 |
|
Ekim 2003 | Sayı 9
|
| |
|
ISSN: 1303 - 9814
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
 |
  |
| |
Prof. Dr. Erinç YELDAN
Bilkent Üniversitesi
İktisat Bölümü
|
STRADİGMA: Şu anki ekonomik duruma
baktığımızda ekonomik gidişatın olumlu yönde
olduğu izlenimi var, dolar ve faizler geriliyor.
Bu parlak tabloya bakarak AKP hükümetinin
iktisat politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
E. YELDAN: Makroekonomik genel dengelere
baktığımız vakit, Türkiye ekonomisinin çok
hassas bir dönemden geçtiğini görüyoruz. Öbür
taraftan, ne yazık ki medyanın çok ön plana
çıkardığı sadece finansal göstergelere, finansal
fiyatların seyrine, döviz kuru, faizler ve
borsa endeksine baktığınız zaman önümüzde
çok olumlu pembe bir tablo var. Bu ayırım
reel sektörün makroekonomik dengeleri ve finansal
sektörün çok kısa dönemli daha çok finansal
akımlar üzerine olan fiyatların seyrini bir
bütün olarak değerlendirmek gerekiyor.
AKP hükümetinin izlediği ve IMF programı
dediğimiz IMF tarafından son üç sene içerisinde
Türkiye'ye çizilen programın çok önemli bir
ayağı var, bu da beklentiler. Türkiye'de şu
anda kamu kesiminin çok yüksek açığı, borçluluk
oranları üzerine çok sert tedbirler almaya
dayandırılıyor ve bu tedbirlerin sonucunda
güvenilir hükümet, doğru işler yapan hükümet,
popülizm yapmayan hükümet gibi veya "governance"
yani iyi yönetişim içinde olan hükümet gibi,
yapısal reformları başarmış olan hükümet uygulamaları
öne çıkartılıyor. Bunun çok somut bir makroekonomik
hedefi olarak kamu kesiminin faiz dışındaki
bütçesinin milli gelire % 6,5'lik bir noktaya
ulaşması hedefi etrafında bütünleşilmiş durumdadır.
Bu hedefe ulaşılması durumunda bu piyasa aktörleri
tarafından güvenilir ve başarılı bir idare
olacak böylece Türkiye'nin kırılganlığından
ve riskinden dolayı konulan risk primi düşürülecek,
belirsizlikler azaldıkça Türkiye'deki faizler
de uluslararası faiz düzeyine gerileyecek,
faizler gerileyince yatırımlar ve tüketim
canlanacak, ekonomi büyüme patikasına girecektir.
Program bu mantık üzerine kuruludur. Programa
baktığımız vakit kamu kesiminde muazzam derecede
bir harcama daraltılması var, vergi reformu
üzerine çok anlamlı bir adım yok, bunu hepimiz
görüyoruz; hatta tersine uygulamalar yapıldı
sene başında. Örneğin vergi affı uygulaması,
Türkiye'deki bir vergi reformu beklentisini
sürekli geciktiriyor. Fakat özellikle memur
maaşlarında, kamunun sağlık, eğitim ve altyapı
harcamalarındaki büyük oranlı daralmalarla
şu anda milli gelire oranla % 5,5 ve % 6'ya
yaklaşan bir faiz dışı fazla seyrediyor. Buradan
sonrasını sorgulamaya başlıyoruz, yani bu
programdaki, bu makroekonomik hedefteki başarı
gerçekten piyasa aktörleri tarafından belirsizliğin
azaltılması ve dolayısıyla faizlerin düşmesi
ve borsa endeksinin canlanarak finansal coşkuyu
beraberinde getiren bir unsur mu? Türkiye'nin
şu anda içinde bulunduğu büyüme konjonktürünü
bu mu açıklıyor, yoksa başka şeyler mi açıklıyor?
Türkiye'nin mevcut genel manzarasına baktığınız
vakit, yılın ikinci çeyreğinde bir yavaşlama
olmasına rağmen bir büyüme konjonktürü içinde
olduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomisinde birinci
çeyrekte ve 2002 geneline baktığımız vakit,
% 7'nin üzerinde bir büyüme gerçekleşti. Türkiye
OECD içerisinde en hızlı büyümeyi yarattı.
Bunun kaynağı nedir diye sormamız lazım. Şimdi
bunun kaynağı üç tane öğeden geçiyor. Bunlardan
bir tanesi döviz kurunun durumu, şu anda iktisadi
olarak hiçbir iktisatçının bunu açıklayabileceğini
zannetmiyorum. Hiçbir iktisadi değişkenle,
hiçbir iktisadi modelle açıklanamayacak şekilde
döviz kurunun nominal olarak sabit kaldığını
görüyoruz. Türkiye'nin her ne kadar hızı azalsa
da dünya standartlarının çok üstünde olan
enflasyon hızına rağmen böyle bir parite farkını
tamamiyle göz ardı edecek, hiçbir şekilde
bu paritedeki enflasyon farkını izlemeyecek
sabit bir nominal döviz kuruyla çalışması
ancak ve ancak yurt dışından şu anda kaynağını
bilemediğimiz büyük bir döviz arzıyla mümkün
olabilirdi. Bunun da ipuçlarını görüyoruz,
ödemeler dengesinin net hata ve noksanında
büyük bir şişkinlik var. Türkiye'de kaynağı
belirsiz bir döviz girişi var. Bunu hükümetin
başarılı bir iktisadi program uygulamasıyla,
IMF programının başarıyla uygulanmasıyla ve
IMF programının başarısıyla hiçbir alakası
yok. Bu doğrudan doğruya kaynağı belli olmayan
kayıt dışı büyük bir döviz girişinin var olmasıyla
ilgilidir.
