1. Giriş
Toplumların karşılıklı etkileşim şekillerinden
en kanlısı olan savaşlar, ülkelerin, milletlerin
ve hükümdarların birbirlerine üstünlük kurması
için üretebildikleri her türlü strateji ve
taktiklerin denemelerine sahne olmuştur. Tarih
boyunca sürekli gelişme içinde olan bu uygulamalar,
savaş tarihinin iki önemli parçası olan "savunma"
ve "saldırı" ağırlıklı muharebe
düzenleri ile pekişmiştir. "Savunma"
ve "saldırı" olguları bir çok farklı
savaşta birbirine üstün gelseler de, dönemlere
bağlı olarak birbirlerine sağladıkları üstünlüklerin
aralarında sistematik bir bağ gözükmektedir.
Bu durum Roma İmparatorluğu'ndan beri düzenli
olarak günümüze kadar gelmiş, savunma ve saldırı
olguları birbirlerine ikişer kez üstünlük
sağlamışlardır.
Roma ile birlikte gelişen sistemin M.Ö. 3.
yüzyıldan M.S. 4. yüzyıla kadar sürdüğü göze
çarpmaktadır. Askeri Devrime kadar geçen süreyi
klasik savaş dönemi olarak düşünürsek, Roma'nın
çöküşüne kadar süren ilk dönemi klasik savunma
dönemi diye adlandırabiliriz. 4. yüzyıldan
sonra süvarinin önemli bir rol oynadığı klasik
saldırının üstünlüğü dönemi gelmektedir ki,
bu da 14. ve 15. yüzyıllarda başlayan ama
asıl 16. yüzyılda iyice su yüzüne çıkan ve
klasik saldırı sistemini tamamen yıkan yeni
ve modern savunma anlayışı ile son bulmaktadır.
Bu durumda modern savunma anlayışı, modern
savaşın da miladı olarak kabul edilmekte ve
1930'larda geliştirilen blitzkrieg ile birlikte
yerini modern saldırı anlayışına terk etmektedir.
Saldırının öne çıktığı bu modern anlayış ise
hâlâ üstünlüğünü sürdürmektedir.
Savaş Tarihinde Saldırı-Savunma Üstünlükleri
Savaş Tarihi'ni, bilinen en eski savaş olan
Megiddo'dan (M.Ö. 1469) başlatabiliriz. Ancak
Roma devrine kadar yapılan savaşları savunma
ya da saldırı ağırlıklı bir sisteme oturtmak
pek mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden bu araştırmanın
ilk dönemini Roma ile birlikte gelişen savunma
ağırlıklı savaş sistemi olarak kabul etmekteyiz.
Roma Devri ve Savunma Ağırlıklı Savaş:
Roma İmparatorluğu'nun savaşlarını ve ordu
yapısını incelediğimizde son derece savunma
ağırlıklı ve ağır piyadeye dayalı olduğunu
görüyoruz. Roma Ordusunun belkemiğini çeşitli
sınıflardan 5.000-5.400 askerlerden meydana
gelen lejyonlar oluşturuyordu. Her lejyon
480'er kişilik 10 cohort'a bölünmüştü. Her
cohort 6 adet 80'er kişilik century'e, her
century 10 adet 8'er kişilik contubernium'a
bölünmüştü. Bir numaralı cohort'un içinde
beş century olup, asker sayısı diğerlerinden
600 kadar daha fazlaydı. Tüm centurylere bir
adet centurion komuta ederken bir numaralı
cohort'ta, şef-centurion olan primus pilus
(bir numaralı mızrak) denilen fazladan bir
centurion bulunmaktaydı(1) 2. yüzyılın başlarında,
Trajan zamanındaki Roma lejyonlarının sayısı
30'u, lejyoner sayısı da 159.000'i bulmuştur.(2)
Lejyonerler saldırı için kısa kılıç, kama
ve fırlatma mızrağı kullanırken, savunma amaçlı
120*76 cm. büyüklüğünde dikdörtgen dışabükey
kalkan, demir miğfer ve vücudunun üstünü ve
omuzları kaplayan demir zırh ön plana çıkıyordu.
Taktik geliştirilirken özellikle kalkanlar
dikkate alınmıştır. Romalıların iç savaşlar
haricinde savaş alanında fazla zorlanmamaları,
geliştirdikleri savunma taktiklerinin son
derece etkili olmasından kaynaklanmaktaydı.
1. yüzyılda Roma ordusuna üstün gelebilecek
etkili bir askeri unsurun Avrupa'da olmaması
Roma'yı yenilmez yapan önemli bir unsur olmuştur.
Lejyonerler kalkanları ile cepheden, yandan
ve yukarıdan testudo denilen demirden
bir duvar oluşturarak barbarların oluşturdukları
saldırıları rahatlıkla karşılıyorlardı. Bu
duvarı ne ok ne de kolayca bir mızrak delebiliyordu.
Buna karşın barbarların kalkanları ahşaptı
ve savunma için miğfer ya da zırh kullanmıyorlardı.
Kullandıkları saldırı silahları genellikle
mızraktı. Ancak 4. yüzyılın Barbarları daha
gelişmiş silah teknolojisine sahiplerdi. Ortası
kabarık demir kaplı kalkanlar, mızrak, scramasax
denilen kısa delici kılıç, spatha denilen
uzun kesici kılıç, fırlatılarak ya da elde
kullanılarak Roma kalkanlarını rahatlıkla
delebilen savaş baltası francisca,
Cermenler'in genel silahları olmuştu.(3)
Roma lejyonerlerinin en büyük handikabı ise
üstlerindeki ağır zırhtan dolayı hareket kabiliyetinin
kısıtlı olmaları ve hareketlerinin yavaş ve
uzun menzilli olamamasıdır. Bu yüzden stratejik
hareketleri süreye duyarlı olmuş ve geniş
lojistik destek gerektirmiştir. Sezar'ın Galya
Seferi'nin uzun sürmesinde bu handikapların
etkisi olduğu düşünülebilir.
Roma İmparatorluğu'nun doğuya yönelik gelişmesini
durduran bir nedenin ordusunun kullandığı
teknolojinin ve buna göre geliştirilen taktiklerin
Avrupa'dakinden daha farklı bir düşman tipi
ile karşılaşmalarından olduğu düşünülebilir.
Partların ve Sasanilerin oluşturduğu bu düşman
tipi her ne kadar Roma'nın doğuya genişlemesini
sınırlandırsa da İmparatorluğun parçalanmasına
yönelik bir tehdit oluşturmamıştır. Ancak,
ileride Roma ordularını zorlayabilecek başka
orduların şekilleri hakkında fikir vermiştir.
Bunlar özellikle cataphract denilen
ağır süvariye ve onları destekleyen atlı okçulara
sahiplerdi ve bu ölümcül ikiliyi kullanarak
Roma ordusunu bozguna uğratmışlardı. M.Ö.
53 yılı Haziran'ında Marcus Crassus'un komutasındaki
39.000 kişilik ordu kamp halindeyken Surenas'ın
cataphractları ve 9.000 atlı okçusundan
oluşan ordusu tarafından Harran yakınlarında
kuşatıldı. Carrhae Muharebesi olarak tarihe
geçen bu olayda Crassus ile birlikte 24.000
lejyoner öldürülürken, 10.000 kadarı Partlar
tarafından esir alınarak köleleştirildi. Sadece
5.000 kadar Roma askeri bu bozgundan kaçabildi.
Buna karşın, Partların kaybının ise hafif
olduğu tahmin edilmektedir. (4) M.S. 2. yüzyılın
başlarında Partlar Roma fetihlerine karşı
oldukça geriledi. Her ne kadar Carrhae Zaferi
Partlara sürekli bir üstünlük sağlamadıysa
da, kullandıkları birlikler ve hareket kabiliyetine
yönelik taktikler bakımından Roma ordusunun
savunma zaaflarını ortaya çıkarırken, Surena'nın
birlikleri Roma savunma anlayışına karşı belki
de ilk kez saldırı ağırlıklı ciddi bir alternatif
sunmuşlardı. Ağır süvarinin ve atlı okçuların
oluşturduğu saldırı ağırlıklı birlikler de
böylece geleceğe yönelik ilk sinyallerini
vermiş oldular.
Roma'yı yıkan ordular ise Rus steplerinde
hızlı ve kuvvetli hareket yeteneği kazanan
atlı birliklere sahip olan Gotlarındı ve 378
yılında giriştikleri Edirne Muharebesi'nde
Roma ordusuna olan üstünlükleri açıkça ortaya
çıktı. Roma İmparatoru tarafından daha önce
Balkanların kuzeyinde yerleştirilen Gotlar
İmparator'a başkaldırmışlardı. Edirne'de Got
Ordusu ile İmparator Valens'in başında bulunduğu
Roma ordusu Edirne'de karşılaştı. Valens'in
emrinde 40.000 piyade ve 20.000 süvariden
oluşan 60.000 kişilik bir ordu vardı. Gotların
lideri Fritigern'in 100.000 kişilik ordusunun
ise 50.000'i piyade 50.000'i süvariydi. Ağır
süvarilerden oluşan Got atlıları, kuşatmaya
karşı daire şeklinde hazırlanmış olan araba
konvoyuna (wagenburg) yüklenen Romalıları
önce iki yandan sıkıştırdı ve sonunda tamamen
kuşattı. Ağır süvarilerin baskısı o kadar
fazlaydı ki, Romalılar tamamen sıkışmış, savaşamayacak
duruma gelmişlerdi. Roma süvarileri durumu
ilk fark edenler olarak muharebe alanından
uzaklaşırken, Roma lejyonerleri üstlerindeki
ağırlıkların arasında sıkışıklıktan silahlarını
bile kaldıramayacak durumdaydılar. Kendilerini
savunamayacak hale gelen Romalıların çoğunun
kaderini mızraklı Got süvarileri belirledi.
Ancak çoğu düştüğü zaman oluşan bir genleşme
sayesinde oldukça azı daha önce ayrılan süvarileri
izleyerek kaçmayı başarabildiler. Savaş sonunda
Roma Ordusu yok edilirken İmparator Valens'te
dahil 40.000 Romalı öldürülmüştü. (5)
Roma atlıları Afrika ve Avrupa'dan gelen
hafif atlılardan oluşuyordu. Hafif süvarinin
taktikleri manevra yapma ve düşmanı taciz
etme üzerine kurulmuştu. Ancak hücumda zayıf
kalıyorlardı. Doğudan gelen kavimlerin atlıları
oldukça ağır zırhlarla kaplıydı. Kullandıkları
taktik ve ekipmanlar da buna paralel olarak
saldırıya yönelikti. Örneğin uzun süvari mızrağı
(lance) kullanıyorlardı ve bu da onları
savaş alanında atlı phalanx birlikleri gibi
gösteriyordu. (6) İmparatorlar orduda 4. ve
5. yüzyıllar boyunca sürekli reform yapmış
ve süvariyi özellikle foederatilerden,
yani müttefik oldukları milletlerden topladıkları
atlılar ile geliştirmeye çalıştılar. (7) Bunda
da Cermen kavimlerinden parayla tutulan aşiretler
ön plana çıkıyordu.
Edirne Muharebesi ağır süvarinin ağır piyadeye
karşı kesin zaferi oldu ve böylece Roma savaş
tarzının orduya kazandırdığı üstünlük M.S.
4. yüzyılda, önceleri Partların ve Sasanilerin
bulundukları Ortadoğu'dan olmasa da, Hun baskısı
sonucu Avrupa'da sıkışan Cermenlerden geldi.
Roma üstüne yüklenirken kullandıkları araç
ve saldırıya yönelik yöntemler Roma ordusunun
üstünlüğünü sona erdirirken "ilk savunma
üstünlüğü dönemini" de kapatmıştır.
Ortaçağ ve Saldırının Üstünlüğü: Saldırının
savunmaya üstünlük sağlamasının süvari birliklerindeki
gelişmelere bağlı olduğunu söyleyebiliriz.
3. yüzyıldan önce de süvari birlikleri teşkil
edilmişti. Ama bunlar Roma ordusunun savunmasını
yarabilecek etkiyi yaratmaktan uzaktı. Bununla
birlikte Roma da süvari kullanmaktaydı. Ancak
bunlar hafif süvariler olup savaşın asıl yükünü
taşımaktan uzaktılar.
