1. Giriş
Türk toplumu kökenleri doğuda olmasına rağmen,
çağı yakalamayı kendine hedef edinmiş ve bu
ideal doğrultusunda, çağdaş değerlerin temsilcisi
konumundaki batılı toplumlarla modernleşme
yarışı içine girmiş bir toplumdur. Bu hedeflere
yönelik olarak da oldukça önemli aşamalar
kaydedildiği yadsınamaz bir gerçektir. Yalnızca
coğrafi açıdan değil, siyasi ve kültürel açıdan
da Türk toplumu, dünya ulusları arasında eşine
az rastlanır bir konuma sahiptir. Denilebilir
ki Türk toplumu yalnızca kıtaların değil hayatı
algılayış biçimi, yaşam şekli, duygu, düşünce
ve değerler bakımından doğu ile batının buluştuğu,
kaynaştığı müstesna bir toplumdur. Uygarlıkların
ve kültürlerin beşiği olmakla kalmamış aynı
zamanda bunların etkileştiği, kesiştiği iç
içe geçtiği bir kavşak noktası olma kimliğine
sahip olmuştur. Bütün bu nedenlerden dolayı,
aşırı genelleyici teoriler ve sloganvari basma
kalıp yargılar, Türk toplumunun kendine özgü
gerçeklikleri ve koşulları anlayıp açıklamakta
yetersiz kalır.
Benzeri değerlendirme, Türk toplumunun en
önemli kurumlarından biri olan Türk ordusu
ve çağdaş Türk iktidar seçkinlerinin güçlü
bir ortağı konumunda olan Türk askeri elitleri
ile ilgili konularda da geçerlidir. Ülkemizde,
özellikle ordu ve askerler konusunda yazılıp
söylenenlerin bir kısmının aşırı övgü, büyük
çoğunluğunun ise yersiz ve dayanaksız eleştirilerden
oluştuğu herkesçe bilinir. Özellikle de son
yıllarda belli bir kesimin, oyuncağı elinden
alınmış çocuk refleksi ile Türk ordusuna ve
askeri elitlerine saldırıp sövmeyi bir görev,
bir meslek haline getirmiş olması oldukça
manidardır.
Bütün bu gözlemler ve yaşananlar, böylesine
hassas ve spekülasyona açık bir konuda sosyal
bilimler alanında yeterli bilimsel çalışmaların
olmadığını göstermekte ve bu konularda çok
sayıda akademik nitelikli çalışmalar yapılması
zorunluluğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu
durumda Türk sosyologlarına ve öteki sosyal
bilimcilere büyük sorumluluklar ve görevler
düşmektedir. Sorumluluklarını bilen bir Türk
sosyologu olarak, 1993-2001 yılları arasında
yurt dışında ve yurt içinde yaptığımız bilimsel
çalışma ve araştırmalardan edinmiş olduğumuz
birikimi, okuyucularla paylaşmayı bir görev
bildik. Bu makalede, ordu ve askerlere yönelik
saptama ve analizlerde sübjektiflik kaygısını
en aza indirgeyebilmek için, özellikle batılı
düşünürlerin ve bilim adamlarının, konuya
ilişkin değerlendirmelerine ağırlık verildi
2. Türk İktidar Seçkinlerinin Oluşumu
ve Türk Askerlerinin Ulusal Güç Sistemi İçindeki
Etkinliğinin Nedenleri
Modern Türkiye'nin iktidar yapısının daha
iyi anlaşılabilmesi için Osmanlı'nın siyasi
ve toplumsal yapısının, özellikle de son dönemlerinin
iyi analiz edilmesi gerekir. Elitler ve iktidar
seçkinleri açısından da aynı değerlendirme
geçerlidir. Lewis'in (1961: 4-5) de değindiği
gibi, Osmanlı yönetici sınıfı üzerinde çok
geniş bir Balkan etkisi vardır. Yaygın olarak
uygulanan "devşirme" yöntemi sonucunda,
Hıristiyan Balkan halklarından çok sayıda
birey Osmanlı siyasi elitleri ve askeri elitleri
arasına katıldı. Bunların yanı sıra, yerleşik
yerel Hıristiyan yönetici sınıf da Osmanlı
sistemi ile bütünleşti ve Osmanlı iktidar
seçkinlerinin bir parçası haline geldi. Bunun
karşısında ise, Türk unsurunun, özellikle
de Türk olmayan unsurlarla kıyaslandığında,
Osmanlı iktidar yapısı içinde pek fazla bir
varlık gösterdiği söylenemez. Özellikle de
yönetici askeri elit ve siyasi elitler arasında
Türklerin oranı oldukça düşüktür. Osmanlı
toplum yapısı içinde Müslümanların etkili
olduğu dört alan; savaş, din, tarım ve belli
ölçülerde de hükümettir (Lewis, 1961: 35).
