığı bu deklarasyon
Arap dünyası ve FKÖ tarafından önemli bir
adım olarak değerlendirilmiştir. (20)
1.4. Ortadoğu Barış Konferansı Öncesinde
AT'nin Tutumu
1973 Ekim Savaşı'nın ardından Ortadoğu sorununa
çözüm bulmak için diplomatik çabalar yeniden
yoğunluk kazanmıştır. ABD yönetimi, bu evrede
tüm tarafların katıldığı kapsamlı müzakereler
yerine adım adım ilerleme stratejisini benimsemiş
ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'in başlattığı
"mekik diplomasisi" sonucunda İsrail
ile Mısır arasında diyalog kurulmuştur. İki
ülke arasında yapılan gizli görüşmelerde ilerleme
sağlanması üzerine Mısır, Süveyş kanalı üzerinde
yeniden egemenlik tesis etmiştir. Taraflar
arasındaki kaydedilen bu ilerlemenin ardından
Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, 1977 yılında
İsrail'i ziyaret etmiş ve Knesset'te (İsrail
Parlamentosu) konuşma yapmıştır. Taraflar
arasında devam eden diyalog çerçevesinde Sina
Yarımadası'ndaki işgalin sona ermesi karşılığında
Mısır'ın İsrail ile barış anlaşması imzalayabileceği
anlaşılmıştır. (21)
ABD'nin himayesi altında Eylül 1978'de ABD'nin
Camp David kentinde başlayan Mısır-İsrail
barış müzakerelerinin ardından 1979 Mart ayında
Camp David'de iki anlaşma imzalanmıştır. Bunlardan
birisi Mısır-İsrail Barış Antlaşması, diğeri
ise Ortadoğu barışına ilişkin genel hükümler
ihtiva eden çerçeve anlaşmasıdır. Mısır-İsrail
barış anlaşması, Sina Yarımadası'nın Mısır'a
geri verilmesini, Çerçeve Anlaşması ise Mısır,
İsrail, Ürdün hükümetleri ile Filistin halkının
temsilcilerinin bir araya gelerek Filistin
sorununun çözümü için görüşmeler yapmasını,
Batı Yakası ve Gazze ile ilgili görüşmelerin
üç aşamada tamamlanmasını düzenlemiştir. (22)
Mısır'ın diğer Arap ülkelerinden ayrı olarak
İsrail ile anlaşma imzalaması Arap dünyasında
büyük tepki doğurmuştur. Bağdat'ta toplanan
Arap Birliği Zirvesi'nde Kahire'de bulunan
diplomatik temsilcilerinin geri çekilmesi
kararı çıkarılmıştır. (23)
Fransa, Arap dünyasında Mısır'a duyulan tepkiyi
dikkate alarak ilgili tüm tarafların katılacağı
uluslararası Ortadoğu Konferansı için AT'nin
öneride bulunmasını istemiş, ancak Almanya
ve İngiltere'nin muhalefeti nedeniyle AT içinde
bu yönde bir karar alınamamıştır.(24) Buna
rağmen AT ülkeleri, Camp David sürecini desteklemişlerdir.
1982 yılında Sina Yarımadası'nda oluşturulan
barış gücüne İngiltere, Fransa, İtalya ve
Hollanda askeri kuvvet tahsis etmiştir.
1980'li yıllarda meydana gelen İsrail'in
Güney Lübnan'a yönelik saldırısı, Irak nükleer
reaktörünün İsrail hava kuvvetleri tarafından
bombalanması gibi olaylar karşısında AT tarafından
yayınlanan bildirilerde, Filistinlilerin hakları
üzerinde durulmuş ve Venedik Deklarasyonu'na
atıf yapılmıştır. (25)
1987 yılında AT üyesi devletler tarafından
yapılan açıklamada BM çatısı altında Ortadoğu
Barış Konferansı toplanması önerilmiş ve AT'nin
bu çerçevede her türlü desteği vermeye hazır
olduğu belirtilmiştir. (26) Ancak İran-Irak
Savaşı'nın devam ettiği bir dönemde bu öneri
pratiğe aktarılamamıştır.
AT'nin Arap-İsrail çatışmasındaki genel tutumu
deklarasyon yayınlamakla sınırlı kalmamıştır.
1982 yılında İsrail, FKÖ'nün barakalarını
ortadan kaldırmak için Lübnan'a yaptığı saldırı
üzerine AT, ekonomik yaptırım kararı alamamış
ancak, AT ile İsrail arasında imzalanan mali
protokolü onaylamayı reddetmiştir. 1987 yılında
işgal altında yaşayan Filistinlilere doğrudan
yardım programı başlatılmıştır. AT Komisyonu
ve Parlamentosu, işgal altında yaşayan Filistinli
çiftçilerin ürettiği ürünlerin AT pazarına
ulaşmasını engelleyen İsrail yönetimini uyarmıştır.
1989 yılında İsrail'in işgal altındaki topraklarda
bulunan üniversiteleri kapatması üzerine AT-İsrail
bilimsel işbirliği anlaşması askıya alınmıştır.
(27)
1.5. Madrid Konferansı ve AB'nin Barış
Sürecine Katkısı
Arap-İsrail çatışmasına çözüm bulmak amacıyla
en kapsamlı girişim, 1991 Ekim ayında ABD
ve SSCB'nin ortak sponsorluğunda Madrid'de
başlayan Ortadoğu Barışı Konferansı olmuştur.
Konferansa İsrail, Suriye, Lübnan, FKÖ ve
Ürdün katılmıştır. Konferansın temel amacı,
BM Genel Kurulu'nun 242 ve 338 sayılı kararları
çerçevesinde İsrail'in işgal ettiği toprakları
tahliye etmesi karşılığında Suriye, Lübnan,
FKÖ ve Ürdün'ün İsrail'i tanıması ve taraflar
arasında barış tesis edilmesi olarak belirlenmiştir.
