1. Giriş: Tarihte ABD'nin Orta Asya'ya İlgisi*
Olaf Caroe 1967'de basılan Sovyet İmparatorluğu Orta
Asya Türkleri ve Stalinizm başlıklı eserinde, Sovyetler
Birliği'nin Orta Asya'daki cumhuriyetlerde yaşanacak sorunlar
nedeniyle çökeceğini ileri sürmekteydi. Caroe'ye göre
"1300 yıla dayanan bir Müslüman geçmişi bulunan ve
Sovyet yönetimi tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılsa
da güçlü biçimde varlığını devam ettiren Türklük bilincine
sahip Orta Asya halkları, Moskova'nın Ruslaştırma ve dinsizleştirme
politikalarına başkaldıracaklardı".(1) Caroe'nin
kitabıyla aynı tarihte Türkiye'de de Samet Ağaoğlu'nun
Sovyet Rusya İmparatorluğu adlı gezi kitabında, Orta Asya
Türklerinin yoğun komünist propagandayla dinsizleştirilmeye
çalışıldığını, bu bölgenin zenginliklerinin Moskova tarafından
sömürüldüğünü ve bu sömürü mekanizmasının ortadan kalkmasıyla
birlikte Sovyetler Birliği'nin çökeceğini yazıyordu. (2)
Aralık 1991'de Sovyetler Birliği resmen tarihe karıştı.
Ancak, bu çöküşün nedenleri arasında ne Caroe'nin iddia
ettiği gibi Orta Asya halklarının başkaldırısı, ne de
Ağaoğlu'nun vurguladığı bölge zenginlikleri üzerindeki
Rus denetiminin sona erdirilmesi vardı. Sovyetler Birliği'nin
çöküşüne yol açan nedenler büyük ölçüde ülkenin batı topraklarındaki
gelişmelerden kaynaklanıyordu, doğusundakilerden değil.
Zbigniew Brzezinski Büyük Çöküş kitabında Marquis de Custine'nin
1839'da yazdığı Rusya'dan Mektuplar adlı eserine atıf
yaparak, "Ağızları mühürlenen Rus halkı konuşma özgürlüğünü
nihayet ele geçirince o kadar çok konuşacak ki, bütün
dünya şaşıracak, kıyamet gününün geldiğini sanacak"
cümlelerine dikkati çekiyordu. (3)
Esasen, Sovyetler Birliği'nin batısından dağılmaya başlamasının
temel nedenleri arasında, "Rus halkının konuşmaya
başlamasının" yanı sıra, ABD'nin Soğuk Savaş yıllarındaki
stratejisini büyük oranda Sovyet denetimindeki Doğu Avrupa
ülkelerini ve Sovyetler Birliği'nin bu bölgeye komşu cumhuriyetlerini
etkilemeye dönük politikalara dayandırması yatmaktaydı.
Jeopolitiğin kurucusu sayılan Sir Halford John Mackinder'in
"merkez bölge" (heartland) olarak isimlendirdiği
Doğu Sibirya ile Volga havzası arasında uzanan ve Orta
Asya'yı da içeren geniş ova Asya-Avrupa ve Afrika kıtalarından
oluşan "dünya adasını" denetleyebilmek için
mutlaka elde tutulması gereken bir bölgeydi. Mackinder'a
göre Merkez Bölge'nin denetimi de ancak Doğu Avrupa'ya
egemen olunmasıyla mümkün olabilirdi. Bu görüşünü Mackinder,
"Doğu Avrupa'ya egemen olan Merkez Bölgeyi denetler.
Merkez Bölgeye egemen olan Dünya Adasını denetler. Dünya
Adasına egemen olan dünyayı denetler" sözleriyle
ifade etmişti. (4)
Mackinder'in 1904'de ileri sürdüğü bu görüşler, İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetler Birliği'ne karşı politikalar
geliştirmeye çalışan Amerikalı strateji uzmanları için
hareket noktası oldu. George Kennan, 1947'de ABD Dışişleri
Bakanlığı için hazırladığı bir raporda ABD'nin tüm gücünü
Avrupa ve Asya'da güç dengesini tekrar tesis etmeye yoğunlaştırması
gerektiğini söylüyordu. (5) Benzer şekilde, Mart 1948'de
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin hazırladığı ilk raporlardan
birinde, Sovyetler Birliği'nin tüm Avrasya bölgesine silah
kullanarak veya siyasi yollardan hakim olmasının ABD açısından
kabul edilemez nitelik taşıdığı belirtilmekte ve Mackinder'in
Merkez Bölge olarak adlandırdığı toprakların Sovyetler
Birliği'nin tartışmasız egemenliğinde olduğu bir ortamda
yapılması gerekenin, bu bölgeye kenar teşkil eden bölgelerin
ABD tarafından denetlenmesinin hayati olduğunun altı çizilmekteydi.
(6) Bu tarihten başlayarak, "uluslararası komünizmin
çevrelenmesi" ABD'nin başlıca dış politika önceliği
haline geldi. 1950 başında ABD Başkanı Harry Truman tarafından
onaylanarak yürürlüğe giren Ulusal Güvenlik Konseyi'nin
68 numaralı kararı (NSC-68), çevrelemeyi ABD'nin resmî
politika aracı haline getirdi. (7)
Dwight Eisenhower'ın başkanlığı döneminde Dışişleri Bakanı
John Foster Dulles tarafından geliştirilen "Yeni
Bakış" (NSC-162/2) stratejisinde ise, "uluslararası
komünizmin" ve özellikle de Sovyetler Birliği'nin
başarıyla "çevrelenebilmesi" için nükleer gücün
artırılmasından yeni paktlar kurulmasına ve Merkezi Haber
Alma Teşkilatı'nın (Central Intelligence Agency - CIA)
gizli operasyonlarına kadar bir çok yeni unsur üzerinde
duruluyordu. (8) Yeni Bakış'ın dikkati çeken bir yönü
"esir halklar" kavramıydı. Dulles, Sovyet komünizminin
800 milyon insanı esaret altına soktuğunu ileri sürüyor
ve bu durumun ortadan kaldırılması için psikolojik mücadele
ve gizli operasyonlar yapılmasını gündeme getiriyordu.
Bu çerçevede, Sovyetler Birliği'nin etkisi altındaki veya
Sovyet etkisine girebilecek ülkelerde CIA aracılığıyla
çok sayıda operasyon gerçekleştirilirken, Amerika'nın
Sesi (Voice of America - VOA) başta olmak üzere
çeşitli yayın organları yoluyla da "esir halkları"
Sovyetlere başkaldırmaya davet ediliyordu. (9)
Truman ve Eisenhower'ın politikalarındaki ilginç noktalardan
biri Mackinder'in "Merkez Bölge" olarak tanımladığı
alanı doğrudan ele geçirmeye yönelik değil, fakat Sovyetlerin
etki alanlarını daha da genişletmelerini engelleyici adımların
atılmasıydı. Nitekim Amerikalı jeopolitikçi Spykman'in,
"İç Hilal Avrasya'yı denetler. Avrasya dünyayı denetler"
denklemine uygun biçimde 1950'lerdeki ABD dış politikası,
Türkiye, İran, Irak, Pakistan, Hindistan, Çin, Kore ve
Doğu Sibirya'dan oluşan "İç Hilali" denetleme
üzerine odaklanmıştı. (10) Fakat, Vaşington, Sovyetler
Birliği'nin egemenliği altında bulunan ve dünyaya tamamen
kapattığı Orta Asya bölgesine sızmayı, bu bölge halklarını
Moskova'ya karşı ayaklandırmayı, Doğu Avrupa'da yaptığı
gibi radyo yayınları yoluyla özgürlük ve bağımsızlık gibi
düşünceleri aşılamayı gündemine hiç almadı. İronik biçimde,
Dulles'ın "esir halklar" kavramı Türkiye'de
"esir Türkler" biçiminde algılanıp, komünizmle
mücadele çerçevesinde "Türk dünyasının bütünleştirilmesi"
söylemlerine konu olurken, ABD'nin "komünizmle mücadele"
stratejisinde Orta Asya halkları önemsiz bir yer işgal
ediyordu.
1950-1979 döneminde ABD'nin Orta Asya'ya ilişkin ilgisini
çeken yegane şey, Sovyetler Birliği'nin dikkatlerden uzak
biçimde bu bölgede nükleer silah denemeleri yapmasıydı.
Bu denemeleri izlemek için İran ve Pakistan'daki üslerden
kalkan casus uçakları Orta Asya üzerinde uçuşlar yaparak
bilgi topladılar. (11) 1 Mayıs 1960'ta Adana'daki İncirlik
Üssü'nden kalkan bir U-2 casus uçağının, Sovyet uçaklarınca
düşürülmesi sonucu ABD ile SSCB arasında yaşanan bunalım
dolayısıyla bu uçuşlara son verildi.
Amerikan politikasındaki bu "görmezden gelmenin"
başlıca nedeni, Orta Asya'nın, Sovyetler Birliği'nin denetiminden
çıkartılması en zor bölge olmasıydı. Stalin, Kruşçev ve
hatta Brejnev döneminde izlenen ekonomik politikalar,
Orta Asya'da ayrılıkçı hareketlerin filizlenmesini imkansız
kılmıştı. Orta Asya cumhuriyetleri, hemen hepsi büyük
doğal kaynaklara sahip olmalarına rağmen, bu potansiyellerini
kullanamayan birimler haline dönüştürülmüştü. Moskova
bu bölgeyi bir "bitişik Üçüncü Dünya" alanı
olarak görmekte ve bölgenin zenginliklerini çıkarıp Sovyetler
Birliği'nin diğer noktalarına aktarmaktaydı. Orta Asya
cumhuriyetlerinde hammaddelerin üretildiği sanayi alanlarına
ağırlık verilirken, bunların işlendiği imalat sektörleri
daha çok batıda kurulmuştu. Moskova'nın kurduğu üretim
ve ticaret hatları Orta Asya cumhuriyetlerinin ekonomik
olarak tek başlarına ayakta durabilmelerini imkansız kılmıştı.
Öte yandan Moskova'nın izlediği etnik politikalar da
bu cumhuriyetlerde homojen nüfus oluşumlarını engellemişti.
Her bir cumhuriyetin içine yerleştirilen etnik azınlıklar,
ulusal bilincin yaratılmasının önüne geçmekteydi. Örneğin
Kazakistan Türkî olduğu kadar Rus niteliği de taşıyordu.
Keza Özbekistan ve Tacikistan Türkî ve Farsî özellikleri
birlikte taşıyorlardı. Türkmenistan ve Kırgızistan'ın
durumları da bunlardan farklı değildi. (12) Orta Asya
halklarının konuştuğu farklı lehçelerin suni olarak birbirlerinden
keskin çizgilerle ayrılması, Bolşevik Devriminden önce
bölgede lingua franca işlevi gören Türkçe'nin yerini Rusça'nın
almasına yol açmıştı. Bu da birlikte hareket etme imkanını
ortadan kaldırırken, Moskova'ya bağımlılığı artırdı. Yönetici
elit ve entelektüel tabaka doğrudan Moskova'nın denetimi
altına girmişti. Orta Asya halklarının birleştirici unsurlarından
olan dinin toplum yaşamından çıkarılmasını hedefleyen
köktenci eğitim politikaları, milli olduğu kadar dinsel
bir farklılık duygusu da taşımayan kitleler yaratmıştı.
