Terörizmin tanımlanmasında bazı önemli güçlükler
bulunmaktadır. Her nevi şiddet eylemini terörizm
kapsamında değerlendiren görüşler olduğu gibi,
şiddet içerse dahi eylemi, ideolojik veya
siyasal söylemlerdeki benzeşme dolayısıyla
terörizm kavramı dışında tutan yaklaşımlar
da mevcuttur. Farklı endişelerle farklı anlamlar
yüklenmiş olan bir terör ve terörizm kavramıyla
karşı karşıya bulunmaktayız. Bu durumu belki
de 'bir milletin özgürlük savaşçısı, diğerinin
teröristidir' şeklindeki klişeleşmiş tanım
daha iyi ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle,
daha güçlü olanların 'terörist damgasını vurdukları
daha az güçlüler bu etiketi taşımak ve sonuçlarına
katlanmak zorunda kalmaktadırlar'. (1) Ortadoğu'da
yaşanan şiddet olaylarının terörizm kavramında
karşılaşılan anlam kargaşasına yol açan en
bariz örneği oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Bu hareketler genelde terör eylemi olarak
görülürken, bölge halkı başta olmak üzere
bir kısım uzmanlar yaşananların milli karakterde
bir hareket olduğunu ve bağımsızlık mücadelesinden
ibaret olduğunu dile getirirler. Ama başkası
ne olarak tanımlarsa tanımlasın, hakim gücün
tanımının siyasi anlamda kabul gördüğüne şahit
oluyoruz. Yalnız burada şiddet eylemine katılanların
Müslüman olmalarından ve İslamî söylemler
geliştirmelerinden dolayı terörün başına konan
'İslam' ibaresinin yarattığı paradoksal bir
durum var: barış anlamına gelen 'İslam' ile
şiddet ve çatışma öğelerini içeren 'terör'
kavramları nasıl olur da yan yana kullanılabilir?
Buna bağlı olarak 'İslamî terör' neyin sonucu
olarak ortaya çıkmıştır? Neden Müslümanlar
batıya bu kadar öfkeliler? Müslümanlar potansiyel
birer terörist mi? Bu çalışma bu sorulara
cevap bulmaya çalışacaktır.
Aslında İslamî terör (2), militan
İslam gibi kavramlar daha çok 1980'li
yıllardan sonra, özellikle de Soğuk Savaş'ın
sona ermesiyle dünya siyasi literatürüne giren
kavramlardır. Fakat 11 Eylül 2001 olaylarından
sonra bu kavramlar üzerine yapılan vurgular
Müslüman kimliğinin terörist kavramıyla özdeşleştirilmesi
sonucunu doğurdu. İslam eşittir terörizm;
terörist eşittir Müslüman; daha ziyadesiyle
de Arap eşittir terörist denklemi kuruldu.
Bu anlayışın yerleşmesinde çağdaş oryantalistlerin
katkısı büyüktür. Oryantalist gelenekte var
olan doğu ile ilgili önyargılı ve emperyal
güce yol gösteren ve onun tahakkümünü meşrulaştırmaya
yönelik bilgi akışı ve akademik alt yapı hazırlama
olgusu günümüz modern oryantalizminde de devam
ettirilmektedir. Ortadoğu'daki herhangi bir
çatışma ya da İslamî terör olayından bahsederken
camide namaz kılan insanların görüntülerinin,
ya da ezan seslerinin görsel medyaya taşınması
bu denklemi dünya kamuoyu nezdinde kuvvetlendiren
unsurlar olmuştur. Uzun yıllar bölgede devam
eden çatışmalar yanında Hamas, Hizbullah gibi
İslamcı terör örgütlerinin intihar saldırılarının
sürekli batılı basın-yayın kuruluşlarının
gündeminde olması bu argümanın kabul görmesini
sağladı. 11 Eylül olayları ile birlikte Amerikan
akademik camiası üzerinde kurulan denetim
mekanizması ile, Washington yönetiminin Ortadoğu'daki
teröre bakış açısına ters düşen yaklaşımlar
da baskı altına alındı. (3) Bu konuda farklı
yaklaşım sergileyen akademisyenlerden işini
kaybedenler de oldu.
11 Eylül ve Batının İslam'a Yaklaşımı
11 Eylül saldırısından sonra Batı toplumu
ve medyası hatta yönetimleri Müslümanlara
karşı olan tavırlarını sertleştirdiler. Bazı
Batılı bilim adamları 11 Eylül saldırısının
Müslümanların çoğunluğu tarafından reddedilen
bir saldırı olduğunu ve Müslümanların çoğunun
bu saldırıyı tasvip etmediğini söylerken,
Daniel Pipes gibi bazı oryantalistler de İslam
dünyasının siyasi ve akademik camiasından,
bu yorumları doğrulayacak bir açıklamanın
çıkmadığını iddia etmiştir.