STRADİGMA: Peki hocam, gündeme baktığımızda
döviz kuru konusunda ihracatçılarla Merkez
Bankası arasında bir tartışma var görüyoruz,
size göre bu bir krizin tetikleyicisi olabilir
mi?
E. YELDAN: Şimdi konuyu biraz dağıtacağız
ama bu soru çok önemli bir soru. Bütün uluslararası
finansal reyting kuruluşları, finansal yatırımcılar
krizin tetikleyicisi olarak bir takım göstergeleri
takip ederler. Bunun en basiti cari işlemler
açığının milli gelire oranıdır veya kısa vadeli
dış borçların Merkez Bankası rezervlerine
oranı gibi göstergelerdir ya da doğrudan doğruya
ihracatın ithalatı karşılaması gibi somut
göstergelerdir. Şimdi cari işlemler açığı
Türkiye'de çok tehlikeli bir şekilde hızla
büyüyor. Tabi bu ödemeler dengesi madalyonun
iki yüzü gibidir. Ödemeler dengesinde büyük
bir sermaye girişi, sermaye akımlarında likid
bir döviz girişi var ise o döviz girişi mal
ve hizmet ithalatı olarak cari işlemlere eksi
olarak yansıyacaktır. Nitekim Türkiye'de de
bu oluyor. Merkez Bankası 30 milyar doların
üzerinde bir rezerv biriktirmesine rağmen
cari işlemlerdeki açığın 2000 yılı krizi öncesini
andırır biçimde yükseldiğini görüyoruz. Bütün
bunlar olurken de ihracatın Türkiye'de % 30
arttığını görüyoruz. Bu da çok kuşkuyla karşıladığımız
bir olay ve yine bunu açıklayabileceğimiz
hiçbir olgu göremiyoruz. Gerek OECD ülkelerinde,
gerekse Irak Savaşı'nın yarattığı genel olumsuz
konjüktüre rağmen, dünya ticaretinde bir daralmaya
rağmen Türkiye'nin hele hele Türk Lirasının
böyle aşırı değerlendiği, döviz kurunun cazip
olmaktan çıktığı bir noktada ihracatının bütün
bu olumsuz koşullara rağmen arttırılabilmesi
gene 1980'lerin hayali ihracat uygulamalarını,
biraz bu ihracatın kaynağının nereden geldiğinin
sorulmasını gerektiriyor. Ben çok olumlu bir
tabloya böyle tuz biber ekmek istemiyorum
ama bu olumlu tablonun nereden kaynaklandığını
sormak gerekiyor. Bunun iktisadi bir açıklamasının
olmadığını söylemek istiyorum veya bu olumlu
tablonun yaratılmasındaki en önemli etkenlerden
biri olan bu döviz kurunun ucuz olması olgusunun
IMF programı uygulayıcıları ve AKP hükümeti
açısından muazzam bir şans olduğunu düşünüyorum.
Bu şans nasıl yaratıldı bilemiyoruz, belki
bu durum kendiliğinden oluştu, bilemiyoruz.
Kayıt dışı bir meblağ üzerine bir takım senaryolar
kurmak niyetinde değilim, fakat ısrarla vurgulamak
istediğim nokta Türkiye'nin şu anda içinde
bulunduğu finansal coşku ortamıyla büyüme
ortamının uygulanan programın başarısıyla
yani söyleşimizin başında belirttiğim kurguyla
bir alakası yok. Bu tamamiyle bir şans eseri
döviz kurunun bu kadar ucuz olmasından ve
nominal olarak sabitmiş izlenimi yaratmasından
kaynaklanıyor. Neredeyse 18 aydır Türkiye'nin
1989'dan beri, sermaye hareketinin serbestleşmesinden
bu yana geçtiği tarihçe içerisinde Türk lirası
en değerli kurda, en ucuz konumunda seyrediyor.
Bunun da programla bir alakası yok, programın
böyle bir hedefi yok çünkü. Program döviz
kuru esnektir diyor ve bunun üzerinde hiçbir
şey yapmıyor. Şimdi bu işin birinci yönü.
Tabi döviz kuru bu kadar ucuz olunca ithalat
malları, ithalat girdileri çok ucuz oluyor.
İthalat girdilerinin ucuzlamasından kaynaklanan
fiyatlar üzerindeki baskının çözülmesi var
ve dolayısıyla ithal girdisini yoğun olarak
kullanan bütün sektörler özellikle sanayi
sektöründeki fiyatlar hızla geriliyor. Aynı
şeyi örneğin hizmetler sektörü ve tarım sektörü
fiyatları için söyleyemiyoruz. Dolayısıyla
kurun ucuz seyretmesinin enflasyonun da hızla
aşağıya çekmesine çok büyük bir faydası var.
