TÜRKİYE'DEKİ POLİTİK DEPREM
AKP HÜKÜMETİNİN BİR İNCELEMESİ
|
Doç. Dr. E. Fuat KEYMAN
Koç Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
|
Türkiye'de büyük bir ekonomik güvensizlik ortamında
gerçekleştirilen ve AKP'nin galip geldiği seçimlerde halkın
tercihini ideolojik değil, ekonomik nedenler etkilemiştir.
Buna ek olarak, AKP'nin İslami eğilimleri de merkez sağ
bir gündem ve ülkenin laiklik anlayışına göre törpülenmiş
bulunmaktadır. Ancak, bu tek parti hükümetinin geleceği
ve Türkiye'nin AB karşısındaki şansı da hala merak konusudur.
3 Kasım akşamı, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte
Türk siyasetinin adeta baştan aşağı sallandığı söylenebilir.
1999 seçimlerinin ardından üç partinin birlikteliğiyle
kurulmuş bulunan koalisyon hükümeti başta olmak üzere
muhalefetten de iki parti % 10'luk barajı geçemeyerek
Meclis dışında kalmışlardır. Türkiye, işsizlik, güvensizlik
ve yoksulluk gibi kritik sorunlarıyla birlikte tüm zamanların
en büyük ekonomik krizini yaşamaktayken gerçekleşen 3
Kasım seçimleri, hem muhalefet hem de iktidar partilerinin
suratına çarpılan bir seçmen tokadı gibidir. Öyle ki,
1999 seçimlerinden galip çıkan DSP neredeyse oylarının
tamamını kaybetmiş, kuruluşundan bu yana liderliğini yapmış
olan Bülent Ecevit siyasi hayatını sona erdirmek durumunda
kalmıştır -ki bu durum kimileri için trajik olduğu kadar
aynı zamanda da beklenen bir sondur. Koalisyonun diğer
ortakları olan ANAP ve MHP de seçmen desteğinin neredeyse
yarısını kaybetmiş, parti liderleri istifalarını açıklamak
zorunda kalmış, muhalefet partilerinden DYP ve FP ise
Meclise dahi girememişlerdir. Tüm bu veriler ışığında
ele alındığında, 3 Kasım seçimlerinin Türkiye açısından
nasıl bir siyasi sarsıntı olduğu daha açık görülebilmektedir.
Söz konusu seçimler kelimenin tam anlamıyla 'geri tepmiş'
ve Türk halkının ülkedeki yozlaşmış siyaset ortamı ve
bu ortamda adları yolsuzluk ve kokuşmuşlukla birlikte
anılan demokrasi fakiri politikacı ve partilere 90lı yılların
başından beri duyduğu tepkinin demokratik bir ifadesi
halini almıştır.
3 Kasım seçimlerinde % 34.2 oyla (Meclisteki sandalyelerin
% 66'sı / 550 sandalyeden 363'ü) AKP iktidar ve % 19.4
oyla (178 sandalye) CHP muhalefet olarak % 10'luk barajı
aşmış, Meclise girmeye hak kazanmışlardır. Öyle görünüyor
ki sağlam yönetim yapısıyla AKP gelecek 5 sene boyunca
ülkenin başında bulunacak ve Meclis bu iki parti tarafından
işletilecektir. Gerçekten de son derece sorunlu bir koalisyon
hükümetinin ardından, seçimlerin hemen öncesinde kamuoyundaki
bu etkisiz, işlevsiz, kabiliyetsiz, demokrasiden yoksun
ve toplumdan kopuk gidişe bir dur demek isteği aşikârdı.