Bu dönemde Avrupa'da yaşanan değişim Rusya
stepleri üzerinde sürekli at sırtında mücadele
etmeye mecbur kalan kavimlerin batıya göç
etmek zorunda kalmalarıyla başladı. Bu zamandan
itibaren Romalıların karşı karşıya kaldıkları
düşmanlar o zamana kadar pek karşılaşmadıkları
ağır süvarileri büyük sayılarda kullanıyorlardı.
378 yılındaki Edirne Savaşı'nda Romalıların
Gotlar karşısında uğradıkları bozgun, bu yeni
sınıfın ağır piyadeye üstün gelmesi ve sonraki
tarihlerde ağır süvarinin yerleşmeye başlaması
nedeniyle "saldırının savunmaya üstünlüğünün"
miladı olarak alınabilir.
Ağır süvari Ortaçağ'ın taktiklerine damgasını
vurmakla birlikte, geniş atlı birliklerin
kurulması ve korunması oldukça pahalı olduğundan,
piyade sayısal üstünlüğünü korumaya devam
etti. Bununla birlikte ana unsur olarak kullanıldığı
muharebelerde etkinliği oldukça fazla olan
ağır süvarinin üstünlüğü çoğunlukla kanıtlanmıştır.
Ortaçağ'ın feodal yapısıyla ve şövalyelikle
birlikte gelişimini sürdüren ağır süvarinin
özellikle 11. yüzyılda en parlak dönemine
girdiğini söyleyebiliriz. 1066'da Hastings'te
okçuların desteğiyle birlikte kullanılan Norman
atlıları, Anglo-Sakson kralı Harold'ın hükümranlığına
son verirken bir nevi Carrhae'deki cataphractlar
ile atlı okçular arasındaki dayanışmayı çağrıştırmaktaydı.
Ancak feodal yapının kazandırdığı şövalyelerin,
kişisel becerilerini sergiledikleri savaş
alanında gerçek anlamda bir taktik bilinçten
yoksun oldukları da görülmektedir. Feodal
süvari, itaat, disiplin, taktik ve koordinasyon
konularında zayıf kalmıştır. İaşe sistemi
ise yağma ağırlıklı ilkel yöntemlerle yapılmaktaydı.
(8) Bir başka deyişle Avrupa merkezli feodal
ordular Roma'yı yıkan barbar kavimler gibi
cesaret üzerine oturtulmuş ilkel bir sisteme
dayanıyordu. Feodal ordunun bu zayıflıkları
giderilemeyince 12. yüzyılın ikinci yarısında
ortaya çıkan ilk tip paralı askerler, şövalyelere
göre daha deneyimli ve biraz daha gelişmiş
olduklarından yavaş yavaş tercih edilmeye
başlanmıştı. (9) Böylece Yüksek Ortaçağ'da
feodal orduların belkemiği olan feodal süvari
zayıflamaya başladı.
Bu dönemde Doğu Roma'nın ayakta kalmasını,
askeri yapısının ve taktik anlayışının -belki
de yöresel düşmanlarla olan ilişkilerinden
kaynaklandığı için- daha sistemli bir temele
oturmasına dayandırabiliriz. Bizans'ın taktik
anlayışında erken Ortaçağ'dan itibaren ağır
süvarinin çok önemli bir yeri olduğunu Nikeforos
Fokas'ın "ağır süvarimizden 6.000'ine
sahip olan ve Tanrı'dan yardım gören komutanın
daha fazlasına ihtiyacı yoktur"(10) sözünden
çıkarabiliriz. Öte yandan Bizans'ın taktik
alanda süvariyi ön plana çıkarması ve değişik
düşmanlara karşı farklı taktikler izlemesi,
(11) Bizans'ın savaş alanlarında batıda görüldüğü
kadar kesin zaferler kazanmamasına rağmen
uzun bir süre varlığını sürdürmesinin nedeni
olarak görülebilir. Bu arada Bizans'ın düşmanlarının
Avrupa'daki kavimlere göre daha farklı medeniyet
seviyelerinde ve daha çeşitli kültürlere sahip
olduklarını da belirtmek gerekir. Bizans,
Avrupa ve Asya arasındaki geniş bir jeostratejik
bölgeye sahipken yeni türeyen düşmanlarının
hepsini bilimsel olarak inceleyerek taktik
ve stratejik alanlarda ihtiyacı olan tarzı
geliştirmiştir.
Süvarinin getirdiği "saldırının üstünlüğü"
olgusu özellikle Türklerin Anadolu'ya ve Avrupa'ya
yayılması ile hızlandı. 1071'de Malazgirt'te
asıl rolü oynayan Alparslan'ın süvarileriydi
ki, uyguladığı taktiğin benzerini Cannae'da
(M.Ö. 216) Hannibal sergilemişti. Türklerle
mücadelede deneyim kazanmış olan Bizanslılar,
Birinci Haçlı Seferi sırasında Avrupa'dan
gelenleri Türk taktikleri ve atlı-okçular
konularında uyarmışlardır. (12)
Haçlı Seferleri'nde şövalyeliğin bireyselliği
ilk ağır darbeyi aldı. Avrupalılar ilk kez
uzaktan dövüşmeyi onursuzluk saymayan, manevra
kabiliyeti yüksek bir düşmanla karşılaştıkları
için geleneksel savaş yöntemlerinden sıyrılmak
zorunda kaldılar. (13) Ancak şövalyeliğin
çökmesi için bundan fazlası gerekecekti. Aynı
geçişi 1274-1281 yıllarında Moğollara karşı
adalarını korumaya çalışan Japon samuraylar
da yaşamıştır.
Türklerin özellikle 15. yüzyıldaki başarılarında
süvarinin önemli bir yeri oldu. Bu dönemde
muharebeleri genellikle kazanarak Balkanlar'a
yayılan Osmanlıları tek durdurabilen yine
doğudan gelen ve önemli sayıda süvarilere
hakim olan Timur olmuştu. Kısa zamanda toparlanan
Osmanlılar büyük ve geniş bir imparatorluk
kurarlarken batıda Orta Avrupa sınırına dayandıklarında,
Avrupalılar taktik alanda yaşadıkları gelişme
ve buna bağlı olarak ortaya çıkan askeri
devrim sayesinde bir kez daha "savunmanın
saldırıya üstünlüğünü" geri getirerek
Osmanlı ilerlemesini durdurmuştur.
Askeri Devrim ve Yeni Düzen: 14. yüzyıl
Avrupasına baktığımızda yaşanan savaşların,
herhangi bir krallığın ya da dükalığın kesin
zaferine yol açması uzak gözükmektedir. Muharebeler
kazanılsa da bu sistematik bir zaferler zinciri
oluşturmadığından kesin sonuçlar alınamıyordu.
Bu dönemde Fransa'da başlayan Yüz Yıl Savaşları
bunun en önemli örneğini teşkil etmekteydi.
İsviçrelilerin kargı düzeni ya da İngilizlerin
uzun menzilli yayı kullanmaya başlaması gibi
yeni taktikler Ortaçağ'ın şövalyelerinin üstünlüğünü
baltaladı. Haçlı Seferleri sonrası barutun
Avrupa'da yayılması ve 16. yüzyılda geniş
bir şekilde kullanılması(14) ise sadece şövalyeliğin
sona erdiğinin değil, tüm klasik savaş tarzının
tarihe karışmakta olduğunun bir göstergesiydi.
Aslında barutu Çinliler 1000 yılına doğru
icat etmişti. 969 yılında Sung imparatorlarından
biri "ateş oku" icat eden bir subayını
ödüllendirmişti. Bunun barut başlıklı bir
ok olduğu düşünülmektedir. Ancak Sung'un savunma
ağırlıklı geleneği onları bu buluşu birlikte
kullanabileceği bir silah yapmaktan alıkoydu.
(15) Barutu dünyanın bir çok bölgesine taşıyanlar
ise Moğollar oldu. Japonya'ya yönelttikleri
istila girişiminde seramik bombalar kullanan
Moğollar, Polonya ve Macaristan'ı işgalleri
sırasında barutu ilk kez Avrupa'ya sokmuşlardır.
(16) 14. yüzyılda ise Avrupa'da tanınmaya
başlanan barut, 15. yüzyıldaki kuşatma savaşlarında
etkisini göstermeye başlamıştır. (17) İlk
topa Flanders'te 1314, İngiltere'de 1321,
ve Fransa'da ise 1326 yılında rastlanmaktadır.
Ancak 1453'teki Castillon Savaşı'na kadar
topun muharebelerde önemli bir rol oynadığı
söylenemez. (18) 15. yüzyılın ilk yarısında
bombardların (19) üretimine başlandı.
Burgonya-Fransa çekişmesinin yol açtığı silahlanma
yarışı topların hızla gelişimini sağladı ve
top modelleri gittikçe küçülerek ve hafifleyerek
daha mobil olmaya başladı. Bununla birlikte
geliştirilen küçük demir gülleler de üretilmeye
başlandı. (20) İstanbul'un kuşatılmasında
önemli rol oynayan ağır toplar ise büyük bir
değişimin sembolü oldular. Bir asırdan fazla
bir süre geçmesine rağmen 1571'deki Magosa
kuşatmasında topların bir şehri nasıl zorlayabileceği
tekrar görüldü. (21) Bu tür gelişmeler İtalyan
mühendislerin kale ve tahkimat yapılarını
gözden geçirmesine ve kaleleri geliştirmelerine
neden oldu. (22)
Sahra topunun geliştirilmesi şüphesiz muharebe
alanlarının çehresini değiştirmiştir. Bu buluşun
muharebenin sonucuna ilk kez etki etmesi ise
Fransızların İspanyolları yendikleri Ravenna
Savaşı'nda (1512) olmuştur. (23) Zamanında
Kel Charles Avrupa'da en çok topa sahip liderdi.
(24) Ancak aldığı sürekli yenilgiler topa
bağlı taktik ve düzen ihtiyacını işaret etmekteydi.
Bu silahları kullanabilmek için Rönesans ordularının
geleneksel tutumlarını değiştirmeleri gerekiyordu.
Çünkü saldırının manevrasına göre savunanın
da pozisyon değiştirmesi ihtiyacı doğmuştu.
(25) Topların piyade ve süvari bölüklerini
destekler nitelikte doğrudan kullanıldığı
taktikler ilk kez İsveç Kralı Gustav Adolf
tarafından Otuz Yıl Savaşları'nda (1618-1648)
uygulanmıştır. (26) Gustav Adolf süvari hücumunu
da yeniden canlandırmıştır. Otuz Yıl Savaşları
içinde, 1635 sonrası görülen yıpratma savaşlarında
baskına uygunluğundan dolayı süvari önem kazandı
ve neredeyse piyade sayısına eşitlendi. Yine
de bu durum sistemi modern savunmadan tekrar
saldırıya dönüştürebilecek etkiden uzaktı.
(27)
Sabit hedeflere karşı etkili olan toplar,
piyade arasına yöneltilince etkisi azalıyordu.
Bu da muharebe alanında daha fazla topun kullanılmasını
gerektiriyordu. 18. yüzyılın ikinci yarısında
top sayısı yüzyılın başına göre % 400'lük
bir artış göstermiştir. Bunun doğurduğu lojistik
ihtiyacı ise Prusyalıların geliştirdiği hızlı
konuşlanma yeteneğine sahip olan atlı-topçular
karşılamıştır. (28)
Ateşli el-silahları 1365'ten sonra kullanılmaya
başlamıştı. İlkel arkebüs modellerinin uzun
yaydan biraz daha iyi olduğu gözlenmekteydi.
Savaşın sosyal temelini değiştiren bu icat
ilk başlarda "şeytanın icadı" diye
nitelendiğinden bazı arkebüs kullanan İtalyan
condottieroların elini kesmişler ya
da gözünü oymuşlardır. (29) Sonradan geliştirilen
çakmaklı tüfekler ise 28 gramlık bir bilyeyi
300 metrenin üstüne atabiliyorlardı. Bu tüfeklerin
etkisi 18. yüzyılın ilk yarısında yine Gustav
Adolf'un geliştirdiği yaylım ateşi tekniği
(30) ile birlikte doruğa çıkmıştır.
Ortaçağın sonlarında Avrupa'nın bir çok bölgesinde
bölünmüşlük artmış, savaşlar çoğalmış, ancak
istikrarlı büyük devletler henüz kurulamamıştı.
Bunun yanında Avrupa'nın doğusundaki sınırlı
güçteki krallıklara yönelik bir de "Türk
tehdidi" ortaya çıkmıştı. Krallar ise
artık vassalları yerine yeni ortaya çıkan
ve etnik kimlikleri ile birlikte adı geçen
paralı birlikleri tercih ederek güçlenme eğilimindeydiler.