En etkin uğraş alanları olan sanayi ve ticaret
ise, neredeyse tamamen gayri-Müslimlerin kontrolündedir.
Avrupa'yı kasıp kavuran değişim rüzgârları,
on sekizinci yüzyılın sonlarına ve on dokuzuncu
yüzyılın başlarına doğru Osmanlı topraklarında
da etkin bir şekilde esmeye başladı. Osmanlı
toplumunda, başlangıçta Müslüman olmayan azınlıkları
etkisi altına alan Fransız Devrimi'nin fikirleri,
takip eden süreçte Müslüman Türkler üzerinde
de etkili olmaya başladı. Bu gelişmelerin
de önemli bir katalizör etkisi yapmasıyla,
on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Türkiye'de
modernleşme çabaları ciddi bir boyut kazandı
(Arslan, 1999: 207-211).
Yirminci yüzyılın başlarına doğru Türkiye,
öncekilere oranla çok daha etkin, çok daha
yetenekli ve çok daha güçlü yeni bir elit
grubu ile tanışıyordu. Geleneksel Osmanlı
iktidar seçkinlerinden çok farklı olan bu
yeni elit grubunun ortaya çıkış şekli de,
alışılmış elit dolaşımından çok daha farklıdır.
Lewis'in de (1961: 116, 125) vurguladığı gibi
bu yeni elit grubu ordudan ya da ulema sınıfından
değil, çeviri dairesinden ve elçilik sekreteryasından
çıkmıştır. Hem sorumluluk duygusuna, hem bilgi
ve yeteneğe, hem de geniş ölçekli siyasi ve
toplumsal devrimleri hayat geçirebilecek dirayet
ve güce sahip bu yeni elit grubu, yeni Türkiye'nin
umut kaynağı olacaktı. Oldukça heterojen bir
yapıda olan bu yeni elit grubunun temel ortak
özelliği, çok iyi eğitimli olmalarıdır. Osmanlı'nın
son dönemlerinde ortaya çıkan bu yeni ve güçlü
elitler arasında askeri elitler, medya elitleri,
bürokratik elitler ve yargı elitleri önemli
bir yer tutuyordu (Lewis, 1961: 455-6).
İnsanlığın tanık olduğu en anlamlı ve başarılı
devrimlerden bir tanesi olan Türk Devrimi,
işte bu yeni elit grubu içindeki askeri elitler
tarafından gerçekleştirildi. Kurtuluş Savaşı
sonrasında, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda
aktif roller üstlenen bir çok siyasi elit
de yine Milli Mücadele'nin muzaffer kumandanları
arasından çıktı. Özellikle başta Büyük Önder
Atatürk olmak üzere, İnönü, Cebesoy, Karabekir
... gibi elitler, bu yeni elit grubunun en
etkin isimlerindendir. Savaş alanlarının utkulu
kumandanları, kısa sürede siyasete de uyum
sağladılar ve bu alanda da büyük başarılara
imza attılar: Yok oluşun eşiğine gelmiş bir
imparatorluktan genç bir ulus devleti yaratıp,
Türk ulusunu yeni ufuklara taşıdılar. Denilebilir
ki, modern Türk tarihi bu yeni elit grubu
tarafından yazılmıştır.