(13)
2. Afganistan'ın İşgali ve ABD'nin "Sovyet Müslümanlarını"
Keşfi
Yukarıda sıralanan nedenlerle ABD politikalarında uzunca
bir süre "ihmal" edilen Orta Asya bölgesi 1979'da
Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgalinden sonra dikkate
alınmaya başladı. ABD bir yandan Pakistan üzerinden, Afganistan'daki
mücahitlere yardım ederken, diğer yandan da Kızılordu'nun
Afganistan'a gönderdiği birliklerin daha ziyade Orta Asya
cumhuriyetleri ve Azerbaycan halkından oluştuğunu fark
ederek, Radio Liberty ve Radio Free Europe'un
yerel dillerdeki yayınlarıyla Orta Asya ve Azerbaycan
halklarını "dinsiz" Sovyet yönetimine karşı
ayaklanmaya çağırdı. ABD'nin bu girişimini Suudi Arabistan,
Mısır, Kuveyt ve Katar radyolarına yaptırılan bölgeye
yönelik İslamî içerikli yayınlar izledi. (14)
Aynı dönem, ABD Başkanı Jimmy Carter'ın Ulusal Güvenlik
Danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından 1977'de geliştirilen
"Yeşil Kuşak" projesinin de uygulamaya sokulduğu
yıllar oldu. "Yeşil Kuşak" projesi, "İslam'ın
komünizme karşı bir kalkan olabileceği" görüşüne
dayanıyor ve SSCB'nin petrol zengini Basra Körfezi civarında
müttefikler edinerek bölgeye sızmasını, bu yolla engellemeyi
hedefliyordu. Afganistan'ın işgaliyle birlikte bu proje
çerçevesinde ilk adımlar atılmaya başladı. Orta Asya cumhuriyetlerine
İslam yoluyla sızmaya çalışan ABD, "kızıl tehlikeye
karşı yeşil panzehir" üretmeye girişti. Ancak Carter
yönetimi, "yeşil kuşak" oluşturma çabaları içinde
ılımlı ve radikal İslamı birbirinden ayırt etmeye de özen
gösterdi. SSCB kadar, radikal İslamın öncüsü İran'daki
Humeyni yönetimi ve onun tarafından desteklenen köktenci
örgütler de tehdit içeriyordu. (15)
Bununla birlikte, 1980'lerin başında ABD'nin, Sovyetlere
karşı oluşturmaya çalıştığı "yeşil kuşak" projesi
ve paralelinde Orta Asya'da tetiklemeye çalıştığı İslamî
uyanış hareketi, Vaşington'un hedefi olan Sovyetler Birliği'nin
yıkılışına esaslı bir katkı sağlamadı. Aksine, ileriki
yıllarda bölgede ABD'nin başını çok ağrıtacak olan radikal
İslam'ın temellerini attı. 1980'lerde Afganistan'da Sovyetlere
karşı mücahitlere ve 1990'larda da Şii İran'ın etkisine
karşı Sünni Taliban'a destek verirken, bu hareketin bir
süre sonra denetimden çıkarak kendisine yöneleceğini hesap
edemeyen Vaşington yönetimi, "dinsiz komünizmin"
yıkılmasına ivme kazandırmak için Orta Asya'da pompaladığı
İslamî uyanışın da bir gün kendisi için sorun teşkil edeceğini
tahmin edemedi.
İleride "başağrılarının" ortaya çıkmasına yol
açacak olan bölgedeki ABD faaliyetlerinin köklerini 1979'a
kadar götürmek mümkündür. SSCB'nin Afganistan'ı işgali
sırasında Pakistan istihbarat örgütü ISI'nin himayesinde
işgale karşı örgütlenen bir mücahit lideri konumunda bulunan
Gülbeddin Hikmetyar ile 1979'da görüşen CIA yetkilileri,
Hikmetyar'ın, direnişini finanse edecek bir eroin kaçakçılığı
ağı kurmasına yardımcı oldular. (16) Afganistan'da ekilen
haşhaştan çıkarılan afyonun Pakistan'ın Koh-i Sultan bölgesindeki
laboratuarlarda eroine dönüştürülerek dünya pazarlarına
sürülmesi ve bundan elde edilen gelirle Afgan direnişinin
güçlendirilmeye çalışılması 1980'lerin başından itibaren
ISI ile CIA'nin başlıca Afganistan stratejisi haline geldi.
(17)
1984'te Afgan direnişinin daha etkili olabilmesi için
Hikmetyar'ın komutasındaki mücahitlerin SSCB'nin içlerine
saldırı ve sabotajlarda bulunması kararı alan ABD, CIA
direktörü William J. Casey'in 1984'te Pakistan'a yaptığı
gizli ziyaretten sonra Afgan gruplara yoğun silah yardımı
yapmaya ve Pakistan'daki kamplarda eğitim vermeye başladı.
Bu çerçevede, Özbekistan ve Tacikistan'daki Sovyet askerî
varlığını hedef alan mücahit saldırıları 1986'dan itibaren
yoğunluk kazandı. Söz konusu operasyonlar esnasında, bir
yandan -o zaman için sadece Sovyet askerlerini hedef alan-
Özbekistan ve Tacikistan'daki radikal dinci örgütlerin
temelleri atılırken, diğer yandan bu örgütlerin de, Afganistan'dakiler
gibi uyuşturucu ticaretini kendi faaliyetlerini finanse
edecek bir yöntem olarak benimsemelerinin kapısı aralandı.
Bu arada 1988'de Sovyetler Birliği Afganistan'dan tamamen
çekilince, bir süredir Hikmetyar üzerinden yürütülen operasyonlara
ihtiyaç kalmadı. Kısa süre sonra, 1990-1991 Körfez Krizi
sırasında Saddam Hüseyin'i destekleyen Hikmetyar Vaşington
tarafından gözden çıkarıldı. Ancak, Hikmetyar döneminde
kurulan uyuşturucu kaçakçılığı şebekesi yeni sahibini
bulmakta çok gecikmedi. Hikmetyar'ın boşluğunu Suudi Arabistan
asıllı Usame bin Ladin doldurdu. Bin Ladin, tıpkı Hikmetyar
gibi, Pakistan istihbarat servisinin himayesinde Tacikistan
ve Özbekistan'daki radikal örgütleri, uyuşturucu ticareti
yoluyla desteklemeye koyuldu. Hatta, haşhaştan afyon elde
edilen Nangahar ile afyonun eroine dönüştürüldüğü
kuzey Afganistan'daki Kunduz arasında hava köprüsü kurulmasını
sağladı. Kunduz aynı zamanda Özbekistan rejimi karşıtı
faaliyetler yürüten aşırı dinci Özbekistan İslami Hareketi'nin
(ÖİH, IMU) de ana üslerinden biri haline geldi. (18) ÖİH,
aynı zamanda Tacikistan'da da eroin laboratuarları kurarak,
"Altın Hilal" bölgesinden Avrupa'ya giden uyuşturucu
trafiğini denetimi altına aldı. (19)
3. Soğuk Savaş'ın Sona Ermesi ve ABD'nin Orta Asya
Politikaları
3.1. Amerikan Stratejisinin Oluşması ve Ana Hatları
Soğuk Savaş boyunca olduğu gibi, Sovyetler Birliği'nin
dağılmasını takip eden ilk yıllarda da Orta Asya bölgesi
ABD'nin dış politika öncelikleri arasında yer almadı.
1990'ların sonuna kadar Irak'ın Kuveyt'i işgali, Ortadoğu
Barış Süreci, Bosna ve Kosova olayları, Rusya'nın geleceği
ve NATO'nun yeniden yapılandırılması gibi gelişmelerle
meşgul olan Vaşington, Orta Asya bölgesine ikincil önem
atfetmeye devam etti. Ancak, bir taraftan Rusya'nın 1993'te
ilan ettiği "Yakın Çevre Doktrini"yle Orta Asya'daki
etkinliğini tekrar artırma çabası içerisine girmesi, Avrupa
Birliği'nin "Avrupa - Kafkasya - Asya Taşıma Koridoru"
(Transport Corridor Europe - Caucasus - Asia / TRACECA)
ve "Avrupa'ya Devletlerarası Petrol ve Gaz Taşıma"
(Intersate Oil and Gas Transport to Europe / INOGATE)
projelerini geliştirmesi, Çin'in bölgede etkin olmaya
başlaması, Türkiye'nin beklenen etkinliği gösterememesi
ve ABD merkezli petrol şirketlerinin bölgede artan çıkarları
gibi faktörler 1990'ların ortalarından itibaren ABD'nin
bölgeye ilgisini yavaş yavaş artırdı. (20)
Clinton yönetimi 1994-1995 döneminde Trans-Kafkasya bölgesindeki
enerji kaynakları üzerinde Rusya'nın tekelini kırmak için
yoğun çaba göstermeye başladı. Şubat 1995'te Vaşington,
Rusya üzerinden değil, Türkiye üzerinden geçecek bir boru
hattını destekleme kararı aldı. Enerji ve dış politika
arasındaki bağı da bilinçli bir şekilde kuran ABD, Rusya'nın
BDT ülkeleri üzerindeki denetimini zayıflatabilmek için,
Moskova'nın enerji kaynaklarına dayalı manevralarını engellemeye
çalıştı. Mesela, parasını ödeyemeyen Ukrayna'ya doğalgaz
göndermemeyi kesmemesi için Türkmenistan'a baskı yaptı.
Kazakistan'a, "Moskova'nın petrol vanasını kapatması
halinde" bu ülkeyi destekleyeceği yönünde garantiler
verdi. Mayıs 1995'te Orta Asya ülkelerini dolaşan Clinton
yönetimi 1994-1995 döneminde Trans-Kafkasya bölgesindeki
enerji kaynakları üzerinde Rusya'nın tekelini kırmak için
yoğun çaba göstermeye başladı. Şubat 1995'te Vaşington,
Rusya üzerinden değil, Türkiye üzerinden geçecek bir boru
hattını destekleme kararı aldı. Enerji ve dış politika
arasındaki bağı da bilinçli bir şekilde kuran ABD, Rusya'nın
BDT ülkeleri üzerindeki denetimini zayıflatabilmek için,
Moskova'nın enerji kaynaklarına dayalı manevralarını engellemeye
çalıştı. Mesela, parasını ödeyemeyen Ukrayna'ya doğalgaz
göndermemeyi kesmemesi için Türkmenistan'a baskı yaptı.
Kazakistan'a, "Moskova'nın petrol vanasını kapatması
halinde" bu ülkeyi destekleyeceği yönünde garantiler
verdi. Mayıs 1995'te Orta Asya ülkelerini dolaşan ABD
Enerji Bakanlığı Müsteşarı William White, bu ülkeleri
enerji konusunda Rusya ve İran'a rakip olmaları yönünde
cesaretlendirdi. (21)
Aslında Clinton döneminde Vaşington'un bölgeye bakışı
ikili bir politikayı yansıtıyordu. 1997'ye kadar süren
birinci Clinton döneminde, 1994'te Dışişleri Bakanlığı
Müsteşarlığı görevine getirilen Strobe Talbott'un başını
çektiği Dışişleri ekibi "önce Rusya" (Russia
First) anlayışıyla Rusya'nın Batı tarzı demokratik
piyasa modeline dönüşümüne katkı yapılması, yönetimdeki
Boris Yeltsin gibi ılımlı reformcuların Vladmir Jirinovski
gibi aşırı milliyetçiler ve eski komünistler karşısında
desteklenmesi ve bunun için de Rusya'nın "anlaşılabilir
güvenlik sorunlarına" saygı gösterilmesi gerektiğini
söyleyerek, Orta Asya'nın ihmal edilmesine yol açmışlardı.
Onlara göre, Orta Asya gibi ABD'nin öncelik sıralamasında
arka bölgelerde kalan ve çeşitli sorunlarının çözümüne
bulaşmak istemediği bölgelerde uluslararası güvenlik ve
istikrar ancak bu konuda istekli ve yetkin olan Rusya
tarafından sağlanabilirdi. (22) Ayrıca bu görüş, ABD'nin
Soğuk Savaş'ın hemen ardından geliştirdiği, kendisinin
tek hegemon güç olarak dünya sistemiyle ilgilendiği, çeşitli
alt-sistemlerde ise yerel güçlerle (pivotal states)
işbirliği içerisinde barış ve istikrarın sağlanması gerektiği
görüşüne de paraleldi.