İsrail, Konferansın başında FKÖ ile doğrudan
ilişki kurmayacağını açıklamış, bu nedenle
Oslo süreci öncesinde Filistin temsilcileri
Ürdün heyeti içinde yer almıştır. (28)
1992 yılında İsrail seçimlerini İşçi Partisi'nin
kazanmasının ardından Ocak 1993'te FKÖ ile
İsrail arasında Oslo süreci olarak bilinen
gizli görüşmeler başlamıştır. 9 Eylül 1993'te
taraflar birbirlerini tanımışlar ve ardından
13 Ekim 1993'te Washington'da Prensipler Deklarasyonu
imzalanmıştır. Söz konusu deklarasyona göre
taraflar öncelikle Gazze ve Eriha'da Filistin
Özerk Yönetimi kurulması, daha sonra Batı
Şeria'nın diğer bölgelerini de içerecek şekilde
genişletilmesi konusunda mutabakat sağlamışlardır.
İsrail ile Filistin arasında güven arttırıcı
önlemlerin yarattığı istikrar koşullarında
nihaî statü görüşmelerinin başlaması ve bu
çerçevede Kudüs'ün statüsü, mülteciler, su,
yerleşim birimleri ve sınır sorunlarının ele
alınması kararlaştırılmıştır. (29)
Oslo süreci hükümlerine uygun olarak Gazze
Şeridi ve Eriha'da Filistin Özerk Yönetiminin
kurulmasını düzenleyen Kahire Antlaşması,
İsrail ile FKÖ arasında 4 Mayıs 1994'te imzalanmıştır.
28 Eylül 1995'te imzalanan geçici antlaşma
ile Filistin otonomisinin sınırları genişletilmiş
ve 20 Ocak 1996'da seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştır.
Bu arada Ürdün ile İsrail arasında 1994 Ekim
Barış Antlaşması imzalanmıştır.
AT, Madrid Barış Konferansı ile başlayan
Ortadoğu barış sürecini her aşamada desteklemiştir.
Konferansın AT Devlet ve Hükümet Başkanlarının
1980 Venedik Deklarasyonu'ndaki esaslar çerçevesinde
düzenlenmesi, AT'nin siyasal perspektifini
ortaya koymuştur. 1990'lı yıllarda toplanan
AT zirveleri sonunda yayınlanan bildirgelerde
de Ortadoğu barış sürecinin desteklendiği
ifadesine yer verilmiş, İsrail ile Filistinliler
arasında sağlanacak uzlaşmanın uluslararası
barış ve güvenliğe olumlu katkıda bulunacağı
ifade edilmiştir.
Maastricht Antlaşması'nın ikinci sütununda
düzenlenen OGDP çerçevesinde Nisan 1994'te
kabul edilen ilk ortak eylemin konusu Ortadoğu
barış süreci olmuş, AB'nin Ortadoğu barış
sürecini koşulsuz olarak desteklediği ifade
edilmiştir. Ortak eylemde ayrıca işgal edilmiş
topraklarda İsrail yerleşim birimlerinde incelemeler
yapılmasını, İsrail'in Araplara uyguladığı
boykotun kaldırılması için çaba gösterilmesini
öngörmüştür. Daha sonra kabul edilen ortak
eylemlerin konusu ise Filistin polis gücünün
oluşumuna katkı sağlanması ve eğitim verilmesi,
Batı Şeria ve Gazze şeridinde yapılacak seçimlere
gözlemci gönderilmesini içermiştir. Eylem
kararında ayrıca ihtiyaç duyulması halinde
Filistin özerk bölgelerinde uluslararası yönetim
oluşturulması ve bölgenin imarı için uluslararası
ekonomik konferans toplanması çağrısı da yer
almıştır. AB, 1994-1998 yılları arasında Filistin
Özerk Bölgesinin imarı için, yarısı bağış
yarısı uzun dönemli kredi olmak üzere 500
milyon ECU kaynak tahsis etmiştir. (30)
AB ayrıca barış sürecindeki gelişmeleri yakından
izlemek ve taraflar arasındaki görüş ayrılıklarında
arabuluculuk yapmak için 1996 yılında Miguel
Angel Moratinos'i özel temsilci olarak atamıştır.
Filistin Özerk Bölgesinin kalkındırılması
amacıyla 1993 Ekim ayında Washington'da yapılan
Katkıda Bulunan Ülkeler Konferansı'nda katılımcılar
2.4 milyar dolar yardımın 1994-1998 aralığında
yapılmasını kararlaştırmışlardır. Bu çerçevede
AB, söz konusu yardımın % 38'ini karşılamayı
taahhüt etmiştir. Diğer ülkelerden ABD % 22,
Japonya % 9, Dünya Bankası % 7, Suudi Arabistan
% 4 ve diğer ülkeler % 20 katkı sağlamayı
kabul etmiştir. AB'nin bu çerçevede yaptığı
yardımların fiili gerçekleşme oranı ise 1.68
milyon ECU olmuştur. Ayrıca AB tarafından
Filistinlilere yardım için kurulan Birleşmiş
Milletler Yardım ve Çalışma Ajansı'na (UNRWA)
270 milyon ECU hibe edilmiştir. (31)
AB'nin Ortadoğu barış sürecine katkısı çerçevesinde
ayrıca Gazze'ye havaalanı ve liman inşa edilmiş,
FKÖ lideri Yaser Arafat ile Filistin Özerk
Yönetimi adına ortaklık anlaşması imzalanmıştır.
(32)
AB'nin Arap-İsrail çatışmasına karşı tutumu
1970'ten günümüze kadar her ne kadar üye ülkeler
arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle son
yıllara kadar kendi içinde bütünlük görünümü
taşımamış ise de, bu durum AB'nin Ortadoğu
barış sürecinin en büyük destekçisi olduğu
gerçeğini değiştirmemektedir.
2. AB'nin "Yugoslavya Politikası"
2.1. Yugoslavya'nın Özgül Koşulları
Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından Sırp-Hırvat-Sloven
Krallığı olarak kurulan devletin adı, 1918
yılında Yugoslavya olarak değiştirilmiştir.
Sırpça-Hırvatça dilinde "Yugoslav"
Güney Slavları anlamına gelmektedir; "Yugoslavya"
ise Güney Slavların yurdu demektir. Kelime
ilk kez 1839 yılında Theodor Pavloviç adlı
bir Sırp tarihçi tarafından kullanılmıştır.