Bununla birlikte Türk askeri elitlerinin,
Türkiye'nin siyasi ve toplumsal hayatına etkileri
çok basit bir şekilde, Türk Devrimi'nin liderlerinin
salt askerlik kökenli oluşuna indirgenemez.
Bir çok etkin batılı yazar tarafından da sıklıkla
dile getirildiği gibi, Türk Devrimi ve Kurtuluş
Mücadelesi, liderlerinin askerlik kökenli
olmasına rağmen sivil bir harekettir. Öte
yandan bu hareketlerinin liderlerinin askerlik
kökenli olmaları da, bir rastlantı değildir.
Çünkü, o dönemin Türk toplumunda, nitelik
ve nicelik açısından en iyi eğitimli kesim
askerlerdir (Arslan, 2001-a: 96-100). Unutulmamalıdır
ki, sahip olunan bilginin kalite ve miktarı,
bireylerin güçlerine büyük güçler katar.
Bu konuda bir başka önemli etken de, o yılların
Türkiyesinde, toplumların yaşadığı böylesi
değişim ve dönüşüm evrelerinde dinamo rolü
üstlenip, öncülük görevi yapan yerli kapitalist
sınıfın, ya da öteki adıyla ulusal burjuvazinin
yokluğudur. O dönem Türk ekonomisi neredeyse
tamamen tarıma ve ticarete dayanıyordu. Sanayi
ise yok denecek kadar azdı. Modern anlamda
bir burjuva sınıfı ancak Cumhuriyet döneminde,
o da devlet eliyle yaratılmaya çalışıldı.
Bu yeni burjuva sınıfı, toplum hayatında etkili
olabilecek güce ise ancak çok parti döneminde
ulaşabildi. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından
bu döneme kadar geçen süre içinde, Cumhuriyet'in
kuruluşunda olduğu kadar toplumun kaderinde
de en önemli rolleri, askeri elitlerin yanı
sıra yerel liderler ve yerel elitler oynadı.
Cumhuriyet'in ilk dönemlerindeki parlamentoların
sosyal kompozisyonları incelendiğinde, askeri
elitlerin ve yerel elitlerin toplum hayatındaki
bu ağırlıklı konumu kolayca görülebilir. Fakat
özellikle de, toplumun kaderinde hayati rol
oynayan Türk iktidar seçkinleri arasında,
askerlik kökenli siyasi elitlerin önemli bir
yere sahip olduğunu vurgulamak gerekir.
Atatürk'ün 1923 yılında, İzmir İktisat Kongresi'nde
yapmış olduğu konuşmasından alınan şu bölüm,
yeni Türkiye'nin Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki
sosyal yapısı hakkında da bazı bilgiler verir:
"Şu an benim dinleyicim konumunda
bulunan çiftçiler, esnaf ve zanaatkârlar,
tüccarlar ve işçiler ... Bunların herhangi
birinin, bir diğerine karşıt olabilmesi mümkün
müdür. Çiftçinin zanaatkara, zanaatkârın çiftçiye,
çiftçinin tüccara, hepsinin birbirine ve de
işçiye ihtiyacı olduğu gerçeğini kim inkâr
edebilir."
Kemalist hükümetin sosyo-ekonomik çaba ve
etkinlikleri, Türk toplumunun daha önce hiç
de aşina olmadığı yeni bir iktidar yapısı
ve toplumsal hiyerarşi ortaya çıkardı. Bu
yapı içinde özellikle işadamları, yöneticiler
ve teknisyenler önemli bir yer tuttu. Bu yeni
Türkiye'de, yeni bir kapitalist sınıfının
doğuşunun eli kulağında olduğunun göstergesiydi.