Fakat bunun yanında Güney Filipinler, Endenozya,
Bangladeş, Nijerya gibi Müslüman ülkelerde
halkın sokaklarda Ladin lehine gösteri yapması
Müslümanların teröre verdiği desteği sergileyen
bir gösterge olarak yorumlandı. The Washington
Post'a göre de Müslümanlar hemen hemen tek
ses halinde Ladin'in hareketini sevinçle karşıladılar;
bir Suudlu Usame'nin 'çok ama çok iyi bir
Müslüman' olduğunu, Kenyalı bir Müslüman'ın
'her Müslüman bir Usame bin Ladindir';
Keşmirli bir Müslüman'ın 'Usame bir kişinin
adı değil kutsal savaşın adıdır' söylemleri
sütunlara taşındı ve bunlar Müslümanların
teröre olan desteğinin açık bir delili olarak
sunuldu. Aslında 11 Eylül olaylarının bir
çok Müslüman ülke halkları tarafından, özellikle
de Filistinliler tarafından sevinçle karşılandığı
bir gerçektir. Hatta bu olaylardan sonra Ladin,
Batı Şeria ve Gazze'de Arafat'tan da önemli
bir figür haline geldi. (4) Ancak burada dikkate
alınması gereken nokta, sergilenen tepkilerin
İslam dininin bir gereği olarak mı, yoksa
içinde bulunduğu durumdan sorumlu tuttukları
Amerika'nın küresel gücüne vurulan darbeye
olan bir refleks mi olduğudur.
Bu saldırılardan sonra sadece Ortadoğu'da
yaşayan Müslümanlar değil, Amerika içindeki
Müslümanlar da potansiyel suçlu ve şüpheli
kişiler haline geldi. Amerika'ya yönelik bu
terör saldırısının Amerika içerisinde gerekli
bilgileri toplayan bir casus şebekesi olmadan
gerçekleşme ihtimali olamayacağından hareketle
suçlu arandı. Bu tür bir saldırı ancak Amerika'daki
'militan İslamî lobilerin' koruması altında
gerçekleşebilirdi. Bu militan İslamî lobiler,
kurumların Ortadoğulu yolculara yönelik özel
önlemlerin alınması yönündeki kanunun işlemesine
engel olmakla suçlandı. Aksi halde bu 'intihar
eylemine girişenler yakalanacaktı'.
Militan İslamî lobi olarak adlandırılanlardan
biri de, Kudüs için Amerikan Müslümanları
(American Muslims for Jarussalem)
adlı kuruluştu. 1999 yılında kurulan
bu lobinin savunduğu fikirler, Kudüs'ün Müslümanlarca
da kutsal şehir olduğundan hareketle buranın
tolerans şehri olması ve buraya girişin Müslümanlar
için de serbest olması, Yahudi yerleşim yerlerinin
inşasının durdurulmasını ve Filistinli mültecilerine
evlerine dönebilme haklarının verilmesi gibi
Oslo Barış Görüşmelerine de temel teşkil eden
BM'in 242 ve 338 sayılı kararlarına paralel
söylemlerdir. Ancak Pipes bu söylemlerin canlı
bombacılar üzerinde etkili olacağını iddia
ediyor ve Amerikan otoritelerine bunlarla
ilişkilerini kesmelerini ve bunları destekleyen
kuruluşlara yaptırım uygulanmasını öneriyor.
(5)
11 Eylül olayı ile birlikte ülkelerinde yaşayan
Müslümanlara nasıl davranılması gerektiği
konusunda Amerika'da tartışmalar başladı.
Cumhuriyetçi John Cooksey bir radyo söyleşisinde
Ortadoğu kökenli insanların ABD'ye girerken
havaalanlarında ekstra sorgulanması gerektiğini
vurguladı. 11 Eylül olaylarından sonra Müslümanlar
ve İslam ile ilgili yapılan bir araştırmada
ise Amerikalıların % 85'i, Müslümanların ülkelerine
giriş ve çıkışlarının çok daha kontrollü olmasını;
% 58'i Müslümanların tren ve uçağa binişlerinin
çok daha sıkı kontrol edilmesini; % 31'i Arap
kökenli Amerikalıların terörist saldırıların
önlenmesi için tecrit edilmiş kamplara alınmasını
istiyor. Yine aynı dönemde New Yorkluların
% 35'i, terörist hareketlere sempati duyduğunu
ifade eden kişilerin bir kampa alınmasından
yana görüş beyan etmiştir. Bu verilerin doğruluğu
tartışmalı olmakla birlikte 11 Eylül sonrası
Amerikan halkının Müslümanlara bakış açısını
yansıtması açısından önemlidir.
Batı ve özellikle de Amerikan akademik ve
basın camiası Ortadoğu olaylarını genelde
Beyaz Saray'ın penceresinden değerlendirmektedir.
David Brooks'un, The Weekly Standart'da,
artık savaşın kurallarının değiştiğini söylediği
yazısında da bunu görmek mümkündür. Taliban
ve El-Kaide'ye karşı yapılan saldırıda ve
son Irak saldırısında geleneksel savaş anlayışının
ters yüz edildiğini iddia etmektedir. Eskiden
savaşan taraflar birbirlerine mümkün olduğunca
çok zayiat vermenin yollarını araştırıyordu.
'Şimdi ise, Batılı güçler karşı tarafın kayıplarını
minimum seviyede tutmanın yollarını arıyor.