AKP her ne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından laik Türkiye
Cumhuriyeti için tehdit oluşturduğu iddiasıyla kapatılan
Refah Partisi'nin ikinci 'yavrusu' olmasına rağmen (diğerinin
Fazilet Partisi olduğu düşünüldüğünde) siyasi istikrar
ve etkili yönetime özlem duyan Türk halkının büyük çoğunluğunun
oylarını alabilmiştir. Bu noktada sorulması gereken soru,
AKP'nin seçim öncesinde kendisine yüklenmiş bulunan işsizlik,
fakirlik ve ekonomik sorunların aşılmasına dair umutları
gerçekleştirmede etkin, etkili ve demokratik bir iktidar
sergilemeyi başarıp başaramayacağıdır. Bu soruya en doğru
yanıtı verebilmek için 3 Kasım seçimlerinin gerçekleştiği
tarihi bağlam kadar AKP'nin kendisini nasıl tanıtmış olduğunun
da tam olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu makalede,
3 Kasım seçimlerinin olduğu kadar AKP'nin de bir sosyolojik
ve siyasi incelemesini bulacak, aynı zamanda AKP'yi tüm
ön yargılardan arınmış bir şekilde incelerken hükümeti
bekleyen sorunlar ve çelişkileri de bütün açıklığıyla
göreceğiz.
3 Kasım Seçimlerinin Farklılığı
AKP'nin seçim zaferinin tam olarak anlaşılabilmesi için
Türk siyaseti açısından bir dönüm noktası olan 3 Kasım
seçimlerinin tarihsel boyutunun da iyice anlaşılabilmesi
gerekmektedir. 1999 ve 1995 seçimleriyle kıyaslandığında
3 Kasım seçimlerinin iki açıdan farklılık gösterdiğini
görmekteyiz: bunlardan ilki bu seçimin ideolojik temelli
olan eski seçimlerin aksine ekonomi temelli olmasıdır.
Siyasi İslam ve Kürt milliyetçiliği gibi devletimizi doğrudan
tehdit eden sorunlar nedeniyle 1995 ve 1999 seçimlerinde
seçmen devlet ve siyaset arasındaki dar alanda karar vermek
zorunda kalmış, bu seçimlerin sonuçları üzerinde ideolojilerin
doğrudan bir etkisi görülmüştür. Dolayısıyla, geçmiş seçim
gündemlerini halkın ihtiyaçları değil, ulusal güvenliğin
belirlediği söylenebilir. DSP ve MHP bu şekilde iktidar
olmuşlardır.
1995 ve 1999 seçimlerinin aksine 3 Kasım seçimleri daha
ziyade ekonomi ve toplum refahı gibi sosyal konularda
odaklanmıştır. Tarihinin en ciddi ekonomik kriziyle cebelleşmekte
olan bir ülkede ekonomik sıkıntıların, işsizlik, fakirlik
gibi sorunların nasıl aşılacağı refahın nasıl sağlanacağı
gibi konuların öncelik kazanması doğaldır. Dolayısıyla
seçime hazırlanan partiler hem programlarını, hem de tüm
kampanya ve sloganlarını bu gerçeği gözeterek hazırlamışlardır.
AKP ve CHP'ye bu seçimlerde verilmiş olan desteğin temelinde
de ekonomik sorunlar ve bu sorunlardan kurtulma umutlarının
yattığı açıkça ortadadır. 3 Kasım seçimlerinin Meclis
dışında kalan partiler içinse ağır bir cezai nitelik taşıdığı
söylenebilir. Dolayısıyla, AKP'nin seçim başarısı arkasında
yatan gerçekliğin ideolojik değil, ekonomik bir gerçeklik
olduğu ve partinin devlet değil toplum merkezli yaklaşımının
bundaki payı da asla unutulmamalıdır.
3 Kasım seçimlerini diğer seçimlerden farklı kılan ikinci
özellikse seçmen tercihini etkilemiş olan 'aktörlerin'
nitelikleridir. 1995 ve 1999 seçimlerinde, seçimlerde
etkili olan aktörler ulusal çerçeve ve Türk siyasetindeki
partilerle sınırlıyken 3 Kasım 2003 seçimlerinde bu aktörlerin
özellikle AB ve IMF gibi uluslararası nitelikler kazandığı
ve sivil toplum örgütlerinin de sürece dahil oldukları
görülmektedir. Bu sivil toplum örgütleri, partilerin sadece
programlarını hazırlarken faydalandıkları referans noktaları
olmakla kalmamış, aynı zamanda etkin ve işlevsel bir hükümete
duyulan ihtiyaç konusunda Türkiye'de bir kamuoyunun oluşmasında
da etkili olmuşlardır ki seçim sonuçları da bu STÖlerin
başarısını doğrulamaktadır. Dolayısıyla, seçimlerin ekonomi
temelinde ulusal ve küresel olmak üzere iki farklı boyutu
olduğu söylenebilir.