Condottiero denilen bu paralı asker
kontenjanları aynı muharebe düzenlerini kullanırken,
savaş alanında farklı uyruklardan askerler,
hatta aynı uyruktan askerler, karşılıklı savaşabiliyorlardı.
Özellikle İtalya'da süren bu karmaşa bir yandan
Sforza gibi paralı asker komutanları ortaya
çıkarırken, Machiavelli gibi bazı siyasi düşünürlerin
de tepkisini çekiyordu. Bu karmaşanın önüne
ancak mutlak krallıkların güçlenmesiyle 17.
yüzyılda geçilebildi.
15. yüzyılın ortasında İstanbul'un düştüğü
ve Yüz Yıl Savaşları'nın bittiği 1453 yılının
Avrupa tarihinde önemli bir dönüm noktası
olduğu da söylenebilir. Özellikle İstanbul'un
düşmesiyle buradaki bir çok klasik eserin
batıya göçü başlamıştır ki, bunların arasında
Thucydides ve Sezar gibi bir eski filozof
ya da çok devlet adamının eserleri yanı sıra
Bizans'ın askeri klasikleri de mevcuttu. (31)
16. yüzyıldan itibaren talim kitaplarının
basılması, ilk zamanlarda antik savaşlar,
özellikle de Roma üzerine yoğunlaşan hayranlık
ve bu konuda yapılan araştırmalar Avrupa'daki
askeri gelişmelerin hızlanmasını sağlamıştır.
Ancak bu tarihe yakın bir zamanda Avrupa'daki
orduların yeni savunma taktikleri ile bezendiğini
de görmekteyiz. Ortak yönleri atlı şövalyeye
karşı üstün gelme çabası olan bu taktiklere
İsviçreliler, İngilizler, Hussiteler ve Türklerde
rastlıyoruz.
Askeri devrimin ortaya çıkışı feodal süvarinin
yenilgisi ile bağlantılıdır. Bu sürecin aslında
14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa'nın farklı bölgelerinde
beliren mücadelelerde bir tarafın geliştirdiği
yeni bir sistemin genel olarak diğerine üstün
gelmesiyle başladığı söylenebilir. 14. yüzyılda
İsviçreli askerlerin yenilmezliğini sağlayan
kurdukları savunma düzeniydi. Öncelikle bir
buçuk asır kadar süren İsviçre'nin ağırlık
olarak kargı ve baltalı-mızrak birliklerinden
oluşan formasyonlarının feodal süvariye karşı
kesin etkili olmasını devrimin bir habercisi
olarak sayabiliriz.
Hızlı bir seferberlik sistemine sahip olan
İsviçreliler, dayanıklı, hızlı ve çevik formasyonlarıyla
(32) saldırı inisiyatifini de koruyarak hem
süvariye hem de piyadeye karşı üstünlük sağlamışlardır.
Kullandıkları 5,5 metrelik kargılar ve 2,5
metrelik baltalı-mızraklar üzerine oturan
düzenleri, Felemenklerin ya da Burgonyalıların
bu formasyonu dağıtma girişimlerini sürekli
engelledi. Bu düzen aslında Antik Makedon
syntagma (33) oluşumuna benzeyen kare
şeklinde saf tutan uzun mızraklı askerler
ile onlara destek veren baltalı-mızrak (34)
taşıyıcılarının birlikte kullanımından oluşuyordu.
60 m²'lik bir alana 10.000 kadar mızraklı
sıkıştırılarak yapılan savunma ve baltalı-mızrak
taşıyıcılarının onları izleyerek düşman hatlarını
delecek bir düzen alması sayesinde İsviçreliler
Marignano'ya (1515) kadar çoğunlukla kazanmıştı.
(35) Ancak I. François, Marignano Muharebesi'nde
İsviçrelilerin düzenini top ve kendi mızraklı
kareleri ile bozmuş ve İsviçre'nin yenilmezliğine
son vermiştir. Aslında teoride François, 1476'da
Morat'ta Kel Charles'ın yapmak isteyip yapamadığını
başarmıştı. Buna rağmen bazı İtalyan ve İsviçreli
askerler ile birlikte koalisyon oluşturarak
aynı düzeni devam ettiren I. François'nın
ordusunu 1525'te Pavia'da yenen İspanyol komutan
Pescara'nın ordusu ise İspanyol, İtalyan ve
Alman kontenjanlarından oluşuyordu. (36)
Çift-elli kılıç, gürz, Luzern savaş-çekici
ve arbaletleri (37) kullanmayı da ihmal etmeyen
İsviçreliler, 16. yüzyılın başlarında istihkam
ve topçu sınıflarının gelişmesine kadar savaş
alanlarındaki yenilmezliklerini korudular.
(38) Ancak İsviçrelilerin bir dönem savaş
alanlarına damgalarını vurmalarının en büyük
sebebinin düşmanları olan ve modası artık
geçen atlı şövalyelerin, cesaret, inanç ve
kendilerine güvenle sistemden ve taktikten
yoksun olarak saldırmaları olduğu da söylenebilir.
İsviçre muharebe düzeninin Kel Charles'ın
ordularına sürekli üstünlük sağlamasının ardından
ateşli silahlar standart mermili silahlar
olarak benimsendi. (39) Artık ordularda kılıç
kullananların en büyük kaybı veren askerler
olduğu gözlenirken, 1515'ten sonra kılıçlıların
ateşli silahlara olan hassaslığı kesin olarak
ortaya çıktı. Kargı ve baltalı-mızrak ise
kılıçtan biraz daha uzun süre dayandı. (40)
1548'de Venedik'in elindeki askerlerin % 10'u
baltalı-mızrak, % 30'u arkebüs, % 60'ı ise
kargı kullanıyordu. 1600 yılında ise İspanyol
askerlerinin % 10'u baltalı-mızrak, % 60'ı
ateşli silahlar kullanırken kargı kullananların
sayısı % 30'a düşürülmüştü.(41) Avrupa'daki
çeşitli ordularda bu oranların benzeştikleri
düşünülürse yarım yüzyılda ateşli silahların
kargının yerini aldığı görülebilir. Belki
de bu oranı artıran 15. yüzyılda bir Alman
icadı olan daha güvenilir çakmaklı tüfeklerin
ortaya çıkması olmuştu. İlk başta şehir milislerince
kuşatmaya karşı kullanılan çakmaklı tüfekler,
balistik açıdan arkebüslerden çok üstün olmasalar
da yağmurda ıslanmadığı ve aralıksız ateş
edebildiği için yavaş yavaş meydan muharebelerinde
görülmeye başladı ve 17. yüzyılın sonlarına
kadar standart silah olarak kullanıldılar.
(42) Zırh delici ilk tüfekler ise 1550'de
ortaya çıktı. (43) Adam-adama çatışma yerini
düzenli ateş gücüne bıraktığından bu dönemde
tüfekli ordularda belirgin bir artış olmuştur.
(44)
İsviçreliler gibi İngilizler de kendi yöntemlerini
geliştirmişlerdi. Uzun yayın yoğun bir şekilde
kullanılmasıyla birlikte binlerce okun aynı
anda fırlatılması, ok sağnağı altında ilerlemeye
çalışan Fransız şövalyelerine kabus dolu anlar
yaşatırken, disiplinli İngiliz piyadesi de
sayıları kırılan şövalyeleri karşılamayı bekliyordu.
Yeoman taktikleri olarak tarihe geçen ve tamamen
savunma ağırlıklı olan bu yöntem sayesinde
Yüz Yıl Savaşları'ndaki muharebelerin baskın
bir çoğunlukla İngilizlerin lehine sonuçlanması
kaçınılmazdı. Ancak İngilizlerin İsviçrelilerden
bir farkı, saldırı inisiyatifini her zaman
karşı tarafa bırakmaları olmuştur. Fransızların
atlı ya da atsız şövalye saldırıları üzerine
yoğunlaşan tarzları, Crecy, Poitiers ve Agincourt
gibi bir çok savaşta alınan yenilgilerle yumuşamaya
başladıktan sonra saldırı inisiyatifini koruyarak
okçuları bölmeye çalışan Fransızlar, yeni
ama pek de popüler olmayan taktik hareketlerle
savaşın son senelerinde İngilizlere üstün
gelmişlerdir. Bu durum Avrupa'daki savaş alanlarındaki
şövalye saldırılarından vazgeçilmeye başlandığını
göstermektedir. (45) Bununla birlikte İskoçlar
ile giriştikleri mücadelede İskoçların kargılar
kullanarak oluşturdukları schiltron düzeni
de, (46) İngilizlerin süvari hücumlarına direnmiştir.
Özellikle 1298'de Falkirk'te I. Edward'ın
William Wallace'ı yenmesinde, süvarilerinin
yaşadıkları bozgunu gideren uzun yay kullanan
okçular olmuştur. (47)
Aynı dönemde Bohemya'da Alman şövalyelerine
Jan Siska'nın geliştirdiği wagenburg formasyonu
aslında Rus steplerindeki göçebelerde görülen,
at arabalarının daire şeklinde konuşlandırılarak
mobil bir tahkimata dayanıyordu. Bu tahkimatın
gerisinde Hussiteler silah olarak kullanabildikleri
çiftlik aletleri yanı sıra kargı, tabanca
ve top gibi silahlarla birlikte mevzileniyorlardı.
(48) Bu savunma savaşı Alman şövalyeleri eriterek
bir dönem boyunca Hussitelerin sürekli zaferleri
ile sonuçlandı.
Askeri dönemin hemen öncesinde şövalyelerin
etkinliğini kıran bir diğer sistem ise Türkler
tarafından geliştirilmişti. Kuvvetli bir savaş
sistemine sahip olan Osmanlılara karşı Macar
ya da Slav şövalyeleri de Batı ve Orta Avrupa'daki
meslektaşları ile aynı kaderi paylaşmıştır.
Bir uç beyliği olması, tehlikenin yanında
Osmanlılara askeri teknoloji ve taktiklerin
karşılıklı aktarımıyla gelen bir de avantaj
vermişti. (49) Balkanlar'a yayılan Türklere
karşı, şövalyelik üstüne kurulu sistemlerinin
yanı sıra onları destekleyen atlı-okçulara
sahip olan Macarlar, Avrupa'dan getirttikleri
arkebüs ve kargılı paralı askerleri de kullanarak
onları en çok zorlayan orduya sahip olmuşlardır.
(50) 1448'deki İkinci Kosova Savaşı her ne
kadar Osmanlıların zaferi ile sonuçlansa da
iyi tertiplenmiş bir piyadenin onların karşısında
diğerlerinden daha fazla direnebildiğini göstermiştir.
(51) Ancak bu durum kaynakları sürekli artan
Osmanlılara karşı, Mohaç'ın Macar şövalyelerinin
Agincourt'u olmasını önleyemedi.
Fetihlerden gelen zenginleşmenin belki de
önemli bir bölümünü askeri teknolojiye ayıran
Osmanlılar, barutlu silahları Avrupalılardan
daha önce kullanmakta ve özellikle sahra toplarını
geliştirmekteydiler. 14. yüzyılda Avrupa'daki
ilk topçu birliğini kuran ve kullanan Osmanlılar
1389'da toplara sahiplerdi. Avrupa'nın ilk
daimi ordusu olup, doğrudan padişaha bağlı
olan Yeniçeriler ise 1500'de ateşli silahlarla
donatılmışlardı ve bu tarihten itibaren bu
silahların kullanımında ustalaşmışlardı. Yeniçerilerin
fitilli tüfeği görece erken bir tarihte kullanmaları
ve arbalestleri ıskartaya çıkarmaları bu gelişime
güzel bir örnektir. (52) Osmanlı, önceleri
askeri alanda hem Avrupa'ya hem Uzakdoğu'ya
göre daha hızlı ilerlemiş ve değişimi daha
önceden yaşamıştı. (53) Ateşli silahlara güvenen
Osmanlılar çok sayıda topu öne çıkarmaktan
çekinmiyor ve onları olası bir süvari hücumuna
karşı birbirlerine zincirliyorlardı. Osmanlılar
atlının fazla olduğu Çaldıran ve Mercidabık
muharebelerinde bu düzeni başarıyla kullandılar.