Batılı olmayan güçler de kendi halkını savunma
mekanizması olarak kullanıp onları tehlikeye
atmakta, batılı güçler ise bunları incitmekten
geri durmaktadır.' Brooks bunun sadece Amerikan
fenomeni olmadığını aynı zamanda İsrail'in
Filistin'e karşı da uyguladığını dile getirmektedir.
Amerika'nın son Irak saldırısına gönderme
yapan Brooks 'artık operasyonlar ucuz petrolden
ziyade demokratik açılımlar için' yapılıyor
görüşündedir. Bu anlamda da eski düzen emperyalist
çıkarların ortadan kalktığını ve 'Batılı olmayan
devletlere karşı Batılı operasyonlar savaştan
ziyade polis akınları' niteliğinde olduğunu
iddia ediyor ve 'Bu noktada iki demokratik
ülke ABD ve İsrail önemli hamleler yapıyor'
diyerek noktalıyor. (6)
Aslında Brooks'un yaklaşımı bizim başlangıçta
değindiğimiz terörizm kavramında yaşanan karmaşayı
gözler önüne seriyor. Arafat'ın teröristleri
sivil kayıpların çoğalması için meskun mahalleri
seçtiğini iddia ederken İsrail'in karşı terör
faaliyetleri göz ardı ediliyor.
Batı basınında yer alan başka bir yaklaşım
tarzı ise Ortadoğu ile ilgili düzenlenen sempozyum,
panel gibi akademik toplantıların merkezinde
terör konuları olması inancıdır. Calt Haris
Frontpage Magazine'deki 'Militan İslam'a
Karşı Akademisyenlerin Suskunluğu' adlı yazısında
The Middle East Studies Association tarafından
23-26 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen konferansta
Amerika'ya yönelik İslamî terörizm tehlikesinden
bahsedilmemiş olmasını eleştirir. 'El-Kaide'
ve 'Fundemantalizm' kelimelerinden sadece
bir defa bahsedilmesi ve Arap dünyasındaki
İslami hareketlerin sadece bir panelde yer
almasını bir handikap olarak görür. 11 Eylül
olayından sıkça bahsedildiğinden ancak bunda
Amerikan çıkarlarından ziyade 11 Eylül'ün
Ortadoğu toplumlarına olan etkilerinden bahsedildiğini
ağır dille eleştirir. Hatta Haris'in yazısı
incelendiğinde Şiilerin Kutsal şehri Kum'un
folklor ve geleneklerinin incelenmesinden
rahatsız olduğu gözlemlenir. Ortadoğu'dan
bahsedilirken sivil hedefleri alan Filistin
canlı bombacılardan, anti-Amerikan provokasyonlarından
bahsedilmesi gerekirdi. Onun için 'ötekilere'
ait olan medeniyetin değerlerinden bahsetmek
abesle iştigaldir. Sonuç olarak da bu durumu
Amerikan halkına 'ne için vergi verdiğinizi
görün' (7) diye şikayet etmektedir. Ona göre
Amerikan üniversitelerinde çalışan akademisyenler
Amerikan ulusal ve küresel çıkarları doğrultusunda,
Amerikan ideolojisi etrafında söylem geliştirmeli
ve onu desteklemeliydi.
Müslümanlar Neden Bu kadar Öfkeli: Neden
Teröre Baş Vuruyorlar?
Filistinlilerin terör bağlantısına sıkça
vurgu yapılırken İsrail'in terör ile olan
bağlantısı dikkate alınmıyor. Filistin'de
bağımsız bir devlet kurma sürecinde Yişuv
(8) içindeki aşırı sağcı gruplar İngilizlere
karşı terör eylemine başlarlar. Bunların başında
1977'de İsrail Başbakanı olan Menahem Begin
vardır. Gene radikal sağ gruplardan Stern
çetesinin önde gelenlerinden ve 1948 yılında
BM temsilcisi Kont Bernadotte'yi öldüren Yitzak
Şamir 1980'li yıllarda İsrail'in Başbakanı
olur. (9) 1982 Sabra ve Şatilla katliamlarından
sorumlu Şaron da bugünün İsrail Başbakanıdır.
Önceki faaliyetleri bir yana son yıllarda
İsrail'in sivil hedeflere yönelmesi, Cenin'de
yaptığı katliamları görmezlikten gelerek bütün
bunların demokrasi adına yapıldığı iddiası
ortaya atılır.
11 Eylül olaylarından sonra akla gelen bir
soru da Müslümanları bu saldırgan hareketlere
iten sebeplerin neler olduğudur. Bunu Batılılar
'Müslümanlar neden bizden nefret ediyorlar'
şeklinde sormaktadırlar. Yoksulluk önemli
bir sebep olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta
New York Times'tan Susan Sach, Afganistan
ve benzeri ülkelerin ekonomisinin güçlendirilmediği,
eğitim ve sağlık alanlarında desteklenilmediği
sürece yeni Usame bin Laden'lerin ortaya çıkacağı
uyarısında bulunmuştur. The Virgin Şirketi'nin
başkanı Richard Branson Beyrut'ta kendisinin
girişimiyle kurulan müzik mağazasının açılışında
bölgeye yatırım yapılması ve iş imkanı yaratılması
ile dini fanatizmin azalacağını dile getirmiştir.