Bu ekibin karşısında, 1996 sonunda Dışişleri Bakanlığı
görevine getirilen Madeline Albright'ın liderliğini yaptığı
ve Rusya'nın SSCB geçmişine işaretle bu ülkeyi hâlâ daha
çok jeopolitik çerçevede değerlendiren ve bu kapsamda
Orta Asya'da SSCB'nin boşalttığı boşluğun Rusya tarafından
doldurulmasının engellenmesi, bunun için de bağımsızlıklarını
yeni kazanan bölge devletlerinin egemenliklerinin güçlendirilmesi
gerektiğini söyleyen görüşün taraftarları yer aldı. Bu
görüşü savunanlar SSCB'nin boşalttığı alanda ılımlı politikalarıyla
Batı yanlısı NATO müttefiki Türkiye'nin etkili olmasını
istemekte ve Türkiye'yi bu rol için desteklemekteydiler.
Zamanla, bu iki görüş arasında uzlaşmaya varıldığına ve
Orta Asya enerji kaynaklarında söz sahibi olabilmek için
bölge ülkeleriyle daha yakın işbirliğine girilmesi yönünde
çabalara şahit olundu. Aslında, "Russia First"
politikasının yaratıcısı Tablott bile 1997'deki bir konuşmasında
şunları söylemekteydi: (23)
Eğer Kafkasya ve Orta Asya ülkelerindeki reform çabaları
başarıya ulaşırsa, bu kuşkusuz Rusya ve Ukrayna'yı da
kapsayacak biçimde diğer eski Sovyet cumhuriyetlerindeki
dönüşüm çabalarını da cesaretlendirecektir. Bu bölgenin
Çin, İran, Türkiye ve Afganistan'la olan sınırlarının
istikrara kavuşmasına yardımcı olacaktır. Pakistan ve
Hindistan'la büyüyen ekonomik ve sosyal bağların kurulmasını
sağlayacaktır. Karadeniz'den Pamir Dağları'na kadar
uzanan bir coğrafyada kendi içlerinde ve birbirleriyle
barış içinde olan özgür toplumların varlığının sağlanması,
eski İpek Yolu boyunca Avrupa ve Asya arasında değerli
bir ticaret ve nakliye koridorunun açılmasına hizmet
edecektir. Eğer ekonomik ve siyasal reformlar başarısız
olursa, içerideki ve sınır ötesi ihtilaflar derinleşirse,
bölge terörizm için bir kuluçka alanı, dini ve siyasi
aşırılığın odağına ve bir çatışma sahasına dönüşebilir.
200 milyar varillik petrol rezervinin bulunduğu bir
bölgenin bu hale gelmesine ABD seyirci kalamaz.
Orta Asya ülkelerinin NATO'nun Barış için Ortaklık (BİO)
programına dahil edilmesi, bölgede bulunan geniş hidrokarbon
rezervlerinin dünya piyasalarına aktarılması için Chevron,
Amaco, Arco, Exxon gibi Amerikan firmalarının devreye
girmeleri, bölge ülkelerinde dinin egemen olmadığı rejimlerin
devam etmesi, Sovyetler Birliği'nden arta kalan kitle
imha silahlarının bu bölgeden ABD'nin "asi"
olarak nitelendirdiği devletlere ve terör gruplarına aktarılmasının
engellenmesi, bölgenin uyuşturucu ticareti için bir üs
olmaktan çıkarılması ve bölge ülkelerinin serbest ekonomik
modeli benimseyerek uluslararası ticarete entegre olması
gibi hedefler zamanla ABD'nin bölgeyle ilişkilerinin temel
parametrelerini oluşturdu. ABD Dışişleri Bakanı James
Baker'ın 1992'de beş Orta Asya cumhuriyetine gerçekleştirdiği
ziyaretlerin ardından bölge başkentlerinde diplomatik
temsilcilikler açan ABD, 1990'ların ortalarına kadar Orta
Asya politikasını bu unsurlara dayandırmaya devam etti.
(24)
Özellikle 1990'ların ortalarından itibaren, Orta Asya
ve Kafkasların ABD'nin yaşamsal çıkarları için son derece
önemli olduğunu ileri süren Amerikalı strateji uzmanları,
Mackinder ve Spykman'in "Merkez Bölge" nitelendirmesinden
hareketle, bölgede denetim sağlayacak devletin dünya güç
dengelerini baştan aşağıya değiştireceğini savunuyorlardı.
(25) Buna göre, Orta Asya ve Kafkasya'da 19. yüzyılda
yaşanan "Büyük Oyun"un bir benzeri sahneye koyulmaktaydı.
İkinci Büyük Oyun'un temel aktörleri Rusya Federasyonu,
Türkiye ve İran'dı. ABD, AB, Pakistan, Hindistan, Çin,
İsrail, Japonya ve Suudi Arabistan ise potansiyel aktörler
olarak sırada beklemekteydiler. (26) Başta Z. Brzezisnki
olmak üzere bir çok Amerikalı uzmana göre, ABD'nin "Kuveyt,
Meksika Körfezi ve Kuzey Denizindekileri açık farkla geride
bırakacak enerji rezervlerine sahip" bu bölgede temel
aktör olabilmek için önüne çıkan tüm fırsatları değerlendirmesi
ve sonunda bölgeye yerleşmesi gerekmekteydi. (27)
Öte yandan, Hazar enerji potansiyelinin uluslararası
piyasalara çıkarılmasında, Afganistan-Pakistan-Hindistan
hattı yoluyla Hint Okyanusu kullanılabilirdi. Diğer alternatiflere
göre maliyeti düşük bu projenin gerçekleşebilmesi bir
yandan Afganistan'da istikrarlı bir yönetimin kurulmasına,
diğer yandan da bölgeye komşu Orta Asya cumhuriyetlerinin
risk unsurlarından arındırılmasına bağlıydı. Orta Asya'nın
başta köktenci terör örgütleri gibi risk unsurlarından
arındırılması, sadece bu ülkelere yapılan ekonomik yardımla
sağlanamazdı. ABD'nin askerî varlığıyla da bölgede bulunması
gerekmekteydi. Fakat, Orta Asya'daki çıkarlarından henüz
vazgeçmemiş olan Rusya, ABD'nin bölgede "bayrak göstermesine"
karşı çıkmaktaydı. ABD'nin Rusya'yı da ikna ederek bölgeye
askerî varlığıyla yerleşmesi ancak 11 Eylül 2001'den sonra
yaşanan gelişmeler çerçevesinde mümkün olacaktır.
1990'ların ikinci yarısında ABD'nin Orta Asya'daki yaşamsal
çıkarlarının giderek farkına varmasına paralel olarak,
Amerikan ulusal güvenlik stratejilerinde bu bölgeye ayrılan
yer de artmaya başladı. 1998'deki Ulusal Güvenlik Strateji
Belgesinde, bölgedeki enerji rezervlerinin uluslararası
pazarlara aktarılmasının ve bölgenin istikrarının ABD
için taşıdığı önem açıkça ifade edilmekteydi:
İstikrarlı ve müreffeh Kafkasya ve Orta Asya, Akdeniz'den
Çin'e uzanan geniş bir bölgede istikrar ve güvenliğe
katkı sağlayacak ve Kafkasya gaz ve petrol rezervlerinin,
ABD'nin muazzam ticari katılımıyla, dünya piyasalarına
aktarılmasını mümkün kılacaktır. Bu bölgedeki ülkeler,
egemenliklerini ve uluslararası camiadaki yerlerini
teminat altına aldıysalar da, demokratik ve ekonomik
alanda gerçekleştirilmesi gereken reformlar vardır.
[…] Bu ülkelerin bağımsızlıkları, egemenlikleri, toprak
bütünlükleri ve demokratik ve ekonomik reformları gerçekleştirmeleri
Amerikan çıkarları için önemlidir. Bu hedeflere ulaşılabilmesi
için ikili ilişkilerimizi ve uluslararası kuruluşlardaki
liderliğimizi kullanarak milyarlarca doların bölgeye
akmasını sağlıyoruz. (28)
Bölgenin ABD için taşıdığı önemin giderek farkına varılmasına
paralel olarak Temmuz 1999'da ABD Kongresi'nden geçen
"İpek Yolu Strateji Yasası" ABD'nin Orta Asya
ve Kafkasya'ya yönelik politikalarının ana hatları açıkça
ortaya koymaktaydı. İpek Yolu Strateji Yasası'nın gerekçesini
oluşturan bölümde 7 nokta ön plana çıkarılmaktaydı. (29)
Buna göre, (I) Bir zamanlar Orta Asya ve Güney Kafkasya'nın
en önemli ekonomik hattı olan tarihi İpek Yolu, Azerbaycan,
Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan,
Tacikistan ve Türkmenistan'dan geçmekteydi; (II) İpek
Yolu üzerindeki halkların birbirine bağımlılığı ve karşılıklı
işbirliği yoluyla eski ekonomik ilişkilerini tekrar tesis
etmeleri, egemenliklerinin teminat altına alınması kadar,
demokratik ve pazar reformlarının başarısı için de önemliydi;
(III) Orta Asya ve Güney Kafkasya ülkeleri arasında siyasi,
ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin güçlendirilmesi bölgenin
istikrara kavuşmasına da hizmet edecekti; (IV) Bölgede
demokrasilerin ve serbest pazar ekonomilerinin gelişimi,
uluslararası özel sektör yatırımcılarının bölgeye girişlerini
teşvik edecekti; (V) Bölgedeki Müslüman ülkeler, ABD ile
yakın ittifak kurmak isteyen ve İsrail'le yoğun ticari
ve diplomatik ilişkiler içinde bulunan laik yönetimlere
sahip bulunmaktaydı; (VI) Bölgede, ABD'yi sorunlu Basra
Körfezi'ne bağımlı olmaktan kurtaracak çok değerli enerji
kaynakları bulunmaktaydı; (VII) ABD dış politikası ve
uluslararası yardımları bölge ülkelerinin ekonomik ve
siyasal bağımsızlıklarının yanı sıra, demokrasi inşası,
serbest pazar politikaları, insan hakları ve bölgesel
ekonomik bütünleşme konularına da yoğunlaşmalıydı.
İpek Yolu Strateji Belgesi'nde, ABD'nin bölgeye yönelik
politikasının ana unsurları ise şöyle sayılmaktaydı:
-Bağımsızlığın, egemenliğin, demokratik yönetimlerin
ve insan haklarına saygının desteklenmesi;
-Hoşgörü, çoğulculuk, diyalog ortamları ile ırkçılığa
ve Yahudi düşmanlığına karşı mücadelenin desteklenmesi;
-Bölgesel ihtilafların çözülmesinde ve sınır ötesi ticareti
zorlaştıran engellerin kaldırılmasında aktif biçimde
yer alınması;
-Dostane ilişkilerin ve ekonomik işbirliğinin desteklenmesi;
-Pazar merkezli ilkelerin ve uygulamaların yayılmasının
sağlanması;
-İletişim, ulaşım, eğitim, sağlık, enerji ve ticaret
alanlarındaki alt yapının gelişmesine katkı sağlanması;
-ABD kaynaklı ticari girişimlerin ve yatırımların desteklenmesi.
Görüldüğü gibi, İpek Yolu Strateji belgesi esas olarak
ABD'nin ve Amerikalı girişimcilerin bölgedeki ekonomik
ve ticari çıkarlarının sağlanmasını kolaylaştıracak bir
eksen üzerine oturtulmuş, bu ana hat çevresinde ise, demokratikleşmenin
sağlanmasından insan haklarının desteklenmesine kadar
, ABD'nin küreselleşme tanımına (30) uyan diğer unsurlar
serpiştirilmişti.
