STRADİGMA: Şu anki ekonomik duruma baktığımızda
ekonomik gidişatın olumlu yönde olduğu izlenimi var, dolar
ve faizler geriliyor. Bu parlak tabloya bakarak AKP hükümetinin
iktisat politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
E. YELDAN: Makroekonomik genel dengelere baktığımız
vakit, Türkiye ekonomisinin çok hassas bir dönemden geçtiğini
görüyoruz. Öbür taraftan, ne yazık ki medyanın çok ön
plana çıkardığı sadece finansal göstergelere, finansal
fiyatların seyrine, döviz kuru, faizler ve borsa endeksine
baktığınız zaman önümüzde çok olumlu pembe bir tablo var.
Bu ayırım reel sektörün makroekonomik dengeleri ve finansal
sektörün çok kısa dönemli daha çok finansal akımlar üzerine
olan fiyatların seyrini bir bütün olarak değerlendirmek
gerekiyor.
AKP hükümetinin izlediği ve IMF programı dediğimiz IMF
tarafından son üç sene içerisinde Türkiye'ye çizilen programın
çok önemli bir ayağı var, bu da beklentiler. Türkiye'de
şu anda kamu kesiminin çok yüksek açığı, borçluluk oranları
üzerine çok sert tedbirler almaya dayandırılıyor ve bu
tedbirlerin sonucunda güvenilir hükümet, doğru işler yapan
hükümet, popülizm yapmayan hükümet gibi veya "governance"
yani iyi yönetişim içinde olan hükümet gibi, yapısal reformları
başarmış olan hükümet uygulamaları öne çıkartılıyor. Bunun
çok somut bir makroekonomik hedefi olarak kamu kesiminin
faiz dışındaki bütçesinin milli gelire % 6,5'lik bir noktaya
ulaşması hedefi etrafında bütünleşilmiş durumdadır. Bu
hedefe ulaşılması durumunda bu piyasa aktörleri tarafından
güvenilir ve başarılı bir idare olacak böylece Türkiye'nin
kırılganlığından ve riskinden dolayı konulan risk primi
düşürülecek, belirsizlikler azaldıkça Türkiye'deki faizler
de uluslararası faiz düzeyine gerileyecek, faizler gerileyince
yatırımlar ve tüketim canlanacak, ekonomi büyüme patikasına
girecektir. Program bu mantık üzerine kuruludur. Programa
baktığımız vakit kamu kesiminde muazzam derecede bir harcama
daraltılması var, vergi reformu üzerine çok anlamlı bir
adım yok, bunu hepimiz görüyoruz; hatta tersine uygulamalar
yapıldı sene başında. Örneğin vergi affı uygulaması, Türkiye'deki
bir vergi reformu beklentisini sürekli geciktiriyor. Fakat
özellikle memur maaşlarında, kamunun sağlık, eğitim ve
altyapı harcamalarındaki büyük oranlı daralmalarla şu
anda milli gelire oranla % 5,5 ve % 6'ya yaklaşan bir
faiz dışı fazla seyrediyor. Buradan sonrasını sorgulamaya
başlıyoruz, yani bu programdaki, bu makroekonomik hedefteki
başarı gerçekten piyasa aktörleri tarafından belirsizliğin
azaltılması ve dolayısıyla faizlerin düşmesi ve borsa
endeksinin canlanarak finansal coşkuyu beraberinde getiren
bir unsur mu? Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu büyüme
konjonktürünü bu mu açıklıyor, yoksa başka şeyler mi açıklıyor?
Türkiye'nin mevcut genel manzarasına baktığınız vakit,
yılın ikinci çeyreğinde bir yavaşlama olmasına rağmen
bir büyüme konjonktürü içinde olduğunu görüyoruz. Türkiye
ekonomisinde birinci çeyrekte ve 2002 geneline baktığımız
vakit, % 7'nin üzerinde bir büyüme gerçekleşti. Türkiye
OECD içerisinde en hızlı büyümeyi yarattı. Bunun kaynağı
nedir diye sormamız lazım. Şimdi bunun kaynağı üç tane
öğeden geçiyor. Bunlardan bir tanesi döviz kurunun durumu,
şu anda iktisadi olarak hiçbir iktisatçının bunu açıklayabileceğini
zannetmiyorum. Hiçbir iktisadi değişkenle, hiçbir iktisadi
modelle açıklanamayacak şekilde döviz kurunun nominal
olarak sabit kaldığını görüyoruz. Türkiye'nin her ne kadar
hızı azalsa da dünya standartlarının çok üstünde olan
enflasyon hızına rağmen böyle bir parite farkını tamamiyle
göz ardı edecek, hiçbir şekilde bu paritedeki enflasyon
farkını izlemeyecek sabit bir nominal döviz kuruyla çalışması
ancak ve ancak yurt dışından şu anda kaynağını bilemediğimiz
büyük bir döviz arzıyla mümkün olabilirdi. Bunun da ipuçlarını
görüyoruz, ödemeler dengesinin net hata ve noksanında
büyük bir şişkinlik var. Türkiye'de kaynağı belirsiz bir
döviz girişi var. Bunu hükümetin başarılı bir iktisadi
program uygulamasıyla, IMF programının başarıyla uygulanmasıyla
ve IMF programının başarısıyla hiçbir alakası yok. Bu
doğrudan doğruya kaynağı belli olmayan kayıt dışı büyük
bir döviz girişinin var olmasıyla ilgilidir.