Fiyatların ucuzlamasıyla beraber kamunun kendi
harcamalarını çevirmesi olanağı artıyor, faizlerde
de aşağıya doğru bir düşüş sergileniyor. Şimdi
ithal girdi maliyetlerinin ucuzlamasına ek
olarak Türkiye'de 2001 krizinden bu yana reel
ücretlerin % 11 ile % 15 arasında aşındığını
görüyoruz. İşçi ücretlerinde muazzam bir daralma
var. Girdi maliyetlerindeki ucuzlama elbette
ki üretimi kamçılıyor. İşsizliğin artmasıyla
beraber ücret maliyetlerindeki bu gerileme,
ithal malların fiyatlarındaki girdilerdeki
gerileme ile beraber özellikle sanayi üreticisine
ithal malı kullanan ve emek yoğun sektörler
--tekstil gibi, inşaat sektörü gibi, çimento,
seramik gibi, otomotiv sanayiinde-- ithal
girdilerin çok yoğun olduğunu düşünürseniz
bu gibi sektörlerde büyük bir girdi maliyeti
ucuzlamasına sebep oluyor, bu da tabii üreticiye
üretim yapma konusunda çok önemli bir sinyal
veriyor. O yüzden ben bu sektörlerdeki son
bir buçuk senedeki bu hızlı büyümenin ardında
işçi ücretleri maliyetlerindeki bu gerilemeyi
görüyorum.
Şimdi sorun şu, bu büyüme nereye gidiyor?
Büyümenin kaynaklarına baktığınız vakit, yani
iktisada giriş ders kitaplarında okuttuğumuz
milli gelirin harcamalar yönünden kompozisyona
baktığınız vakit, özel ve kamu tüketimi, özel
ve kamu yatırımı artı ihracat eksi ithalat
olarak verilir. Şimdi bu yatırımlar arasında
bir de stok yatırımları diye bir kavram var.
Yani sadece sabit sermaye yatırımı yapmazsınız
veya aşınmış olan sermayenizi bertaraf etmek
gibi bir de ürettiğiniz malı piyasalarda satamıyorsanız
onu stoklarda biriktirirsiniz. Bu "yatırım"
olur ama tabii bizim anladığımız anlamda bir
yatırım değildir bu.
TABLO
1
| GSMH
Harcamalar yönünden |
2001-Q1 |
2001-Q2 |
2001-Q3 |
2001-Q4 |
2002-Q1 |
2002-Q2 |
2002-Q3 |
2002-Q4 |
2003-Q1 |
| Özel
Nihai Tüketim |
17,474 |
16,928 |
22,112 |
16,841 |
17152.7 |
17471.4 |
22668 |
17554.6 |
18268.9 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
1.719 |
2,278 |
2,201 |
3,233 |
1756.8 |
2337.7 |
2465.7 |
3379.4 |
1704.5 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
5,473 |
5,944 |
6,019 |
5,347 |
3,899 |
5,806 |
6,372 |
6,535 |
4,263 |
| Özel |
4,566 |
4,407 |
4,309 |
2,768 |
3156.4 |
4222.8 |
4151.5 |
3370.4 |
3801.1 |
| Devlet |
907 |
1,537 |
1,710 |
2,579 |
742.4 |
1583.2 |
2220.4 |
3164.5 |
462 |
| Stok
Değişmeleri |
-260 |
-858 |
-121 |
-461 |
1355.8 |
2305.5 |
1175.3 |
1170.5 |
2738.1 |
| İhracat |
9,023 |
10,769 |
11,636 |
10,670 |
9960.6 |
11306.2 |
13477.2 |
11978.5 |
11406.8 |
| İthalat |
-9,331 |
-9,037 |
-8,771 |
-8,562 |
-9524.4 |
-10874.3 |
-10459.6 |
-10455.4 |
-11800.7 |
| GSYİH |
24,098 |
26,024 |
33,077 |
27,069 |
24600.3 |
28352.2 |
-35698.3 |
30162.6 |
26580.6 |
| Check
GSYİH |
24,098 |
26,024 |
33,076 |
27,069 |
24,600 |
28,353 |
35,699 |
30,163 |
26,581 |
| istatiki
hata |
-1347.2 |
-587.8 |
2110.4 |
-556.9 |
-1374.8 |
-641.8 |
2277.1 |
-634.4 |
-1480.7 |
| Düzeltilmiş
GSYİH |
22750.6 |
25435.8 |
35186.9 |
26512 |
23225.5 |
27710.5 |
37975.4 |
29528.1 |
25099.9 |
TABLO 2
| GSMH
Harcamalar yönünden |
2002-Q1
2001-Q1 |
2002-Q2
2001-Q2 |
2002-Q3
2001-Q3 |
2002-Q4
2001-Q4 |
2003-Q1
2002-Q1 |
2002-2001
|
GSYİHY'a
katkılar 2002 (%) |
GSYİHY'a
katkılar 2003Q1 (%) |
| Özel
Nihai Tüketim |
-321 |
543 |
556 |
713 |
1,116 |
1,491 |
17.4 |
56.4 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
38 |
60 |
265 |
146 |
-52 |
509 |
6.0 |
-2.6 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