Macarlardan uyarladıkları wagenburg
sistemi benzeri tabur cengi ya da kamp savaşı
denilen bir savunma düzeniyle de arabalar,
birbirlerine zincirlenmiş toplar ve arkebüsler
ile atlılara karşı mükemmel bir korumaya sahip
oluyorlardı. (54) 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı
askerleri çakmaklı tüfeği tercih ederken,
bu yüzyılın ortalarında Tımarlı Sipahiler
de tabanca kuşanmaya başlamışlardı. (55) İkinci
Viyana Kuşatması sırasında Osmanlıların kullandıkları
tüfeklerin menzili Avrupa'da kullanılanlardan
% 20 daha fazlaydı. (56) Osmanlı askeri gücü
bol maden ve insan kaynağına dayanıp, İmparatorluğun
yükselme devrinde silah ve mühimmat üretiminde
kendine yeterli bir haldeydi. (57)
Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa üzerinde
yönlendirici bir etkisinin olduğu söylenmektedir.
Öyle ki, Kuzey Afrika'dan Macar sınır kalesi
hatlarına ve Güney Rusya steplerine kadar
oluşturulan savunma sisteminin modernleştirilmesinin
ve Avusturya-Habsburg askeri-idari sistemlerinin
geliştirilmesinin yanı sıra Orta ve Doğu Avrupa'daki
pek çok askeri devrimlerin doğuşu doğudan
gelen bu tehlikeyi izlemiştir. (58)
Askeri devrim şövalyelerin saldırı üstünlüklerinin
düşüşe başladığı geçiş döneminin hemen sonrasında
gelişmiştir. Ne kadar sürdüğü ise bir tartışma
konusu olmuştur. 16. yüzyılda başladığı genel
olarak kabul görürken 19. yüzyıla kadar devam
edip etmediği tartışmaları da yaşanmıştır.
16. yüzyıldaki taktiklerin ve askeri teknolojinin
sonraki yüzyıllar ile karşılaştırıldığında
sürekli gelişme gösterdiği ortadadır. John
Keegan'a göre 17. yüzyılın çakmaklı tüfek
kullanan Avrupalı askerleri hâlâ bireysel
davranışlar gösterirken, 18. yüzyılda birlikteliği
kavramışlardı. Artık piyadeler hedef aldıkları
kişiyi kendileri seçmek yerine topluca tüm
düşman hattını hedef almaya başladı ki, Otuz
Yıl Savaşları sonrasında bu düşünce öncelikle
Avusturya, Prusya ve İngiliz ordularında görülmektedir.
(59) Bununla birlikte bütün bu taktik ve teknolojik
gelişme savunma ağırlıklı düşünce doğrultusunda
gelişmiştir. Rütbe esasına dayalı yeni model
ordular, kurulan askeri akademiler ve profesyonelleşme
gibi önemli unsurlar ise bu gelişimin sürekliliğini
sağlayan etmenler olmuştur. 18. yüzyıla girerken
tabur sistemi geliştirilmiş ve taktik birlikler
(150 kişilik süvari ya da 500 kişilik piyade)
tabur olarak sınırlanmıştı. (60) 18. yüzyılda
ise tümenler kurulmaya başlandı. (61)
Türk süvarilerinin hilal biçiminde dizilip
düşmanı çevirmeye yönelik taktiklerin üstünlüğü
de artık yerini yavaş yavaş yeni Avrupa taktiklerine
bırakmıştı. Avrupalıların topları piyadenin
iki köşesine kurarak birlikte savunmaya yönelik
kullanmaları, savaş alanında kendilerine önemli
üstünlükler sağlıyordu. Piyadeler ise yine
savunmaya yönelik silahlar olan çakmaklı tüfeklerle
ve uzun mızraklarla donanmıştı. Osmanlıların
buna rağmen sayı üstünlüğüne dayanarak bir
süre daha muharebelerdeki üstünlüklerini sürdürmeleri
şaşırtıcı değildir. Ancak karşılaştıkları
Avrupa orduları da zamanla sayı dengesini
sağladığında savaşlar daha çok Avrupa'nın
lehine sonuçlanmaya başladı. 17. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren Avrupalılar Osmanlı
ordusuna denk büyüklükte ve daha nitelikli
ordular kurabiliyorlardı. Yayılma sona erdiğinde
baş gösteren iktisadi ve toplumsal sorunlar
Osmanlı ordusunun niteliğinin düşmesine yol
açmıştır. (62) Savaşların daha uzun, yıpratıcı
ve tüketici olmasının yanı sıra maaşlı birliklerin
artmasının getirdiği mali sorunlar 1592'den
itibaren İmparatorluk hazinesinin açık vermesine
neden olmuştur. (63) Haçova'da Hıristiyanların
ateş gücü üstünlüğü kesin olarak kanıtlandı.
(64) Otuz Yıl Savaşları sonrası gelen Avrupa
ordularının modernizasyonu ise Osmanlılara
üstünlük sağlamalarını sağladı. (65) Bütün
bu gelişmeler Osmanlı'nın kendine yeterliliğin
azalmasına ve sistemin savurganlaşmasını getirdi.
(66) 19. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı
İmparatorluğu'nun toplumsal dokusunun tehlikeye
girmemesi için yaygın yapısal reformlardan
kaçınılması, ordusunun çağının gerisinde kalmasına
yol açtı. (67) Gerileme dönemindeki Osmanlı
ordusunun bundan en iyi durumunu açıklayan
belki de Fransız Mareşal Maurice de Saxe olmuştur:
"Onlarda eksik olan cesaret, sayılar
ya da servet değil, düzen, disiplin ve tekniktir."
(68)
Osmanlıların yapamadığını ise Ruslar başardı.
Topu neredeyse Osmanlılar kadar erken kullanan
Ruslar, 1494'te top dökümhanesi ve baruthanesini
kurdular. (69) 16. yüzyılın başlarında ilk
askeri örgütlenmesini yapan Ruslar neredeyse
her yüzyılda bir ordularını reforma tabi tuttular.
16. yüzyılda ateşli silahları ağırlıklı olarak
kullanmaya başlayan Rusların IV. İvan zamanındaki
askeri teşkilatlanmasında Osmanlı etkisinde
kaldığı görülmektedir. (70) Rus askeri teknolojisi
ve taktik anlayışı zamanla gelişti ve IV.
İvan'ın zamanında ilk mühendislik ve lojistik
uygulamaları devreye sokuldu. (71) IV. İvan'ın
piyade ve topçuyu daha fazla kullanarak daha
geniş ve daha uzun süreli harekatları yönetme
yeteneği, Osmanlı askeri ve siyasi kurumlarının
benzerlerini geliştirme çabasını ortaya koymaktadır.
(72) Rus ordusunun batılılaşması ise 18. yüzyılın
başlarında I. Petro ile birlikte yaşandı.
(73) Bu sayede Ruslar, Osmanlı ordusuna asker
sayısı ve silah açılarından üstünlük sağlayarak
18. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ekonomisinin
tükenmesine neden oldular. (74) Bu da Ruslara
genişleme ve baskısını güneye kaydırma imkanı
tanıdı.
Avrupa'daki kaleler ise bir yandan toplarla
donatılırken, stratejik noktalarının yeniden
belirlendiği değişik şekiller almaya başladılar.
Tuna Havzası, Adriyatik, Girit, Kıbrıs ve
Batı Akdeniz kıyıları alçak tabyalı kalelerle
donatıldı ve bu tahkimatlar kordonu Avrupa'daki
Türk ilerleyişini yavaşlattı. (75) Osmanlıların
1537'de Korfu'da ve 1565'te Malta'da tutunamayışı
bu sistemin belki de ilk önemli sonuçlarıdır.
18. yüzyıla kadar temel silahlar olan fitilli
tüfek ve ağızdan dolmalı top teknolojisinde
doğu ile batı arasında fark yoktu. Silah stokları
da aynıydı. Ancak Avrupa'daki devrim doktrin
ve taktikte yaşandığı için bu denge bozulmaya
başladı. (76) Osmanlıların bu yeni tahkimat
sistemini çözememeleri, top kalitesinde Avrupa'nın
daha ileri gitmesi ve çok sayıda askerin konuşlanmasının
getirdiği hantallık 1683'te Viyana'da Türk
savaş metodunun modasının geçmesine neden
oldu. (77) Avrupa'da başlayan bu savunma anlayışı
yeni düzenli ordulara sahip olan batılı devletlerin
doğuya karşı üstünlük kurmalarını sağlarken
kolonileşmenin de koruyucusu oldu.
Barutla birlikte ateşli silahların kullanılması
orduların büyümesine ve askeri harcamaların
sürekli artmasına yol açtı. (78) Ülkeler askeri
ve siyasi reformlar yaptıkça ve yeni örgütlenmelere
gittikçe galip geliyorlardı ve mağluplar da
yeni reformlara ihtiyaç duyuyorlardı. (79)
Bu durum Avrupa ülkelerindeki askeri sistemin
sürekli yenilenmesinin yanı sıra ek harcamaları
da beraberinde getirmiştir. 18. yüzyılın başlarında
büyük güçlerin mali açıdan tükenmeleri (80)
tesadüf değildir. Buna rağmen 18. yüzyılda
Fransız askeri sisteminin daha da gelişmesi
dikkat çekmektedir. (81) Gitgide merkezileşen
sistemde, yöneticiler vergileri sürekli artırdılar.
Zamanla Avrupa'nın daha çok savaş yaşaması
ve 18. yüzyılda savaşların Avrupa dışına yayılmasının
getirdiği yükümlülükler Fransız Devrimi'ne
giden yolda birer etmen olmuştur.
Fransız Devrimi ile birlikte 23 Ağustos 1793'te
Fransa'da yayınlanan levee en masse bildirisi
ile tüm sağlıklı erkeklere askerlik zorunluluğu
getirildi ve böylece daha kitlesel birlikler
olan kolorduların yolu açıldı ve bu sayede
Napolyon'un Grand Armee'si oluşturuldu.
Bu yeni liyakat sisteminde askerliğin en alt
düzeyinden gelen askerlere mareşal olma yolu
açılmıştır. Bunun en çarpıcı örneği Fransız
ordusunda er olan Bernadotte'un İsveç kralı
olmasıdır. (82) J.F.C. Fuller'e göre, bu yeni
kitlesel askere alma sistemi ile Fransız Devrimi
savaşın şeklini son kez değiştirmiştir. (83)
1880'lerde Gatling ve Maxim Gun'un
(mitralyöz) geliştirilmesi (84) bunlardan
30-35 yıl kadar önce Krupp'un geliştirdiği
çelik-namlulu top ile birleşince 19. yüzyılın
kitlesel ordularının kitlesel savuşturulmaları
için alınmış önlemler arttı. Savunma anlayışı
ise kuvvetlenmekteydi. Moltke, düşmanı kuşatarak
manevra kabiliyeti kazanmak amacıyla onları
saldırıya kışkırtıyor, böylece yivli silahların
savunma gücünü manevra ile gidermeye çalışıyordu.
(85) Görüldüğü gibi hâlâ savunmada kalarak
kazanma düşüncesi kuvvetliydi. Ancak 1904-1905'te
yaşanan Rus-Japon Savaşı'nda Japonların teknolojiyi
kullanarak saldırıya geçmesi ile gelen zafer
belki de Avrupalıları taktik ve stratejik
bir yanılgı içine soktu. (86) Bu son gelişmeler
batılıların "Büyük Savaş" diye andığı
Birinci Dünya Savaşı'nda dört sene içinde
on milyona yakın insanın sonunu hazırladı.
Blitzkrieg: Birinci Dünya Savaşı'nın
yıpratıcı günlerinde geliştirilen tankları
ilk deneyenler İngilizler oldu. 15 Eylül 1916'da
Somme'deki saldırıda kısıtlı sayılarda kullanılan
tankların başarısızlığa uğramalarına rağmen
daha kitlesel saldırılar için üretimine devam
edildi ve ilk geniş çaplı tank saldırısı 1917'de
Cambrai Muharebesi'nde 324 tankın katılımıyla
gerçekleşti. İngiliz tankları altı saatte
Ypres'de çarpışan 51 tümenin dört ayda kazandığından
daha fazla toprak kazandılar. (87) Bir çoğu
devre dışı kalmasına rağmen saldırı ile kısmi
başarı ve ilerleme kaydedilmişti. Tanklar
istenen etkiyi sağlayamasalar da Batı Cephesi'nde
bir şok etkisi yapmışlardı. (88) 24 Nisan
1918'de yaşanan ilk tank savaşında tankların
anti-tank toplarına olan ihtiyaçları ortaya
çıktı. 1918 Temmuzu'nda Fransız mareşali Foch'un
Reims'ta kullandığı tank sayısı 350'yi, General
Douglas Haig'in Amiens'te kullandıkları ise
430'u bulmuştu. (89) Yine de İngiliz komutanlar
iki savaş arası dönemde tankın önemini kavrayamamışlardır.