Nitekim, 1999 Ulusal Strateji Belgesi'nde de bölgeye
ilişkin olarak ağırlıklı biçimde üzerinde durulan konular
ekonomik nitelikliydi. Başkan Bill Clinton'un tanıklığıyla
19 Kasım 1999'da İstanbul'da imzalanan Bakü-Tiflis-Ceyhan
Boru Hattı Anlaşması ve Trans-Hazar Gaz Boru Hattı Deklarasyonu'na
atıf yapılan belgede, "Hazar enerji kaynaklarına
ve bunların dünya pazarlarına ihraç edilmesine büyük önem
veriyoruz. Bunun dünya enerji arzını çeşitlendireceğine
ve bölge istikrarına katkı sağlayacağına inanıyoruz"
denilmekte, ayrıca bazı Orta Asya ülkelerinin Dünya Ticaret
Örgütü'ne üye olmalarının da memnuniyetle karşılandığı
ifade edilmekteydi. (31)
Esasen Vaşington 1995 başından beri Kafkasya ve Orta
Asya enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden aktarılması
yönünde tercihini yapmıştı. Ekim 1998'de, Azerbaycan Uluslararası
Petrol Konsorsiyumu içinde yer alan bazı şirketlerin,
Bakü-Ceyhan hattı konusunda isteksiz davranmaları karşısında
ABD yönetimi, bu hattın "maliyetinin yüksekliğine
rağmen, bölge petrolünün uluslararası pazarlara ulaşabilmesi
için en iyi yol" olduğu şeklinde açıklamalar yaptı.
Dahası, ABD Ticaret ve Kalkınma Ajansı, Türk boru hattı
şirketi BOTAŞ'a 823 milyon dolarlık bir yardım yaparak,
Bakü-Ceyhan ve Trans-Kafkasya boru hatları konularında
ABD'den teknik, mali, hukuki ve çevre konularında uzmanlık
hizmeti almasına imkan sağladı. Ardından Ankara'da ABD
tarafından Hazar Ticaret Yatırım ve Finansman Merkezi
kuruldu. Bu merkezde, ABD Ticaret ve Yatırım Ajansı, Denizötesi
Özel Yatırım Şirketleri ve Eximbank temsilcileri görev
yapmaya başladılar. ABD yönetiminin Bakü-Ceyhan ve Trans-Hazar
hatlarına bu denli destek vermesinin nedeni, hatların
ABD ile iyi ilişkiler içinde bulunan ülkelerden geçiyor
olması ve hatlar sayesinde bu ülkelerin, Batı'nın çıkarları
doğrultusunda, birbirlerine daha da yakınlaşabileceği
düşüncesiydi. Bu son tahlilde, ABD tarafından desteklenen
yönetimlerin Rusya'nın gücüne ve İran'ın etkisine karşı
bölgede dengeleyici bir yapı oluşturmaları neticesini
verecekti. (32)
Öte yandan, ABD Savunma Bakanlığı'nın hazırladığı 2000
yılı Savunma Strateji Belgesi'nde de yukarıdaki belgelerde
yer alan unsurlara dikkat çekildikten sonra, ABD'nin eski
Sovyet cumhuriyetlerindeki başlıca amacının bölgenin kitle
imha silahlarıyla bunları üretmeye ve fırlatmaya yarayan
mekanizmalardan arındırılması olduğu vurgulanmaktaydı.
Orta Asya'da yükselen yasadışı silah ve uyuşturucu kaçakçılığı
eğilimlerinin de altının çizildiği belgede, bu alanların
yanı sıra, terörizm ve örgütlü suçlarla mücadelede de
ABD'nin Orta Asya devletleriyle yakın işbirliği yapmak
arzusunda olduğu belirtilmekteydi. (33)
Özetle Bill Clinton'un Orta Asya politikası başlıca dört
unsur üzerine dayanmaktaydı: Bölge devletlerinin demokratikleşme
ve pazar ekonomisine geçiş süreçleri hızlandırılacak ve
sağlamlaştırılacak; Hazar enerji kaynaklarının güvenliği
sağlanacak, bunun için de buradaki enerji potansiyelinin
Rus denetiminde olmayan güzergahlarla dünya pazarlarına
aktarılması için projeler geliştirilecek; bölgesel çatışmalar
barışçıl yollarla çözüme kavuşturulacak; ve Amerikan firmalarının
bölgedeki ticari faaliyetleri desteklenecekti. (34)
3.2. Orta Asya'ya Yönelik Amerikan Yardımları
ABD, bölgeye yönelik siyasi ve ekonomik hedeflerini gerçekleştirmek
maksadıyla, ekonomik yardımları sık sık başvurduğu bir
araç olarak kullandı. 1 Nisan 1992'de Özgürlük Desteği
Yasası'nın (Freedom Support Act) yürürlüğe girmesiyle
başlayan ve Clinton'un ikinci dönemi sırasında yoğunlaşan
Amerikan yardımlarının miktarı 1999 sonu itibariyle 2,3
milyar doları aştı. (35) ABD yardımları esas olarak iki
farklı çerçeve içinde yürütülmekteydi. "Ticari Finansman
ve Sigortacılık" (Commercial Financing and Insurance)
olarak adlandırılan ve daha ziyade bölgede yatırım yapacak
Amerikan şirketlerini teşvik etmek ve desteklemek maksadıyla
oluşturulan birinci çerçeve kapsamında, ABD İhracat-İthalat
Bankası (Eximbank) kredileri ve teminatları, Deniz Ötesi
Özel Yatırım Şirketi (OPIC) kredileri, ABD Tarım Bakanlığı
(USDA) satış ve hibeleri ile ABD Uluslararası Kalkınma
Ajansı (USAID) kredileri yer aldı. Bu çerçevede en büyük
yardımı Özbekistan'a yatırım yapacak şirketler ve Özbekistan
hükümeti aldı. Bu ülkeyi sırasıyla, Türkmenistan, Kazakistan,
Kırgızistan ve Tacikistan izledi. (Bkz. Tablo-I) (36)
Tablo I: 1992-1999 Ticari Finansman ve Sigortacılık
Yardımları (Milyon dolar olarak)
|
YARDIMIN TÜRÜ
|
KAZAK
|
KIRGIZ
|
ÖZBEK
|
TACİK
|
TÜRKMEN
|
| EXIMBANK |
188.90 |
---------- |
1243.80 |
--------- |
503.80 |
| OPIC |
132.63 |
303.50 |
314.45 |
3.70 |
5.00 |
| USDA |
3.80 |
|
49.30 |
--------- |
4.90 |
| TOPLAM |
325.33 |
303.50 |
1607.55 |
3.70 |
513.70 |
ABD yardımlarının ikinci çerçevesini ise, doğrudan ilgili
ülkelere yapılan yardımlar oluşturmaktaydı. Bu ikinci
çerçeve de iki alt başlığa ayrılmaktaydı. Özgürlük Desteği
Yasası çerçevesinde yapılan yardımları içeren birinci
alt başlık kapsamında, USAID ve çeşitli ABD Bakanlık ve
ajanslarının yardımları bulunmaktaydı. Bu alt başlık altında
yer alan yardımların alanlarını oluşturan konuların başlıcaları
şunlardı:
Enerji etkinliği ve pazar reformu; Çevre politikaları
ve Teknolojisi; Sağlık; Özel sektör girişimleri; Gıda
sistemlerinin yeniden inşası; Demokratik reform; Konut
sektörü reformu; Ekonomik yeniden inşa ve mali reform;
Öğrenci-memur mübadelesi ve eğitimi; Ticaret bilgilendirme
hizmetleri; Amerikan ticaret hizmetleri; Ticaret hukuku
geliştirme programı; Nükleer reaktörlerin güvenliği; Silahlanmanın
önlenmesi girişimleri; Suç örgütlerine karşı eğitim; Barış
Gönüllüleri'nin (Peace Corps) (37) faaliyetleri;
Zirai teknik yardımlar. Beş Orta Asya ülkesi için bu kapsamda
harcanan para miktarı 632.03 milyon dolardı. Kazakistan
311.57 milyon dolarla ilk sırada gelirken bu ülkeyi, 159.87
milyon dolarla Kırgızistan, 106.23 milyon dolarla Özbekistan,
54.36 milyon dolarla Tacikistan ve 50.23 milyon dolarla
Türkmenistan izlemekteydi. (38) (Bkz. Tablo II)
İkinci alt başlıkta ise, Özgürlük Desteği Yasası'nın
kapsamına girmeyen kalemler yer almaktaydı. Bu çerçevede,
ABD Savunma Bakanlığı üzerinden verilen Ortaklaşa Tehdit
Azaltma Programı (Cooperative Threat Reduction CTR) yardımları;
Tarım Bakanlığı kanalıyla verilen gıda yardımları; Enerji
Bakanlığı üzerinden verilen nükleer enerjinin ve silahların
kontrolü konusundaki yardımlar; Dışişleri Bakanlığı'nın
Uluslararası Askerî Değişim ve Eğitim (International Military
Exchange and Training IMET) ve silahsızlanma yardımları
yer almaktaydı. Söz konusu yardımları alan Orta Asya ülkeleri
arasında 253.72 milyon dolarla Kırgızistan ilk sırada
gelirken bu ülkeyi, 230.24 milyon dolarla Kazakistan,
183.47 milyon dolarla Tacikistan, 111.23 milyon dolarla
Türkmenistan ve 45.81 milyon dolarla Özbekistan izlemekteydi.
(39) (Bkz. Tablo II)
Tablo II Ülkelere Yardım Programları (Milyon Dolar
Olarak)
|
YARDIMIN TÜRÜ
|
KAZAK
|
KIRGIZ
|
ÖZBEK
|
TACİK
|
TÜRKMEN
|
|
ÖZGÜRLÜK DESTEĞİ YASASI
|
311.57 |
159.87 |
106.23 |
54.36 |
50.23 |
|
ÖZGÜRLÜK DESTEĞİ YASASI
|
230.24 |
253.72 |
45.81 |
183.47 |
111.23 |
|
DIŞINDA
|
|
|
|
|
|
|
TOPLAM
|
541.80 |
413.59 |
152.04 |
237.83 |
161.46 |
Vaşington'un bölge ülkelerine yardımları yukarıdakilerle
sınırlı kalmadı. Yine 1992-1999 döneminde Clinton yönetimi,
Dünya Bankası şemsiyesi altında yer alan Uluslararası
Yeniden İmar ve Kalkınma Bankası (International Bank for
Reconstruction and Development IBRD) ve Uluslararası Kalkınma
Örgütü (International Development Association IDA) ile
Avrupa Yeniden İmar Bankası (European Bank for Reconstruction
and Development EBRD) nezdinde girişimlerde bulunarak,
bu mali örgütlerin diğer eski Sovyet cumhuriyetlerine
olduğu gibi Orta Asya ülkelerine de kredi açmalarını sağladı.