-1,574 |
-138 |
353 |
1,188 |
364 |
-171 |
-2.0 |
18.4 |
| Özel |
-1,410 |
-184 |
-157 |
602 |
645 |
-1,149 |
-13,4 |
32.6 |
| Devlet |
-165 |
46 |
510 |
586 |
-280 |
978 |
11,4 |
-14.2 |
| Stok
Değişmeleri |
1,616 |
3,163 |
1,296 |
1,631 |
1,382 |
7,706 |
90.2 |
69.8 |
| İhracat |
938 |
537 |
1,842 |
1,309 |
1,446 |
4,626 |
54,1 |
73.0 |
| İthalat |
-194 |
-1,837 |
-1,689 |
-1,894 |
-2,276 |
-5,614 |
-65.7 |
-114.9 |
| GSYİH |
503 |
2,329 |
2,622 |
3,094 |
1,980
|
8,547 |
100.0 |
100.0
|
TABLO
3
| GSMH
Harcamalar yönünden |
Büyüme
oranları, bir önceki çeyrek döneme
göre
|
| Özel
Nihai Tüketim |
-0.031 |
0.306 |
-0.238 |
0.018 |
0.019 |
0.297 |
-0.226 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
0.325 |
-0.034 |
0.469 |
-0.457 |
0.331 |
0.055 |
0.371 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
0.086 |
0.013 |
-0.112 |
-0.271 |
0.489 |
0.097 |
0.026 |
| Özel |
-0.035 |
-0.022 |
-0.358 |
0.140 |
0.338 |
-0.017 |
-0.188 |
| Devlet |
0.694 |
0.113 |
0.508 |
-0.712 |
1.133 |
0.402 |
0.425 |
| Stok
Değişmeleri |
2.298 |
-0.860 |
2.822 |
-3.944 |
0.700 |
-0.490 |
-0.004 |
| İhracat |
0.194 |
0.080 |
-0.083 |
-0.066 |
0.135 |
0.192 |
-0.111 |
| İthalat |
-0.031 |
-0.029 |
-0.024 |
0.112 |
0.142 |
-0.038 |
0.000 |
| GSYİH |
0.080 |
0.271 |
-0.182 |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
TABLO
4
| GSMH
Harcamalar yönünden |
Büyüme
oranları bir önceki yılın eş
dönemine göre
|
|
Büyüme
oranı,
2002 - 2001 |
| Özel
Nihai Tüketim |
-1.8 |
3.2 |
2.5 |
4.2 |
2.0 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
2.2 |
2.6 |
12.0 |
4.5 |
5.4 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
-28.8 |
-2.3 |
5.9 |
22.2 |
-0.8 |
| Özel |
-30.9 |
-4.2 |
-3.7 |
21.8 |
-7.2 |
| Devlet |
-18.1 |
3.0 |
29.8 |
22.7 |
14.5 |
| Stok
Değişmeleri |
621.3 |
368.8 |
1075.4 |
354.2 |
453.6 |
| İhracat |
10.4 |
5.0 |
15.8 |
12.3 |
11.0 |
| İthalat |
2.1 |
20.3 |
19.3 |
22.1 |
15.7 |
| GSYİH |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
GRAFİK
1
Bu tabloda son çeyrek rakamları yok ama orada
da aynı gidiş devam ediyor. Toplam milli gelirin
% 10'u kadar bir bölümün artık stoklarda biriktiğini
hesaplıyoruz veya artış hızı olarak baktığınız
vakit, 2002 yılındaki milli gelirdeki toplam
örneğin 100 puanlık artışın 80 puanının, yani
artış hızı anlamında, stoklardaki artıştan geldiğini
ya da orantıya vurursanız bu % 7'lik büyüme
hızının % 5.5, % 6'sının stoklardaki artış hızından
kaynaklandığını görüyoruz. Bunun üzerine bir
de ihracatı koyuyorsunuz, ithalat rakamları
da milli gelir muhasebesine eksi olarak girer
biliyorsunuz. O da ihracattaki ve stoklardaki
artışı eksi olarak girdiği için bertaraf ediyor,
sabit sermaye yatırımlarında gerileme ve durgunluk
devam ediyor. Tüketim harcamalarında da 2003'ün
ilk çeyreğinde bir saman alevi gibi görülen
artışın bu çeyrekte durduğunu görüyorsunuz.
2002 rakamı da tüketim harcamalarının sadece
% 2.2 arttığını göstermiş, yani tüketimde de
bir yavaşlama var. Dolayısıyla bir araya koyduğunuzda
vakit zaten ülkenin resmi ortaya çıkıyor. Ücret
ve maaşların gerilediği, işsizliğin arttığı
bir ortamda özel tüketim talebinde çok yüksek
bir artış zaten bekleyemezsiniz. Böyle bir savaş
konjektürünün olduğu, reel faizlerdeki düşmeye
rağmen hâlâ yüksek reel faiz ortamının hüküm
sürdüğü bir ortamda yüksek oranlı sabit sermaye
yatırımları zaten özel sektörden bekleyemezsiniz.