Lewis (1961: 466)'in de vurguladığı gibi,
kuşkusuz Türkiye'de daha önce de bir orta
sınıf vardı. Fakat bu orta sınıf ne Türklerden
ne de Müslümanlardan oluşuyordu. Özellikle
Rum, Ermeni ve Yahudi tüccar ve girişimciler,
Osmanlı toplum yapısı içinde önemli bir yere
sahipti. Daha öncede değinildiği gibi, yeni
Türk kapitalist sınıfı toplum hayatında, Türk
iktidar yapısının etkin bir üyesi olarak 1940'lı
yıllarda boy göstermeye başladı. Takip eden
yıllarda ise, ülkedeki toplumsal ve siyasi
dengeleri derinden etkileyip değiştirebilecek
bir güce ulaştı.
Yeni Türkiye'de, kapitalist sınıf gibi, kapitalist
sistemin ayrılmaz bir unsuru olan işçi sınıfı
da, oldukça yeni bir fenomen olarak varlık
göstermeye başlayacaktı. On dokuzuncu yüzyıl
Türkiye'sinde ücretli işçilerin sayısı birkaç
binden daha fazla değildi. Türkiye'de ilk
işçi örgütü de yine on dokuzuncu yüzyılın
sonlarına doğru kurulmuştur. 1871 yılında
kurulan ve ilk işçi örgütü niteliği taşıyan
Ameleperver Cemiyeti'ni, 1895 yılında kurulan
Osmanlı Amele Cemiyeti izleyecekti. Bunları,
daha sonra kamu sektörü dışında kurulmasına
izin verilen işçi organizasyonlarının kurulması
takip etti (Lewis 1961: 469). Bununla birlikte,
çalışan sınıfın temsilcisi konumundaki gerçek
anlamda çağdaş işçi sendikaları, Kemalist
hükümetlerin çabaları sonucunda, yirminci
yüzyılda kuruldu. Takip eden süreç içinde
işçi örgütlerinden önemli gelişmeler gözlendi:
işçi sendikalarının sayısı 1940 yılında 73'e,
1952 yılında ise 239'a yükseldi. Lewis (1961:
471)'in de belirttiği gibi, 1952 yılında,
İzmir'de Türk işçi sendikaları federasyonu
kuruldu. Bu tarihte federasyona bağlı sendikalara
üye işçi sayısı yaklaşık 150.000 civarında
idi.
Değişen toplumsal, ekonomik ve siyasi koşullara
paralel olarak, Türk iktidar seçkinlerinin
sosyal kompozisyonu da, günümüzdeki durumuna
ulaşana kadar önemli bir değişim süreci geçirdi.
Çağdaş Türkiye'nin iktidar yapısı içinde özellikle
askeri elitler, siyasi elitler, ekonomik elitler
ve bunlara ek olarak da medya elitleri önemli
bir yer tutar hale geldi. Bir başka anlatımla,
günümüz Türkiye'sinde toplumun buna bağlı
olarak da bireylerin gelecekleri büyük ölçüde
bu dört sektörün (ekonomi, ordu, siyaset ve
medya) etkin konumlarını işgal eden bireyler
tarafından şekillendirilmektedir. Daha öz
bir anlatımla, çağdaş Türkiye'nin iktidar
seçkinlerini siyasi elitler, askeri elitler,
ekonomik elitler ve medya elitleri oluşturmaktadır.
Mills (1956: 277-8)'in de vurguladığı gibi,
Marksistlerin "ekonomik determinizmi",
liberallerin "siyasi determinizmi",
ya da "medya ve askerlerin belirleyicililiği"
gibi olgular tek başlarına, "iktidar
seçkinleri" olgusunu açıklamakta yetersiz
kalır. Bu saptama, günümüz Türkiye'si koşulları
için de geçerlidir.