AKP'nin Kimliği ve Seçim Stratejisi
Türk siyasetinde bir sarsıntı yaratmış olan 3 Kasım seçimlerinin
kendine has bu özelliklerinin bir arada değerlendirilmesiyle
AKP'nin seçim zaferi ve CHP'nin sayısal olmasa da nitel
başarısının nedenleri daha rahat anlaşılabilir. Bu açıdan
bakıldığında, bana göre AKP'nin tek parti hükümeti olarak
başa gelmesine yardımcı olan seçim zaferinin üç aşamalı
bir stratejinin eseri olduğu söylenebilir. İşte böyle
bir strateji yardımıyladır ki AKP hem bir zafer kazanmış,
hem de toplumun değişik katmanları ve sınıflarıyla yakın
bağlar kurabilmiştir. 3 Kasım seçimlerinin ekonomi temeline
dayanan toplum-merkezli bir seçim olacağını çok önceden
sezebilmiş bulunan AKP, kendisini öncelikle İslami değil,
ekonomik sorunları çözmek misyonunu edinmiş bir merkez
sağ parti olarak tanıtmış, böyle yaparken de seçmenlerini,
İslami geçmişinin yerine sadece toplumun sorunlarına kendini
adamaya hazır merkez sağ bir anlayış geliştirdiğine ikna
etmiştir. İkinci olarak, Türk bankacılık sistemindeki
yozlaşma ve yolsuzlukları ortadan kaldırmayı hedefleyen
bir ekonomik değişim başlatacağı iddiasında olan AKP,
öncelikle işsizlik, fakirlik ve sosyo-ekonomik güvencesi
bulunmayan toplum kesimlerinin sorunlarına eğileceği garantisi
vermek suretiyle, IMF kararlarıyla çelişse dahi, kendi
programını CHP'nin Kemal Derviş imzalı ve IMF dayatmalarına
harfiyen uymayı taahhüt eden programından da soyutlamayı
başarmıştır. Üçüncü olarak, toplumun tüm kesimleriyle
organik bağlar kurmayı başarabilmiş bir parti olarak AKP,
ülke sorunlarının ebediyen çözümünde demokrasinin daima
tek ve doğru bir yol olacağının da altını çizmiştir. Bu
yönüyle demokrasi, AKP söyleminin önemli bir parçası haline
gelmiş, bireysel hak ve özgürlükler kadar AB üyeliği de
AKP gündemindeki tam destekli yerini almıştır.
Bu üç boyutlu seçim stratejisinin AKP'yi toplumun tüm
kesimlerine yakınlaştırarak seçimi kazandırmasının yanı
sıra tekdüze bir İslami parti değil ekonomik sorunların
çözümü ve devlet-toplum ilişkilerinin demokratikleştirilmesini
amaç edinmiş merkez sağ bir parti olarak gösterdiğinin
de altını çizmek isterim. Dolayısıyla, AKP'nin kendisini
diğer partilerden şu şekilde ayırdığı görülmektedir:
- AKP, vatandaşlar ve dolayısıyla STÖlere, özellikle
öncelik vereceği iddiasıyla kendisini geçmiş koalisyon
hükümetinin devlet-odaklı partileri olan MHP, DSP
ve ANAP'tan ayırmıştır.
- T.C.'nin laik ve demokratik niteliğine saygılı ve
ılımlı bir İslam anlayışı sergileme vaadiyle AKP kendisini
geçmişteki İslamcı FP'den de ayırmıştır.
- AKP, son olarak öne sürdüğü ekonomik programla kendisini
rakibi CHP'den de farklı kılmayı başarmıştır. AKP,
ekonomik sorunları, gelir dağılımında eşitlik ve adalet
ilkelerine bağlı daha insani yöntemlerle ve ülke ekonomisini
canlandırmak için küçük ve orta ölçekli işletmecileri
de gözeterek aşma iddiasındadır.