STRADİGMA: Peki hocam, gündeme baktığımızda döviz
kuru konusunda ihracatçılarla Merkez Bankası arasında
bir tartışma var görüyoruz, size göre bu bir krizin tetikleyicisi
olabilir mi?
E. YELDAN: Şimdi konuyu biraz dağıtacağız ama
bu soru çok önemli bir soru. Bütün uluslararası finansal
reyting kuruluşları, finansal yatırımcılar krizin tetikleyicisi
olarak bir takım göstergeleri takip ederler. Bunun en
basiti cari işlemler açığının milli gelire oranıdır veya
kısa vadeli dış borçların Merkez Bankası rezervlerine
oranı gibi göstergelerdir ya da doğrudan doğruya ihracatın
ithalatı karşılaması gibi somut göstergelerdir. Şimdi
cari işlemler açığı Türkiye'de çok tehlikeli bir şekilde
hızla büyüyor. Tabi bu ödemeler dengesi madalyonun iki
yüzü gibidir. Ödemeler dengesinde büyük bir sermaye girişi,
sermaye akımlarında likid bir döviz girişi var ise o döviz
girişi mal ve hizmet ithalatı olarak cari işlemlere eksi
olarak yansıyacaktır. Nitekim Türkiye'de de bu oluyor.
Merkez Bankası 30 milyar doların üzerinde bir rezerv biriktirmesine
rağmen cari işlemlerdeki açığın 2000 yılı krizi öncesini
andırır biçimde yükseldiğini görüyoruz. Bütün bunlar olurken
de ihracatın Türkiye'de % 30 arttığını görüyoruz. Bu da
çok kuşkuyla karşıladığımız bir olay ve yine bunu açıklayabileceğimiz
hiçbir olgu göremiyoruz. Gerek OECD ülkelerinde, gerekse
Irak Savaşı'nın yarattığı genel olumsuz konjüktüre rağmen,
dünya ticaretinde bir daralmaya rağmen Türkiye'nin hele
hele Türk Lirasının böyle aşırı değerlendiği, döviz kurunun
cazip olmaktan çıktığı bir noktada ihracatının bütün bu
olumsuz koşullara rağmen arttırılabilmesi gene 1980'lerin
hayali ihracat uygulamalarını, biraz bu ihracatın kaynağının
nereden geldiğinin sorulmasını gerektiriyor. Ben çok olumlu
bir tabloya böyle tuz biber ekmek istemiyorum ama bu olumlu
tablonun nereden kaynaklandığını sormak gerekiyor. Bunun
iktisadi bir açıklamasının olmadığını söylemek istiyorum
veya bu olumlu tablonun yaratılmasındaki en önemli etkenlerden
biri olan bu döviz kurunun ucuz olması olgusunun IMF programı
uygulayıcıları ve AKP hükümeti açısından muazzam bir şans
olduğunu düşünüyorum. Bu şans nasıl yaratıldı bilemiyoruz,
belki bu durum kendiliğinden oluştu, bilemiyoruz. Kayıt
dışı bir meblağ üzerine bir takım senaryolar kurmak niyetinde
değilim, fakat ısrarla vurgulamak istediğim nokta Türkiye'nin
şu anda içinde bulunduğu finansal coşku ortamıyla büyüme
ortamının uygulanan programın başarısıyla yani söyleşimizin
başında belirttiğim kurguyla bir alakası yok. Bu tamamiyle
bir şans eseri döviz kurunun bu kadar ucuz olmasından
ve nominal olarak sabitmiş izlenimi yaratmasından kaynaklanıyor.
Neredeyse 18 aydır Türkiye'nin 1989'dan beri, sermaye
hareketinin serbestleşmesinden bu yana geçtiği tarihçe
içerisinde Türk lirası en değerli kurda, en ucuz konumunda
seyrediyor. Bunun da programla bir alakası yok, programın
böyle bir hedefi yok çünkü. Program döviz kuru esnektir
diyor ve bunun üzerinde hiçbir şey yapmıyor. Şimdi bu
işin birinci yönü. Tabi döviz kuru bu kadar ucuz olunca
ithalat malları, ithalat girdileri çok ucuz oluyor. İthalat
girdilerinin ucuzlamasından kaynaklanan fiyatlar üzerindeki
baskının çözülmesi var ve dolayısıyla ithal girdisini
yoğun olarak kullanan bütün sektörler özellikle sanayi
sektöründeki fiyatlar hızla geriliyor. Aynı şeyi örneğin
hizmetler sektörü ve tarım sektörü fiyatları için söyleyemiyoruz.