Türk iktidar seçkinleri ağırlıklı olarak
ekonomi, siyaset, askeriye ve medya elitlerinden
oluşmuş olsa da, iktidar seçkinleri arasında
öteki elit gruplarından bireylerin olmadığı
anlamına gelmez. Fakat, toplumsal ve siyasi
iktidarın ve karar verme sürecinin, özellikle
en etkin elit gruplarının en güçlü elitleri
tarafından şekillendirilmiş olduğu, göz ardı
edilemeyen bir gerçektir. Askeri, siyasi ve
ekonomi elitlerinin Türk iktidar yapısı içindeki
ağırlıklı konumu uzun bir geçmişe sahiptir.
Medyanın toplum hayatında etkin roller oynamaya
başlaması ve buna bağlı olarak da medya elitlerinin
Türk iktidar yapısı içinde güçlü bir konuma
ulaşması ise oldukça yeni bir fenomendir.
Medya elitlerinin, Türk iktidar seçkinleri
arasında ağırlıklı bir konuma ulaşması, iletişim
teknolojisinde yaşanan büyük gelişmeler ve
bunların Türk medya sektöründe yaygın bir
şekilde kullanılmaya başlanması gerçeği ile
yakından ilişkilidir (Arslan, 2001-b).
3. Türk Toplumunun Hiyerarşik Yapısı İçinde
Ordu ve Askerler
Yalnızca Avrupa'nın değil, dünyanın önde
gelen askeri organizasyonlarından birine sahip
olan Türkiye, aynı zamanda bir NATO üyesidir.
Uzun yıllardan beri yer aldığı bu çatı altında
oldukça önemli görevler üstlenmiş ve bunları
başarıyla yerine getirmesini bilmiştir. Türkiye
hem coğrafi açıdan, hem de siyasi ve kültürel
dengeler açısından dünyanın en hassas ve en
stratejik bölgelerinden birinde yer almaktadır.
Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya gibi dünyanın
en hareketli ve riskli bölgelerinin tam ortasında
yer almasına rağmen, bu ateş çemberi içinde
uzun yıllar boyunca barış ve güven adası olarak
kalabilmişse, bunu her şeyden önce sahip olduğu
modern ve güçlü ordusuna borçludur. Sahip
olduğu bu önemli jeopolitik ve jeostratejik
konumundan dolayı, büyük ve güçlü bir orduya
sahip olması kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Bunlara çok geniş sınırlara sahip olması ve
çevresindeki komşuları ile, kökleri tarihin
derinliklerine inen yakın ilişkiler de eklenince,
güçlü bir orduya sahip olmanın önemi daha
da artmaktadır. Bu nedenlere bağlı olarak
Türkiye, uzun yıllardan beridir, ulusal gelirinin
çok önemli bir bölümünü savunma giderlerine
ayırmak zorunda kalmaktadır. Yalnızca nicelik,
yani sahip olunan asker sayısı bakımından
değil, nitelik bakımından da caydırıcı bir
güç olma özelliğini sürdürebilmek için Türk
ordusu, sürekli olarak kendini yenilemekte,
kendisini en son teknolojiyle donatmaktadır.
Bunun doğal sonucu olarak da Türkiye, dünyadaki
en yüksek askeri harcamaya sahip olan ülkeler
liginde sürekli olarak üst sıraları işgal
etmektedir (Janowitz, 1971: 20-21).
Bu durum, üçüncü bin yılın başlarında da
değişmeden sürmektedir. Ve ancak bu sayededir
ki çağdaş Türk ordusu, dünyadaki en iyi donanımlı
ve en güçlü 10 ordudan biri olarak üstlendiği
ulusal ve uluslararası rollerin gereklerini
başarıyla yerine getirmektedir. Fransız "Liberation"
gazetesinde yayınlanan istatistiklere göre
Türkiye, ulusal gelirinden askeri harcamalara
ayırdığı pay oranı bakımından Avrupa ülkeleri
arasında ilk sırada yer almaktadır: Araştırmaya
göre Türkiye ulusal bütçesinin yaklaşık %
3.6'sını savunma giderleri için harcamaktadır.
Türkiye'yi % 2.9'luk oranla İngiltere izlemektedir.