(90) Filistin'de İngilizler ile Osmanlılar
arasında yapılan savaşlarda ise saldırının
üstünlüğü konusunda bazı erken başarılardan
bahsedebiliriz. (91)
Saldırının üstünlüğü son olarak 1930'ların
sonunda Alman generali Heinz Guderian tarafından
geliştirilen ve zırhlı birlikleri muharebenin
ana unsuru olarak kullanan blitzkrieg stratejisi
ile savaş alanlarına sahip oldu. Blitzkrieg
(Yıldırım Harbi) tankların düşman hatlarının
tespit edilen zayıf noktasına taarruz ederek
bu noktadan savunmayı yarması, bunu izleyen
mekanize piyadenin açılan koridordan düşman
hattının arkasına sarkarak tanklarla birlikte
düşman hatlarını arkadan çevirmesi, savunma
hattı parçalandıktan sonra piyade ile birlikte
tüm unsurların katılımı ile düşman hatlarının
kuşatılarak cep haline getirilmesi ve lojistik
desteğini de kaybeden düşman birliklerinin
çoğunun esir edilmesi safhalarını içermekteydi.
Almanlar bu yeni savaş tipi ile İkinci Dünya
Savaşı'nın ilk yarısında önemli başarılar
kazanarak Polonya, Fransa ve Balkanlar'ı ele
geçirirken, Kuzey Afrika ve Rusya'da giriştikleri
ilk savaşlarda da önemli başarılar kazandılar.
Blitzkrieg ile modern savunma yerini
modern saldırı anlayışına bırakmıştır. Aslında,
İkinci Dünya Savaşı'nın başındaki Alman üstünlüğü,
blitzkrieg teorisinin geliştirilmesi sayesinde
16. yüzyıldan beri süre gelen savunma ağırlıklı
savaşın rafa kalkması ile ortaya çıkmıştır.
Bu durum bugüne kadar değişmemiş, 1990-91
Körfez ve 2003 Irak Savaşları'nda da perçinlenmiştir.
Analiz
Yukarıda verilen bilgilerden yola çıkarak
savaş tarihindeki dört dönem ya da bu dönemlerde
yaşanan gelişmeler arasında bazı benzerlikler
üzerine paralellikler kurabilir ya da zıtlıklar
üzerine çelişkilerden ve istisnalardan bahsedebiliriz.
Bunları iki başlık altında tartışmak faydalı
olabilir.
Paralellikler:
Roma süvarisi, Büyük İskender'in companion'ı
gibi hafif süvari niteliğindeydi. Zamanında
Keltlere ve ilk yerleşen Cermenlere karşı
koyabiliyorlardı. Gotların bölgeye gelişleri
Roma'nın süvari sınıfını geliştirme ihtiyacına
neden oldu. Roma lejyonu ise 17. yüzyılın
ateşten duvar ören çakmaklı tüfekli piyadesinin
ilkel türüydü. Lejyonlar önce mızraklarına
sonra kılıçlarına başvuruyorlardı. Destek
olarak ise sayılı okçu birlikleri vardı. Napolyon'un
Grand Armee'si de buna benziyordu.
Kalkanlı olmasalar da savunma için en etkili
silah olan çakmaklı tüfeklilerden kaynaklanan
bir ateş duvarı vardı. Destek olarak ise okçu
yerine topçu birlikleri mevcuttu. Belki de
aralarındaki en önemli fark ağırlıkları lejyonerlerden
daha az olan tüfekli piyadenin operasyonel
seviyede hareket kabiliyetinin daha fazla
olmasıydı. Düşünce ise aynıydı: "en iyi
savunan kazanır."
Öte yandan Avrupa'daki şövalyelerin savaşları
daha çok Japon samurayların mücadelelerine
benzemektedir ki, aralarında bir birliktelik
ruhunun gelişebilmesi için belki de kendileri
için daha sistemli savaşan Osmanlıların tehlike
oluşturması gerekmiştir. Benzer şekilde bire
bir dövüşte ustalaşan ve bunu yöntem haline
getiren Japonlar için de, Moğolların adalarına
yönelttikleri ilk istila girişimi sırasında
birlik üzerine kurulan taktiklerle tanıştığı
1274'teki Kyushu (Hakata ya da Hahozaki) Muharebesi
bir dönüm noktası olmuş ve bir sonraki istila
girişimi olan 1281'e kadar bireysellikten
kurtularak birliklere yönelik taktikler geliştirmişlerdir.
Avrupalı şövalyeler ise aristokrasinin parçası
olarak yavaş yavaş güç kaybetmişler ve 16.
yüzyıla gelindiğinde bir kaç istisna haricinde
savaş alanından uzaklaşmışlardır.
Avrupa'da geliştirilen ve Osmanlıların ilerlemesini
oldukça zorlaştıran kale-sınır sistemi ise
Roma'nın Barbarlara karşı Tuna Nehri boyunca
kurduğu sınır-savunma sistemine benzemektedir.
Ancak Avrupa'nın modern savunma anlayışını
desteklercesine geliştirdiği bu tahkimat sistemi
başarılı olmuştur. Roma'nın tahkimat sistemi
ise ilkel savunmanın üstünlüğünün sürdüğü
süre içinde başarılı olmuş, ancak sonunda
yıkılmıştır.
19. yüzyılda İngilizlerin kolonilerde yaptıkları
savaşların genel yapısına bakıldığında muharebelerin
çoğunda teknolojik üstünlüklerini savaş alanında
savunma amaçlı kullandıklarını ve bunun sonucunda
az kayıpla ve zaferle alandan ayrılırken düşmanlarına
verdirdikleri kayıpların son derece fazla
oldukları görülmektedir. Sadece bir kaç savaşta
yenilgiye uğradılar ki, bunlarda da genellikle
farklı şartlar ve oldukça orantısız bir sayı
üstünlüğü söz konusuydu. Buna rağmen kaybedilen
muharebelerde bile düşmanlarının verdiği kayıplar
kendi kayıplarının oldukça üstündedir. 22
Ocak 1879'da Isandlwana'da 1.500-2.000 kişilik
İngiliz birliğinin 20.000 Zulu'ya karşı yapabileceği
verdikleri 1.329 ölüye karşı 2-3.000 Zulu
savaşçısını öldürmek olmuştur. (92) 2 Eylül
1898'de Omdurman'da ise General Kitchener'ın
25.800 asker, 44 top ve 20 Maxim Gun'a sahip
olan İngiliz-Mısır kuvveti, 10 gambot'un ek
olarak sağladığı 36 top ve 24 Maxim Gun desteğiyle,
60.000 kişilik Derviş ordusunu yenerken fazla
zorlanmadı. İngiliz Ordusu'nun 43 ölü ve 428
yaralısına karşı düşmanları savaş alanında
9.700 ölü, 16.000 yaralı ve 5.000 esir bırakmışlardı.
(93) Omdurman, sadece İngilizlerin değil,
çoğu Avrupa uluslarının bu dönemde doğu güçleri
ile yaptıkları savaşların karakteristiğine
sahiptir. Şu durumda Avrupa ve Amerikan ordularının
sömürgelerdeki mücadelelerde hissettikleri
insan gücü açığını ateş gücü için sahip oldukları
teknolojiyi kullanmaları (94) bu savaşların
ortak yönü olarak tek taraflı yüksek kayıpları
getirmiştir. Ancak zamanla sömürgeler de teknolojiyi
kullanmayı öğrenmişler, bu da 20. yüzyıldaki
dekolonizasyona öncülük etmiştir.
16. yüzyılda başlayan askeri devrimden beri
savunma ağırlıklı savaş devam ederken, silah
teknolojisi de savunma ağırlıklı gelişirken,
obüslere ve makineli tüfeklere karşı saldırı
hala piyadeye ya da süvariye düşüyordu. Gelişen
savunma ağırlıklı teknolojiye karşı insan
gücünün üstünlük sağlayamayacağını büyük güçler
göremediler. Belki de Avrupalıların Rus-Japon
Savaşı'nın gelişimini yanlış idrak etmeleri
onları Birinci Dünya Savaşı bataklığına düşürdü.
Halbuki bu savaşta olacaklar yarım asır önce
yaşanan Amerikan İç Savaşı'nda belli olmuştu.
Gerçekten de Birinci Dünya Savaşı savunmanın
üstünlüğünün en parlak devri oldu. Birinci
Dünya Savaşı boyunca cephede olan yaralanmaların
% 70'inin top ateşiyle olması ise bu kanıyı
güçlendirmektedir. (95)
Rus-Japon Savaşı'nın gelişimine benzer bir
olay Balkan ülkelerinin Birinci Balkan Savaşı'nda
Osmanlıları yenmesinde yaşandı. Ancak Çatalca
hattındaki savunma savaşının Bulgarları durdurmasıyla
ortaya çıkan yıpratma savaşı sanki Birinci
Dünya Savaşı'nın Marne Cephesi'ni müjdeliyordu.
Aynı sahnenin daha genişine ateş ve keşif
desteği ne kadar bir tarafın lehine olursa
olsun Gelibolu'da da yaşanacaktı.
Almanlar taarruza yönelik sturmtruppen
gibi bazı taktikler geliştirdiyse de yine
piyade saldırı rolü oynuyordu. Saldırılarda
sınırlı başarılar elde ediliyor, ama taarruzlar
gereken hızı kazanamıyorlardı. Halbuki Birinci
Dünya Savaşı öncesinde savunmanın yanında
demiryollarının geliştirilmesi motorlu taşıtların
kitlesel üretimi sayesinde lojistik de oldukça
gelişmişti. Geliştirilemeyen ya da ihmal edilen
tek unsur, saldırıya yönelik, insanın yapamayacağını
yapabilecek, maruz kalacağı ateş gücünü önlerken,
kendi vuruş gücünü ön plana çıkartabilecek
modern bir araçtı. Orduların milyonlarla ifade
edildiği ve cephelerde yüz binlerce askerin
bulunduğu bir savaşta kitlelerin üstesinden
gelebilecek böyle bir buluşa ve bu buluş üzerine
oturtulmuş yeni taktiklere ihtiyaç vardı.
Bu araç tank olarak ortaya çıktı.
Birinci Dünya Savaşı'nda ilk tipleri yapılan
ve İkinci Dünya Savaşı'na kadar geliştirilen
tanklar, Ortaçağ'ın ağır süvarileri
gibi bir rol oynayarak saldırının üstünlüğünü
yeniden sağladılar. İlgi çeken bir nokta farklı
çağlara ait olan bu iki unsurda da "zırhın"
ve "hızın" ön plana çıkması olmuştur.
Nasıl ortak özelliği savunma olan kalkanlı
lejyonerler ile çakmaklı tüfeğe sahip piyadeler
arasında bir ilişki varsa, ortak özelliği
saldırı olan ağır süvari ve tanklar arasında
da benzer bir ilişki kurmak pekala mümkündür.
Bu düşünce, sözü geçen unsurların kullanıldığı
muharebeler arasındaki ilişkileri de ortaya
koymaktadır. Gerçekten de, 378 yılının Edirne
Muharebesi'nde nasıl bir çağ açıldıysa 1940'ta
Almanların Avrupa'nın en güçlü ordusuna sahip
olan Fransa'yı altı haftada yenmeleri sayesinde
de askeri tarih açısından benzer bir çağın
açıldığı söylenebilir. Aralarında yüzlerce
yıl fark olsa da her iki savaş şeklinde de
delme, çevirme ve dümdüz etme gibi muharebe
şekillerinin görülmesi rastlantı olmayabilir.
Bu durum, her iki çağda da benzer bir şekilde
saldırı ağırlıklı savaş düşüncesinin popüler
olduğunun göstergesidir, diyebiliriz.
İngilizler -bir kaç subay haricinde- tankların
önemini başlarda iyi kavrayamamışlardı. Tanklar
üstüne kurulacak yeni stratejilerden yoksun
kalınmasından kaynaklanan öngörüsüzlüğün,
20. yüzyılda Britanya İmparatorluğu'na en
büyük darbeyi vuran unsur olduğu söylenebilir.
Çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın başında yaşanan
tank bazlı stratejilere karşı yetersiz kalması
İngiltere'yi ABD'nin kucağına itmiştir. Tankı
ilk kez kullanmalarına rağmen, General J.F.C.