Dolayısıyla kurun ucuz seyretmesinin enflasyonun da hızla
aşağıya çekmesine çok büyük bir faydası var. Fiyatların
ucuzlamasıyla beraber kamunun kendi harcamalarını çevirmesi
olanağı artıyor, faizlerde de aşağıya doğru bir düşüş
sergileniyor. Şimdi ithal girdi maliyetlerinin ucuzlamasına
ek olarak Türkiye'de 2001 krizinden bu yana reel ücretlerin
% 11 ile % 15 arasında aşındığını görüyoruz. İşçi ücretlerinde
muazzam bir daralma var. Girdi maliyetlerindeki ucuzlama
elbette ki üretimi kamçılıyor. İşsizliğin artmasıyla beraber
ücret maliyetlerindeki bu gerileme, ithal malların fiyatlarındaki
girdilerdeki gerileme ile beraber özellikle sanayi üreticisine
ithal malı kullanan ve emek yoğun sektörler --tekstil
gibi, inşaat sektörü gibi, çimento, seramik gibi, otomotiv
sanayiinde-- ithal girdilerin çok yoğun olduğunu düşünürseniz
bu gibi sektörlerde büyük bir girdi maliyeti ucuzlamasına
sebep oluyor, bu da tabii üreticiye üretim yapma konusunda
çok önemli bir sinyal veriyor. O yüzden ben bu sektörlerdeki
son bir buçuk senedeki bu hızlı büyümenin ardında işçi
ücretleri maliyetlerindeki bu gerilemeyi görüyorum.
Şimdi sorun şu, bu büyüme nereye gidiyor? Büyümenin kaynaklarına
baktığınız vakit, yani iktisada giriş ders kitaplarında
okuttuğumuz milli gelirin harcamalar yönünden kompozisyona
baktığınız vakit, özel ve kamu tüketimi, özel ve kamu
yatırımı artı ihracat eksi ithalat olarak verilir. Şimdi
bu yatırımlar arasında bir de stok yatırımları diye bir
kavram var. Yani sadece sabit sermaye yatırımı yapmazsınız
veya aşınmış olan sermayenizi bertaraf etmek gibi bir
de ürettiğiniz malı piyasalarda satamıyorsanız onu stoklarda
biriktirirsiniz. Bu "yatırım" olur ama tabii
bizim anladığımız anlamda bir yatırım değildir bu.
TABLOLAR:
| GSMH
Harcamalar yönünden |
2001-Q1 |
2001-Q2 |
2001-Q3 |
2001-Q4 |
2002-Q1 |
2002-Q2 |
2002-Q3 |
2002-Q4 |
2003-Q1 |
| Özel
Nihai Tüketim |
17,474 |
16,928 |
22,112 |
16,841 |
17152.7 |
17471.4 |
22668 |
17554.6 |
18268.9 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
1.719 |
2,278 |
2,201 |
3,233 |
1756.8 |
2337.7 |
2465.7 |
3379.4 |
1704.5 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
5,473 |
5,944 |
6,019 |
5,347 |
3,899 |
5,806 |
6,372 |
6,535 |
4,263 |
| Özel |
4,566 |
4,407 |
4,309 |
2,768 |
3156.4 |
4222.8 |
4151.5 |
3370.4 |
3801.1 |
| Devlet |
907 |
1,537 |
1,710 |
2,579 |
742.4 |
1583.2 |
2220.4 |
3164.5 |
462 |
| Stok
Değişmeleri |
-260 |
-858 |
-121 |
-461 |
1355.8 |
2305.5 |
1175.3 |
1170.5 |
2738.1 |
| İhracat |
9,023 |
10,769 |
11,636 |
10,670 |
9960.6 |
11306.2 |
13477.2 |
11978.5 |
11406.8 |
| İthalat |
-9,331 |
-9,037 |
-8,771 |
-8,562 |
-9524.4 |
-10874.3 |
-10459.6 |
-10455.4 |
-11800.7 |
| GSYİH |
24,098 |
26,024 |
33,077 |
27,069 |
24600.3 |
28352.2 |
-35698.3 |
30162.6 |
26580.6 |
| Check
GSYİH |
24,098 |
26,024 |
33,076 |
27,069 |
24,600 |
28,353 |
35,699 |
30,163 |
26,581 |
| istatiki
hata |
-1347.2 |
-587.8 |
2110.4 |
-556.9 |
-1374.8 |
-641.8 |
2277.1 |
-634.4 |
-1480.7 |
| Düzeltilmiş
GSYİH |
22750.6 |
25435.8 |
35186.9 |
26512 |
23225.5 |
27710.5 |
37975.4 |
29528.1 |
25099.9 |
| GSMH
Harcamalar yönünden |
2002-Q1
2001-Q1 |
2002-Q2
2001-Q2 |
2002-Q3
2001-Q3 |
2002-Q4
2001-Q4 |
2003-Q1
2002-Q1 |
2002-2001
|
GSYİHY'a
katkılar 2002 (%) |
GSYİHY'a
katkılar 2003Q1 (%) |
| Özel
Nihai Tüketim |
-321 |
543 |
556 |
713 |
1,116 |
1,491 |
17.4 |
56.4 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