AKP ve Muhafazakar-Liberal Sentez
AKP bu farklılıkların faydasını görmüş, toplumun büyük
bir kesiminin, özellikle de ülke sathında giderek daha
yaygınlaşan küçük ve orta ölçekli işletmelerin desteğini
kazanmayı başarmış, aynı zamanda yoksul ve dar imkanlara
sahip kesimlerle de ilişkiye geçerek STÖleri devreye sokmuştur.
Toplumun desteğini büyük ölçüde arkasında hissederek seçimlere
giren AKP, halk tarafından da yeterince ikna edici bulunmuş
olacak ki seçimlerde büyük başarı elde etmiş, büyük çoğunlukla
iktidara gelmiş ve hükümet olmuştur.
Bana göre AKP'nin ekonomik programı üç ana prensibi olan
muhafazakar-liberal bir sentezdir; bu prensipleri şöyle
sıralayabiliriz:
- Etkin ve etkili bir devlet prensibi: Vatandaşlarına
karşı demokratik, şeffaf ve güven güvenilir ve aynı
zamanda ekonomi konusunda da 'şefkatli' ve gözeten
bir devlet. Bu bağlamda, AKP hali süregelen toplumdan
kopuk, insanların ihtiyaçlarına kulaklarını tıkamış,
anti-demokratik ve işlevsiz devlet anlayışına bir
son vermeye niyetlidir.
- Düzenli bir serbest piyasa: Yolsuzluklardan
arındırılmış, ekonomik büyüme ve toplumsal adalet
temeline dayalı bir serbest piyasa. AKP taraftar olduğu
serbest piyasa ekonomisinin gereken büyüme açısından
da zaruretine inanmakta, bunu istikrarlı ve sağlam
bir finans sektörünün de temeli olarak değerlendirmektedir.
- Sosyal adalet: Zenginlik ve refah hizmetlerinin
toplumun tüm sınıfları düşünülerek eşit ve adil dağıtımına
dayanan bir sosyal adalet anlayışı. Bu noktada AKP'nin
öne sürdüğü ekonomik programın CHP'nin Derviş imzalı
programından farkı ortaya çıkmaktadır. AKP'ye göre
adaletsiz gelir dağılımı engellenmeden sağlam bir
ekonomi inşa etmeye olanak yoktur.
Bu temel prensipler açısından ele alındığında muhafazakar-liberal
sentez, genel olarak, serbest piyasanın inançlara dayalı
ve yöresel farklılıklara saygılı bir muhafazakar anlayışla
düzenlenmesini öngörmektedir. Daha açık bir dille ifade
etmek gerekirse, muhafazakar-liberal sentez, devlet-vatandaş
ilişkilerinin bireysel değil, demokratik usullerle yürütülmesi
ve serbest piyasanın da desteklenmesi gereğine inanan
bir üslup, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah
Gül'ün sözleriyle: "ılımlı ve demokratik bir İslam
toplumu anlayışıdır."
AKP'yi Bekleyen Sınavlar
3 Kasım seçimlerinden galip çıkmış olan muhafazakar-liberal
sentez, Türkiye'ye sunduğu güçlü ve istikrarlı bir hükümet
şansı da göz önüne alındığında ciddiye alınsa iyi olur.
Bu hükümet:
- Devlet-vatandaş ilişkilerini karşılıklı ve demokratik
bir düzene oturtarak işlevsiz ve etkisiz devlet ile
toplum arasında 90lardan bu yana belirmiş olan kopukluğu
giderecek,
- İş güvencesi ve sosyal adalet gibi gereklerin yerine
getirilmesi, hayat standardının yükseltilmesi ve sürekli
bir ekonomik büyümenin gerçekleştirilebilmesi açısından
acil çözüm bekleyen ekonomik sorunları çözüme kavuşturacak
ve
- Türkiye'yi AB üyeliğine demokratik, güçlü ve istikrarlı
bir devlet olarak hazırlayacaktır.
Ancak AKP'nin tüm bu görevleri başarıyla yerine getirip
getiremeyeceği bugün için hala bir soru olarak kafalardaki
yerini korumaktadır. Bu süreç içerisinde AKP'nin aşması
gereken içte ve dışta bir takım sorunlar olacaktır ve
AB ve IMF'yi de bu süreçten ayrı düşünmek asla mümkün
değildir. Bu açıdan bakıldığında dört önemli nokta karşımıza
çıkar:
- Türkiye-AB ilişkileri ve Kıbrıs sorununun çözümü,
- Irak savaşı ve bunun ABD ile ilişkilerimize etkisi,
- IMF ile ilişkiler,
- Devlet ve AKP arasında laiklikle ilgili olarak yaşanabilecek
anlaşmazlıklar.