Fuller, Yüzbaşı Basil H. Liddel-Hart ve Tuğgeneral
Percy Hobart gibi düşünür ya da uygulamacı
subayların konu ile ilgili görüşlerini geliştirerek
bir doktrine dökemeyen İngilizlerin Almanlar
karşısındaki durumu, ateşli silahları Avrupalılardan
önce kullanıp da sonradan bu silahlar üzerine
kurulu Avrupa taktiklerine yenilen Osmanlılarınkine
oldukça benzemektedir.
Bu bölüme son olarak modern savunma ve
modern saldırı dönemlerinin ilk zamanlarında
yaşanan barbarlığın benzer boyutlarını ekleyebiliriz.
Belki de tesadüf olarak savaşın doğasından
gelen vahşetin baskın artışı Otuz Yıl Savaşları'nda
ve İkinci Dünya Savaşı'nda benzerlik göstermektedir.
Ancak bunun sebebi ani ve topyekün bir üstünlük
duygusunun getirdiği topyekün imha düşüncesi
olabilir. Bunları izleyen devrelerde ise yaşanan
acıların sonucu olarak doğan ihtiyaçtan dolayı
centilmenlik düşüncesi ağır basmaktadır.
(96) Her ikisi de savaş hukukunun geliştirilmesine
yol açmıştır.
Bugün sürmekte olan modern saldırı
anlayışını sona erdirecek olan sistem, ileride
ileri savunma anlayışı olarak düşünülebilir.
Eğer bu gerçekleşirse, ortaya çıkan durum
Ortaçağ'daki klasik saldırı anlayışının
yerini modern savunmaya bırakırken yaşanan
devrimin bir benzeri ortaya çıkabilir. Hatta
bugünkü asimetrik savaş ya da düşük yoğunluklu
çatışma unsurları ile küçük toplulukların
büyük güçlere karşı uygulamaya çalıştıkları
yöntemlerin yarattıkları geçici etki, bizi
İsviçrelilerin ve Hussitelerin devrim başlamadan
önceki klasik saldırı dönemini çökertmeye
başlayan geçici taktik ve düzen anlayışına
götürebilir. Bu durum belki de ileri savunma
anlayışı ile başlayacak ve dünyayı bir kez
daha değiştirebilecek yeni bir devrimin habercisi
niteliğini taşımaktadır.
Çelişkiler ve İstisnalar: Roma devri
öncesinde de savunma ve saldırı ilişkisi mevcuttu.
Ancak, o zamanlar ağırlık piyadedeydi ve süvari
fazla göze batmıyordu. M.Ö. 3. yüzyılda Çin'e
yapılan ve Çin Seddi'nin inşası ile sınırlanabilen
Hun atlılarının akınları ya da yüzyıl daha
öncesinde Büyük İskender'in cesaretinden mi
yoksa dehasından mı olduğu tartışılır süvari
hücumları sayesinde kazandığı kesin zaferler
erken süvari başarılarının en güzel örnekleri
olabilir. Ancak bunlar sisteme yönelik bir
değişikliğe neden olmamış ve başarıları geçici
veya sınırlı olmuştur. Gerçekten de İskender'in
doğrudan Darius'u hedef alan saldırısı ve
Darius'un yakın savaşa şahsi katılımına yönelik
isteksizliği olmasaydı Makedonlar Gaugamela'yı
(Arbela, Erbil, M.Ö. 331) ve sonraki muharebeleri
kazanılabilir miydi?
Yüksek Ortaçağ'da feodal süvarinin düşüşe
geçmesi ve ilk tür paralı askerlerin ortaya
çıkması aynı zamanda feodalizmin özünde olan
vassallık sisteminin çöküşünü getirmiş ve
Avrupa'nın tamamının daha sık muharebelerin
yaşandığı büyük bir savaş alanına dönmesine
zemin hazırlamıştır. Ancak bu dönemde doğuda
yaşanan süvari üstünlüğünün uzun bir süre
devam etmesinin bir sebebini nasıl nüfusa
dayandırıyorsak, bir diğerini de buradaki
süvarilerin Avrupa'daki şövalyelikten farklı
olmalarına dayandırabiliriz. Bu durum hem
Bizans'ın taktiğe dayalı süvari ağırlıklı
savaş sistemiyle uzun süre ayakta kalmasını
sağlamış, (97) hem de Türklerin batıya akınlarını
etkili kılarak Anadolu'ya yerleşmelerini ve
burada tutunmalarını sağlamıştır. Çünkü hem
Bizans hem de Türkler savaş sanatlarını birer
sistem üzerine oturtmuşlardı. Avrupa'daki
savaşlarda şövalyeler gerçek bir sistemden
yoksun bireysel savaşçılardı ve İsviçreliler,
İngilizler, Çekler ve Türkler bu savaşçıların
üstesinden gelecek sistemler geliştirdikleri
için savaş alanlarından çoğunlukla zaferle
dönmüşlerdi. Belki de, bu sistemlere sahip
uluslardan ikisi, örneğin İsviçreli piyadelerle
Bizans süvarileri karşı karşıya gelseydi,
savaşların sonuçlarında karşılaşılan zaferlerin
sürekliliği biter, savaşlar Otuz Yıl Savaşları'ndaki
kanlı çekişmelere dönüşürdü.
Askeri devrimde gelişen teknolojiler de ilginç
zıtlıklar sergilemektedir. Örneğin arbaletlerin
ve uzun yayların atışlarındaki doğruluk oranı
ve menzilleri arkebüslerinkinden ve hatta
18. yüzyılın ateşli silahlarınkinden bile
daha yüksekti. (98) Ayrıca fitilli tüfeklerin
yağmurda kullanılmaları da çok zordu. Buna
rağmen ateşli silahların geliştirilerek bunların
ordularda hızla standart silah olarak benimsenmesi
Machiavelli'nin "Askerlik Sanatı"
başlıklı yapıtında geçen düşüncelere bir yüzyıl
sonra fazla rağbet edilmediğini (99) göstermektedir.
Osmanlıların yenilgilerinin seri halini almaları
ve düşüşe geçmelerindeki bir sebebin, askerlerinin
barut kullanmanın getirdiği kirliliğe karşı
olmaları da söylenmiştir. Halbuki geniş kaynaklara
sahip olan Osmanlı Ordusu'nda gerektiğinde
bunu başarabilecek Pomaklar, Arnavutlar ve
diğer bir çok etnik gruptan insanlar mevcuttu.
Kaldı ki, barutun Avrupa'dan önce Türkler
tarafından kullanılmaya başlaması, humbaracı
sınıfının yanında arkebüslerin de geniş olarak
Osmanlı ordusunun vazgeçilmez silahlarından
biri olması, hatta Napolyon savaşlarında İngilizlerin
sahip olduğu roket birliklerinin daha ilkellerinin
Osmanlılarda kullanıldığı söylentisi Osmanlı
İmparatorluğu'nun düşüşüne etki eden askeri
nedenleri başka bir yerde aramaya sevk etmektedir.
Oman'a göre yeniçeriler çakmaklı tüfekleri
çabuk benimsemişti ve Osmanlı ordusu bu icadı
Avrupa bir yana, Uzakdoğu medeniyetlerinden
bile bir asır önce geniş bir şekilde kullanmaya
başlamışlardır. (100)
Süvari aslında doğu milletlerinin önemsediği
birlik tipiydi ve klasik saldırı taktiği olarak
Osmanlıların benimsediği hilal düzeni,
bazen yegâne süvarilerden oluşan, bazen de
Cannae'da da olduğu gibi piyadenin iki yanında
düşmanı sarmak için kullanılmaktaydı. Ancak
bu kuşatmaya dayalı taktik, arkebüs kullanan
bir piyadeye karşı belli sayılarda kullanıldığında
etkili olamıyorlardı. Avrupa'daki askeri devrimle
birlikte gelen yeni taktik anlayışı sayesinde
kalabalık süvari birliklerine karşı etkili
bir savunma tarzı geliştirildiğinden 1500'lerden
itibaren Osmanlı ordusu taktik alanda zafer
elde ederken bile ciddi kayıplara uğramıştır.
Öyle ki, Mohaç'ta Macarlara karşı kesin bir
zafer kazandıklarında bile Kanuni Sultan Süleyman'ın
ordusunun verdiği ağır kayıplardan bahsedilmektedir.
(101) 15. yüzyılın ikinci yarısından 19. yüzyılın
ilk yarısına kadar yapılan savaşlarda askerlerini
böyle cömertçe kullanan Osmanlılardan daha
sonra, kalabalık nüfusa sahip olan Sovyetler
Birliği'nde ve Çin'de de kitlesel bir şekilde
askerlerin harcandığı görülmüştür. Sovyetler'in
2. Dünya Savaşı'nda, Çin'in ise Kore Savaşı'nda
verdiği korkunç kayıplara karşı elde ettikleri
başarılar bu açıdan incelendiğinde Osmanlıların
genişleme devrinde elde ettikleri başarılara
benzeyebilir. Ancak 17. yüzyılın sonlarına
doğru Avrupa ülkeleri kaynak açısından Osmanlı
İmparatorluğu'na yetiştiğinde ise askeri teknolojilerde
Avrupa'dan geri olmayan Osmanlı ordularının
seri yenilgileri ve imparatorluğun düşüşe
geçmesi kaçınılmaz olmuştur.
Napolyon ile savaşan Memlüklerin de barutu
sevmedikleri ve geleneksel furussiya talimleri
üzerine oturan savaş yöntemlerini kullandıkları
vurgulanmıştır. (102) 1798'de Piramitler'de
Napolyon'un 30.000 kişilik ordusuna yenilen
Murat Bey'in 60.000 kişilik Memluk ordusu
için bu doğru olabilir. Çünkü o dönemde Memlükler
bir devlet değil, kaynakları oldukça kısıtlı
ve geleneksel hayata bağlı olarak belli bir
bölgede yaşayan bir topluluktu. Fransız Ordusu
modern bir ordu özelliğine sahip iken Memlükler
henüz Ortaçağ seviyesinde kalmıştı. Kaldı
ki, Memlükler 1516'da ve 1517'de Osmanlıların
ateşli silahlarına boyun eğmişlerdi. Piramitlerde
de farklı olmadı. Hatta 1811'de Kavalalı Mehmet
Ali Paşa onları katlederken de geleneksel
savaş yöntemlerini kullandılar. (103) Osmanlılar
ise sık gelen yenilgi dönemlerine rağmen kaynaklarının
önemli bir bölümünü Avrupa'dan askeri teknolojiler
transfer etmekte kullanmış ancak taktik bilincin
gelişmemesi yüzünden yenilgilerin arkası kesilmemiştir.
1304'te Courtrai'de Fransız şövalyelerin yaptıkları
hatanın daha büyüğünü Osmanlı ordusunun dört
asır sonra, 1697'de Zenta'da yapması (104)
taktik alanda Osmanlıların Avrupa'dan geri
kaldığının bir göstergesi olmuştur ki, bu
muharebe imparatorluğu Karlofça gibi bir dönüm
noktasına getirmiştir. 19. yüzyılda yabancı
subaylar gelmeye başlayınca Osmanlı ordusu
geleceğe yönelik umut vermeye başlamış, Avrupa'ya
gönderilen genç subaylar sayesinde bilinç
olarak Avrupa seviyesini yakalamıştır. Birinci
Dünya Savaşı'nda, Çanakkale ve Kut gibi bazı
erken başarıları 19. yüzyıldan süregelen bu
bilinçlenmenin getirdiği birikime dayandırmak
mümkündür. Osmanlı'nın mirasçısı olan Türkiye
Cumhuriyeti de bu birikim sayesinde kurulmuştur.
Görüldüğü gibi doğu kültürlerinin yükselişleri
süvariye dayalı olan saldırı üstünlüğüne sahip
oldukları dönemde, çöküşleri ise savunmanın
bilincine varamadıkları sonraki dönemde gerçekleşmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra
Türkiye'nin sınırlı güçte bir devlet olarak
kalabilmesi de Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan
savunma ağırlıklı taktik bilincine sahip bir
ordunun ortaya çıkması sayesinde olmuştur.
(105)
Sonuç
Savaş tarihinin bir çok muharebenin yaşanmasıyla
oluştuğu düşünülebilir. Savaşlarda yaşanan
çeşitli muharebeler bazı özellikleri bakımından
diğerlerine farklılık gösterirken bunlar taktik,
teknoloji ve anlayış açılarından incelendiğinde
aralarında sistematik bağlar kurabiliriz.