Üçüncü sırada ise, ulusal bütçesinden ayırdığı
% 2.8'lik payla Yunanistan yer almaktadır.
Fransa, İsveç, Polonya ve Hollanda'nın savunma
giderleri ise, ulusal bütçelerinin yaklaşık
% 2.5'ini oluşturmaktadır. Yine aynı araştırmaya
göre Türk ordusu, 639.000 civarındaki personeli
ile, sayısal bakımdan da Avrupa'nın en büyük
ordusu konumundadır (Hürriyet Gazetesi, 15
Temmuz 1999).
Türk ordusunun ulaştığı bu konumda, ülkenin
jeopolitik ve jeostratejik konumunun yanı
sıra tarihsel nedenler de oldukça etkili olmuştur.
Tarihsel gelişim bakımından da, modern Türk
ordusunun doğuşunu hazırlayan etkenlerin uzantıları,
Osmanlı'nın son dönemlerine kadar iner. Takip
eden süreçte ve Cumhuriyet döneminde Türkiye,
batılı ülkelerin sahip oldukları türden, modern
ve güçlü bir ordu yaratmak için olağanüstü
çaba harcamıştır: Çok sayıda batılı uzman
ülkeye davet edilmiş ve onların birikim ve
deneyimlerinden yararlanılmıştır. Bununla
da yetinilmemiş, bir çok subay eğitilmeleri
ve deneyim kazanmaları için Batı Avrupa ülkelerine
gönderilmiştir. Bu çabalar belli bir süreç
içinde meyvesini vermeye başlamış kara, deniz,
hava kuvvetleri ve jandarmasıyla Türk ordusu,
modern yönetim anlayışı ve çağdaş donanımıyla
dünyadaki önemli caydırıcı güçlerden biri
haline gelmiştir. Buna paralel olarak askeri
elitler, yalnızca şiddet ve risk yönetiminde
değil, insan kaynaklarının ve fiziki kaynakların
etkin bir şekilde yönetiminde de oldukça büyük
deneyim kazanmıştır. Sahip oldukları bu deneyim
ve eğitim sayesinde, yalnızca askeri konularda
değil ülke genelini ilgilendiren toplumsal
ve siyasi konularda da duyarlı ve etkin hale
gelmişlerdir.
Bütün bu nedenlere dayalı olarak Türk ordusu,
ulusal güç sisteminin en önemli parçalarından
biri haline gelmiştir. Askeri elitle de, Türk
iktidar seçkinleri içinde en güçlü ve etkin
elit grubu konumuna ulaşmıştır. Fakat bununla
birlikte, böylesi niteliklerine rağmen bu
kurum, bazı ülkelerde olduğu gibi sivil güçlere
alternatif bir güç olarak değil de; sahip
olduğu otorite ve güç ile demokratik sistemin
ayrılmaz bir parçası, meşru ve ulusal nitelikli
siyasi otoritenin etkin bir aracı olarak görev
yapmaktadır (Janowitz, 1971: vii). Türk ordususun
yapısı, işleyiş şekli ve görevleri anayasada
ve ilgili yasalarda açıkça belirlenmiştir:
Bu yasal çerçeveye göre Türk ordusu, ülkenin
bölünmez bütünlüğüne ve ulusun birlik ve beraberliğine
göz dikmiş her türlü düşmana karşı savaşım
vermekle yükümlüdür. Bu düşmanlar yalnızca
dış güçlerle sınırlı olmayıp, iç güçleri de
kapsar.
Bu nedenle, yasaların verdiği iç güvenliğe
yönelik ulusal görevleri yerine getirebilmek
için gereken birimleri de, kendi yapısı içinde
oluşturmuştur. Ordu içinde, iç güvenliğe yönelik
işlevler yerine getiren birimlerin başında
Türk Jandarma Teşkilatı gelir. Türk Jandarması,
iyi organize olmuş ve etkin bir güç olarak,
özellikle de Türk polis örgütünün görev sahası
dışında kalan kırsal alana yönelik olarak
oldukça önemli görevler yerine getirmektedir.