Bu tür analizler, sosyoekonomik sorunların
Müslümanları aşırılığa ittiğine işaret etmektedir.
Ancak Daniel Pipes fakirliğin bunda rolü olmadığını,
ekonomik gelişme halinde olan ülkelerde de
İslami militarizmin olmasının bunun delili
olduğunu söyler. Onun yaklaşımına göre insanlar
belli bir zengin hayat standardına ulaştıktan
sonra ideolojik ve politik olarak aktif hale
gelmektedir. 'Ne zamanki orta sınıf (burjuvazi)
ortaya çıkar; ihtilal öyle gerçekleşir.' (10)
Fakat son günlerde cereyan eden teröre bakıldığında
canlı bombaların ve teröristlerin yoksul kesimden
olduğu gözlenmektedir. Irak'tan izlenimlerini
anlatan gazetecilere bakılırsa batıya en fazla
nefret duyanlar yoksul mahallelerdeki gençlerdir.
(11) Yoksulluğun terörü körüklediği ve umutsuz
insanların bu tür örgütlerce rahatlıkla istihdam
edilebileceği anlaşılmaktadır. Diğer yandan
teröre karışan İslamcıların genelde 20'li
yaşlarda olması, orta sınıf ailelerden de
gelenlerin olması; canlı bombalar arasında
fen bilimleri ve mühendislik fakültesi mezunu,
doktor vs. dahi olması sorunun kimlik boyutunu
da gündeme getirmektedir.
Bu noktadan hareketle, Amerikan askeri birliklerinin
Suudi Arabistan'daki varlığı, Irak'a yapılan
askeri ve ekonomik saldırılar, Amerikan destekli
İsrail'in Filistinlilere yaptığı muamelelerin
bölgede öfkenin iyice artmasına ve militan
İslam'ın kadrolarının güçlenmesine sebep olduğu
da bir gerçektir. Bu eylemlere ivme verme
bakımından dini motivasyon önemli olmasına
rağmen bölgedeki terörün arkasındaki tek motif
olarak dini görmek yanlıştır. Özellikle Filistin
kaynaklı terör faaliyetlerinde bu daha da
yanlıştır. Buradaki terör faaliyetlerinin
İslamî olmanın yanında milli olduğunu, daha
ziyade milliyetçilik duygularıyla beslendiğini
görmekteyiz. Filistinlilerin terörü diğer
İslamî terör faaliyetlerinden farklı olarak,
Batı'yla mücadele etmekten ziyade İsrail işgaline
karşı yapılan özgürlük hareketi niteliğindedir.
Onların söylemlerinde daha ziyade bağımsızlıklarını
kazanmak için terör eylemini tercih ettiklerine
dair vurgu yapılmaktadır. (12) Hizbullah lideri
Şeyh Hasan Nasrallah 'İsrail'e karşı savaşamayız,
çünkü orduları, donanmaları ve nükleer seçenekleri
var, o halde yapabileceğimiz tek şey ölümü
enselerinde hissettirmektir' derken Edward
Said, Hizbullah'ın, Vietnamlıların Amerikalılara
karşı geliştirdikleri türden bir strateji
uyguladığını söylemektedir. (13) Böyle bir
durum bir çok ortak prensipleri olmasına rağmen
Filistin hareketiyle diğer İslami hareketler
arasında belli bir farklılık yaratmaktadır.
Filistin hareketinin kaderindeki belirsizlik,
İslamî terörün tırmanmasına yardımcı olmaktadır.
11 Eylül olaylarını gerçekleştiren El-Kaide
örgütünün Filistin sorununu kendi faaliyeti
için malzeme yaptığı bir gerçektir. Aslında
İslamî terör gruplarının söylemleri incelendiğinde
Arap-İsrail çatışmasının merkeze oturduğu
görülmektedir. Usame Bin Ladin'e Müslümanlık
dini savaşta sivillerin öldürülmesini yasakladığı
halde neden Amerikalı ve İngiliz sivilleri
hedef gösterdiği sorulduğunda 'İsrailliler
Filistin'de küçük çocukları öldürüyorsa, bu,
Amerikan halkının bizimle savaştığı ve bizim
de onları hedef göstermeye hakkımız olduğu
anlamına gelir' diyordu ve Ladin Amerika'da
vergi veren herkesin, Amerikan savaş makinesinin
Müslüman ulusu aleyhinde işlemesine yardım
ettiği için hedef olduğunu söylüyordu. 'Kutsal
topraklarımız İsrailli ve Amerikalı güçlerce
işgal edildi. Kendimizi savunmak ve kutsal
topraklarımızı özgürlüğe kavuşturmak bizim
hakkımız. Müslümanların savunması için silah
almak dini bir görevdir. Bu silahları almaya
çalışıyorsam eğer, bir görevi yerine getiriyorum
demektir. Kafirlerin, Müslümanlara zarar vermesini
sağlayan silahlara sahip olmaya çalışmayan
Müslümanlar günah işlemiş sayılırlar'.