Savaşların şekillerini incelediğimizde hemen
hepsinde savunma ya da saldırı unsurlarından
birinin ağırlığı görülmektedir. Bu iki unsur
çağlar ile ayrılmış uzun dönemler içinde birbirine
üstünlük sağlayarak Savaş Tarihi'ni dört parçaya
bölmektedir ki; bunlardan imparatorluk Roma'sının
oluşturduğu 1. ve modern savaşın gelişmeye
başladığı 3. dönemler savunmanın, ağır süvarinin
ortaya çıktığı 2. ve Alman panzerleri ile
başlayan 4. dönemlerde ise saldırının üstün
geldiği ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda
yapılan savaşları sınıflandırırken 1. ve 2.
dönemleri klasik savaşın, 3. ve 4. dönemleri
ise modern savaşın yaşandığı dönemler olarak
görmekteyiz. Bu durumda dönemler sırasıyla
klasik savunma, klasik saldırı, modern
savunma ve modern saldırı olarak
birbirini takip etmektedir.
Roma'nın odağında bulunduğu ilk dönem ya
da geç antikite devri ordularında birliktelik
ön planda olup taktik alanda sınırlı kalmıştır.
Ortaçağ'da saldırıya yönelik feodal ordular
kişisel becerilerin fazla olduğu ancak kitlelere
ait taktiklerin zayıf olduğu birliklerdi.
Onun yerini alan modern ordu ise birliktelik
üzerine geliştirilmiş kompleks savunma taktikleri
ile donanmıştı. Son dönemde yeniden saldırının
üstünlüğünü hazırlayan ileri-ordu ise birliktelik
üzerine kurulu savunma anlayışını fazla kısmayan
ancak son derece karmaşık ve ileri taktik
düzeyine dayalı bir saldırı anlayışına sahiptir.
Öte yandan Avrupa'nın temellerinin atıldığı
ilkçağ-ortaçağ geçişi bu mirası klasik saldırının
klasik savunmaya üstün gelmesine borçludur.
Savunmanın medeniyeti Roma ile saldırının
medeniyeti Cermen kavimler arasındaki savaşların
sonuçlarının Avrupa'yı şekillendirdiğini söyleyebiliriz.
Askeri teknolojinin savaşların şeklini değiştiren
en önemli etmen olduğu söylenebilir. Martin
Van Creveld, M.Ö. 500 ile M.S. 1500 arasında
askeri teknolojinin gelişmesine göz atıldığında
kaydedilen ilerlemenin kısıtlı olduğunun ve
devrim niteliğinde olmadığını ve barutun icadının
genellikle devrimsel olarak kabul gördüğünü
söylemektedir. (106) Bu durumda barutun bulunuşuyla
birlikte gelişen askeri devrim klasik ve modern
savaşları birbirinden ayırmıştır. Ancak buna
dayanarak klasik saldırının yerini
modern savunma anlayışına bırakmasını
barutun icadına dayandırmak güçtür. Avrupa'da
şövalyeliğe karşı düşünülen çeşitli tedbirlerden
en süreklisinin ateşli silahlar ile geliştiğini
düşünmek daha doğru bir yaklaşım olabilir.
Çünkü ateşli silahların standartlaşmasından
2-3 asır kadar önce şövalyelik zaten ağır
darbeler almaya başlamıştı.
Askeri devrimin klasik-modern geçişini sağlayan
oldukça önemli bir olay olduğu görülmektedir.
Klasik saldırının yerini modern
savunmaya bıraktığı bu gelişme, batının
doğuya üstünlüğünü sağlaması ve Avrupa güçlerinin
sömürgeleri kolaylıkla elde edecek kaba kuvvete
sahip olması açısından önemlidir. Buna dayanarak
Avrupa'nın dünyanın merkezi olmasını da askeri
devrime bağlayabiliriz.
Geleneksel yöntemlerle savaşmayı sürdürmekte
ısrar eden orduların üstünlükleri geçici olmuştur.
Ortaçağın şövalyeleri, 15. yüzyılın İsviçrelileri,
Yüz Yıl Savaşları'nın İngilizleri, Napolyon
döneminin Memlukları, Birinci Dünya Savaşı'nın
müttefikleri hep farklı dönemlerde yaşanan
ama benzer şekilde sonuçlanan bu gelenekselciliğin
kurbanları oldular. Ancak Romalılar ve Osmanlılar
için durum farklıdır. Bu iki imparatorluk
gelenekselciliği geç de olsa bırakmışlar ve
askeri alanda reformasyonlara gitmişlerdir.
Ancak bu gelişmeler her iki imparatorluğun
da tarihe karışmasını engelleyemedi.
Türkler, Haçlı Seferleri'nden başlayarak
giriştikleri savaşlarda Avrupalılara uzun
dönem taktik dersler verirken 17. yüzyıldan
itibaren bu tersine dönmüş ve 19. yüzyıldaki
reformların oturmasına kadar Avrupalılardan
taktik dersler alır hale gelmişlerdir. Bu
durum idari, ekonomik ve teknolojik nedenlerle
paralellik göstermiştir. Ancak, Avrupa'nın
muharebe alanlarında üstünlük sağlamasının
başında modern savunma anlayışını oluşturmaları
gelmektedir ki, bu sayede alınan yenilgilerin
iktisadi sorunları tetiklediğini rahatlıkla
söyleyebiliriz.
Bugüne geldiğimizde kitlesel imha silahlarının
ancak büyük güçler ile küçük güçler arasındaki
savaşlara izin verdiğini görüyoruz. Bu durum
saldırının üstünlüğünün ağırlıklı olarak üçüncü
dünya ülkelerine karşı devam etmesine neden
olmaktadır.
Belli dönemleri ve belli coğrafyaları göz
ardı etmeksizin muharebelerin genel karakterlerinden
yola çıkarak tarih boyunca savaş-saldırı ilişkisini
bu çalışmada olduğu gibi kurabiliriz. Hatta
bundan yola çıkarak ABD'nin saldırı inisiyatifini
devam ettirerek hafif kayıplara karşılık Irak
ordusunu iki kez savaş alanından sildiği Körfez
ve Irak Savaşları'nın genel görünümüne baktığımızda,
bugün hala sürmekte olan saldırı üstünlüğü
karşısında yeniden geliştirilebilecek belki
de ileri düzeyde bir savunma anlayışına ihtiyaç
olduğunu da düşünebiliriz.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
1. Arthur Banks, Atlas of Ancient and Medieval
Warfare, New York, Hippocrene Books, 1982,
s.75 ve John Wilkes, The Roman Army, Cambridge,
Cambridge University Press, 1972, ss.5, 33.
2. Bu dönemde lejyonerlerden başka 10.000
kişilik İmparatorluk Muhafızı, 80.000'i süvari
olmak üzere 220.000 Yardımcı Birlikler, ve
11.000 kadar da düzensiz paralı askerler mevcuttu.
Bkz: Wilkes, The Roman Army, s.5.
3. C.W.C. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, İstanbul,
Kitap Yayınevi, 2002, s.15.
4. Bryan Perrett, The Battle Book, London,
Arms and Armour, 1992, ss.65-66 ve Richard
Berg ve Mark Herman, "The First Military
Empires c. 2000 BC-400 AD," The Times
History of War, Ian Drury (ed.,) London, HarperCollins,
2000, s.33. Taktik harita için bkz: Berg,
"The First Military Empires c. 2000 BC-400
AD," s.33.
5. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.17, Perrett,
The Battle Book, s.14.
6. John Ellis, Cavalry, New York, G. P. Putnam's
Sons, 1978, s.38.
7. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, ss.17-18.
8. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.55. Yağma
üstüne kurulu lojistik sistemi ya da maliyet
aktarımı (düşman topraklarına) yöntemi modern
savaşın ilk yüzyıllarında da devam etti. Bu
yöntem savaşın yıkıcılığını artırırken tarım
alanlarının az olduğu yerlerde saldırının
kuvveti kesiliyordu. Bkz: Jeremy Black, Top,
Tüfek ve Süngü, İstanbul, Kitap Yayınevi,
2003, s.21.
9. Bkz: Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.57.
10. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, ss.35-36.
11. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, ss.36-43.
12. Norman Kotker "The First Crusade,"
Experience of War, Robert Cowley (ed.,) New
York, W.W. Norton & Company, 1992, ss.73-74.
13. John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, İstanbul,
Sabah Kitapları, 1995, s.230.
14. Barutun Avrupa'da ilk kullanılmasının
1320 ile birlikte olduğu söylenmektedir. Bkz:
Bert S. Hall, Weapons and Warfare in Rennaissance
Europe, Baltimore, John Hopkins University
Press, 1997, s.2.
15. Bkz: William McNeil, "The Gunpowder
Revolution," Experience of War, Robert
Cowley (ed.,) New York, W.W. Norton &
Company, 1992, s.86.
16. McNeil, "The Gunpowder Revolution,"
s.86.
17. McNeil, "The Gunpowder Revolution,"
s.85.
18. John Childs, "Military Revolution
I: The Transition to Modern Warfare,"
The Oxford Illustrated History of Modern War,
Charles Townshend (ed.,) Oxford, Oxford University
Press, 1997, s.22.
19. İlkel bir top. Bkz: McNeil, s.87.
20. McNeil, "The Gunpowder Revolution,"
s.88.
21. J. R. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, London, Fontana Press, 1985,
s.48
22. McNeil, "The Gunpowder Revolution,"
ss.89-90.
23. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, s.48.
24. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, s.48.
25. Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, ss.252-253.
26. Ronald G. Asch, "1598-1648 Otuz Yıl
Savaşları Dönemi," Top, Tüfek ve Süngü,
Jeremy Black (ed.,) İstanbul, Kitap Yayınevi,
2003, s.60.
27. Olasılıkla ilk yaylım ateşinden sonra
atlılar dörtnala kılıçla hücuma geçiyordu.
Bununla birlikte daha önce geliştirilen caracole
taktiği ile atlılar tırıs koşuyla saldırıp
tabancalarını ateşliyorlardı. Bazen ilk saftakiler
tabanca diğerleri ise kılıç kullanıyorlardı.
Bkz: Asch, "1598-1648 Otuz Yıl Savaşları
Dönemi," ss.60, 64.
28. Peter Wilson, "1648-1789 Eski Rejimde
Savaşlar," Top, Tüfek ve Süngü, Jeremy
Black (ed.,) İstanbul, Kitap Yayınevi, 2003,
s.101.
29. Childs, "Military Revolution I: The
Transition to Modern Warfare," s.22.
30. Childs, "Military Revolution I: The
Transition to Modern Warfare," s.24.
31. Martin Van Creveld, Technology and War,
London, Brassey's, 1991, s.142.
32. İsviçreli askerler miğfer ve göğüs zırhı
haricinde zırh taşımadıkları için hızlı hareket
yeteneğine sahip olan kuvvetli Alp çobanlarıydı.
Yoksul oldukları için atlı liderleri hariç
ağır zırh kullanmıyorlardı. Bu yüzden İsviçre'nin
muharebe formasyonunun gelişiminde coğrafi
nedenlerin ön plana çıktığı söylenebilir.
33. M.Ö. 4. yüzyılda Makedonların kare şeklindeki
her biri 16'şar uzun mızraklı askerden oluşan
16 hattın ardarda sıralanması ile oluşturdukları
muharebe düzeni. 17. yüzyılda uzun mızrakların
boyu 4,8 metreyi buluyordu. Bkz: Matthew Benneth,
"Warriors of Greece and Rome," The
World Atlas of Warfare, Richard Holmes (gen.
ed.,) New York, Viking Studio Books, 1988,
s.20 ve The Diagram Group, Weapons: An International
Encyclopedia from 5000 BC to 2000 AD, New
York, St. Martin Press, 1990, ss.56-57.
34. Halberd, Uç kısmına doğru bir yanına bir
tür balta eklenmiş ve baltanın arkası burun
şeklinde uzanan bir mızrak,. Bkz: The Diagram
Group, Weapons: An International Encyclopedia
from 5000 BC to 2000 AD, ss.56-57.
35. İsviçre'nin temel taktikleri ve muharebeleri
için bkz: Jan Willem Honig, "Men on Horseback
400-1500," The Times History of War,
Ian Drury (ed.,) London, HarperCollins, 2000,
ss.60-61 ve Richard Brooks, "The Military
Rennaissance 1500-1650," The Times History
of War, Ian Drury (ed.,) London, HarperCollins,
2000, ss.62-66.
36. Brooks, "The Military Rennaissance
1500-1650," ss.64-65.
37. Özellikle Cenevizli paralı askerlerin
kullandıkları arbaletlerin kullanımının 12.-13.
yüzyıllarda zaman zaman yasaklandığı görülmüştür.