38 |
60 |
265 |
146 |
-52 |
509 |
6.0 |
-2.6 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
-1,574 |
-138 |
353 |
1,188 |
364 |
-171 |
-2.0 |
18.4 |
| Özel |
-1,410 |
-184 |
-157 |
602 |
645 |
-1,149 |
-13,4 |
32.6 |
| Devlet |
-165 |
46 |
510 |
586 |
-280 |
978 |
11,4 |
-14.2 |
| Stok
Değişmeleri |
1,616 |
3,163 |
1,296 |
1,631 |
1,382 |
7,706 |
90.2 |
69.8 |
| İhracat |
938 |
537 |
1,842 |
1,309 |
1,446 |
4,626 |
54,1 |
73.0 |
| İthalat |
-194 |
-1,837 |
-1,689 |
-1,894 |
-2,276 |
-5,614 |
-65.7 |
-114.9 |
| GSYİH |
503 |
2,329 |
2,622 |
3,094 |
1,980
|
8,547 |
100.0 |
100.0
|
| GSMH
Harcamalar yönünden |
Büyüme
oranları, bir önceki çeyrek döneme göre
|
| Özel
Nihai Tüketim |
-0.031 |
0.306 |
-0.238 |
0.018 |
0.019 |
0.297 |
-0.226 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
0.325 |
-0.034 |
0.469 |
-0.457 |
0.331 |
0.055 |
0.371 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
0.086 |
0.013 |
-0.112 |
-0.271 |
0.489 |
0.097 |
0.026 |
| Özel |
-0.035 |
-0.022 |
-0.358 |
0.140 |
0.338 |
-0.017 |
-0.188 |
| Devlet |
0.694 |
0.113 |
0.508 |
-0.712 |
1.133 |
0.402 |
0.425 |
| Stok
Değişmeleri |
2.298 |
-0.860 |
2.822 |
-3.944 |
0.700 |
-0.490 |
-0.004 |
| İhracat |
0.194 |
0.080 |
-0.083 |
-0.066 |
0.135 |
0.192 |
-0.111 |
| İthalat |
-0.031 |
-0.029 |
-0.024 |
0.112 |
0.142 |
-0.038 |
0.000 |
| GSYİH |
0.080 |
0.271 |
-0.182 |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
| GSMH
Harcamalar yönünden |
Büyüme
oranları bir önceki yılın eş
dönemine göre
|
|
Büyüme
oranı,
2002 - 2001 |
| Özel
Nihai Tüketim |
-1.8 |
3.2 |
2.5 |
4.2 |
2.0 |
| Devletin
Nihai Tüketimi |
2.2 |
2.6 |
12.0 |
4.5 |
5.4 |
| Sabit
Sermaye Yatırımları |
-28.8 |
-2.3 |
5.9 |
22.2 |
-0.8 |
| Özel |
-30.9 |
-4.2 |
-3.7 |
21.8 |
-7.2 |
| Devlet |
-18.1 |
3.0 |
29.8 |
22.7 |
14.5 |
| Stok
Değişmeleri |
621.3 |
368.8 |
1075.4 |
354.2 |
453.6 |
| İhracat |
10.4 |
5.0 |
15.8 |
12.3 |
11.0 |
| İthalat |
2.1 |
20.3 |
19.3 |
22.1 |
15.7 |
| GSYİH |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
#ref! |
#ref! |

Bu tabloda son çeyrek rakamları yok ama orada da aynı
gidiş devam ediyor. Toplam milli gelirin % 10'u kadar
bir bölümün artık stoklarda biriktiğini hesaplıyoruz veya
artış hızı olarak baktığınız vakit, 2002 yılındaki milli
gelirdeki toplam örneğin 100 puanlık artışın 80 puanının,
yani artış hızı anlamında, stoklardaki artıştan geldiğini
ya da orantıya vurursanız bu % 7'lik büyüme hızının %
5.5, % 6'sının stoklardaki artış hızından kaynaklandığını
görüyoruz. Bunun üzerine bir de ihracatı koyuyorsunuz,
ithalat rakamları da milli gelir muhasebesine eksi olarak
girer biliyorsunuz. O da ihracattaki ve stoklardaki artışı
eksi olarak girdiği için bertaraf ediyor, sabit sermaye
yatırımlarında gerileme ve durgunluk devam ediyor. Tüketim
harcamalarında da 2003'ün ilk çeyreğinde bir saman alevi
gibi görülen artışın bu çeyrekte durduğunu görüyorsunuz.
2002 rakamı da tüketim harcamalarının sadece % 2.2 arttığını
göstermiş, yani tüketimde de bir yavaşlama var. Dolayısıyla
bir araya koyduğunuzda vakit zaten ülkenin resmi ortaya
çıkıyor. Ücret ve maaşların gerilediği, işsizliğin arttığı
bir ortamda özel tüketim talebinde çok yüksek bir artış
zaten bekleyemezsiniz. Böyle bir savaş konjektürünün olduğu,
reel faizlerdeki düşmeye rağmen hâlâ yüksek reel faiz
ortamının hüküm sürdüğü bir ortamda yüksek oranlı sabit
sermaye yatırımları zaten özel sektörden bekleyemezsiniz.