(14)
Terör ve İslam kavramları sıklıkla bir arada
kullanılınca ve Ladin tarafında sarf edilen
cümleler de dikkate alındığında, İslam teröre
prim veren bir din midir ya da İslam dininin
kendisi bizzat terörü mü yaratıyor sorusu
gündeme getirilmektedir. İngiliz yazar Simon
Reeve'nin bu soruya direk olmasa da dolaylı
cevabı evettir. "Dünyanın tek önemli
siyasal dini olma özelliği ile İslamiyet din
ile devlet arasında bir ayırım gözetmeden
hayatın her alanını içine alan bir kapsama
sahiptir. Bunun uygulanabilir olması için
de İslam siyasi gücün elde edilmesini öngörür
ki bu sayede İslam hukuku uygulama sahası
bulsun". Bu görüşten hareketle Simon
Reeve, İslam'ın gerçekte teokrasi, fetih ve
toleranssızlığı öngördüğünü ileri sürer. Ona
göre militan İslam da dinin bu anlayışından
doğmuştur. Bu anlamda İslam, komünizmin Soğuk
Savaş dönemindeki hedefi gibi batılı hayat
tarzını ne pahasına olursa olsun yok etmeye
komünizm kadar kararlıdır. (15) Dolayısıyla
Soğuk Savaş döneminden sonra yok olan Sovyet
tehdidinin yerine İslam dünyası konulmuştur.
Batı'nın bu yaklaşımlarına bazı batı medyasından
da eleştiriler gelmektedir. İngiliz The Independent
gazetesinin Ortadoğu muhabirliğini yapan Robert
Fisk, İslamî terörün ortaya çıkmasının ve
tırmanmasının temelinde Amerika'nın Ortadoğu'da
onurlu davranmaması, İsrail saldırılarını
desteklemesi, uzun süre Irak'a ambargo uygulayıp
Iraklı çocukların ölmesine göz yummasının
yattığını söylüyor. Dikkat çektiği bir nokta
da Batı'nın tehdit altında olduğunun sürekli
vurgulanmasına rağmen, Ortadoğu insanının
maruz kaldığı terörün hiç gündeme gelmemesidir.
Örneğin İsrail'in müttefiki Falanjist milislerinin,
Filistin Mülteci kampları Sabra ve Şatilla'da
üç gün süren ve 1.800 kişinin hayatına mal
olan cinayetler serisini gerçekleştirdiği
16 Eylül 1982 tarihi, modern Ortadoğu'nun
o zamana kadar şahit olduğu en büyük terörizm
eylemidir. Bunu FKÖ'nün Lübnan'dan çıkarılması
için tasarlanan ve ABD'nin onayı ile Lübnan'ın
İsrail tarafından işgali izlemiş ve bu işgal
hepsi sivil olan yaklaşık 17.500 kişinin ölümüne
mal olmuştur. Bu, İkiz Kulelere olan saldırıda
kaybedilen insan sayısının 5 katıdır. Ama
Lübnan'daki o masum ölüler için Amerika'da
ya da başka bir Batı ülkesinde 'mumlar
yakılıp anma törenleri' düzenlenmedi.
(16) Adı her zaman Sabra ve Şatilla katliamlarıyla
birlikte anılan Ariel Şaron'un dünya terörüne
karşı savaşa İsrail'in de katılmak istediğini
ilan etmesi, üstelik "İsrail'in politikalarıyla
ABD'nin politikaları Harry Truman'dan bu yana
bu kadar aynı çizgide olmamıştı" (17)
gibi açıklamaları bölge insanının umutsuzlaşmasına
sebep olmakta, umutsuzluk da fanatizmi beslemektedir.
Bu perspektiften bakıldığında Ortadoğu'daki
terörün tırmanmasında büyük güçlerin bölgeye
yönelik politikalarının önemli etkisinin olduğu
görülür. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra küresel
güç olan ABD, Soğuk Savaş boyunca küresel
egemenliğini daha çok SSCB'nin kapitalist
ülkeler üzerinde oluşturduğu askeri tehdide
dayandırmıştır. Aslında Amerikan dış politikasının
temelinde kendisine düşman yaratma hep olagelmiştir.
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği düşman
olarak algılandı. Soğuk Savaş sonrası tek
süper güç olan ABD'nin bu kabiliyetini devam
ettirebilmesi için işaret ettiği tehdit İslamî
terörizmdir. ABD'nin, 21. yüzyılda tek süper
güç olma yetisine meydan okuyabilecek potansiyel
meydan okuyucuların hepsi, Avrupa-Asya kıta
bloğunda konumlanmışlardır. 11 Eylül sonrasında
ABD, terörü ve terörün arkasındaki güçleri
sebep göstererek istediği bölgelere saldırma
yetkisini kendinde görmektedir. Hedef alınan
terörün arkasındaki devletler, dünya enerji
kaynaklarının üzerinde veya yakınında olup
jeopolitik önem arz eden ve hem bölgesel planda,
hem de küresel planda ABD'ye meydan okuyabilecek
güçler ile ittifak içine girebilecek devletlerdi.