IBRD kriterlerinin altında bir fakirlik düzeyinde bulunan
Tacikistan Dünya Bankası'nın sadece IDA kredilerinden
yararlanırken, diğer 4 Orta Asya ülkesi IDA ve IBRD fonlarının
ikisinden birden yararlandılar. Bu çerçevede 1999 Haziranından
itibaren Kazakistan'a 1 milyar 679 milyon dolar, Kırgızistan'a
500 milyon dolar, Özbekistan'a 434 milyon dolar, Tacikistan'a
180,3 milyon dolar ve Türkmenistan'a 89,5 milyon dolar
Dünya Bankası kredisi açıldı. (40)
Mart 1991'de, Orta ve Doğu Avrupa'da ekonomik reformları
ve demokratik reformları desteklemek maksadıyla kurulan
EBRD ise 31 Aralık 1998'den itibaren, Kazakistan'a 364
milyon ECU, Kırgızistan'a 136 milyon ECU, Özbekistan'a
394 milyon ECU, Tacikistan'a 13 milyon ECU ve Türkmenistan'a
126 milyon ECU'lük kredi verdi. (41)
Son olarak, Vaşington yönetimi, ABD-İsrail Ortak Kalkınma
Programı (US-Israel Cooperative Development Program CDP)
çerçevesinde de Orta Asya ülkelerine yardım yaptı. 1988'de
ABD'nin desteğiyle, İsrail'in gelişmekte olan ülkelere
teknik yardım yapabilmesi için kurulan CDP bünyesinde
toplanan fonların üçte ikilik kısmını USAID, üçte birini
ise İsrail Dışişleri Bakanlığı Kalkınma Destek Birimi
(MASHAV) sağlamaktaydı. 1999 mali yılı itibariyle 1.7
milyon dolarlık bir bütçeye sahip olan CDP kapsamında,
Orta Asya ülkelerinde tarımsal sektöründe çalışanların
İsrail'de uzmanlık kurslarına katılımı sağlandı. Ayrıca
tüm bölge ülkelerinde yerinde kurslar düzenlenirken, Kazakistan
ve Kırgızistan'da tarımsal ticaret merkezleri kuruldu.
Yine ABD'nin mali desteğiyle 1985'te kurulan ABD-İsrail
Ortak Kalkınma Araştırma Programı (US-Israel Cooperative
Development Research Program CDR) çerçevesinde ise, 1992'den
itibaren Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan'a
yönelik çalışmalar başlatıldı. Asıl olarak kurak toprakların
tarımsal üretime açılabilmesi ve sulama tekniklerinin
geliştirilmesi konularında projelerin yürütüldüğü CDR
kapsamında bu ülkelerin araştırmacılarına İsrail araştırma
enstitülerinde eğitim bursları verildi. (42)
4. Bush Dönemi, 11 Eylül Saldırıları ve ABD'nin Değişen
Politikaları
George Walker Bush'un ABD Başkanı seçilmesinden 11 Eylül
2001'e kadar geçen süre zarfında da ABD'nin bölgeye olan
ilgisi esasen ekonomik temelli olmaya devam etti. ABD
Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın eski Sovyet Cumhuriyetlerinden
sorumlu danışmanı Clifford Bond ABD Temsilciler Meclisi
Uluslararası İlişkiler Komitesi'ne sunduğu bir raporda,
ABD'nin bölgede yaşamsal çıkarları bulunduğunu, bunun
da enerji kaynaklarının dünya piyasalarına sorunsuz aktarılması
ve bölge ülkelerinin serbest piyasa koşullarını benimsemelerine
odaklandığını ifade etmekteydi. (43)
ABD'nin bölgedeki çıkarlarının sadece ekonomik alanla
sınırlı olmadığını ileri süren görüşlerde 2000 başından
itibaren artış gözlendi. Jeopolitik açıdan bölgenin taşıdığı
önemin vurgulandığı bu görüşlerde altı çizilen noktalar,
ABD'nin bölgede Rusya, Çin ve Hindistan'ın etkisini dengeleyecek
biçimde aktif bir politika izlemesi, bunu yapabilmek için
de bölge ülkeleriyle çok boyutlu stratejik ilişkiler içine
girmesiydi. Fakat, Rusya'da Vladmir Putin'in iktidara
gelmesinden sonra Kremlin'in Orta Asya'da izlemeye başladığı
ekonomik bağları sağlamlaştırmaktan, askerî varlığı artırmaya
uzanan çok boyutlu politikalar, Çin'in Şangay İşbirliği
Örgütü yoluyla bölgede giderek artan ağırlığı gibi faktörler
ABD'nin Orta Asya bölgesine doğrudan müdahil olmasını
engelledi. Bunun yerine Vaşington aktif "bekle-gör"
politikasına devam etti.
11 Eylül öncesi dönemde ABD'nin Orta Asya bölgesine kontrollü
yaklaşımının ilginç göstergelerinden biri, bölge ülkelerinde
yaşanan yoğun insan hakları ihlallerini kabul eden hatta
kendi resmî raporlarında bunlara yer veren Vaşington yönetiminin,
eleştirinin ötesinde doğrudan bir adım atmaktan kaçınmasıdır.
Gerçekten de, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan
insan hakları raporları Orta Asya ülkelerindeki durumu
ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır. 2001 yılı raporunda
Orta Asya ülkelerinin durumları ana hatlarıyla şöyle sunulmaktadır:
Kazakistan: Ülkenin insan hakları karnesi
zayıftır. Demokratik kurumlar yetersizdir. Hükümet, vatandaşların
hükümeti değiştirme hakkını büyük oranda sınırlamaktadır.
Güvenlik kuvvetlerinin yargısız infazları, gözaltında
ölümler ve işkence yaygındır. Kadınlara, engelli kişilere
ve azınlıklara karşı ayrımcılık uygulanmaktadır. (44)
Kırgızistan: 1993 anayasası yönetim biçimini
demokratik cumhuriyet olarak tanımlasa da, Cumhurbaşkanı
Askar Akayev hükümete egemen konumdadır. Ülkenin insan
hakları karnesi zayıftır. Hükümet, vatandaşların hükümeti
değiştirme hakkını sınırlamaktadır. Yine de, sivil toplum
örgütleri ve milletvekilleri bazen cumhurbaşkanının gücünü
parlamento ve büyük kamuoyu kampanyaları yoluyla sınırlayabilmektedir.
İşkence, kötü muamele, keyfi gözaltılar ve tutuklamalar
devam etmektedir. Hapishane koşulları kötüdür. (45)
Özbekistan: Özbekistan kısıtlı medeni
hakların bulunduğu otokratik bir devlettir. Cumhurbaşkanı
İslam Kerimov ve merkezi yürütme kanadı tüm siyasal hayata
hükmetmektedir. Basında sansür vardır. Parlamentonun neredeyse
tamamı cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Muhalefet
partilerinin varlığına izin verilmemektedir. Eski KGB
ajanlarından kurulu Ulusal Güvenlik Servisi (UGS) ve polis
sayısız insan hakları ihlali yapmaktadır. Yolsuzluk, örgütlü
suçlar ve uyuşturucu kaçakçılığı UGS ve polisin bilgisi
dahilinde yürütülmektedir. Çok sayıda insan işlemedikleri
suçlarla itham edilerek keyfi olarak gözaltına alınmakta
ve tutuklanmaktadır. Uluslararası Kızılhaç Örgütü yetkililerinin
hapishaneleri ziyaret etmesine izin verilmemektedir. (46)
Tacikistan: Tacikistan ismen demokratik
olan bazı kurumların bulunduğu otokratik bir rejimle yönetilmektedir.
Cumhurbaşkanı İmamali Rahmanov ve onun Kulyab bölgesinden
hemşehrileri yönetime hakimdirler. Yolsuzluk ve devlet
birimlerinin örgütlü suçlara karışmaları yaygındır. Devlet
birimleri ciddi insan hakları ihlalleri yapmaktadır. Bunlar
arasında kaybolma, adam kaçırma, işkence, körü muamele,
tehdit, yağmalama, keyfi gözaltı ve tutuklama sayılabilir.
İfade özgürlüğü ağır biçimde sınırlandırılmıştır. (47)
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2002 yılı İnsan Hakları raporunda
da, hemen hemen aynı cümlelerle bu ülkelerdeki insan hakları
ihlallerinin boyutları ortaya konulmakta ve Orta Asya
ülkelerindeki otokratik yönetimlere dikkat çekilmektedir.
(48)
Kayıtlara geçirilen bu duruma rağmen ABD, Orta Asya Cumhuriyetlerinin
demokratik olmayan ve insan haklarına saygı göstermeyen
rejimlerinin zarar görmesi halinde, bunların yerine kurulabilecek
demokratik yönetimlerin büyük ölçüde Orta Asya'da giderek
güç kazanan İslamî eğilimleri ve Taliban benzeri grupları
iktidara getirebileceğinden endişe duyduğundan, Orta Asya
ülkelerinin yönetimlerine karşı herhangi bir yaptırım
uygulamaktan kaçınmaktadır. Bunun yanı sıra, otokratik
yönetimlerin ABD ile yakın işbirliği içine girmeleri halinde
ortak düşman olarak nitelendirilebilecek İslami örgütlere
karşı birlikte mücadele edilmesi mümkün olacaktı. Vaşington
için bu mücadelede kullanılan yöntemin insan haklarına
uygun olup olmaması değil, kısa zamanda, az maliyetle
başarıya ulaşması esas olduğundan, Orta Asya yönetimlerinin
insan hakları ihlallerine göz yumulmaktaydı. Zaten, Bush
yönetiminin Afganistan, Guantanamo ve Irak'taki uygulamaları,
insan hakları ihlalleri bakımından Orta Asya'da olup bitenlerden
çok da farklı değildi.
Gerçekten de, Orta Asya Cumhuriyetleri her türlü köktenci
İslamî grup için mümbit bir alan sunmaktaydı. İslam dininin
ortaya çıkışından hemen sonra bu dini kabul eden milyonlarca
insanı barındıran Orta Asya, Sovyet egemenliği esnasında
maruz kaldığı "ateizm" propagandasının etkisinden
hızla kurtulmaktaydı. Ancak bu süreci sadece İslami uyanışla
izah etmek mümkün değildi. Roma Katolik Kilisesi'nden,
Ortodokslara ve her türden Protestan kiliselerine kadar
geniş bir yelpazede tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinde
olduğu gibi Orta Asya'da da dinin yeniden toplum hayatının
bir parçası olmasına tanık olunmaktaydı. Yine de bu harekette
dikkati çeken, siyasal ve köktenci İslami unsurların da
yükselişe geçişiydi. Özellikle Özbekistan İslami Hareketi
(ÖİH) El-Kaide ile yakın bir işbirliği içine girerek Tacikistan
topraklarını Özbekistan'a yönelik silahlı eylemler için
bir üsse çevirmişti. 1980'lerin ortalarında Afganistan'daki
gruplarla ne tür bir ilişki geliştirdiğine yukarıda değinilen
ÖİH'nin eylemleri zaman zaman Özbekistan sınırlarının
dışına da taşarak Kırgızistan'a da yöneliyordu. Silahlı
eyleme başvurmayan İslami Kurtuluş Partisi (Hizb-ut Tahrir
al İslami) daha barışçıl bir görüntü sergilese de, uluslarüstü
bir İslam toplumu kurulmasını hedefleyen El-Kaide ile
aynı çizgiyi paylaşıyordu. Bu noktada Vaşington yönetimi,
köktenci grupların yıkıcı eylemlerine karşı -tüm antidemokratikliklerine
rağmen- Orta Asya rejimlerini desteklemeye devam etti.
(49)
Öte yandan, radikal İslamcı grupların Batılı değerler
üzerinden yürütülen küreselleşme olgusunu reddeden ve
küreselleşmeyi hedef alan tutumları da Vaşington yönetimini
son derece rahatsız etmekteydi. Orta Asya ülkelerinin
uluslararası piyasalarla bütünleşmeleri, böylece bölgenin
yer altı zenginliklerinin daha "liberal" şartlarda
ihraç edilmesi için çaba gösteren ABD, bu girişimlerine
meydan okuyan grupların etkinliklerinin azaltılmasından
yanaydı. (50) Küreselleşme, ABD dış politikasında o kadar
önemli bir unsur haline gelmişti ki, Amerikan ulusal güvenlik
stratejileri neredeyse bütünüyle küreselleşme eksenine
oturtulmuştu. Vaşington, 1990'ların ortalarından başlayarak
küreselleşmeye direnen yönetimleri cezalandırmayı ve küreselleşmeye
uyum sağlamakta zorlanan ülkeleri "desteklemeyi"
ulusal politikalarının öncelikli unsurları arasına sokmuştu.