Geriye ihracat ve stok değişimleri kalıyor.
Üretimde de girdi maliyetlerinin düşmesinden
dolayı bir üretim artışı söz konusuysa, bu ancak
ve ancak üretilir fakat satılamaz, yani stoklarda
biriktiriliyor. Türkiye'de zaten bu görülüyor
veya bir takım ihracat pazarlarını ne pahasına
olursa olsun zorlarsınız ve yurtdışına satarsınız.
Yani Türkiye'de yurtiçinde tüketimin daraldığı,
ihracat pazarlarının sonuna dek kullanıldığı
ve stoklarda birikim olan bir üretim süreci
olduğunu görüyorsunuz. Geçenlerde gazeteci bir
arkadaşla konuşurken, bunun uluslararası ticaret
literatüründe geçen bir kavram olduğunu ve "yoksullaştırıcı
büyüme" olarak nitelendirdim. Türk halkı,
orta sınıflar giderek çözülüyor. Türk halkı
yoksullaşıyor, işsizliği artıyor, kamu hizmetlerinin
daralmasından dolayı ucuz sağlık hizmetlerine
ulaşamıyor, ucuz eğitim hizmetlerine ulaşamıyor.
Bütün devlet okulları zorunlu yardımlar altında
velilerden yardım talep ediyorlar, belli rantları
talep ediyorlar, sağlık hizmetleri aksamış durumda.
Bütün bunlarla beraber Türk halkının geçim düzeyi
düşüyor ama rakamlara baktığınız vakit enflasyon
düşüyor, döviz kuru cazip, finansal sistem coşku
halinde, ekonomi büyüyor. Bu tabloyu tek şekilde
adlandırabiliriz, Türkiye'de yoksullaştırıcı
bir büyüme var.
STRADİGMA: Mevcut uluslararası ekonomik
dengelerdeki ABD hegemonyasını ve Türk-Amerikan
ilişkileri göz önünde bulundurarak Türkiye
ekonomisinin IMF kontrolü olmadan sağlıklı
bir yolda ilerleyebilecek yeterlilikte olduğunu
düşünüyor musunuz?
E. YELDAN: IMF programının Türkiye'deki
uygulama sonuçlarına baktığınız vakit muazzam
oranda, milli gelirin % 6.5'ini gerektirecek
kadar bir faiz dışı fazla vermek için kamu
hizmetlerinin tamamiyle durdurulduğunu görüyorsunuz.
Bu durum bu sene veya önümüzdeki sene veya
geçmişteki bir iki seneyle sınırlı bir olgu
değil ve bu durum 2006'ya kadar böyle devam
edecek. 2004'te her ne kadar AKP hükümeti
biraz kendi seçmenine göz kırpmak için IMF
programından çıkabiliriz gibi mesajlar verse
de piyasa bunu dikkate almayacak, AKP tekrar
hizaya gelip 2006'ya kadar ve hatta büyük
olasılıkla bunun devamında da bu programı
uygulamaya devam edecek.
IMF programından çıkmak ne demektir? Hep
yanlış anlaşılıyor, yani bu IMF programından
hemen çıkmak, çıkalım, çıkarsak ne olur derken
Türkiye ithalatını yasaklasın, gümrük duvarlarını
yükseltsin, sermaye akımlarını yasaklasın,
Türk lirası "convertible" bir para
olmaktan çıksın, döviz bulunduran cezalandırılsın,
tekrardan eskisi gibi çıpa sistemine geri
dönelim, işte partiler kendi yandaşlarına
istediği gibi istihdam yaratsın, bu yolla
işsizliği azaltalım, kırsal kesime büyük taban
destek fiyatları verelim... Böyle bir felaket
senaryosu hemen gündeme getiriliyor. Aslında
bu abartılı ve bir yerde şantaj kokan bir
tablo. IMF programından çıkmakla benim anladığım
şunlardır: Birincisi, Merkez Bankası'nın bağımsızlığı.
Fakat bu Merkez Bankası bağımsızlığı, "istediğim
şeyi yaparım, fakat ekonomi hazinesi, reel
sektörü, ihracatçısı, işsizi hiçbir şekilde
derdim değildir, ben sadece ve sadece fiyat
istikrarı ile ilgilenirim" şeklinde olmaz.
Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkede böyle
bir Merkez Bankacılığı sistemi olmaz, bu Amerika'da
bile olmaz. Böyle sadece ve sadece teknisyenlerden
kurulu, objektif fonksiyonu maksimize edecek
bir Merkez Bankacılığı ancak hayal dünyasında
olur. Gerçek Merkez Bankacılığı ekonominin
hem reel, hem finansal sektörleri arasındaki
dengeyi gözeten, ekonominin işsizlik, büyüme,
ihracat, dış ticaret dengesi gibi hedeflerini
gözeten ve bu arada fiyat istikrarını elbette
gözeten bir yapıda olmalıdır, fakat bunu yaparken
ekonominin diğer sektörlerine tamamiyle kapıları
kapamış, sadece ve sadece fiyat istikrarından
başka hiçbir şey düşünmeyen, teknisyenlerden
kurulu bir Merkez Bankacılığı olmaz, Türkiye
böyle bir yükü kaldıramaz. Aslında hiçbir
ülke kaldıramaz ama az gelişmiş bir ülke olarak
yeni istihdam sahaları açmaya ihtiyacı olan,
ekonomisini büyültmeye ihtiyacı olan bir ekonominin
faiz, döviz kuru gibi fiyatlara bu kadar ilgisiz
kalması düşünülemez.. Dolayısıyla Merkez Bankasının
fiyat istikrarı yanında veya fiyat istikrarı
yerine örneğin istihdamı maksimize edecek,
işsizliği azaltacak, örneğin ihracatı arttıracak,
serbest sermaye yatırımlarını arttıracak bir
objektif fonksiyon öngörülebilir. Bu da Hazine,
Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı
yani yatırımların yönlendiricisi olacak kurumlarla
işbirliği içinde olabilir. Bu Türkiye'nin
üzerindeki sadece ve sadece daraltıcı politikaları
düşünen Merkez Bankası yerine, genişleyici
maliye ve para politikalarını düşünebilen
bir Merkez Bankacılığını gerektirebilir. IMF
programından çıkmaktan birinci anladığım budur.
İkincisi ise, Türkiye'de döviz kuru tamamiyle
piyasaya bırakılmış bir manzara içerisinde.
Piyasa dediğimiz ise, Türkiye'nin bütün bankacılık
kesimi, Avrupa'nın orta boyutlu bir bankası
kadar aktiflemeye sahip, finansal olarak sığ,
iyi denetlenmemiş bir yapı aslında. Yani gün
geçmiyor ki yeni bir bankacılık kriziyle,
çalkantısıyla, polis vakasıyla sarsılmasın,
zaten İmar Bankası örneği de ortada. Her ne
kadar siz kağıt üzerinde bir Bankacılık Denetleme
ve Düzenleme Kurulu-BDDK kurduysanız da, bir
Rekabet Kurulunuz, Sermaye Piyasası Kurulunuz
varsa da, iyi yönetişim denilen bu modelin
kurumlar ve kurullarını kağıt üzerinde kursanız
da, Türkiye gibi az gelişmiş kapitalizmin
belli reel gerçekleri var. Bu gerçekler size,
Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde kapitalizmin
hala bir rant ekonomisi olarak, iktisat dışı
bir takım siyasi manevralarla rantın yaratıldığı
bir ekonomi manzarası veriyor. Dolayısıyla
finansal sistemi bu kadar sığ, manipulasyonlara
bu kadar açık bir ekonomide, döviz kuru gibi
çok önemli bir fiyatın doğrudan doğruya piyasaya
terk edilmesi böylesine güvensizlik ve belirsizlik
ortamını körükleyen bir manzara haline getiriyor.
Bu yüzden daha evvel de sorduğunuz soru, bu
bir krizin tetikleyicisi bir haber midir diye,
Türkiye'de yaşanan her şey iyi gidiyor gibi
gözüküyor fakat niye iyi gidiyor sorusunu
sorduğumuz vakit kaynağını göremiyoruz.
İktisatçıların içinde bulunduğumuz durumu
açıklayamamasının nedeni de şu: elimizde veri
yok. Bunlar kayıt dışında olan ve bizim sadece
tahmin edebildiğimiz etkenlerden kaynaklanıyor.
Ama elimizde bir rakam olmadan bunu masanın
üzerine koyup da telaffuz etmenin bir anlamı
yok. Ama Türkiye gibi ülkeler büyük finansal
şirketlerin, çokuluslu şirketlerin, büyük
bankaların, Washington'da New York'ta merkezi
olan büyük finansal rating kuruluşlarının
aldıkları anlık spekülatif kararlardan bir
yerde domino taşı gibi etkileniyorlar ve finansal
piyasa da sığ olduğu için çok düşük oranlı
bir takım fiyat hareketleri bile birden bire
bir sürü içgüdüsü içerisinde bir kartopu gibi
birbirini etkiliyor ve çok büyük meblağlarda
hareketlere yol açıyor. Bunları öngöremediğimiz
için ve bu tür büyük spekülatif hareketlere
açık bir ekonominin piyasa koşullarının nereye
gideceğini bilemediğimiz için her dakika tetikte
bekliyoruz. Türkiye'nin gerçek anlamda büyümesi
son 1.5 senedeki büyümesi ve döviz kurundaki
bu düşüş gerçekten istihdamın arttığı, üretimin
arttığı ve bunun üretimin iç talebi de canlandıracak
şekilde olduğu ve bu yüzden sabit sermaye
yatırımlarının da arttığı bir ortamda cereyan
etseydi biz de derdik ki Türkiye'de bu tür
sinyaller altında ekonomi genişliyor, yeni
iş sahaları açılıyor, çalışanlar da kazanıyor,
memur maaşları yükseliyor böylece alım gücü
yükseliyor bu da üretimi talep olarak besliyor.
Türkiye'deki üretim patlamasının talep ayağı
yok. O yüzden diyoruz ki bunun AKP hükümetiyle
veya IMF programının başarısıyla alakası yok.