Aslına bakılacak olursa AKP, ilk engelle seçimlerin hemen
ardından Türkiye ile görüşmelerin başlatılacağı kesin
bir tarih almak için AB ile masaya oturduğu Kopenhag Zirvesi'nde
karşılaşmış bulunmaktadır. AKP AB'yi aynı zamanda İslami
değil, AB 'vatandaşlığına' taraftar bir merkez-sağ parti
olduğuna da ikna etmek durumundaydı. Buna rağmen AKP bu
görüşmelerden istediği sonucu alamamış, 2003'teki kesinleşmiş
bir tarih yerine kendisine 2004'te -o da bazı koşullara
bağlı olmak kaydıyla- bir tarih verilmiştir. Öte taraftan
Kopenhag Kriterleri'nin gösterdiği bir şey varsa o da
Kıbrıs meselesinin çözümünün Türkiye'nin AB üyeliğinde
etkili olacağıdır.
AKP'yi bekleyen diğer bir sınavsa IMF konusundaki tavrıdır.
Ekonomisini düzeltme çabaları IMF tarafından finanse edilen
ve bu bağlamda IMF programlarını takip eden bir ülke olarak
Türkiye IMF ile yaşamaya alışmalıdır. Demek oluyor ki
hangi hükümet olursa olsun Türkiye'deki iktidarlar daima
IMF taleplerini karşılamak durumunda kalacaklardır. AKP
de bu mecburiyetten muaf olmadığı gibi, IMF 'reçeteleriyle'
çeliştiği anda AKP kendisini doğrudan IMF ile karşı karşıya
bulacaktır. Daha açık bir dille ifade etmek gerekirse,
AKP'nin toplumsal sorunlar ve adaletsiz gelir dağılımı
gibi konulara öncelikli olarak eğilecek olması IMF ile
arasını daha şimdiden açacaktır. Aynı şekilde, küçük ve
orta ölçekli işletmelere vaat etmiş olduğu desteği vermesi
de AKP'nin IMF programıyla çatışmaya düşeceği bir diğer
noktadır. Diğer taraftan, verdiği sözleri bir kenara bırakıp
kendisini IMF programına adaması da AKP'nin arkasındaki
toplumsal desteği büyük ölçüde sarsacaktır.
Son olarak türban meselesi olarak gündeme yerleşmiş bulunan
laiklik meselesi de AKP ile devlet arasında her an patlamaya
hazır bir bomba gibi durmaktadır. AKP türban konusunda
bazı uygulamalara göz yumacak olsa da entelektüel kesim
bunu siyasi İslam olarak algılayacak, konu kaşınmadığı
takdirdeyse partinin İslamcı tabanından sert tepkiler
gelecektir. Buna ek olarak AKP'nin Milli Nizam'dan FP'ye
kadar uzanan tüm seleflerinin laiklik karşısındaki tavırlarından
dolayı Anayasa Mahkemesi'nce kapatıldığının da unutulmaması
gerekir; aynı tehdit AKP'nin de başındadır.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde AKP'nin tek çoğunluk
partisi olarak iktidara gelmiş olması ülkeyi kendi istediği
gibi yönetebileceği anlamına -kesinlikle- gelmez. Muhafazakar-liberal
AKP sentezinin 3 Kasım seçimlerinden galip çıktığı hepimizin
malumu olmasına rağmen bu iktidarın Türkiye'nin sosyo-ekonomik
yaralarına ilaç olup olamayacağı henüz deneme aşamasındadır.
AKP'nin bu siyasi başarısını yönetim kabiliyeti üzerindeki
yansımaları partinin gelecekteki başarısını olduğu kadar
Türkiye'nin de yakın gelecekteki siyasasını da etkileyecektir.
|
| |
www.stradigma.com aylık strateji
ve analiz e-dergisi |