Geriye ihracat ve stok değişimleri kalıyor. Üretimde de
girdi maliyetlerinin düşmesinden dolayı bir üretim artışı
söz konusuysa, bu ancak ve ancak üretilir fakat satılamaz,
yani stoklarda biriktiriliyor. Türkiye'de zaten bu görülüyor
veya bir takım ihracat pazarlarını ne pahasına olursa
olsun zorlarsınız ve yurtdışına satarsınız. Yani Türkiye'de
yurtiçinde tüketimin daraldığı, ihracat pazarlarının sonuna
dek kullanıldığı ve stoklarda birikim olan bir üretim
süreci olduğunu görüyorsunuz. Geçenlerde gazeteci bir
arkadaşla konuşurken, bunun uluslararası ticaret literatüründe
geçen bir kavram olduğunu ve "yoksullaştırıcı büyüme"
olarak nitelendirdim. Türk halkı, orta sınıflar giderek
çözülüyor. Türk halkı yoksullaşıyor, işsizliği artıyor,
kamu hizmetlerinin daralmasından dolayı ucuz sağlık hizmetlerine
ulaşamıyor, ucuz eğitim hizmetlerine ulaşamıyor. Bütün
devlet okulları zorunlu yardımlar altında velilerden yardım
talep ediyorlar, belli rantları talep ediyorlar, sağlık
hizmetleri aksamış durumda. Bütün bunlarla beraber Türk
halkının geçim düzeyi düşüyor ama rakamlara baktığınız
vakit enflasyon düşüyor, döviz kuru cazip, finansal sistem
coşku halinde, ekonomi büyüyor. Bu tabloyu tek şekilde
adlandırabiliriz, Türkiye'de yoksullaştırıcı bir büyüme
var.
STRADİGMA: Mevcut uluslararası ekonomik dengelerdeki
ABD hegemonyasını ve Türk-Amerikan ilişkileri göz önünde
bulundurarak Türkiye ekonomisinin IMF kontrolü olmadan
sağlıklı bir yolda ilerleyebilecek yeterlilikte olduğunu
düşünüyor musunuz?
E. YELDAN: IMF programının Türkiye'deki uygulama
sonuçlarına baktığınız vakit muazzam oranda, milli gelirin
% 6.5'ini gerektirecek kadar bir faiz dışı fazla vermek
için kamu hizmetlerinin tamamiyle durdurulduğunu görüyorsunuz.
Bu durum bu sene veya önümüzdeki sene veya geçmişteki
bir iki seneyle sınırlı bir olgu değil ve bu durum 2006'ya
kadar böyle devam edecek. 2004'te her ne kadar AKP hükümeti
biraz kendi seçmenine göz kırpmak için IMF programından
çıkabiliriz gibi mesajlar verse de piyasa bunu dikkate
almayacak, AKP tekrar hizaya gelip 2006'ya kadar ve hatta
büyük olasılıkla bunun devamında da bu programı uygulamaya
devam edecek.
IMF programından çıkmak ne demektir? Hep yanlış anlaşılıyor,
yani bu IMF programından hemen çıkmak, çıkalım, çıkarsak
ne olur derken Türkiye ithalatını yasaklasın, gümrük duvarlarını
yükseltsin, sermaye akımlarını yasaklasın, Türk lirası
"convertible" bir para olmaktan çıksın, döviz
bulunduran cezalandırılsın, tekrardan eskisi gibi çıpa
sistemine geri dönelim, işte partiler kendi yandaşlarına
istediği gibi istihdam yaratsın, bu yolla işsizliği azaltalım,
kırsal kesime büyük taban destek fiyatları verelim...
Böyle bir felaket senaryosu hemen gündeme getiriliyor.
Aslında bu abartılı ve bir yerde şantaj kokan bir tablo.
IMF programından çıkmakla benim anladığım şunlardır: Birincisi,
Merkez Bankası'nın bağımsızlığı. Fakat bu Merkez Bankası
bağımsızlığı, "istediğim şeyi yaparım, fakat ekonomi
hazinesi, reel sektörü, ihracatçısı, işsizi hiçbir şekilde
derdim değildir, ben sadece ve sadece fiyat istikrarı
ile ilgilenirim" şeklinde olmaz. Türkiye gibi az
gelişmiş bir ülkede böyle bir Merkez Bankacılığı sistemi
olmaz, bu Amerika'da bile olmaz. Böyle sadece ve sadece
teknisyenlerden kurulu, objektif fonksiyonu maksimize
edecek bir Merkez Bankacılığı ancak hayal dünyasında olur.