1346'daki Crecy muharbesi ile belki de 2000
senedir kullanılan arbaletlerin devri kapanmıştır.
Bkz: Robert L. O'Connell, "The Life and
Hard Times of the Crossbow," Experience
of War, Robert Cowley (ed.,) New York, W.W.
Norton & Company, 1992, ss.83-84.
38. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, ss.65-70.
39. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, s.47.
40. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, s.51. Kargı, süvariler için
yeni şok taktikleri geliştirildikten sonra
17. yüzyılın sonlarında yerini süngüye bıraktı.
İlk süngü ise 1647'de Fransa'da geliştirilmişti
ve tıkaç niteliğindeydi. Bkz: Childs, "Military
Revolution I: The Transition to Modern Warfare,"
s.24.
41. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, s.52. Venedik 1490 yılında
tüm arbaletlerini barutlu silahlarla değiştirmeye
karar vermişti. Bkz: Keegan, Savaş Sanatı
Tarihi, s.251.
42. Hall, Weapons and Warfare in Rennaissance
Europe, s.212 ve Keegan, Savaş Sanatı Tarihi,
s.260.
43. Keegan'a göre daha önceki tüfekler daha
çok korkutma ve yaralama ağırlıklı kullanılıyordu.
Bkz: Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, s.251.
44. Thomas F. Arnold, "16. Yüzyıl Avrupa'sında
Savaş: Devrim ve Rönesans," Top, Tüfek
ve Süngü, Jeremy Black (ed.,) İstanbul, Kitap
Yayınevi, 2003, s.30.
45. 14.-15. yüzyıllardaki İngiliz taktiklerinin
gelişimi için bkz: Oman, Ok, Balta ve Mancınık,
ss.97-111.
46. İskoçlar'ın schiltron düzeni İsviçreliler'in
taktiklerine oldukça benziyordu. Ancak İskoçlar
savunma düzenlerini kare yerine daire şeklinde
kuruyorlardı.
47. Bkz: Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.94.
48. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, ss.122-125.
49. Gabor Agoston, "1453-1826 Avrupa'da
Osmanlı Savaşları," Top, Tüfek ve Süngü,
Jeremy Black (ed.,) İstanbul, Kitap Yayınevi,
2003, s.130.
50. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.123.
51. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.124.
52. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları, "ss.132, 135 ve Childs, "Military
Revolution I: The Transition to Modern Warfare,"
s.33.
53. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.124.
54. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.134.
55. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," ss.135-136.
56. Rhoads Murphy, Ottoman Warfare 1500-1700,
Rutgers University Press, New Brunswick, 1999,
s.111.
57. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," ss.139-140.
58. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," ss.128-129.
59. Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, s.261.
60. Wilson, "1648-1789 Eski Rejimde Savaşlar,"
ss.92, 98.
61. Jeremy Black, "Devrim ve Napolyon
Savaşları," Top, Tüfek ve Süngü, Jeremy
Black (ed.,) İstanbul, Kitap Yayınevi, 2003,
s.235.
62. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.141.
63. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," ss.142, 146. Maaşlı Osmanlı
askerlerinin sayısı ve giderleri 1527'den
1660'a kadar yaklaşık dört kat artmıştır.
Bkz: Murphy, Ottoman Warfare 1500-1700, ss.16-17,
Table 2.1, 2.2.
64. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.144.
65. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.146.
66. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.151.
67. Bkz: Agoston, "1453-1826 Avrupa'da
Osmanlı Savaşları," s.146.
68. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.153.
69. Ruslar topu ilk 1382'de Moskova kuşatmasında
kullanmışlardı. Bkz: Brian L. Davies, "1453-1815
Rus Askeri Gücünün Gelişimi," Top, Tüfek
ve Süngü, Jeremy Black (ed.,) İstanbul, Kitap
Yayınevi, 2003, ss.159-160.
70. Davies, "1453-1815 Rus Askeri Gücünün
Gelişimi," ss.155-156, 160, 161-163.
71. Davies, "1453-1815 Rus Askeri Gücünün
Gelişimi," ss.167-168.
72. Davies, "1453-1815 Rus Askeri Gücünün
Gelişimi," s.187
73. Davies, "1453-1815 Rus Askeri Gücünün
Gelişimi," s.179.
74. Agoston, "1453-1826 Avrupa'da Osmanlı
Savaşları," s.150
75. Childs, "Military Revolution I: The
Transition to Modern Warfare," s.33.
ve Arnold ss.38-39.
76. Bkz: Arnold, "16. Yüzyıl Avrupa'sında
Savaş: Devrim ve Rönesans," s.43.
77. Childs, "Military Revolution I: The
Transition to Modern Warfare," s.33.
78. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, ss.46-47.
79. Wilson, "1648-1789 Eski Rejimde Savaşlar,"
s.87.
80. Wilson, "1648-1789 Eski Rejimde Savaşlar,"
s.89.
81. Black, "Devrim ve Napolyon Savaşları,"
ss.236-237.
82. Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, s.267.
83. Charles Townshend, "The Shape of
modern War," The Oxford Illustrated History
of Modern War, Charles Townshend (ed.,) Oxford,
Oxford University Press, 1997, s.5.
84. Bkz: Townshend, "The Shape of modern
War," s.8.
85. Jeremy Black (ed.,) Dretnot, Tank ve Uçak,
İstanbul, Kitap Yayınevi, 2003, s.29.
86. Jeremy Black, "1864-1913 Avrupa Savaşları,"
Dretnot, Tank ve Uçak, Jeremy Black (ed.,)
İstanbul, Kitap Yayınevi, 2003, s.83.
87. Alistair Revie, Thomas Foster ve Burton
Graham, Battle: A History of Conflict on Land,
Sea and Air, London, Marshall Cavendish, 1974,
ss.69, 77.
88. Spencer Tucker, "1914-18 Birinci
Dünya Savaşı," Dretnot, Tank ve Uçak,
Jeremy Black (ed.,) İstanbul, Kitap Yayınevi,
2003, s.104.
89. Tucker, "1914-18 Birinci Dünya Savaşı,"
s.104.
90. Black, Dretnot, Tank ve Uçak, s.16.
91. İngilizler, 17-19 Nisan 1917'de başarısız
olan 2. Gazze Savaşı'nda kısıtlı olarak tank
kullanmışlar, 28 Ekim-7 Kasım arasında yapılan
ve başarılı olan 3. Gazze Savaşı'nda ise kıyı
bölgesinde kullandıkları kısıtlı sayıda tankı
bir noktaya yoğunlaştırarak Osmanlı savunmasını
yarmayı başarmışlardır. Bkz: Perret, The Battle
Book, s.117.
92. Perrett, The Battle Book, s.142.
93. Perrett, The Battle Book, s.389.
94. Bruce Vandervort, "1815-1960 Sömürge
Savaşları," Dretnot, Tank ve Uçak, Jeremy
Black (ed.,) İstanbul, Kitap Yayınevi, 2003,
s.168.
95. Tucker, "1914-18 Birinci Dünya Savaşı,"
s.98.
96. Westphalia sonrası dönemde centilmenlik
sadece Avrupa içindeydi. Bu olgu Türklere
karşı farklılık göstermiştir. Bkz: Wilson,
"1648-1789 Eski Rejimde Savaşlar,"
s.79.
97. Bizans savaş sistemi için bkz: Oman, Ok,
Balta ve Mancınık, ss.35-51.
98. O'Connell, "The Life and Hard Times
of the Crossbow," s.85.
99. "Askerlik Sanatı'ndaki" Fabrizio
Colonna, ideal bir ordunun kargılı ve kalkanlı
birliklerini birlikte kullanmaktan yanaydı
ve ateşli silahların önemini yeterince kavrayamamıştı.
Bkz, Niccollo Machiavelli, Askerlik Sanatı,
İstanbul, Aahtar Kitaplar, 2003, ss.118-119,
166-170.
100. Oman, Ok, Balta ve Mancınık, s.124.
101. Perrett, The Battle Book, s.356.
102. Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, ss.29-30.
103. Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, s.31.
104. Courtrai'de Fransızlar saldırarak nehri
geçmeye çalışınca Felemenk Milisler bir kaç
kişi kaybetmelerine karşın 1.000 kadar Fransız'ı
öldürdüler. Bkz: Honig, "Men on Horseback
400-1500," s. 53, harita. Zenta'da ise
Osmanlı kuvvetlerinin 30.000'den fazlası Tiza
Nehri'ni köprüden geçtiğinde Prinz Eugen'in
20.000 atlısı ve sonradan da 40.000 piyadesi
hücum ederek Osmanlı askerlerinin 20.000 kadarını
öldürdü ve 10.000 kadar asker ise köprüden
ya da nehirden kaçmak isterken yaşanan izdiham
yüzünden ezildi ya da boğuldu. Padişah II.
Mustafa çoğu nehrin diğer yakasında kalan
ve morali bozulan diğer askerlerle birlikte
dönmek zorunda kaldı. Sadrazam Elmas Mehmet
Paşa ile birlikte beylerbeyi, paşa, bey ve
ağaların bulunduğu bir çok komutanın nehri
önceden geçmesi ve saldırıda şehit düşmesi
düşündürücüdür. Bkz: Zuhuri Danışman, Osmanlı
İmparatorluğu Tarihi Cilt X, İstanbul, Zuhuri
Danışman Yayınevi, 1965. Avusturya'nın kaybı
ise 500 ölü ve yaralıdır. Bkz: Perrett, The
Battle Book, s.321.
105. Sakarya ve İnönü savaşları bu alanda
dönemin savunma öncelikli savaşlarına birer
örnek teşkil ederken Büyük Taarruz'da görülen
taktik ve operasyonel düşünce saldırı ağırlıklı
ve dönemin savunma anlayışını bir yana iten
bir karaktere sahiptir.
106. Van Creveld, Technology and War, s.20
ve s.111.
Kaynaklar
Arthur Banks, Atlas of Ancient and Medieval
Warfare, New York, Hippocrene Books, 1982.
Jeremy Black (ed., çev. Yavuz Alogan,) Dretnot,
Tank ve Uçak, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2003.
Jeremy Black (ed., çev. Yavuz Alogan,) Top,
Tüfek ve Süngü, İstanbul, Kitap Yayınevi,
2003.
George Bruce, The Paladin Dictionary of Battles,
London, Paladin Books, 1986.
Robert Cowley (ed.,) Experience of War, New
York, W.W. Norton & Company, 1992.
Ian Drury (ed.,) The Times History of War,
London, HarperCollins, 2000.
David Eggenberger, An Encyclopedia of Battles,
Mineola, Dover Publications, 1985.
John Ellis, Cavalry, New York, G. P. Putnam's
Sons, 1978.
J. R. Hale, War and Society in Rennaissance
Europe 1450-1620, London, Fontana Press, 1985.
Bert S. Hall, Weapons and Warfare in Rennaissance
Europe, Baltimore, John Hopkins University
Press, 1997.
Ian V. Hogg, The Hutchinson Dictionary of
Battles, Oxford, Helicon Publishing, 1998.
Richard Holmes (gen. ed.,) The World Atlas
of Warfare, New York, Viking Studio Books,
1988.
John Keegan (çev. Füsun Doruker,) Savaş Sanatı
Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları, 1995.
John Laffin, Brassey's Battles, London, Brassey's
Defence Publishers, 1986.
Niccollo Machiavelli (çev. Nazım Güvenç,)
Askerlik Sanatı, İstanbul, Aahtar Kitaplar,
2003.
Rhoads Murphy, Ottoman Warfare 1500-1700,
Rutgers University Press, New Brunswick, 1999.
C.W.C. Oman (çev. İsmail Yavuz Alogan,) Ok,
Balta ve Mancınık, İstanbul, Kitap Yayınevi,
2002.
Bryan Perrett, The Battle Book, Londra, Arms
and Armour, 1992.
Alistair Revie, Thomas Foster ve Burton Graham,
Battle: A History of Conflict on Land, Sea
and Air, London, Marshall Cavendish, 1974.
The Diagram Group, Weapons: An International
Encyclopedia from 5000 bc to 2000 AD, New
York, St. Martin Press, 1990.
The Learning Company, The Battles of the World:
Interactive History of War (CD-ROM,) London,
Compton's Home Library, 1996.
Charles Townshend, (ed.,) The Oxford Illustrated
History of Modern War, Oxford, Oxford University
Press, 1997.
Martin Van Creveld, Technology and War, London,
Brassey's, 1991.
John Wilkes, The Roman Army, Cambridge, Cambridge
University Press, 1972.