Üstlendikleri büyük sorumlulukların ve yerine
getirdikleri çok önemli ve riskli işlevlerin
doğal bir sonucu olarak Türk ordusu, ulusal
karar verme süreci üzerinde hemen her zaman,
az ya da çok bir etkiye sahip olagelmiştir.
Türk ordusunun örgüt yapısı içinde, güç dağılımı
bakımından en üst konumda Genelkurmay Başkanı
bulunmaktadır. Askeri hiyerarşi içinde genelkurmay
başkanını, kuvvet komutanları izlemektedir.
Figür 1'de de görüldüğü gibi Ordu bünyesinde
toplam 5 kuvvet bulunmaktadır: Bunlardan üç
tanesi (kara, hava ve deniz kuvvetleri) temel
güç konumundadır. Jandarma ve sahil güvenlik
güçleri ise, bazı kaynaklarca alt güvenlik
birimleri olarak tanımlanır. Türk silahlı
kuvvetleri yapısı içinde en üst konumda bulunan
ve Türk askeri elitleri olarak tanımladığımız
orgenerallerin toplam sayısı 30'u aşmaz. Bu
rakama, deniz kuvvetleri komutanı konumunda
bulunan bir oramiral de dahildir. Son dönemde
bu sayının belli ölçüde arttırılması planlanmaktadır.
Türk savunma sisteminin hiyerarşik yapısı
içinde, sivil bir siyasi elit tarafından yürütülen
Milli Savunma Bakanlığı en üst makam olarak
görünse de, bu bakanlığın işlevi ordu ile
hükümet arasında eş güdüm ve işbirliğini sağlamaktan
öteye gitmez. Geleneksel olarak partiler üstü
bir politika izleyen Türk ordusu kendini hükümete
değil, devlete ve devletin en üst makamı olan
cumhurbaşkanlığına karşı sorumlu hisseder.
Bu durum çok da yadırganacak bir nitelik taşımaz.
Çünkü ordu içinde yetişmiş ve askeri bakış
açısına sahip olmayan; bu nedenle de sivil
bürokratik örgütlerden çok farklı olan bir
örgütü, yapı ve işleyiş bakımından iyi analiz
edip anlayabilmiş olması, sonuçta da böylesi
stratejik nitelikteki bir kurumu iyi yönetmesi
doğal olarak beklenemeyen bir bireyin, orduda
nihai karar verici konuma sahip olması hiç
de rasyonel bir durum değildir. Bu nedenle
Türk Silahlı Kuvvetleri, askeri elitler arasında
rütbe ve kıdemce en üst konumda bulunan bir
elit olan Genelkurmay Başkanı ve onun yardımcıları
tarafından yönetilir.
Figür 1:
Türk Ordusunun Organizasyon Yapısı

Sivil siyasi elitlerin ordu üzerinde görünüşteki
kontrolüne rağmen, ordu hükümetten ve siyasi
elitlerden oldukça bağımsızdır. Bu göreli
bağımsızlık yalnızca ordunun kurumsal bağımsızlığını
değil, elit bağımsızlığını da kapsar. Bu durum,
"her istediğimi yaparım!..." şeklinde
bir başıbozukluk anlamına gelmez. Tersine,
Türk ordusu toplumun en yasal ve meşru gücüdür.
Orduyu motive eden, "anayasanın ve
yasaların verdiği görev ve sorumlulukları,
yine yasalarda ve Türk halkından aldığım gücü
dayanarak, hiç bir partizanca etkilenim ve
baskı altında kalmaksızın, ülke ve ulus çıkarlarının
gerektirdiği şekilde yerine getiririm!..."
anlayış ve ilkesidir.