(18) 11 Eylül olaylarından sonra ABD'nin Avrasya
enerji kaynakları üzerindeki stratejik noktalara
terörü bahane ederek yerleşmesi kafaların
karışmasına sebep oldu. Ulusal güvenliğini
temin etme adına giriştiği Afganistan ve Irak
saldırısının arkasında yatan neden, terör
endişesinden ziyade bir sonraki milenyuma
ABD'yi tek süper güç olarak taşıma endişesinden
hareketle teröre prim verilerek bu müdahale
için zemin hazırlandığına dair bir inanç uyandırdı.
Bütün bunlar ABD'nin bölge politikaları, özellikle
Müslüman Araplar arasında güvensizliğe sebep
olmaktadır. Bölgenin siyasi yapılanmasında
İngiliz emperyalizminin rolünü bilen Arap
aydınları arasında bu güvensizlik daha da
fazla hissedilmektedir. Özellikle söylemlerdeki
benzerlikler kuşkuların artmasına neden olmaktadır.
Zira 1917'de İngiliz ordusu Irak'ı işgal ettiği
zaman General Sir Stanley Maude Bağdat'ta
yayınladığı bildiride 'biz burayı işgal
etmeye gelmedik, biz sizi tiranlardan kurtarmaya,
özgürleştirmeye geldik' (19) sözlerinin
son Irak saldırısında da aynı cümlelerle dile
getirilmesi Ortadoğu'yu neler beklediğine
dair verilen ipuçları gibidir.
Uygarlıklar Çatışması mı Dinler Çatışması
mı, Yoksa Sadece Terör mü?
Bu arada Bush'un teröre karşı giriştiği bu
mücadelede militan İslamcılarla aynı dili
kullanıyor olması dikkat edilmesi gereken
bir noktadır. Bush'un her hareketini 'Tanrı
bizim yanımızda olacak' şeklinde dile getirmesi,
dini söylemle harekete geçmesi, başlattığı
savaşı tanrı adına yapıyor olması, üstelik
hedefin Müslüman ülkeler olması bir dinler
savaşına mı tanık oluyoruz sorusunu akla getirmektedir.
11 Eylül saldırısına karşı Bush'un ilk tepkisi
teröre karşı 'haçlı savaşı' çağrısı
oldu. Dahası Başkan'ın Evangelistlerin alkış
tuttuğu 'İslam'ın kötülükler dini'
olduğunu vurgulaması Müslümanları ciddi anlamda
rahatsız etti. Tepkiler üzerine bu söylem
Beyaz Saray tarafından bir daha dillendirilmedi,
ama bu söylemler özellikle Ortadoğulu Müslümanlar
üzerinde yeterince etki bırakmıştı.
'Bizden değilseniz bize karşınız'. 'Biz
Tanrı tarafından seçilmiş ve tarih tarafından
dünya adaleti için model olarak görevlendirilmiş
bir ulusuz' sözlerinin Bush tarafından
sıklıkla söylenmesi kendilerinin dünyanın
tek süper gücü olduğunu ifade eden, hatırlatan
söylemlerdir. 'Bizim askeri gücümüz, moral
değerlerimiz dünyaya hakim olacak' (20)
sözleri de Müslümanları çileden çıkartan hususlardır.
Aslında bu söylem bir ulus ve bir siyasi kültür
olarak, Batının kendi kurumlarının insanlık
aleminin günümüze kadar şahit olduğu en mükemmel
kurumlar olduğuna, üstelik bu kurumları ve
kendi değer yargılarını geri kalmış olduğuna
inandıkları yörelere ve insanlara ihraç etmeyi
kendilerine Tanrı tarafından verilmiş bir
görev addettikleri oryantalist söylemin bir
başka versiyonudur. (21) Bu türden anlayış
Amerikan dış politikasının yanlış yönlendirilmesine
ve diğer uygarlığın daha da radikalleşmesinden
başka bir işe yaramamaktadır. Kullanılan dil
bazı batılı yazarlar tarafından da eleştirilmekte
ve bu dini söylemin Amerika'nın müttefiklerini
ya da müttefik adaylarını ABD'den uzaklaştıracağı
ve daha da tehlikelisi Bush'un Tanrı adına
hareket etme söylemi Müslüman dünyayı harekete
geçireceği ve terör faaliyetlerini tetikleyeceği
kaygısı dile getirilmektedir. Gerçektende
bu üslup militan İslamcıların kadrolarını
güçlendirmeye yardım etmekte, hatta ılımlılar
dahi onların tarafına geçmektedir.