Gerçek Merkez Bankacılığı ekonominin hem reel, hem finansal
sektörleri arasındaki dengeyi gözeten, ekonominin işsizlik,
büyüme, ihracat, dış ticaret dengesi gibi hedeflerini
gözeten ve bu arada fiyat istikrarını elbette gözeten
bir yapıda olmalıdır, fakat bunu yaparken ekonominin diğer
sektörlerine tamamiyle kapıları kapamış, sadece ve sadece
fiyat istikrarından başka hiçbir şey düşünmeyen, teknisyenlerden
kurulu bir Merkez Bankacılığı olmaz, Türkiye böyle bir
yükü kaldıramaz. Aslında hiçbir ülke kaldıramaz ama az
gelişmiş bir ülke olarak yeni istihdam sahaları açmaya
ihtiyacı olan, ekonomisini büyültmeye ihtiyacı olan bir
ekonominin faiz, döviz kuru gibi fiyatlara bu kadar ilgisiz
kalması düşünülemez.. Dolayısıyla Merkez Bankasının fiyat
istikrarı yanında veya fiyat istikrarı yerine örneğin
istihdamı maksimize edecek, işsizliği azaltacak, örneğin
ihracatı arttıracak, serbest sermaye yatırımlarını arttıracak
bir objektif fonksiyon öngörülebilir. Bu da Hazine, Maliye
Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı yani yatırımların
yönlendiricisi olacak kurumlarla işbirliği içinde olabilir.
Bu Türkiye'nin üzerindeki sadece ve sadece daraltıcı politikaları
düşünen Merkez Bankası yerine, genişleyici maliye ve para
politikalarını düşünebilen bir Merkez Bankacılığını gerektirebilir.
IMF programından çıkmaktan birinci anladığım budur.
İkincisi ise, Türkiye'de döviz kuru tamamiyle piyasaya
bırakılmış bir manzara içerisinde. Piyasa dediğimiz ise,
Türkiye'nin bütün bankacılık kesimi, Avrupa'nın orta boyutlu
bir bankası kadar aktiflemeye sahip, finansal olarak sığ,
iyi denetlenmemiş bir yapı aslında. Yani gün geçmiyor
ki yeni bir bankacılık kriziyle, çalkantısıyla, polis
vakasıyla sarsılmasın, zaten İmar Bankası örneği de ortada.
Her ne kadar siz kağıt üzerinde bir Bankacılık Denetleme
ve Düzenleme Kurulu-BDDK kurduysanız da, bir Rekabet Kurulunuz,
Sermaye Piyasası Kurulunuz varsa da, iyi yönetişim denilen
bu modelin kurumlar ve kurullarını kağıt üzerinde kursanız
da, Türkiye gibi az gelişmiş kapitalizmin belli reel gerçekleri
var. Bu gerçekler size, Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde
kapitalizmin hala bir rant ekonomisi olarak, iktisat dışı
bir takım siyasi manevralarla rantın yaratıldığı bir ekonomi
manzarası veriyor. Dolayısıyla finansal sistemi bu kadar
sığ, manipulasyonlara bu kadar açık bir ekonomide, döviz
kuru gibi çok önemli bir fiyatın doğrudan doğruya piyasaya
terk edilmesi böylesine güvensizlik ve belirsizlik ortamını
körükleyen bir manzara haline getiriyor. Bu yüzden daha
evvel de sorduğunuz soru, bu bir krizin tetikleyicisi
bir haber midir diye, Türkiye'de yaşanan her şey iyi gidiyor
gibi gözüküyor fakat niye iyi gidiyor sorusunu sorduğumuz
vakit kaynağını göremiyoruz.
İktisatçıların içinde bulunduğumuz durumu açıklayamamasının
nedeni de şu: elimizde veri yok. Bunlar kayıt dışında
olan ve bizim sadece tahmin edebildiğimiz etkenlerden
kaynaklanıyor. Ama elimizde bir rakam olmadan bunu masanın
üzerine koyup da telaffuz etmenin bir anlamı yok. Ama
Türkiye gibi ülkeler büyük finansal şirketlerin, çokuluslu
şirketlerin, büyük bankaların, Washington'da New York'ta
merkezi olan büyük finansal rating kuruluşlarının aldıkları
anlık spekülatif kararlardan bir yerde domino taşı gibi
etkileniyorlar ve finansal piyasa da sığ olduğu için çok
düşük oranlı bir takım fiyat hareketleri bile birden bire
bir sürü içgüdüsü içerisinde bir kartopu gibi birbirini
etkiliyor ve çok büyük meblağlarda hareketlere yol açıyor.
Bunları öngöremediğimiz için ve bu tür büyük spekülatif
hareketlere açık bir ekonominin piyasa koşullarının nereye
gideceğini bilemediğimiz için her dakika tetikte bekliyoruz.
Türkiye'nin gerçek anlamda büyümesi son 1.5 senedeki büyümesi
ve döviz kurundaki bu düşüş gerçekten istihdamın arttığı,
üretimin arttığı ve bunun üretimin iç talebi de canlandıracak
şekilde olduğu ve bu yüzden sabit sermaye yatırımlarının
da arttığı bir ortamda cereyan etseydi biz de derdik ki
Türkiye'de bu tür sinyaller altında ekonomi genişliyor,
yeni iş sahaları açılıyor, çalışanlar da kazanıyor, memur
maaşları yükseliyor böylece alım gücü yükseliyor bu da
üretimi talep olarak besliyor. Türkiye'deki üretim patlamasının
talep ayağı yok. O yüzden diyoruz ki bunun AKP hükümetiyle
veya IMF programının başarısıyla alakası yok. Çünkü AKP
hükümetinin izlediği IMF programının kurgusu dediğimiz
gibi faizlerin finansal yatırımcılar tarafından güvenilir
bir hükümet olması neticesinde düşmesi, yeni iş sahaları
açması ve yatırımın canlanması, tüketimin üzerine kurulu.