Çünkü AKP hükümetinin izlediği IMF programının
kurgusu dediğimiz gibi faizlerin finansal
yatırımcılar tarafından güvenilir bir hükümet
olması neticesinde düşmesi, yeni iş sahaları
açması ve yatırımın canlanması, tüketimin
üzerine kurulu. Türkiye'de ise böyle bir üretim
yok ve spekülatif kaynaklı bir büyüme var.
IMF programının döviz kuru ayağına tekrar
geri dönersek, Türkiye'de 1990'ların başındaki
olduğu gibi Merkez Bankasının daha aktif olarak
rol aldığı, döviz kuruna gereğinde müdahale
ettiği fakat bunu sadece daraltıcı para politikaları
ile değil gerektiğinde genişleyici para politikaları
ile de müdahale ettiği, döviz kurunu gerektiğinde
yukarıya çekebildiği daha az esnek, daha fazla
müdahaleli bir döviz kurunu düşünülebilir.
Bunu yapmak için, mutlaka ve mutlaka kısa
vadeli sermaye hareketleri üzerinde kontrol
getirilmeli, spekülatif finansal akımlar mutlaka
caydırılmalıdır. Ama böyle olursa Türkiye'de
belki yurtdışından daha az sermaye girişi
olur.
STRADİGMA: Evet hocam, sürekli üstüne
vurgu yapılan Türkiye'ye yabancı sermaye girişi
konusuna değinebilir misiniz?
E. YELDAN: Sermaye hareketlerinin
biçimine baktığımız vakit bunların portföy
yatırımları ve bankacılık kesiminin mal ve
hizmet ticaretini değil, doğrudan doğruya
finansal hedeflerini yerine getirmek için
sürdürdüğü yurtdışına sermaye hareketleri
var. Kısa vadeli finansal sermaye hareketlerinin
caydırılması ve hatta yasaklanması uygun olur.
Bu nasıl olur? Belli bir vadenin altındaki
sermaye hareketlerine çok yüksek oranda vergi
koyarsınız, belli bir vadeden daha uzun vadede
gelecek olan sermaye hareketlerini bilakis
cazip hale getirirsiniz, bunlara teşvik verirsiniz.
Bu şekilde Türkiye'ye gelecek olan sermaye
hareketlerinin mümkün olduğunca finansal spekülatif
unsurlardan arındırılmış, daha çok mal ve
hizmet ticaretini finanse edici veya doğrudan
doğruya sabit sermaye yatırımlarını yöneltici
olmasını sağlayabilirsiniz. Piyasayı bu kadar
teslim alacak bir finansal yapınız varsa,
bir yandan reel faizler % 25, % 30'lar düzeyinde
gelecek, öbür taraftan piyasaya bırakılmış
olan döviz kuru sabit olacak ve Türkiye gene
her 1 dolara neredeyse 25 cent, 30 cent bir
faiz ödeyecek ve bu kan kaybı senelerce devam
edecek, bunun getirdiği kaynağı da kamu kesimindeki
muazzam bir faiz dışı fazla hedefi finanse
edeceksiniz, bu durum Türkiye'de halkın yoksullaştırılmasından
başka bir şey değildir. O yüzden Merkez Bankası'nın
daha aktif bir para politikası izleyebilmesinin
ve Türkiye'deki bu yurtdışı finansal sisteme
olan kan kaybının önüne geçilmesi için kısa
vadeli finansal sermaye hareketlerinin mutlaka
caydırılması ya da yasaklanması lazımdır.
Çok ilginçtir, artık IMF kendi yayınlarında
bile sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle
büyüme arasında hiçbir ilişki kurulamadığını,
teorinin bu öngörüsünün gerçek hayatta yerine
getirilmediğini tartışmaktadır. IMF programından
çıkmanın bir diğer unsuru da budur.
Üçüncü olarak, kamu maliyesi ayağı gelmektedir.
Türkiye bu % 6,5'luk faiz dışı fazla hedefini
kaldıramaz. Bu yoksulluk iktidarda olan her
partinin bir sonraki seçim döneminde iktidardan
uzaklaşmasına sebep olur ve böyle bir manzara
Türkiye'de demokrasinin sonu olacaktır. Türkiye
halkına sabit, ucuz ve kaliteli hizmet sunmak,
kırsal kesimi, köylüyü, çiftçiyi piyasanın
şoklarına karşı koruyucu bir fiyatlama vermek
popülizm değildir, bunlar kamu hizmetidir.
Türkiye'de kaliteli ve ucuz kamu hizmeti sunmak
ile oy avcılığı yapmak birbirine karıştırılıyor
ve kamunun yaptığı her türlü hizmet harcaması
popülizm diye bertaraf ediliyor. Bu da IMF
programından nemalanan bir takım finansal
kesimin uyguladığı bir şantajdır diye düşünüyorum.
Türkiye hemen kalıcı bir vergi reformu yapmalı,
vergi aflarının önüne geçilip sermaye kesimleri
üzerine vergi yükünü artıracak bir vergi reformu
yapmalıdır. Oradan elde edilen kaynaklarla
da faiz dışı fazla hedefi daha aşağıya çekilebilir.