Benzer mantıktan hareketle, 11 Eylül saldırısını
Hungtington'ın uygarlıklar çatışması tezinin
bir kanıtı haline getirenler de oldu. İtalya
Başbakanı Berlusconi 'demokratik değerlerin
temsilcisi, gelişmiş, müreffeh, zengin, hatta
Beyaz-damgalı Batı uygarlığını terörist, geri,
yoksul, karakafalılara karşı korumak üzere
yöneticilerin arkasına dizilmek' için
çağrıda bulundu. Sonradan telaffuz edenlerce
ne denli düzeltilmeye çalışılırsa çalışılsın,
arka plandaki ortak tarihsel bilinçaltına
tehlikeli, ama işlevsel bir gönderme yapıldığı
açıkça gözükmektedir. (22)
Sonuç olarak Ortadoğu'da İslamî terörün geniş
taban bulmasının, kitlelerin radikal akımlara
kapılmasının sebebini İslam'ın dinamiklerinden
kaynaklandığına dayandırmak sağlıklı bir yaklaşım
olmayacaktır. İngiliz emperyalizminin ürettiği,
sonradan Amerika tarafından devam ettirilen
suni devletler ve millet yaratma çabası Arap-İslam
coğrafyasında ulus-devlet oluşum sürecini
engellemiş, dolayısıyla demokratik akımlar
yaşam alanı bulamamıştır. Elde edilen bağımsızlık
halka yansımadığı, aksine emperyal güçlerle
işbirliği içinde olan monarşilerin baskısına
maruz kalmaları demokrasi geleneğinin yerleşmesine
engel olmuş, bu süreç bölge insanının radikalleşmesine
yol açmıştır. Özellikle Filistin sorununa
Batı'nın yaklaşımı bu radikalizmi körüklemiştir.
Bunu yaparken İslam bu insanların kendi perspektifinden
değerlendirilmiş, savaşta kadın ve çocukların
öldürülmesini men eden dinin peygamberine
karşılık çocuk ve kadınların da hedef alındığı
terör faaliyetlerini sergiler hale gelmiştir.
--------------------------------------------------------------------------------------------
1. Frank Füredi, Emperyalizmin Yeni İdeolojisi
((İstanbul: Pınar Yayınları, 1998), s.54.
Ayrıca terörizmin değişik tanımları için bakınız
Ö. Rengin Gün, '11 Eylül sonrasında Başat
Tehdidin Yeni Adı: Uluslararası Terörizm Olgusu,'
Stratejik Analiz, cilt 2, Sayı 24, Nisan 2002.
2. Simon Reeve'nin Amerikalı İstihbarat kaynaklarına
dayanarak verdiği bilgiye göre kendilerini
İslam savaşçıları şeklinde tanımlayanlar arasında
genel anlamda üç militan grup göze çarpmaktadır.
Birincisi dünya genelinde en az 17 ülkede
kolları, büroları ve destekçileri bulunan
ve Güney Lübnan'ın İsrail tarafından işgaline
tepki olarak ortaya çıktığı, 1982'den beri
İsrail birliklerine karşı savaşmayı kendine
şiar edinen Hizbullahın şemsiyesi altında
toplanmış, geleneksel olarak İran tarafından
desteklenen gruplardır. Hizbullahı destekleyenlerin
büyük kısmı Şii Müslümanlardır, ama onların
arasında Sünnilere, hatta Müslümanlığa geçmiş
yüzlerce Hıristiyan'a da rastlamak mümkündür.
İkinci grup 1980'lerde Sovyetlere karşı savaşmak
üzere İslam dünyasından Afganistan'a gitmiş
savaşçılardan oluşan Araplardır. Bunların
en büyük olanı şu anki durumu hakkında net
bir şey söylemek zor olan, Usame bin Ladin'in
el-Kaide örgütüdür. Afganistan'ın işgali sırasında
Sovyetlere karşı, ABD tarafından desteklenen
bu grup, Soğuk Savaş sonrası ABD'nin baş düşmanı
haline gelmiştir. İslamcı militanlığın üçüncü
ve en geniş kolu, çoğu kendi ülkelerine özgü
bir gündeme sahip olan gruplardan ve çetelerden
oluşmaktadır. Bu grupların Arnavutluk, Bosna,
Cezayir, Çeçenistan, Dağıstan, Endenozya,
Filipinler, Hindistan, Malezya, Orta Asya
Cumhuriyetleri ve Pakistan gibi ülkelerde
üsleri vardır. Simon Reeve, Yeni Çakal'lar:
Remzi Yusuf, Usame Bin Ladin ve Terörizmin
Geleceği (İstanbul: Everest yayınları, 2001)
s. 308.
3. Bilal Gökkır, 'Son Dönem Siyasi olayların
Akademik Yansımaları: Daniel Pipes ve Campus
Watch Sitesi', İslamiyet, Küreselleşme ve
Din Özel Sayısı, 2003; Daniel Pipes, 'The
Terror-Aiding Prof.', New York Post,4 Şubat
2002.
4. Daniel Pipes, 'Muslims Love Bin Laden',
New York Post, 22 Ekim 2001.
5. 'Daniel Pipes, 'Militant İslam's Lobby',
Jarussalem Post, 20 Eylül 2001. Batı Medyasının
Filistin-İsrail çatışmasında taraflı yayınını
hep olageldi. 10 Aralık 1986 tarihli New York
Times gazetesinde Ortadoğu muhabiri Thomas
Friedman, İsrailli 'Barış Şimdi' örgütünün
müzakere edebilecek bir Arap partnerinin olmaması
nedeniyle çok sıkıntılı olduğundan bahsediyordu.