Türkiye'de ise böyle bir üretim yok ve spekülatif kaynaklı
bir büyüme var.
IMF programının döviz kuru ayağına tekrar geri dönersek,
Türkiye'de 1990'ların başındaki olduğu gibi Merkez Bankasının
daha aktif olarak rol aldığı, döviz kuruna gereğinde müdahale
ettiği fakat bunu sadece daraltıcı para politikaları ile
değil gerektiğinde genişleyici para politikaları ile de
müdahale ettiği, döviz kurunu gerektiğinde yukarıya çekebildiği
daha az esnek, daha fazla müdahaleli bir döviz kurunu
düşünülebilir. Bunu yapmak için, mutlaka ve mutlaka kısa
vadeli sermaye hareketleri üzerinde kontrol getirilmeli,
spekülatif finansal akımlar mutlaka caydırılmalıdır. Ama
böyle olursa Türkiye'de belki yurtdışından daha az sermaye
girişi olur.
STRADİGMA: Evet hocam, sürekli üstüne vurgu yapılan
Türkiye'ye yabancı sermaye girişi konusuna değinebilir
misiniz?
E. YELDAN: Sermaye hareketlerinin biçimine baktığımız
vakit bunların portföy yatırımları ve bankacılık kesiminin
mal ve hizmet ticaretini değil, doğrudan doğruya finansal
hedeflerini yerine getirmek için sürdürdüğü yurtdışına
sermaye hareketleri var. Kısa vadeli finansal sermaye
hareketlerinin caydırılması ve hatta yasaklanması uygun
olur. Bu nasıl olur? Belli bir vadenin altındaki sermaye
hareketlerine çok yüksek oranda vergi koyarsınız, belli
bir vadeden daha uzun vadede gelecek olan sermaye hareketlerini
bilakis cazip hale getirirsiniz, bunlara teşvik verirsiniz.
Bu şekilde Türkiye'ye gelecek olan sermaye hareketlerinin
mümkün olduğunca finansal spekülatif unsurlardan arındırılmış,
daha çok mal ve hizmet ticaretini finanse edici veya doğrudan
doğruya sabit sermaye yatırımlarını yöneltici olmasını
sağlayabilirsiniz. Piyasayı bu kadar teslim alacak bir
finansal yapınız varsa, bir yandan reel faizler % 25,
% 30'lar düzeyinde gelecek, öbür taraftan piyasaya bırakılmış
olan döviz kuru sabit olacak ve Türkiye gene her 1 dolara
neredeyse 25 cent, 30 cent bir faiz ödeyecek ve bu kan
kaybı senelerce devam edecek, bunun getirdiği kaynağı
da kamu kesimindeki muazzam bir faiz dışı fazla hedefi
finanse edeceksiniz, bu durum Türkiye'de halkın yoksullaştırılmasından
başka bir şey değildir. O yüzden Merkez Bankası'nın daha
aktif bir para politikası izleyebilmesinin ve Türkiye'deki
bu yurtdışı finansal sisteme olan kan kaybının önüne geçilmesi
için kısa vadeli finansal sermaye hareketlerinin mutlaka
caydırılması ya da yasaklanması lazımdır. Çok ilginçtir,
artık IMF kendi yayınlarında bile sermaye hareketlerinin
serbestleştirilmesiyle büyüme arasında hiçbir ilişki kurulamadığını,
teorinin bu öngörüsünün gerçek hayatta yerine getirilmediğini
tartışmaktadır. IMF programından çıkmanın bir diğer unsuru
da budur.
Üçüncü olarak, kamu maliyesi ayağı gelmektedir. Türkiye
bu % 6,5'luk faiz dışı fazla hedefini kaldıramaz. Bu yoksulluk
iktidarda olan her partinin bir sonraki seçim döneminde
iktidardan uzaklaşmasına sebep olur ve böyle bir manzara
Türkiye'de demokrasinin sonu olacaktır. Türkiye halkına
sabit, ucuz ve kaliteli hizmet sunmak, kırsal kesimi,
köylüyü, çiftçiyi piyasanın şoklarına karşı koruyucu bir
fiyatlama vermek popülizm değildir, bunlar kamu hizmetidir.
Türkiye'de kaliteli ve ucuz kamu hizmeti sunmak ile oy
avcılığı yapmak birbirine karıştırılıyor ve kamunun yaptığı
her türlü hizmet harcaması popülizm diye bertaraf ediliyor.
Bu da IMF programından nemalanan bir takım finansal kesimin
uyguladığı bir şantajdır diye düşünüyorum. Türkiye hemen
kalıcı bir vergi reformu yapmalı, vergi aflarının önüne
geçilip sermaye kesimleri üzerine vergi yükünü artıracak
bir vergi reformu yapmalıdır. Oradan elde edilen kaynaklarla
da faiz dışı fazla hedefi daha aşağıya çekilebilir. Kaynağı
olmadan faiz dışı fazlanın aşağı çekilmesinin elbette
ki Türkiye'de ki bu kırılgan makroekonomik dengeleri sarsacaktır.