(33)
Güney Slav Ulusları, Sırplar, Hırvatlar,
Slovenler ve Bulgarlardan oluşmaktadır. Slav
dünyasında Polonyalılar, Çekler ve Slovaklar
Batı Slavları; Ruslar, Ukraynalılar ve Beyaz
Ruslar ise Doğu Slavları olarak adlandırılmaktadır.
Bosna Hersek'te yaşayan Boşnaklar da etnik
bakımdan Slav kökenlidirler.
Parçalanma öncesinde Yugoslavya etnik yapı,
dil, din/mezhep ve kültür bakımından dünyanın
en karmaşık bölgeleri arasında yer almıştır.
Bu ülkede yüzyıllardan beri çoğunluğu oluşturanlar,
Slav kökenli halklar olmuştur. Tito yönetimi
tarafından ulus olarak tanınan ve kendilerine
Yugoslavya içinde Federe Cumhuriyet kurma
hakkı verilen halklardan Sırp, Hırvat, Sloven,
Karadağlı, Makedon ve Boşnaklar Slav etnik
bakımdan Slav kökenlidirler. Kökenleri İlliryalılara
dayanan Arnavutların bölgedeki varlığı ise
Slavlardan çok daha geriye, M.Ö. 725'lere
kadar uzanmaktadır. (34)
Tito yönetimi tarafından "ulus"
kimlikleri tanınanların dışında kalanlar,
1991 yılında ülke nüfusunun yüzde 10'unu oluşturmakta
ve genelde Sırbistan içerisinde ve ona bağlı
özerk bölgeler olan Voyvodina ve Kosova'da
yaşamaktaydılar. (35) Tito yönetimi tarafından
"milliyet" olarak tanınan azınlıklar
Arnavutlar, Macarlar; Bulgarlar, Çekler, Çingeneler,
İtalyanlar, Romenler, Rutenler, Slovaklar
ve Türkleri içine almıştır. Bunların dışında
kalan ulusallık ve etnik gruplar ise Avusturyalılar,
Grekler, Yahudiler, Almanlar, Polonyalılar,
Ukraynalılar, Ulahlar ve kendilerini Yugoslav
olarak adlandıranlar şeklindedir.
Dil bakımından yapılan ayrım esas alındığında
Sırplar, Hırvatlar ve Bosna Müslümanları aynı
dili (Sırpça-Hırvatça) konuştuğu, buna karşılık
Makedonların ve Slovenlerin ayrı ulusal dillere
sahip oldukları anlaşılmaktadır. Makedon ve
Slovenler bakımından dil, ayrı ulus kimliğinin
dayanağını oluşturmuş ve onları diğerlerinden
ayırmıştır. Sırpça-Hırvatça dilinin yazımında
Sırplar Kiril Alfabesini, buna karşılık Boşnaklar
ve Hırvatlar ise Latin alfabesini kullanmaktadırlar.
Sırp, Hırvat ve Bosnalı Müslümanlar arasında
ulusal kimliğin oluşmasında tarihsel geçmiş
ve geleneklerin dışında din/mezhep ayrımı
önem taşımaktadır. Bosna Hersek'te yaşayan
Boşnakları diğerlerinde ayıran din farklılığıdır;
Boşnaklar 15. yüzyılda Müslümanlığı benimsemişlerdir.
Buna karşılık Hırvatlarla Sırplar arasındaki
temel ayrım mezhep farklılığına dayanmaktadır.
Slovenler ve Hırvatlar Katolik, buna karşılık
Sırplar, Karadağlılar ve Makedonlar Ortodoks
mezhebindendir.
Bir azınlıklar mozaiği görünümünde olan Yugoslavya'da
"etnik uyum" 1980 yılında Tito'nun
ölmesiyle birlikte bozulmuştur. Sırpların
ve Hırvatların ardından Yugoslavya'nın en
kalabalık ulusunu oluşturan Arnavutların 1980'lerin
başında Cumhuriyet statüsü kazanmak için Kosova'da
başlattığı eylemler, Tito'nun döneminde "uyuklayan"
milliyetçi akımların Yugoslavya genelinde
alevlenmesine neden olmuştur. Geleceklerini
Batıda gören Slovenya ve Hırvatistan ayrılıkçı
milliyetçiliği benimserken, Federal Ordunun
desteğini de arkasına alan Sırplar, Yugoslavya
genelinde hegemonya kurma hevesine kapılmışlardır.
2.2. "Yugoslav Uyumu"nun Ortadan
Kalkması
Yugoslavya'nın parçalanmasına yol açan faktörlerin
başında 1974 anayasası ile kurulan dengenin
bozulması gelmektedir. Sırbistan Parlamentosu'nun
1989 yılında Kosova ve Voyvodina'nın özerklik
statülerini ortadan kaldırması bu yönde atılan
ilk adım olmuştur. Söz konusu kararın ardından
Kosova ve Voyvodina'nın 8 kişilik Federal
Başkanlık Konseyi'nde temsili devam etmiş;
buna karşılık oylamalarda Sırbistan'dan bağımsız
hareket etme iktidarı ortadan kalkmıştır.
Karadağ Cumhuriyeti'nin her koşulda Sırbistan
ile birlikte hareket ettiği dikkate alındığında,
Sırpların 8 kişilik Federal Başkanlık Konseyi'nde
oyları 4'e yükselmiş, böylece Sırbistan'ın
istemediği bir kararın Konseyden geçmesi olanak
dışı hale gelmiştir. (36)
Sırbistan'ın Federasyondan izin almadan gerçekleştirdiği
değişikliğin ardından Eylül 1989'da Slovenya
Meclisi, kendi anayasasında değişiklik yaparak
bir yıl sonra çok partili seçim yapma kararı
almıştır. Kısa bir süre sonra benzeri bir
karar, Hırvatistan Parlamentosu tarafından
kabul edilmiştir. (37)
Cumhuriyetler ile Federasyon arasındaki sorunları
ele almak üzere, 1990 Ocak-Şubat aylarında
toplanan Yugoslavya Komünist Partisi 14. Olağanüstü
Kongresi'nde görüş ayrılıkları giderilememiş,
ancak çok önemli bir karar alınmıştır: Yugoslavya
Komünist Partisi'nin "öncü rolüne ve
iktidar tekeli"ne son verilmiştir. Kararın
ardından Slovenya, gevşek bir federasyon,
pazar ekonomisi ve parlamenter demokrasi önermiştir.