(51) Bu kapsamda, İslam ekseninde küreselleşmeye karşı
çıkarak, camiler ve medreseler yoluyla küreselleşme karşıtı
düşünceyi yayan gruplarla mücadele de ABD için öncelikli
hale geldi. Bu ise Orta Asya'da mevcut yönetimleri desteklemek
ve fırsat doğduğunda bölgeye askerî olarak yerleşmekle
mümkün olabilirdi.
11 Eylül 2001'de New York ve Vaşington D.C.'de gerçekleştirilen
terörist eylemler, bir yandan ABD'nin terörle mücadele
söylemi altında dünyanın çeşitli bölgelerinde askerî operasyonlar
yürütmesine imkan sağlarken, diğer yandan da ABD'nin bir
çok ülkeyle yakın işbirliği içine girmesine de yol açtı.
Bu ülkeler arasında bazı Orta Asya cumhuriyetleri de bulunmaktaydı.
ABD, Afganistan'da El-Kaide'ye ve ona destek veren Taliban
rejimine karşı sürdürdüğü operasyonlar kapsamında ilk
etapta Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan hava sahalarından
yararlanmaya başladı. Ayrıca Özbekistan'ın Termiz ve
Hanabad, (52) Kırgızistan'ın Manas ve Tacikistan'ın
Kulyab, Kurgan-Tyube ve Hokant havaalanları
Amerikan ve İngiliz uçaklarına açıldı. Kırgızistan'a 3000,
Özbekistan'a 1000 Amerikan askeri yerleştirilirken, Özbekistan,
Kırgızistan ve Tacikistan'a yapılan ekonomik yardımlar
bir önceki yıla göre 2 kat artarak 2002 mali yılı için
580 milyon dolar olarak belirlendi. (53) Bu arada, Kazakistan'la
ABD arasında yapılan bir anlaşma uyarınca da, Amerikan
savaş uçakları acil durumlarda Almatı havaalanına
inme hakkını elde ettiler. Ayrıca, tarafsız ülke statüsü
taşıyan Türkmenistan silahlı kuvvetlerine Amerikan subayları
tarafından askerî eğitim verilmesi konusu da gündeme getirildi.
(54)
Aslında, 11 Eylül sonrası bölgeye yerleştirilenler bu
topraklara ayak basan ilk Amerikan askerleri değildi.
Eylül 1997'de Centrasbat-97 (Central Asian Battalion)
tatbikatı (55) kapsamında, 82. Hava İndirme Tümenine bağlı
500 paraşütçü Kuzey Carolina'daki üslerinden 7700 millik
bir uçuştan sonra Özbekistan'a inmişlerdi. Bu harekât
sonrasında bir konuşma yapan NATO'nun Atlantik Bölgesi
Başkomutanı (SACLANT) General Jack Sheenan, "BM'nin
Orta Asya bölgesinde bir insani operasyon yapmaya karar
vermesi durumunda Amerikan silahlı kuvvetlerinin operasyona
katılmaya hazır ve istekli olduklarını" ifade etmişti.
Centrasbat tatbikatının 1998 ve 2000'de yapılan bölümlerine
de ABD birlikleri katıldılar. 1999'da ise aralarında Kazakistan,
Kırgızistan ve Özbekistan askerlerinin de bulunduğu bir
gruba ABD Merkez Komutanlığı'nın (CENTCOM) merkezi Tampa'da
eğitim semineri düzenlendi. (56)
Bölgeye gelmeye "istekli" Amerikan birlikleri
2001 sonundan itibaren, insani bir operasyon veya tatbikat
kapsamında değil, "terörle mücadele" söylemi
altında Orta Asya'ya girmeye başladılar. Böylece 1990'ların
ikinci yarısından itibaren, yukarıda ele alınan nedenlerden
ötürü, bölgeye güçlü biçimde girebilmenin yollarını arayan
ABD Orta Asya'ya yönelik askerî açılımını başlatmış oldu.
Bu durum, Rusya'nın "geçici onayı" ve bölge
ülkelerinin işbirliğine yanaşmaları sayesinde kolaylıkla
gerçekleştirildi.
Putin yönetiminin orta vadede Rusya'nın Orta Asya'daki
etkinliğini ortadan kaldırabilecek ABD'nin bölgeye girişine
yeşil ışık yakması son derece şaşırtıcı olmakla birlikte,
Moskova yönetiminin 11 Eylül sonrasında ABD'ye "terörle
mücadele" kapsamında verdiği destekle paralellik
arz etmekteydi. Rusya, "ön alıcı saldırı" yaklaşımını
da içeren ABD'nin "terörle mücadele" stratejisinden
kendi adına kazanımlar çıkarma peşindeydi. Her şeyden
önce, ABD'ye verdiği destek sayesinde, Çeçenistan'da gerçekleştirdiği
operasyonlar, sivil halka uyguladığı baskıcı politikalar
ve geniş insan hakları ihlalleri konularında Vaşington'un
sürekli eleştirilerine uğramaktan kurtulacaktı. İkincisi,
ABD'ye verdiği destek karşılığında Amerikan şirketlerinin
özellikle enerji alanında Rusya'ya yaptığı yatırımların
artmasını talep etmekteydi. Üçüncüsü, NATO'nun genişlemesinde
ve İttifak'ın operasyonlarında daha fazla söz sahibi olmayı
talep etmekteydi. Son olarak, Orta Asya'da etkili olmaya
çalışan Çin'in faaliyetleri ABD'nin bölgeye girmesiyle
azalacaktı. Ancak Rusya bölge ülkelerinin ABD'ye desteğinin
kendi denetiminde ve kendisinin onay verdiği ölçülerde
olmasını istemekteydi. ABD'nin bölge ülkeleriyle, Moskova'yı
aşarak doğrudan işbirliği içine girmesi, hatta 2002'de
ABD ile Özbekistan arasında gizli bir anlaşma imzalanması
(57) Putin yönetimini rahatsız etti. Bush yönetiminin
1972 tarihli Anti Balistik Füze Antlaşması'ndan çekilmesi
karşısında Putin'i sessiz kalmakla suçlayan Rus muhalefeti,
ABD'nin Orta Asya'ya hızlı girişi karşısındaki eylemsizliği
de ciddi biçimde eleştirdi. (58)
Putin yönetimi, ABD'nin Orta Asya'ya girişinin denetlenemez
noktaya ulaştığını gördüğünde iş işten geçmişti. Moskova'nın
Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan'a yaptığı telkinler
sonuç vermedi. ABD bölgedeki varlığını sağlamlaştıracak
adımlar atmaya devam etti. Rusya, ABD'nin kendisini devre
dışı bırakarak Orta Asya'da izlediği politikalar karşısındaki
rahatsızlığını, Afganistan operasyonundan sonra Bush yönetiminin
Irak'a yönelik tavrına destek vermeyerek gösterdi. Rusya'nın,
Irak'ta kitle imha silahlarının var olduğunu iddia eden
ABD'ye karşı Birleşmiş Milletler'de sergilediği davranış,
Bush yönetiminin Rusya'nın "yakın çevresinde"
yürüttüğü eylemlerden ne derece endişe duyulduğunun açık
bir göstergesiydi. Benzer şekilde, ABD'nin İran, Suriye
ve Kuzey Kore'yi hedef alan söylemlerini de desteksiz
bırakan Rusya, Orta Asya'da kendisinin göz ardı edilmesini
kabullenemeyeceğini bir kez daha gösterdi. (59) Bunun
yanı sıra, Rusya'nın girişimiyle, Kasım 2002'de Rusya,
Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında 5000 kişilik
bir acil müdahale gücü kuruldu. Aralık 2002'de Kırgızistan'la
bir askerî anlaşma imzalayan Rusya, Bişkek'in doğusundaki
Kant üssünde 20 savaş uçağı ve 1000 asker bulundurma hakkı
elde etti. Yine de bu adımlar, Orta Asya ülkelerinin ABD'yle
ilişkilerinin derinleşmesinin önüne geçemedi. (60)
ABD'ye kapılarını açan Orta Asya ülkeleri ise tamamen
Rusya'dan farklı amaçlarla hareket etmekteydiler. Bir
kere, ABD ile işbirliği yapmak Özbekistan, Kırgızistan
ve Kazakistan gibi ülkelerinin yöneticilerini yolsuzluk,
demokratik olmamak ve insan hakları ihlalleri yapmak gibi
ithamlardan kurtaracaktı. Nitekim, 11 Eylül öncesinde
zaman zaman bu ülkelerin yöneticilerini eleştiren Vaşington
yönetimi, Orta Asyalı liderlerin uzattıkları işbirliği
eli karşılığında, kendi resmî İnsan Hakları Raporlarında
yer alan iddialar (61) karşısında suskun kalmayı tercih
etti.
İkincisi, Afganistan'daki Taliban benzeri köktenci İslamcı
grupların etkinlikleri, bu ülkelerin yönetimlerini de
rahatsız etmekteydi. 1999'da Taşkent'te yaşanan bombalamalarda
görüldüğü gibi eylemlerindeki şiddet unsurunu giderek
artıran köktenci gruplar, zaten hassas dengeler üzerinde
duran rejimler için gerçek tehdit haline gelmişti. Bu
grupların Taliban'la yakın işbirliği içinde bulunmaları,
Taliban'ı ortadan kaldıracak her türlü eylemin Orta Asya
başkentlerinde memnuniyetle karşılanmasına neden olmaktaydı.
Bu tür grupların üstlendiği Fergana Vadisi'nin denetim
altına alınması ABD'nin askerî desteğiyle daha kolay olabilirdi.
Üçüncüsü, bağımsızlıklarını kazanmalarının üzerinden
on yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, Rusya'nın bölgedeki
etkinliğinin zaman zaman egemenlik sınırlarını zorlayacak
biçimde devam ediyor olması Orta Asya ülkelerini rahatsız
etmekteydi. ABD'nin bölgeye girişi bu ülkeler üzerindeki
Rus baskısını azaltacak, oluşan yeni denge ortamında daha
rahat hareket etmelerine imkan sağlayacaktı.
Dördüncüsü, ABD'nin bölgedeki askerî varlığı, istikrarsızlık
ve güvensizlik nedeniyle bölgeye girmekten çekinen Amerikan
yatırımcılarının Orta Asya'ya büyük yatırımlar yapmaları
için gerekli güvenlik altyapısını sağlayabilirdi. (62)
Öte yandan, ABD'nin Orta Asya'ya askerî birlikler yerleştirme
kararı aldığı sırada en fazla tartışılan konulardan biri
bu yerleşmenin Afganistan operasyonu boyunca mı devam
edeceği, yoksa ABD'nin bölgede kalıcı olmayı mı amaçladığıydı.
Mevcut ABD politikası göz önünde bulundurulduğunda, bölgedeki
Amerikan varlığının azalmayacağı sonucuna ulaşmak mümkündür.
Bu sonuca ulaşılmasında en etkili olan unsur, Amerikan
savunma ve dışişleri politikalarını büyük ölçüde belirlemeye
başlayan "yeni muhafazakar"ların (Neo-Cons)
ABD'nin küresel egemenliği söylemini benimsemiş olmalarıdır.