Kaynağı olmadan faiz dışı fazlanın aşağı çekilmesinin
elbette ki Türkiye'de ki bu kırılgan makroekonomik
dengeleri sarsacaktır. IMF programından çıkışın
unsurları bunlardır ve öyle zannediyorum ki
bunlar Türkiye ekonomisinin gerçek yapısını
hiçbir iktisatçının, sosyal bilimcinin, aydının
bu gerçek dışıdır veya bunlar uygulanamaz
diyebileceği olgular dğildir; hatta IMF'nin
kendisi bile böyle bir programa karşı çıkmayacaktır.
2000'den beri uygulanan IMF programı 2001'den
sonra başka bir hedefler bütünü altında uygulanmaya
başlanmıştır. Programın Türkiye'deki sonuçlarına
baktığımız zaman, Türkiye'de kısa vadeli dış
borçlar 2001'in ilk çeyreği itibariyle yaklaşık
28 milyar dolar, şu anda ise kısa vadeli dış
borçlar, hele de bankacılık kesiminin kısa
vadeli dış borçlarının 11-12 milyar dolara
çekildiğini görüyorsunuz. Yani Türkiye'nin
vadesi, borcu gelmiş kısa vadeli dış borçları
ödemiş, ödettirilmiş, fakat toplam borç stokuna
baktığımızda 110 milyar dolardan şu anda 130
milyar dolara yaklaştığını görüyorsunuz. Bu
kaynaklar nereden geldi, IMF programının kredileri
ile geldi veya ihracat artışlarımızın birden
bire nakite çevrilmesi ile geldi. Bir başka
deyişle, Türkiye bu programla dış borçlarını
ödüyor ama dış borçlarını daha da fazla dış
borçlanarak ödüyor.
STRADİGMA: Hocam, son olarak Amerika'nın
bütçe açığı 400 milyar dolara ulaştı ve bu
arada ticaret açığı da artıyor, bu durumun
küresel ekonomik politikalara olan etkilerini
değerlendirebilir misiniz?
E. YELDAN: ABD Clinton yönetimi altında
bütçede geçmiş olduğu fazladan birden bire
300 küsür milyar dolarlık bir açığa sahip
oldu. Bu bütçe açığının ABD'de birikimli olarak
yaklaşık 1 trilyon dolara kadar yükseleceği
tahmin ediliyor, hatta IMF'nin ABD Hazine
Dairesini bu konuda uyardığı biliniyor. ABD
böyle bir harcama çılgınlığını nasıl finanse
ediyor? ABD'nin tasarruf oranlarına baktığımız
vakit hane halklarının tasarruflarının negatif
olduğunu görüyorsunuz. ABD artık tasarruf
yapmayan, harcamalarını doğrudan doğruya içeriden
ve dışarıdan borçlanarak yapan bir ekonomi
halinde. Sadece Çin Amerika'da yaklaşık 290
milyar dolarlık bir sermaye portföyü gönderiyor.
Amerika'nın cari işlemler açığı 400 milyar
dolara ulaşmış durumda. Yani ABD hem ticaret
açığı veriyor ve doların güvenilir bir para
birimi olması itibariyle de bütün dünyadan
finansal kaynakları sünger gibi emiyor. Böyle
bir gidişatta bir noktada uluslararası finansal
çevrelerdeki bir kırılganlık, bütün dünyada
bir likidite daralmasının ve dolara karşı
olan bir güvensizlik, büyük bir spekülatif
atak ve çok büyük bir finansal krizin başlangıcı
olabilir. Böyle bir krizin olmasının ötesinde
Amerika'nın bütün dünya finans piyasalarından
bir sünger gibi finansal kaynakları kendi
ülkesine çekmesi dünyada da faiz hadlerinin
yükselmesine yol açacaktır. Bu da Türkiye
gibi borçlu ülkeler için çok kötü bir haber
olacaktır.
Aslında kriz habercisi veya kötü haber veren
birisi gibi olmak hiç istemiyorum. Ama Türkiye'de
bugünkü olumlu havanın ve büyümenin ardında
yatan reel etkenlere baktığımız vakit bunların
kaynağını göremiyoruz ve bunların reel bir
nedeni olmadığını görüyoruz. Nasıl Türkiye
2000'de sabit döviz kuru altında oluk oluk
yurtdışından gelen sıcak parayla böyle bir
yapay büyüme yaşadı, nasıl 1990-1993 arasında
bir "Lale Devri" yaşadık, ücretler
arttı, taban fiyatlar yükseldi, döviz kurunun
son derece ucuz olduğu bir ortamdı. Türkiye
bu tür büyüme evrelerini reel tasarruflar,
yatırımlar üzerinden kurduramadığı sürece
yakın tarih bize gösteriyor ki bu gidiş hiç
de iyi değil. Bu noktada gerçekçi olmak ve
bu gidişi sürekli olarak değerlendirmek gerekiyor.
STRADİGMA: Erinç Hocam çok teşekkür
ederiz.
E. YELDAN: Ben teşekkür ederim.
|
  |
|
| önerileriniz anasayfa |
|
|