Ancak Sırbistan'ın tam aksi yönde ortaya koyduğu
katı tutum uzlaşma zeminini yok etmiş ve Sloven
delegeler Kongreyi terk etmişlerdir. Yugoslavya
Komünist Partisi'nin tasfiyesi anlamına gelen
kararın ardından Cumhuriyetlerde, daha önceden
kurulmuş olan milliyetçi partilerin faaliyetleri
hız kazanmıştır. (38)
Öte yandan Cumhuriyetlerin Parlamentolarında
birbiri ardına egemenlik kararları alınmış,
söz konusu kararlarda Cumhuriyetlerin, Federasyondan
bağımsız hareket etmeye haklarının bulunduğu
vurgulanmıştır. Böylece Cumhuriyetlerde hem
devletin hem hükümetin temsilcisi olan Komünist
Partinin yerel örgütlerinin etkinliği ortadan
kalkmıştır. Ayrıca Federal Ordu'nun gücü tüm
bu gelişmeler nedeniyle olumsuz yönde etkilemiştir.
Yugoslavya'da çözülmeyi hızlandıran bir başka
faktör, 1990 yılında yapılan seçimler olmuştur.
Nisan ve Mayıs aylarında Hırvatistan ve Slovenya'da,
Kasım ayında Makedonya'da ve Aralık ayında
da Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerinde
seçimler yapılmıştır. Karadağ ve Sırbistan'da
eski Komünistler, Hırvatistan, Slovenya ve
Makedonya'da yeni kurulan milliyetçi partiler
seçimleri kazanmışlardır. Kosova Arnavutları
seçimleri boykot ederken, Bosna Hersek'te
Sırp, Hırvat ve Boşnakların milliyetçi partileri
arasında koalisyon kurulmuştur. (39)
Seçimlerin ardından Yugoslavya'nın temel
gündemi siyasal sistemin yeniden yapılanması
olmuştur. Bu çerçevede Hırvatistan ve Makedonya,
Yugoslav Federal sisteminde reform yapılması
görüşünü savunurken, Sırbistan reformların
parçalanmaya yol açacağını, bundan kaçınmak
için merkezi yönetimini güçlendirilmesi gerektiği
ileri sürmüştür. (40) Öte yandan Sırpların
tezini destekleyen Federal Ordu, 1974 Anayasası'nın
240. maddesinin kendisine "anayasa ile
kurulmuş sosyal düzeni koruma" görevini
verdiğini belirtmiştir. (41)
Sırbistan'ın statükocu tavrı, Hırvatistan
ve Slovenya'da ayrılıkçı eğilimleri daha da
güçlendirmiştir. Özellikle Federal Ordunun
Sırbistan ve Slovenya seçimlerine müdahale
etme teşebbüsü, adı geçen Cumhuriyetleri yeni
arayışlara itmiştir. Subay kadrosunun büyük
çoğunluğunu Sırp ve Karadağlıların oluşturduğu
Federal Ordu, seçimlerin ardından ordu depolarından
Cumhuriyetlerdeki polis gücüne gönderilen
silah ve cephane sevkıyatını durdurmuştur.
Ordunun yerel emniyet güçlerini karşısına
alması, Hırvatistan ve Slovenya'yı dışarıdan
silah tedarik etmeye itmiş, adı geçen Cumhuriyetler
kendi savunma ve güvenlik birimlerini yeniden
oluşturmuşlardır. (42)
1991 yılı Nisan ayında Hırvatistan ve Slovenya,
Yugoslavya Federasyonu yerine "egemen
devletler birliği" adı altında yeni bir
çatı kurulması teklifini ortaya atmışlardır.
Buna karşılık Miloseviç, Yugoslavya'nın ancak
"merkezileşmiş bir yapı içinde eşit cumhuriyetler
ve halklar birliği" modelinde esenliğe
çıkacağını öne sürmüştür. Bu iki öneriyi uzlaştıran
Makedonya ve Bosna Hersek ise "egemenlik
hakları tanınmak kaydıyla Cumhuriyetler arasında
yeni bir birlik" kurulması görüşünü dile
getirmişlerdir. Federal Ordu desteğini de
arkasına alan Sırbistan, kendi çözümünü açıklamıştır:
"Yugoslavya genelinde Sırplar tek bir
devlet altında yaşayacaktır. Sırpları herhangi
bir yerde azınlık durumuna getirecek tüm çözümlere
Sırbistan karşıdır." (43) Öte yandan
Hırvatistan ve Bosna Hersek'te yaşayan Sırplar,
Sırbistan'ın kışkırtmasıyla 1990 sonlarından
itibaren çoğunlukta bulundukları yerlerde
"özerk bölgeler" ilan etmeye başlamışlardır.
(44)
Fiilen dağılma sürecine giren Yugoslavya'da
Sırpların katı tutumu gelişmeleri daha da
hızlandırmıştır. 1991 yılı Temmuz ayında Hırvatistan
temsilcisi Stipe Mesiç'in Kolektif Devlet
Başkanlığına atanmasını Sırbistan veto etmiştir.
Bu olayla birlikte patlak veren anayasal bunalım,
Yugoslavya'yı bir arada tutmanın fiilen mümkün
olmadığını ortaya koymuştur. (45)
2.3. AT'nin "Toprak Bütünlüğü"
-"Tanıma" İkilemi
AT Yugoslavya bunalımının ilk aşamasında
kararsız bir tutum sergilemiştir. 1991 yılı
Haziran ayında Hırvatistan ve Slovenya'nın
bağımsızlık ilan etmesinin hemen ardından
Federal Ordunun müdahalesi ile çatışmalar
başladığında AT bir açıklama yaparak "Yugoslavya'nın
toprak bütünlüğü"nü desteklendiği bildirmiştir.