1997'de ortaya atılan "Yeni Amerikan Yüzyılı"
projesi (Project for A New American Century) etrafında
kümelenen yeni muhafazakarlar, Amerikan çıkarlarına zarar
veren terörizm, kitle imha silahlarının yayılması, küreselleşme
karşıtı yönetimler gibi risk faktörlerinin ortadan kaldırılmasının
yanı sıra, tek süper güç olan ABD'nin bu konumunu sağlamlaştıracak
yeni açılımlara yönelmesini ve karşı koyulamaz askerî
gücüne dayanarak dünyanın Amerikan çıkarları açısından
stratejik önem taşıyan bölgelerini denetim altına almasını
öngörmektedirler. (63)
Bu noktada, yukarıda yer verilen Mackinder'in jeopolitik
yorumlarına ABD'de yapılan atıfların sayısında da bir
artış görülmektedir. Yeni muhafazakar görüşü benimseyenlere
göre, ABD'nin küresel hakimiyetini güçlendirebilmesi ve
bunu uzunca bir süre devam ettirebilmesi ancak Afganistan
operasyonu öncesine kadar giremediği Orta Asya bölgesine
girmesiyle mümkün olabilir. Bu atılım, büyük enerji kaynakları
nedeniyle jeopolitik ve jeostratejik önemi 20. yüzyılın
başına nazaran artan Orta Asya bölgesini denetleme imkanı
sağlayacak, bu denetim de Mackinder'in "merkez bölge"
olarak isimlendirdiği Avrasya coğrafyasında söz sahibi
olma imkanını yaratacaktır. Diğer taraftan da, Rusya,
Çin ve Hindistan'ın birlikte hareket etme eğilimleri içine
girdiği bir dönemde attığı bu adımla ABD, kendisine meydan
okuyabilecek bir gücün Asya'da yükselmesini engelleyebilecektir.
Brzezinski daha 1998'de "Avrasya bölgesi ABD için
başlıca jeopolitik ödüldür" diyerek, bölgenin ABD
açısından önemini vurgulamıştı. (64)
Öte yandan, Bush yönetiminin "terörle mücadeleyi"
gerçekten başarıya ulaştırılabilmesi de ABD'nin bölgedeki
varlığını sürdürmesine bağlıdır. Özbekistan, Kırgızistan,
Tacikistan ve Pakistan'daki üsler El-Kaide ve Taliban'dan
arta kalanları takip etmek ve yok etmek için kullanılmaya
devam edecektir. Bölgeden hızlı biçimde geri çekilme Amerikan
karşıtı grupların yeniden cesaretlenmeleri sonucunu doğurabilir.
Bu noktada, geçici statüyle kullanılan bu üslerin, daimi
nitelikli Amerikan üslerine dönüştürülmesi muhtemeldir.
ABD'nin Özbekistan ve Kırgızistan'ı "stratejik ortak"
olarak ilan etmesinin, Kazakistan ve Türkmenistan'la askerî
ilişkilerini geliştirmeye çalışmasının ardında da ileriye
dönük bu beklenti yatmaktadır.
Bunun yanı sıra, El Kaide benzeri terörist grupların
örgütlenebilmesi için Orta Asya bölgesi benzersiz imkanlar
sunmaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra,
tüm eski cumhuriyetlerde olduğu gibi, bu bölgede de işsizlik
ve fakirlik had safhaya ulaşmıştır. Orta Asya ülkelerindeki
yüksek doğum oranları, gelecek kuşakların da bu sorunla
yüz yüze kalacaklarını göstermektedir. Hızla artan kırsal
kesimden kentlere göçle birlikte yaşanan ekonomik ve sosyal
sorunlar, (65) köktenci grupların taraftar toplamalarını
kolaylaştırmaktadır. Taliban ve El Kaide benzeri örgütlerin
tekrar güç kazanmalarını engellemek ancak bunların kök
salabileceği ortamların ortadan kaldırılmasıyla mümkün
olabilir. Söz konusu hedefe ulaşılabilmesi ise İkinci
Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da yürütülen Marshall Yardımlarına
benzer bir programın Orta Asya ülkeleri ve bunların yakın
çevresinde işletilmesiyle mümkün olabilir. Böyle bir programın
başarıyla yürütülebilmesi ise ancak Amerikan varlığının
denetleyici unsur olarak bölgede bulunmasıyla gerçekleştirilebilir.
(66)
ABD'nin bölgedeki varlığının uzun süreceği argümanını
destekleyen bir diğer neden de Orta Asya cumhuriyetlerinin
şimdilik bu varlıktan memnun olmalarıdır. Şüphesiz ABD
ile yakınlaşmaya en fazla istekli bölge ülkesi, ÖİH ve
Hizb-ut Tahrir'in faaliyetlerinden büyük endişe duyan
İslam Kerimov yönetimindeki Özbekistan'dır. Kerimov ayrıca
ABD'nin desteğini alarak, kendisini "genişlemeci
emeller" taşımakla itham eden komşularına da gözdağı
vermek istemektedir. Fakat, gerek Rusya'nın denetiminden
kurtulabilmek, gerekse rejimlerini hedef alan gruplara
karşı kendilerini daha dirençli kılabilmek için diğer
bölge ülkeleri de Amerika'nın bölgedeki varlığını alkışlamaktadırlar.
(67)
Rusya ise tam bir açmazla karşı karşıyadır. Putin yönetimi
tüm çabalarına rağmen, ABD'nin bölgeye girişini denetleyememiştir.
Bölgede giderek kök salan ABD'nin, Rusya'nın 19. yüzyıldan
beri "arka bahçesi" olarak gördüğü bu alandaki
etkinliğini ortadan kaldırması kaçınılmazdır. Fakat, ABD'nin
bölgedeki temel sorunları çözmeden hızla çekilmesi halinde
de militan İslamcı hareketlerden terörizme, mülteci akınından
uyuşturucu ve silah kaçakçılığına kadar içiçe geçmiş sorunlar
Rusya'nın sırtına yüklenecektir. Böyle bir alternatif
karşısında, Rusya'nın Orta Asya bölgesinde ABD'nin faaliyetlerine
tümüyle köstek olması kendi güvenlik kaygıları açısından
da rasyonel değildir. (68)
Bütün bunlara rağmen, ABD'nin Rusya'yla diğer alanlardaki
ilişkilerini tehlikeye atarak Orta Asya'da varlığını sağlamlaştırmaya
çalışmasının uzun vadede Amerikan çıkarlarına zarar vereceğini
savunan görüşler de vardır. Bu görüşü savunanlar, Orta
Asya'daki Amerikan varlığının, Rus ordusu ve istihbarat
örgütleri içindeki geleneksel Amerikan karşıtlarını güçlendireceğini,
milliyetçi söylemleri alevlendirebileceğini, bu durumun
da bütün ekonomik zorluklarına rağmen halen nükleer bir
güç olarak uluslararası alanda etkinliğini tam olarak
yitirmeyen Moskova ile Vaşington'u karşı karşıya getireceğini
ileri sürmektedirler. Dahası, ABD'nin radikal İslam ve
terörizmle mücadele çerçevesinde Orta Asya'daki otokratik
rejimleri desteklemesinin, daha önce Mısır ve Suudi Arabistan
örneklerinde Ortadoğu bölgesinde görüldüğü gibi, Orta
Asya'da da hedeflenilenin aksi sonuçlara yol açabileceği
iddia edilmektedir. Bölge ülkelerinin birbirleriyle ilişkilerinde,
toprak bütünlüğü, sınırların tanınması ve yetersiz su
kaynaklarının paylaşımı gibi ciddi sorunların varlıklarını
devam ettirdiği dikkate alındığında, ABD'nin bölgedeki
varlığının kendisi ve bölge ülkeleri için yaratabileceği
olumsuzluklar daha bariz görülmektedir. (69)
5. Sonuç
Vaşington'un Orta Asya'ya başlattığı açılımın geleceğini
ABD yönetiminin küresel politikalarının alacağı biçim
belirleyecektir. George Walker Bush'un 2004 Kasım'ında
yapılacak seçimlerde bir dönem daha ABD başkanlığına seçilmesi
ve böylece "yeni muhafazakarların" ABD yönetimindeki
varlıklarını daha da sağlamlaştırmaları halinde, dünyanın
diğer bölgelerinde olduğu gibi, Orta Asya'da da ABD'nin
güç merkezli politikalarını devam ettirmesi beklenebilir.
Yeni muhafazakar Amerikan yöneticilerin küresel hedefleri,
ABD'ye zarar veren risk unsurlarının yok edilmesiyle sınırlı
değildir. Bu bağlamda, Orta Asya'daki terör gruplarının
ve radikal örgütlerin tamamen yok edilmesi, ABD'nin bu
bölgeden çekilmesi sonucunu mutlaka vermeyebilir.
Bölgenin taşıdığı jeopolitik önem, bir kere Orta Asya'ya
ayak basan ABD'nin, güçlendirilmiş askerî işbirliği mekanizmaları
doğrultusunda varlığını perçinlemesini sağlayabilir. İkinci
Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'de yaşanana benzer biçimde,
askerî -ekonomik bağımlılık sarmallarının yaratılmasıyla,
ABD'nin bölgedeki varlığının doğal nedenleri kendiliğinden
ortaya çıkacak, bölge yönetimleri daha fazla Amerikan
yardımı ve desteği alabilmek sevdasıyla ülkelerindeki
Amerikan varlığını savunacaklardır. Afganistan operasyonunun
2003 Nisan'ından itibaren NATO komutasında yürütülmesi,
Orta Asya ülkelerinin NATO'yla ilişkilerinin de gelişmesini
sağlayabilir. ABD'nin bölgede mevcut rejimleri desteklemesi
ise Orta Asya cumhuriyetlerinin ulus inşa süreçlerini
ve demokratikleşmelerini geciktirecektir.
Böyle bir senaryonun işlemesi halinde uzun vadede Rusya
ve Çin ile ABD arasında Orta Asya konulu ciddi gerginliklerin
yaşanması kaçınılmazdır. Bu sadece Orta Asya'ya egemen
olma değil, ama Mackinder'in "merkez bölgesi"ni
kimin denetleyeceği ve Brzezinski'nin işaret ettiği "büyük
ödülü" kimin alacağı yönünde de bir mücadele olacaktır.
------------------------------------------------------------------------------------
* Bu makale Doç. Dr. Mustafa Aydýn'ýn
editörlüðünde hazýrlanan "ABD
ve Avrasya" isimli kitapta yer alacaktýr.
1) Olaf Caroe, Soviet Empire The Turks of Central Asia
and Stalinizm, London, Macmillan, 1967, s. 257-268.
2) Samet Ağaoğlu, Sovyet Rusya İmparatorluğu, İstanbul,
Baha Matbaası, 1967, s. 120-121.
3) Zbigniew Brzezinski, Büyük Çöküş, Ankara, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları, 1990, s. 57.
4) Çağrı Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", Türk
Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Günümüze Olgular, Belgeler,
Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt I, İstanbul, İletişim,
s. 562.
5) John Lewis Gaddis, Strategies of Containment, Oxford,
Oxford University Press, 1982, s. 57.
6) "The Position of the United States with Respect
to Soviet-Directed World Communism", NSC-7, Foreign
Relations of the United States 1948, Cilt: I, s. 546,
Washington D.C., Government Printing Office, 1948.
7) Gaddis, Strategies of Containment, s. 89- 91.
8) Seyom Brown, The Faces of Power, New York, Columbia
University Press, 1994, s. 57-58.
9) Gaddis, Strategies of Containment, s. 157. Burada ilginç
bir nokta Dulles'ın "esir halklar" kavramını
büyük ölçüde SSCB'nin II. Dünya Savaşı sonuna doğru işgal
ettiği doğu Avrupa ülkelerinin halklarını tanımlamakta
kullanmasıdır. Rusların 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyıl
boyunca zorla denetim altına aldıkları Orta Asya ve Kafkasya
halkları bu dönemdeki Amerikan düşüncesinde "esir
halklar" kategorisinde yer almamaktadır. Bu tercihin
yapılmasında, az da olsa sanayileşmiş, 19. yüzyılda ve
20. yüzyılın ilk yarısında milliyetçiliğin etkisinde kalmış,
bağımsızlıklarını kazanmış, okuma-yazma oranı yüksek olan
Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle SSCB'nin batısındaki halkların,
halen kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini yaşayan, ulus
bilincine erişmemiş Orta Asya halklarına nazaran daha
kolay maniple edilebileceği inancı rol oynamıştır.
10) Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", s. 562.
11) Charles William Maynes, "America Discovers Central
Asia", Foreign Affairs, Cilt 82, No. 2, Mart-Nisan
2003, s. 120.
12) Martha Brill Olcott, "Nation Building and Ethnicity
in the Foreign Policies of the New Central Asian States",
National Identity and Ethnicity in Russia and the New
States of Eurasia, Roman Szporluk (ed.), New York, M.
E. Sharpe, 1994, s. 213-214.
13) Dilip Hiro, Between Marx and Muhammad The Changing
Face of Central Asia, Glasgow, Harper Collins, 1994, s.
305-306.
14) Ibid., s. 158.
15) İlhan Uzgel, "1980-1990 ABD'yle İlişkiler",
Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Günümüze Olgular,
Belgeler, Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt II, İstanbul,
İletişim, s. 37.
16) Alfred McCoy, Politics of Heroin: CIA Complicity in
the Global Drug Trade, Afghanistan, Southeast Asia, Central
America, Columbia, Lawrence Hill Books, 1991, s. 451.
17) Jonathan Beaty ve S. C. Gwynne, Outlaw Bank: A Wild
Ride Into Secret Heart of BCCI, New York, Random House,
1993, s. 82.
18) Michael Griffin, Reaping the Whirlwind: The Taliban
Movement in Afghanistan, London, Pluto Press, 2001, s.
150.
19) Ahmed Rashid, Jihad: The Rise of Islam in Central
Asia, New Haven, Yale University Press, 2001, s. 154.
20) İlhan Uzgel, "ABD'yle İlişkiler", Türk Dış
Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Yorumlar,
Belgeler, Baskın Oran (der.), Cilt. II, İstanbul, İletişim,
2001, s. 278.
21) Stephen Blank, "The United States and Central
Asia", Central Asian Security: The New International
Context, Roy Allison and Lena Jonson (der.), London, Royal
Institute of International Affairs, 2001, s. 131.
22) Ariel Cohen, US Policy in the Caucasus and Central
Asia: Building A New Silk Road, Heritage Foundation, <www.heritage.org/Research/RussiaandEurasia/BG1132.cfm>,
June 24, 1997, (1 Ağustos 2003).
23) Stephen Blank, "The United States and Central
Asia", s. 130.
24) Shireen Hunter, Central Asia Since Independence, The
Washington Papers, No. 168, Westport, Praeger, 1996, s.
158.
25) Uzgel, "ABD'yle İlişkiler", s. 278.
26) Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İstanbul,
Sabah Kitapları, 1998, s. 123; Mustafa Aydın, "Büyük
Oyun ve İkinci Büyük Oyun'un Ayırd Edici Özellikleri",
Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular,
Yorumlar, Belgeler, Baskın Oran (der.), Cilt. II, İstanbul,
İletişim, 2001, s. 392;
27) Brzezinski, Büyük Satranç..., s. 98.
28) A National Security Strategy for a New Century, Washington
D.C., The White House, October 1998, s. 39-41
29) US House of Representatives, H.R. 1152, "Silk
Road Strategy Act of 1999 - A Bill To Amend the Foreign
Assistance Act of 1961 to Target Assistance to Support
the Economic and Political Independence of the Countries
of the South Caucasus and Central Asia", 106th Congress,
1st Session.
30) Clinton döneminde ABD'nin küreselleşmeyi nasıl tanımladığına
ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Çağrı Erhan, "Soğuk
Savaş Sonrası ABD'nin Güvenlik Algılamaları", Uluslararası
Güvenlik Sorunları ve Türkiye, Refet Yinanç ve Hakan Taşdemir
(der.), Ankara, Seçkin, 2002, s. 70-71.
31) A National Security Strategy for a New Century, The
White House, December 1999, s. 33.
32) Mustafa Aydın, New Geopolitics of Central Asia and
Caucasus Causes of Instability and Predicament, Ankara,
Center for Strategic Research (SAM),< http://www.mfa.gov.tr/grupa/sam/20.htm#08>,
(28 Temmuz 2003).
33) United States Defense Strategy, Department of Defense,
Washington D.C., 2000, s. 13.
34) Ertan Efegil, "Washington'un Hazar Havzası Politikası
ve Türkiye", Avrasya Dosyası, C. 6, No. 2 (Yaz 2000),
s. 191.
35) Boris Rumer, " The Powers in Central Asia",
Survival, Cilt. 44, No. 3 (Autumn 2002), s. 63.
36) Office of the Coordinator of the US Assistance to
NIS, US Foreign Assistance to and Cooperative Activities
with theNew Independent States of the Former Soviet Union-
FY 1999 Annual Report, Washington D.C., 2000, s. Appendix:
Budget Charts - I.
37) Türkiye'de Amerikan Barış Gönüllüleri ya da Barış
Kıtaları adıyla bilinen Peace Corps Soğuk Savaş yıllarında
ABD Dışişleri Bakanlığı ile CIA'nin ortak bir çalışması
sonucunda oluşturulmuştur. 1962'de resmen çalışmaya başlayan
Peace Corps'un görünürdeki amacı, gönüllü öğretmenlerin
ve teknik uzmanların ABD'nin yakın ilişki içinde bulunduğu
gelişmekte olan ülkelerdeki okullarda ders vererek ve
çeşitli teknik uzmanlık yardımları sunarak, bu ülkelerin
toplumsal kalkınmasına katkı sağlamaktır. Ancak, Peace
Corps'un aslında Amerikan çıkarlarına hizmet edecek nesiller
yetiştirmek, zeki ve çalışkan çocukların öğrenimlerine
ABD'de devam etmelerini sağlamak (beyin göçü) ve bulundukları
ülkelerde haber alma faaliyetlerinde bulunmak gibi kapsamlı
görevleri olduğu yönünde göz ardı edilemeyecek miktarda
yayın vardır. Nitekim, Ağustos 1962'de Türkiye'de de çalışmaya
başlayan Peace Corps'un bazı elemanlarının misyoner faaliyetler
yürüttükleri ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde CIA
adına bilgi topladıkları iddiaları üzerine, bunların önce
faaliyet alanları sınırlandırılmış, ardından artan tepkiler
üzerine ABD Peace Corps'u Türkiye'den geri çekmiştir.
Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından
hemen sonra, Amerikalı yatırımcılardan çok önce bu bölgeye
Peace Corps görevlilerinin girmesi ve çok yoğun bir çalışma
başlatmaları düşündürücüdür.
38) Office of the Coordinator of the US Assistance to
NIS, US Foreign..., s. Appendix: Budget Charts - II
39) Ibid., s. Appendix: Budget Charts - II.
40) Ibid., s. 226.
41) Ibid., s. 225.
42) Ibid., s. 227-228.
43) Jim Nichol, "Central Asia's Security: Issues
and Implications for US Interests" CRS Report for
Congress, Washington D.C., 2001.
44) U.S. Department of State, Bureau of Democracy, Human
Rights and Labor, Country Reports on Human Rights Practices
2001 -Kazakhstan, March 4, 2002, www.state.gov.
45) U.S. Department of State, Bureau of Democracy, Human
Rights and Labor, Country Reports on Human Rights Practices
2001 -Krygyz Republic, March 4, 2002, www.state.gov.
46) U.S. Department of State, Bureau of Democracy, Human
Rights and Labor, Country Reports on Human Rights Practices
2001 -Uzbekistan, March 4, 2002, www.state.gov.
47) U.S. Department of State, Bureau of Democracy, Human
Rights and Labor, Country Reports on Human Rights Practices
2001 -Tajikistan, March 4, 2002, www.state.gov.
48) U.S. Department of State, Bureau of Democracy, Human
Rights and Labor, Country Reports on Human Rights Practices
2002, March 31, 2003, www.state.gov.
49) Rajan Menon, "The New Great Game in Central Asia",
Survival, Vol. 45, No. 2 (Summer 2002), s. 190.
50) Ibid.,s. 190 .
51) Dianne E. Rennack, "Economic Sanctions and U.S.
Foreign Policy", Foreign Affairs, Defense and Trade
Policy: Key Issues in the 107th Congress, Washington D.C.,
Congressional Research Service, 2001, s. 3-4.
52) Termiz, Afganistan-Özbekistan sınırındaki Amuderya
kıyısında kurulu bir kent olarak tarih boyunca Kabil ve
Delhi'ye uzanan yolların başlangıcı olmuştur. 1894'te
Afgan sınırındaki ilk Rus garnizonu da bu kentte kurulmuş,
1979'da Afganistan'ı işgal eden Rus birlikleri Termiz
üzerinden harekete geçmişti. Özbekistan'ın Karşi şehrinden
12 km uzaklıkta olan Hanabad üssü ise 1980'li yıllarda
Afganistan'a yönelik have harekatları için Sovyet hava
kuvvetlerince kullanılmıştı. Nermin Guliyeva, "ABD-Özbekistan
İlişkileri, 1992-2000", basılmamış yüksek lisans
ödevi, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler
Bölümü, 2003, s. 13-14.
53) Maynes, "America Discovers Central...",
s. 121.
54) Menon, "The New Great Game...", s. 192.
55) Central Asia Battalion (CENTRASBAT) tatbikatları,
Orta Asya ülkelerinin barışın korunması ve insani müdahale
gibi konularda etkinliklerinin artırılabilmesi için 1997'den
beri Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve ABD'nin katılımıyla
yürütülen bir faaliyettir. CENTRASBAT esasen, Aralık 1995'te
alınan Orta Asya Ekonomik Topluluğu'nun (OAET) bir kararına
uygun olarak 1996 başında Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan
silahlı kuvvetlerinden katılımla ve ABD'nin Atlantik Komutanlığı'nın
desteğiyle kurulan ortak bir askerî birliktir. Tacikistan
1998'de OAET'ye katılmışsa da CENTRASBAT'a katkısı büyük
değildir. 1999'dan itibaren NATO'nun Barış İçin Ortaklık
programına dahil edilen CENTRASBAT tatbikatlarına yukarıdaki
ülkelerin yanı sıra, Türkiye, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan
ve Ukrayna'dan askerî personel ile Türkmenistan, Fransa,
İngiltere, Moğolistan ve Almanya'dan gözlemciler katılmıştır.
Ayrıntılı bilgi için bkz.
<www.globalsecurity.org/military/ops/centrasbat.htm>.
56) Robin Bhatty ve Rachel Bronson, "NATO's Mixed
Signals in the Caucasus and Central Asia", Survival,
Vol. 42, No. 3 (Autumn 2000), s.134.
57) Subodh Atal, "Central Asian Geopolitics and U.S.
Policy in the Region: The Post-11 September Era",
Mediterranean Quarterly, Cilt.14, No. 2 (Spring 2003),
s. 106.
58) Rumer, "The Powers in Central..."., s. 66.
59) Atal, "Central Asian Geopolitics...", s.
106.
60) Menon, "The New Great Game...", s. 192.
61) Bkz. Dipnotlar 44-48.
62) Rumer, "The Powers in Central...", s. 66-67;
Atal, "Central Asian Geopolitics", s. 108-109.
63) Mustafa Aydın, "Amerika Dünyadan Ne İstiyor?",
Irak Savaşı Konferansı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi, 17 Nisan 2003.
64) Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, s. 135.
65) Martin C. Spechler, "Crouching Dragon, Hungry
Tigers: China amd Central Asia", Contemporary Economic
Policy, Cilt. 21, No. 2 (April 2003), s. 271- 272.
66) Menon, op. cit., s. 190.
67) Ibid., s. 191.
68) Ibid., s. 194.
69) Rumer, "The Powers in Central...", s. 66.