Yine aynı muhabir birkaç ay sonra Şimon Perez'in
'Yahudilerinki gibi Arap halk arasında bir
barış hareketinin yokluğundan şikayet ederek,
'ateş etmeyi sürdürüp müzakereyi reddeden
bir örgüt olduğu müddetçe FKÖ'nin barış müzakerelerine
katılamayacağını' söylüyordu. Oysa karşılıklı
tanıma amaçlı barış müzakerelerine başlama
yönündeki Arafat'ın teklifini yayınlamayı
reddetmişti. Roana Carey, Yeni İntifada: İsrail'in
Apartheid Politikasına Direnmek (İstanbul:
Everest yayınları, 2002), s. 16,17.
6. Daniel Pipes, War's New Face, New York
Post, 16 April 2003.
7. Jonathan Calt Haris, 'Academia Silent on
Militant Islam', FrontPage Magazine November
25, 2002
8. Yişuv, 1948 yılında İsrail devleti kurulmadan
önce Filistin'de yaşayan Yahudi toplumuna
verilen isimdir. Bkz. Mehmet Yılmaz, Mafdal:
Radikal Sağın İsrail Dış Politikasına Etkisi
(İstanbul: Zaman Kitap, 2003) s. 209.
9. Soli Özel, '105 Yıllık Mesele', Türkiye
Günlüğü, Sayı 68, 2002, s.10.
10. Daniel Pipes, 'God and Mammon: Does Poverty
Cause Militant İslam', National İnterest,
Winter 2002.
11. Hasan Cemal, Irak Yorumları 1-2, Milliyet,
20-21 Mayıs 2003.
12. Benzer değerlendirmeler için bkz., Abdel
Ati Muhammed, 'Militan İslamcılığın Sonu mu?',
Stratejik Analiz, cilt 2, Sayı 23, Mart 2003,
s. 120.
13. Edward Said, Yeni Binyılda Filistin Sorunu,
Çeviren: Ahmet Cüneyt, Ali Kerem, Nuri Ersoy
(İstanbul: Aram yayıncılık, 2002), s.31.
14. a.g.e. 298.
15. Reeve, a.g.e. s. 306
16. Robert Fisk, 'Bush Bir Kapana Doğru İlerliyor,
Düşmanını Arayan Savaş', Metin Sever, Ebru
Kılıç (Derleyenler), Düşmanını Arayan Savaş'
(İstanbul: Everest yayınları, 2001), s. 159-61,
Noam Chomsky, ABD, İsrail ve Filistinliler:
Kader Üçgeni, çeviren, Bahadır Sina Şener
İstanbul: İletişim Yayınları, 1993, s.26-27.
17. Bkz Süleyman Seydi, Irak Savaşı'nın Ortadoğu'nun
Güvenliği ve İstikrarı ile Monarşik Rejimlere
Etkileri http://www.stradigma.com/turkce/mart2003/makale_06.html.
18. Ümit Özdağ, 'Yeniden Yapılanan Ortadoğu',
Stratejik Analiz, Kasım 2002, s. 17.
19. Robert Fisk, 'History For Centruies: We've
Been 'Liberating' the Middle East,
http://news.independent.co.uk/world/politics/story.jsp?story=384799,
22 Nisan 2003.
20. Martine E. Marty, 'Vision Thing: A Scholar
Wonders if Bush Has the Humility to See the
Nuance of the Conflict', Newsweek, 10 Mart
2003.
21. Asaf Hüseyin, Ortadoğu'da Devlet ve Terör,
(İstanbul: Pınar Yayınları, 2001) s. 16-17.
22. Sibel Özbudun, 'Uygarlıklar/Dinler Çatışması
mı?', Mehmet Ali Civelek (Derleyen), Küreselleşme
ve Terör (Ankara: Ütopya yayınevi, 2001) s.303-312.
Medeniyetler çatışması teorisinin sahibi Samuel
Hungtington ise, 11 Eylül saldırısını adi
barbarların bütün dünyadaki uygar toplumlara
yönelik saldırısı olarak görür. Bu saldırının
medeniyetler çatışmasına sebebiyet vermemesi
İslamî yönetimler ve toplumların terörizme
yönelik tavırlarına bağlar. Halkın bu saldırıları
coşkuyla karşılamasından ciddi endişe duyar
ve gerçek çatışmanın önlenip önlenemeyeceği,
İslam devletlerinin ABD'yle birlikte hareket
ederek bu terörün kökünün kazınmasına el atıp
atmayacağına bağlar. Samuel Huntington, 'Hayır,
Bu Bir Uygarlıklar Çatışması Değil', Metin
Sever, Ebru Kılıç (Derleyenler), Düşmanını
Arayan Savaş, (İstanbul: Everest, 2001), s.
1515-154. Ama olanlar konusunda ABD'ye herhangi
bir eleştiri yöneltmez. Tabii bütün olayları
onun medeniyetler çatışması tezinin ispatı
olarak görmek hata olur. Olanlar Batı uygarlığının
ötekilere karşı giriştiği mücadeledir