(46) AT; Yugoslavya krizinin Hırvatistan-Sırbistan
çatışmaları şeklinde cereyan eden birinci
aşamasında bir yandan gözlemci göndererek
durumu kontrol etmeye, öte yandan savaşan
taraflar arasında arabuluculuk yapmaya özen
göstermiştir. Bu önlemlerin etkili olmadığı
ortaya çıkınca, ekonomik yaptırım kararlarının
uygulanması tartışmaya açılmıştır.
Federal Ordu desteğindeki Sırpların Hırvatistan'a
saldırması ile 1991 ortasında başlayan çatışmalar
aralıklarla devam ederken AT'nin önerisi ile
savaşan taraflar 5 Kasım'da Lahey Barış Konferansı'nda
bir araya gelmiştir. Bu arada İngiltere eski
Dışişleri Bakanı Lord Carrington, AT adına
arabulucu olarak görevlendirilmiştir. Konferansta
AT'nin Yugoslavya'yı oluşturan Cumhuriyetlerin
mevcut sınırlarının uluslararası sınır olmasını
öngören siyasal çözüm önerisi, ekonomik yaptırım
tehditlerine rağmen Sırbistan tarafından kabul
edilmemiştir. Sırp yönetimine göre AT planı,
Sırbistan dışında kalan Sırpların otonomisi
için gerekli garantiler içermemektedir. Sırp
liderliği tarafından hazırlanan alternatif
"Mini Yugoslavya" önerisi ise Sırbistan
ve Karadağ'ın dışında Federasyon içinde kalmak
isteyen herkesi, özellikle de Hırvatistan
ve Bosna Hersek'teki Sırp otonom bölgelerini
kapsamıştır. Konferansta bir uzlaşma sağlanamaması
üzerine, AT tarafından diplomatik çabalara
ek olarak ekonomik yaptırımların uygulanması
kararı alınmıştır.
Öte yandan Konferansın ardından çatışan taraflar
arasında tampon bölge oluşturulması ve buralara
barış gücü askeri yerleştirilmesi önerilmiştir.
Bu konuda AT tarafından bir eylemde bulunulmazken
çatışmaların yoğunlaşarak devam etmesi üzerine
BM Güvenlik Konseyi, Kasım ayı sonunda Yugoslavya'ya
barış gücü gönderme kararı almıştır. (47)
Öte yandan 12 Kasım 1991'de Avrupa Siyasi
İşbirliği çerçevesinde konu tartışılmış ve
AT Yugoslavya'ya ekonomik yaptırım kararı
almıştır. Söz konusu kararın içeriği şu şekildedir:
(48)
-Yugoslavya'nın AT ile imzalamaya hazırlandığı
ticaret ve işbirliği anlaşmasının dondurulması
-Tekstil limitlerinin düşürülmesi
-Yugoslavya'nın PHARE programından yararlanan
ülkeler listesinden çıkarılması
- G-24 forumundan Yugoslavya'nın çıkarılması
-Silah ambargosu ve petrol ambargosu için
BM'ye çağrı yapılması
Yaptırımlar nedeniyle Yugoslavya'nın ekonomik
kaybı 650 milyon dolar ila 1.2 milyar dolar
arasında değişmiştir. Yugoslavya ile AT arasında
1991-1995 yıllarını kapsayan 807 milyon ECU
değerindeki üçüncü mali protokol ve PHARE
programından Yugoslavya'ya tahsis edilen 100
milyon ECU iptal edilmiştir. (49)
AT, 1991 Kasım-Aralık aylarında çatışmalardan
etkilenen sivil nüfusa 14.6 milyon ECU insani
yardim yapmıştır.
AT'nin tüm Yugoslavya için uygulamaya koyduğu
ekonomik yaptırımlardan saldırgan taraf olan
Sırpların dışında saldırıya uğrayanların da
olumsuz etkilenmesi üzerine 2 Aralık 1991'de
Sırbistan ve Karadağ dışında kalan Cumhuriyetler
için yaptırımlar kaldırılmıştır.
Yugoslavya krizinde AT için dönüm noktası
Vukovar kentinin düşmesi olmuştur. Kentin
Sırpların eline geçmesinden sonra 16 Aralık'ta
AT tarafından yapılan açıklamada "koşulların
oluşması halinde, Yugoslavya'dan ayrılan Cumhuriyetlerin
15 Ocak 1992'den itibaren tanınabileceği"
ifade edilmiştir. Bu çerçevede bağımsızlık
ilan eden Cumhuriyetlerin tanınma yeterliliklerini
saptamak için Fransız Hukukçu Robert Badinter
başkanlığında bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun
görevi, bağımsızlık ilan eden ülkelerin ekonomik
yeterliklerini ve insan hakları ve demokrasi
bakımından içinde bulundukları durumu saptamak
olarak belirlenmiştir. (50)
Almanya'nın 23 Aralık 1991'de önceden bağımsızlık
ilan eden Hırvatistan ve Slovenya'yı tanıması,
hem Yugoslavya'nın çözülmesinin geri dönülmez
bir noktaya ulaştığını ortaya koymuş, hem
de AT ortak dış politikasının zayıflığını
göstermiştir. Slovenya ve Hırvatistan'ın tanınması
için Badinter Komisyonunun raporu bile beklenmemiştir.
Almanya'nın bu tutumunun gerisinde iç politikaya
yönelik beklentiler yanında, küresel liderlik
talebi ve AT içinde ağırlığını ortaya koyma
niyeti rol oynamıştır. (51) Almanya'nın tanıma
kararında ayrıca savaşın yarattığı göçmen
dalgasından kurtulma gibi bir yanlış beklenti
de rol oynamıştır. Almanya Dışişleri Bakanı
Gencher, tanımanın Sırp saldırılarını sona
erdireceğini öne sürmüştür. (52) Ancak gelişmeler
tam aksi yönde olmuş, tanıma kararının ardından
Yugoslavya'daki çatışmaların şiddeti daha
da artmış ve çatışmalar daha geniş bölgelere
yayılmıştır. Almanya'nın ardından 15 Ocak
1992'de AT, Slovenya ve Hırvatistan'ı tanımıştır.