IMF programından çıkışın unsurları bunlardır ve öyle zannediyorum
ki bunlar Türkiye ekonomisinin gerçek yapısını hiçbir
iktisatçının, sosyal bilimcinin, aydının bu gerçek dışıdır
veya bunlar uygulanamaz diyebileceği olgular dğildir;
hatta IMF'nin kendisi bile böyle bir programa karşı çıkmayacaktır.
2000'den beri uygulanan IMF programı 2001'den sonra başka
bir hedefler bütünü altında uygulanmaya başlanmıştır.
Programın Türkiye'deki sonuçlarına baktığımız zaman, Türkiye'de
kısa vadeli dış borçlar 2001'in ilk çeyreği itibariyle
yaklaşık 28 milyar dolar, şu anda ise kısa vadeli dış
borçlar, hele de bankacılık kesiminin kısa vadeli dış
borçlarının 11-12 milyar dolara çekildiğini görüyorsunuz.
Yani Türkiye'nin vadesi, borcu gelmiş kısa vadeli dış
borçları ödemiş, ödettirilmiş, fakat toplam borç stokuna
baktığımızda 110 milyar dolardan şu anda 130 milyar dolara
yaklaştığını görüyorsunuz. Bu kaynaklar nereden geldi,
IMF programının kredileri ile geldi veya ihracat artışlarımızın
birden bire nakite çevrilmesi ile geldi. Bir başka deyişle,
Türkiye bu programla dış borçlarını ödüyor ama dış borçlarını
daha da fazla dış borçlanarak ödüyor.
STRADİGMA: Hocam, son olarak Amerika'nın bütçe
açığı 400 milyar dolara ulaştı ve bu arada ticaret açığı
da artıyor, bu durumun küresel ekonomik politikalara olan
etkilerini değerlendirebilir misiniz?
E. YELDAN: ABD Clinton yönetimi altında bütçede
geçmiş olduğu fazladan birden bire 300 küsür milyar dolarlık
bir açığa sahip oldu. Bu bütçe açığının ABD'de birikimli
olarak yaklaşık 1 trilyon dolara kadar yükseleceği tahmin
ediliyor, hatta IMF'nin ABD Hazine Dairesini bu konuda
uyardığı biliniyor. ABD böyle bir harcama çılgınlığını
nasıl finanse ediyor? ABD'nin tasarruf oranlarına baktığımız
vakit hane halklarının tasarruflarının negatif olduğunu
görüyorsunuz. ABD artık tasarruf yapmayan, harcamalarını
doğrudan doğruya içeriden ve dışarıdan borçlanarak yapan
bir ekonomi halinde. Sadece Çin Amerika'da yaklaşık 290
milyar dolarlık bir sermaye portföyü gönderiyor. Amerika'nın
cari işlemler açığı 400 milyar dolara ulaşmış durumda.
Yani ABD hem ticaret açığı veriyor ve doların güvenilir
bir para birimi olması itibariyle de bütün dünyadan finansal
kaynakları sünger gibi emiyor. Böyle bir gidişatta bir
noktada uluslararası finansal çevrelerdeki bir kırılganlık,
bütün dünyada bir likidite daralmasının ve dolara karşı
olan bir güvensizlik, büyük bir spekülatif atak ve çok
büyük bir finansal krizin başlangıcı olabilir. Böyle bir
krizin olmasının ötesinde Amerika'nın bütün dünya finans
piyasalarından bir sünger gibi finansal kaynakları kendi
ülkesine çekmesi dünyada da faiz hadlerinin yükselmesine
yol açacaktır. Bu da Türkiye gibi borçlu ülkeler için
çok kötü bir haber olacaktır.
Aslında kriz habercisi veya kötü haber veren birisi gibi
olmak hiç istemiyorum. Ama Türkiye'de bugünkü olumlu havanın
ve büyümenin ardında yatan reel etkenlere baktığımız vakit
bunların kaynağını göremiyoruz ve bunların reel bir nedeni
olmadığını görüyoruz. Nasıl Türkiye 2000'de sabit döviz
kuru altında oluk oluk yurtdışından gelen sıcak parayla
böyle bir yapay büyüme yaşadı, nasıl 1990-1993 arasında
bir "Lale Devri" yaşadık, ücretler arttı, taban
fiyatlar yükseldi, döviz kurunun son derece ucuz olduğu
bir ortamdı. Türkiye bu tür büyüme evrelerini reel tasarruflar,
yatırımlar üzerinden kurduramadığı sürece yakın tarih
bize gösteriyor ki bu gidiş hiç de iyi değil. Bu noktada
gerçekçi olmak ve bu gidişi sürekli olarak değerlendirmek
gerekiyor.
STRADİGMA: Erinç Hocam çok teşekkür ederiz.
E. YELDAN: Ben teşekkür ederim.