Böylece, krizin başladığı dönemde "Yugoslavya'nın
toprak bütünlüğü" politikasını savunan
AT, reelpolitik gelişmelerin etkisi ile bağımsızlık
ilan eden Yugoslavya Cumhuriyetleri tanımaya
başlamıştır. Hırvatistan ve Slovenya'nın ardından
AT, 17 Nisan 1992'de Bosna Hersek'i tanımıştır.
Ancak Yunanistan'ın isim itirazı nedeniyle
Makedonya'nın tanınmasında gecikme olmuştur.
2.4. AT'nin Eylemsizliği ve ODGP
Eski Yugoslavya'da patlak veren çatışmaların
ilk evresinde AT ülkeleri arasındaki temel
tartışma çatışmalara ne şekilde müdahale edileceği
üzerinde yoğunlaşmıştır. AT, 1991 yazında
Avrupa Topluluğu Gözlemci Misyonu adıyla silahlı
olmayan güçlerden oluşan ateşkes denetleme
birimi oluşturmuştur. Gözlemciler, ateşkes
anlaşması uygulamalarını denetlemenin dışında
çatışan taraflar arasında arabuluculuk yapmaya
çaba göstermişlerdir. Ancak savaşın yayılması
ve sürekliliği karşısında Fransa, askeri güçle
müdahale seçeneğini ortaya atmıştır. Fransa
tarafından 1992 Ağustos ve Eylül aylarında
BAB üyelerine yapılan çağrıda, çatışma bölgelerine
ateşkesi denetlemek üzere BAB barış gücü gönderilmesi
istenmiştir. Ancak bu öneri diğer üyeler tarafından
kabul görmemiştir. İngiltere, bunun kritik
bir karar olacağını, geniş kapsamlı bir hazırlık
yapılmadan gönderilecek gücün kaosa yol açacağını
bildirmiştir. (53)
Bu arada Fransa'nın önerisi ile oluşturulan
bir çalışma grubunda BAB'ın müdahale seçenekleri
belirlenmiştir. Avrupa gözlemcilerine lojistik
destek öngören birinci seçenek için 2 bin
asker gerekli görülürken, gözlemcilere eskort
ve koruma öngören ikinci seçenekte 5- 6 bin
askere ihtiyaç olduğu saptanmıştır. Üçüncü
seçenekte hafif silahlarla donanmış 4500 -5000
askerden oluşan barış gücü ile 3000 ila 5000
arasında değişen ateşkes gözlemci yer almıştır.
Son seçenek ise 20 bin -30 bin kişiden oluşan
ağır silahlarla donatılmış barış gücü oluşturulmasını
teklif edilmiştir. Ancak bu seçeneklerden
hiçbirisi BAB Bakanlar Konseyi tarafından
uygun bulunmamıştır. (54)
AB üyesi ülkeler arasında barış gücü oluşturulması
konusunda görüş birliği sağlanamayınca dikkatler
BM üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Böylece,
eski Yugoslavya krizine AT'nin müdahalesi
seçeneği ortadan kalkmıştır. AT ülkeleri bundan
sonraki aşamalarda gündeme gelen müdahale
seçenekleri içinde yer almışlardır. Ancak
bu AT şemsiyesi altında olmamıştır.
BM Güvenlik Konseyi tarafından 1992 Şubat
ayında Hırvatistan'da Sırp ve Hırvat güçleri
arasında ateşkesi korumak amacıyla Birleşmiş
Milletler Koruma Gücü (UNPROFOR) kurulması
kararı alınmıştır. İngiltere ve Fransa, bu
gücün içinde aktif olarak yer almışlardır.
Sonraki aylarda ve yıllarda UNPROFOR'un görev
sahası Bosna Hersek ve Makedonya'yı da içerecek
şekilde genişlediğinde AT ülkelerinin katkısı
artarak devam etmiştir. Ancak Almanya, anayasal
engelleri nedeniyle bu güç içerisinde yer
almamıştır.
1992 bahar ayında başlayan ve 1995 sonuna
kadar süren Bosna Hersek iç savaşında barış
gücü görevlerini BM şemsiyesi altında NATO
yerine getirmiştir. NATO'nun Almanya'da bulunan
Kuzey Ordu Harekat Merkezi, UNPROFOR çalışmalarına
destek için Bosna Hersek'e kaydırılmıştır.
Bu dönemde Adriyatik denizi ve Tuna nehrinde
NATO ve BAB tarafından ortaklaşa olarak Karadağ
ve Sırbistan'a karşı deniz ablukası uygulanmıştır.
Bosna üzerinde uçuşa yasak bölgeler, UNPROFAR'a
hava desteği ve Bosna Hersek içindeki "güvenli
bölgeler"in koruması ise İtalya'da bulunan
NATO hava üssünden yönetilmiştir. (55)
UNPROFOR'un Hırvatistan ve Makedonya'daki
işlevi geleneksel barış gücü sınırları içinde
kalırken Bosna Hersek operasyonu insani konvoyları
ve güvenli bölgeleri korumakla sınırlı olmasına
rağmen çoğu kez güç kullanmayı gerektirecek
koşullar altında gerçekleşmiştir. Ancak BM
Genel Sekreteri'nin özel temsilcisi barış
gücü operasyonlarını zora sokmamak ve barış
gücüne destek veren hükümetlerin askerlerini
tehlikeye atmamak için güç kullanılmasına
izin vermemiştir. (56)
Güç kullanma ve güç kullanma tehdidinde kararlılığın
ortaya konulamaması Bosna Hersek operasyonunda
büyük sıkıntılar yaratmıştır. Barış planlarını
ve diplomatik çabaları desteklemekte bütünlük
taşıyan AT ülkeleri, UNPROFOR içinde yer alan
barış gücünün güç kullanması konusunda görüş
ayrılığına düşmüşlerdir. 5 Şubat 1994'te Saraybosna
pazar yerinde katliama yol açan bomba saldırısının
ardından NATO tarafından yayınlanan ültimatomda
Bosnalı Sırplardan 10 gün içinde ağır silahlarını
Saraybosna'nın 20 km uzağına taşımaları istenmiş,
aksi taktirde imha edileceği belirtilmişti.
Bu ültimatomun ardından 18 ay boyunca Saraybosna'ya
topçu saldırısı olmamıştır. 28 Ağustos 1995'teki
saldırının ardından Bosna Sırp mevzilerine
yönelik NATO bombardımanı başlamıştır. Bosna
Hersek'te üç buçuk yıl süren savaşa son veren
de ABD öncülüğünde NATO güçlerinin Sırp mevzilerine
yönelik hava saldırısı olmuştur. Savaşan tarafların
liderleri arasında 1995 Ekim ayında Dayton
Antlaşması imzalanmıştır.
Yugoslavya krizi, AT'nin siyasal itibarını
olumsuz yönde etkilemiştir. 1991 ortasından
1995 sonuna kadar devam eden çatışmaların
AT'nin uluslararası toplumda adını öne çıkaran
bir eylemi olmamıştır. Barış gücü operasyonlarında
ve NATO öncülüğünde 1995'in ikinci yarısında
yapılan hava müdahalesinde kimi AT ülkeleri
aktif olarak yer almışlardır. Ancak bu eylemler
AT adına yapılmamış, ulusal kimliğin öne çıkmasıyla
veya başka uluslararası örgütlerin şemsiyesi
altında gerçekleşmiştir. Tüm bu süreç içinde,
özellikle çatışmalara müdahale bakımından
AT'nin Avrupa Siyasi İşbirliği ve daha sonra
ODGP çerçevesinde dikkat çeken bir eylem kaydedilmemiştir.
Tam aksine Almanya'nın diğer AT ülkelerini
beklemeden Slovenya ve Hırvatistan'ı tek başına
tanıması, Yunanistan'ın Makedonya'nın adı
nedeniyle AT ülkelerinin ortak tutumlarını
engellemesi, çatışmalara müdahale konusunda
İngiltere ve Fransa arasındaki görüş ayrılıkları
ve AT'nin saldırılar karşısında eylemsizliği
Maastricht Antlaşması ile oluşturulan ODGP'den
beklentilerin düşmesine neden olmuştur.
Sonuç
Avrupa Birliği'nin gerek Arap-İsrail ihtilafı
ve gerekse Yugoslavya'nın dağılması sırasında
ortaya koyduğu dış politika pratiği, kendi
içinde bütünsellik taşımayan dağınıklıktan
uzak bir görünümdedir. Bununla birlikte, söz
konusu olaylar Avrupa Birliği'nin dış politika
ve güvenlik alanlarında derinleşmesinin önünü
açmış, neticede yaşanan olumsuzlukların da
etkisiyle günümüzde AB bünyesinde "acil
müdahale gücü" oluşturulması gündeme
gelmiştir.
Avrupa Birliği, başlangıçtan günümüze kadar
olan süreçte Arap-İsrail çatışmasına karşı
tutumu, üye ülkeler arasında görüş ayrılıkları
nedeniyle kendi içerisinde bütünsellik taşımamıştır.
Bununla birlikte bu durum, Fransa başta olmak
üzere Avrupa Birliği ülkelerinin Ortadoğu
barış sürecinin en büyük destekçileri olduğu
gerçeğini değiştirmemektedir. Özellikle, ABD'nin
her ahval ve şart altında İsrail'i desteklediği
düşünüldüğünde Avrupa Birliği'nin tutumu Filistin
sorununun çözümü için ümit verici olmuştur.
Avrupa Birliği'nin Yugoslavya krizindeki
başarısızlığı ise öncelikle erken uyarı ve
çatışma önleme mekanizmasının olmamasından
kaynaklanmıştır. Bu anlamda, henüz oluşum
aşamasındaki ODGP için Yugoslavya krizi büyük
talihsizlik olmuştur. Buna ilave olarak AB,
etnik temizlik amacıyla hareket eden Sırbistan
lideri Miloseviç'i cezalandırmada başarılı
olamamıştır. AB'nin askeri gücünün ve müdahaleyi
mümkün kılacak altyapının olmaması yanında,
krize müdahalede ortak iradenin bulunmaması
olayların tırmanmasına neden olmuştur. Netice
olarak Yugoslavya krizi, AT'nin Balkanlar
konusunda uzun dönemli bir stratejisinin bulunmadığını
göstermiştir.
Her ne kadar Yugoslavya krizindeki AT eylemsizliği
1998 yılında tırmanan Kosova olaylarında tekrarlanmış
olsa da, 1999 yılı içinde ODGP boyutunda meydana
gelen açılım AT'nin Yugoslavya krizinden geç
de olsa gereken dersi aldığını ortaya koymuştur.
Bu çerçevede, Petersberg görevlerinin AB içine
alınması, acil müdahale gücü için 50-60 bin
kişilik uluslararası bir güç oluşturulması,
Siyasal Planlama ve Erken Uyarı Biriminin
kurulması, daha sonra AB Genelkurmayı oluşturulması
vb. gibi gelişmeleri Yugoslavya krizi ile
irtibatlı olarak ele almak yanlış olmayacaktır.
---------------------------------------------------------------------------------------
1) Brian White, "Understanding European
Foreign Policy", Palgrave, London, 2001,
s. 36-42.
2) Bu konuda ayrıntılı analiz için bakınız:
Ayşe Füsun Arsava, "Amsterdam Antlaşması'nın
Avrupa Birliği Hukukuna Katkıları", A.Ü.
SBF Yayınları: 589, Ankara, 1998, S. 69
3) Christopher Hill, " The Falkland War
And European Foreign Policy", Domestic
Sources Of European Policy: West European
Reactions To The Falkland Conflict, S. Stavridis,
C, Hill, (Eds), Oxford Univesity Press, London,
1996, s. 16
4) Türkkaya Ataöv, "The Status Of Jarusalem
As A Question Of International Law",
Prof. Dr. Ahmet Şükrü Esmer'e Armağan, Siyasal
Bilgiler Fakültesi Yayınları 468, Ankara,
1981, S. 15-31.
5) Edward Said, "Filistin'in Sorunu",
Pınar Yayınları, İstanbul, 1985, s. 36-37.
6) Ataöv, Op. Cit.S.21-22.
7) Bülent Aras, "Filistin-İsrail Barış
Süreci ve Türkiye", Bağlam Yayınları,
İstanbul, 1997, s. 24.
8) Ibid, s. 25-28.
9) Shlomo. Aronson, "The Politics And
Strategy Of Nuclear Weapons in The Middle
East: Theory And Reality, 1960- 1991: An Israel's
Perspective", State University of New
York Press, Albany, 1992, s. 61-62.
10) Williard Beling, "Middle East Peace
Plans", St Martin's Press, New York,
1986, 17.
11) Simon Nuttall, "European Political
Cooperation", Clarendon Press, Oxford,
1992, s.56.
12) Ibid, S.68; Paneyiotis Ifestos, "European
Political Cooperation: Toward A Framework
Of Supranational Diplomacy", Adershot,
1987, s. 420.
13) Ben, Soetenderp, , "The Netherlands",
European Foreign Policy Making and Arab-Israel
Conflict, David Allen And Alfred Pijpers,
Eds, Martinus Nijhoff, The Hague, 1984, s.
39-40.
14) Roy Licklider, "Political Power And
Arab Oil Weapon: The Experience of Five Industrial
Nations", University Of California Press,
Berkeley, 1988, s. 11-13.
15) Yehuda Lukacs, Israel-Palestinian Conflict:
A Documentary Record, Cambridge University
Press, Cambridge, 1992, s. 13-14.
16) Nuttal, Op.Cit, s. 99-101.
17) Ifestos, Op.Cit, s. 612.
18) Ifestos, Op.Cit. s. 448-449.
19) Venedik Deklarasyonu metni için bakınız:
http://www.euromed.net/special_feature/features_e_7.htm
20) Charles D. Smith, "Palestine And
Arab-Israel Conflict", St. Martin's Press,
New York, 1992, s.263.
21) Henry Kissinger, "Years Of Upheaval",
Veidenfeld And Nicolson Publicatinos, London,
1992, s. 76.
22) Aras, Op. Cit.s. 33-35.
23) Walter Laquer and Barry Lubin, eds, 1The
Israel-Arab Reader: A Documentary History
Of The Middle East Conflict", Penguin
Books, New York, 1987, s. 617.
24) Nuttal, Op.Cit. s. 158-159.
25) Lukacs, s. 27.
26) Ibid, s. 28.
27) David Buchan, "Europe: A Strange
Superpower", Aldershot, Dartmouth, 1993,
s. 115-116.
28) Aras, Op. Cit. s.96-101.
29) Ibid, s. 108-113.
30) European Commission, "General Report
On The Activities Of The European Union 1994",
Brussels, 1995 s.260- 303.
31)http://www.euromed.net/euro/mepp/com-eu-mepp1998.rtf
32) European Voice, 27 February-5 Mart 1997.
33) Mediha Akarslan, "Bosna Hersek ve
Türkiye", Alternatif Üniversite, Ağaç
Yayınları, İstanbul 1992, s. 11.
34) İnaf Agency, "The Republic of Macedonia-The
Rising Sun in the Balkans", İstanbul,
1993. s. 4.
35) Wayne S. Wucinich, "Communism and
Nationalism", Contemporary Yugoslavia,
Berkeley, 1969, s.259-260.
36) Vasil Tuporkovsky, "The Dissolution
Of Yugoslavia: An Insider's View", Mediterranian
Quarterly, Vol.4, No. 2, Spring 1993, s. 19-21.
37) İrfan Kaya Ülger, "Yugoslavya Neden
Parçalandı?" Seçkin Yayınları, Ankara
1993, s. 56
38) Gregory O. Hall, "Ethnic Conflict,
Economics and the Fall of Yugoslavia",
Mediterranian Quarterly, Vol.5, No. 3, s.
126.
39) İrfan Kaya Ülger, "Yugoslavya'nın
Parçalanmasında Uluslararası Toplumun Rolü",
Türkiye Günlüğü, Sayı: 36, Eylül-Ekim 1995,
s. 55-65.
40) Ibid. s. 58.
41) Victor Meier, "Yugoslavia: Worsening
Economic and Nationalist Crises", Central
And Eastern Europe: The Opening Curtain, William
S. Grifft (Ed), Westview Press, London, 1989
s. 277.
42) Steven L. Burg, "Why Yugoslavia Fall
Apart?" Current History, November 1993,
s. 361 (353-363).
43) Ibid, s.360.
44) Keesing's Comtemporary Archives., 1990,
s. 38375.
45) Marie-Janine Colic, " The Serbian
Question İn International Politics",
Aussen Politic II/94, s.148.
46) Martin Holland, "European Community
Integration", St Martin's Press, New
York, 1992, s. 136.
47) United Nations Department of Public Information,
The United Nations and The Situation in Former
Yugoslavia: Reference Paper, New York, 1993,
s. 44.
48) Holland, op. cit. s. 137.
49) ibid, s. 138.
50) John Zametica, "Yugoslav Conflict",
Adelph Paper 270, Summer 1992, s. 61.
51) Hüseyin Bağcı, "Balkanlar (1991-1993)
Güvenlik Politikası ve Risk Analizi, Dış Politika
Enstitüsü", Ankara 1994, s. 53.
52) ibid, s. 55.
53) Ben Soetenderp, "Foreign Policy in
the European Union", Longman, London
and New York, 1999, s. 141.
54) Goffrey Edward, "The Potential and
Limit of The CFSP: The Yugoslav Example",
Foreign Policy of the European Union- From
EPC to CFSP and Beyond, Elfriede Regelsberger
ve diğerleri, eds, Lynne Reinner, Publishers,
London, 1997, s. 186-187.
55) James Gow, "Triumph of the Lack of
Will : International Diplomacy and the Yugoslav
War", Hurst Company, London , 1997, 130-133.
56) ibid, 227-140.