4. Türkiye'de Askerler ve Din
Çağdaş Türk toplumunun en modern kurumlarından
biri olan ordu, din konusuna da, genellikle
modernist bir açıdan baka gelmiştir. Fakat
kesinlikle hiç bir zaman, İslam'a ya da herhangi
bir dine karşı olmak gibi bir tutum içinde
olmamıştır. Tam tersine askerler de, öteki
çağdaş toplum kesimleri gibi, İslam dininin,
çirkin siyasi emellere ve ekonomik çıkarlara
ulaşmak için din tacirleri tarafından bir
araç olarak kullanılmasına; halkın masumane
din duygularının böylesi karanlık güçler tarafından
sömürülmesine karşı olmuşlardır. Kısacası
her çağdaş-vatansever Türk bireyi gibi askeri
elitler de dogmatizme, fanatizme, taassuba
ve yobazlığa, dini sahtekârlığa, dar düşünceye,
din sömürüsüne, Karanlık Orta Çağ zihniyetine
karşıdırlar.
Kemalist değerlerin yılmaz savunucuları ve
Atatürk Devrimleri'nin güçlü bekçileri olarak
Türk askeri elitleri, din konusunda da Atatürk'ün
din politikası izleye gelmişlerdir. Lewis
(1961: 406)'in de vurguladığı gibi, "Kemalist
din politikasının özünü dinsizlik değil, laiklik
oluşturur; Laikliğin amacı ise, (dini) İslam'ı
yok etmek değil, dini yeniden yapılandırıp
olması gereken sınırlar içine çekmektir. Yani
dini, sosyo-politik ve kültürel alanların
dışına taşıyıp, gerçek işlevleri olan inanç
ve ibadet alanlarına geri döndürmek (bu sayede
dinin birileri tarafından bir siyasi ve toplumsal
güç aracı olarak kullanılmasının önüne geçmek)tir.
Yani İslam'a, modern bir din kimliği kazandırmaktır.
(Kısacası) Kemalistlerin amacı, modern ve
batılı bir devlet çatısı altında dinlerine,
daha modern ve daha ulusal bir form kazandırmak
olmuştur."
Büyük Önder Atatürk'ün şu veciz sözleri,
O'nun din anlayışı konusuna daha bir açıklık
kazandırır: "... gerçekleştirdiğimiz
ve gerçekleştirmekte olduğumuz devrimlerin
temel amacı, Türk halkını, hem şekil hem de
öz bakımından tümüyle modern ve uygar bir
toplum konumuna ulaştırmaktır. Bizim devrimlerimizin
temel hedefi budur. Ve bu gerçeği anlayıp
kabul etmekte zorlanan zihniyeti tümüyle ortadan
kaldırmak bir zorunluluktur" (Lewis,
ibid: 404).
"Ölüden medet ummak (yardım beklemek),
uygar bir toplum için ayıpların en büyüğüdür
(yüzkarasıdır). ... Tarikatlardan, maddi ve
moral açıdan medet umanların kime ne yararı
dokunur? Bu gün, bütün yönleriyle bilgi, bilim,
ve uygarlık açısından ulaşılan aydınlık konumda,
uygar Türkiye'de, maddi ya da moral gönence
ulaşabilmek için şeyhlerin, dervişlerin kılavuzluğuna
ihtiyaç duyacak kadar zavallı ve ilkel insanların
olabileceğini kesinlikle reddederim. Efendiler,
sizler ve bütün ulus bilmelidir ki, hem de
çok iyi bilmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti,
şeyhler, dervişler, müritler, şakirtler ülkesi
olamaz. Gerçek ve dosdoğru yol, uygarlık yoludur.
İnsan olmak için, uygarlığın gereklerini yerine
getirmek yeterlidir. Tarikatların başları
bu gerçeği bütün çıplaklığıyla anlayacaklar
ve öğretilerinin çağ dışı kaldığı gerçeğini
kabullenip, dergâhlarını kendi gönül rızalarıyla
kapatacaklardır" (Lewis, ibid: 405).
Lewis (1961: 399)'in de değindiği gibi, "İslam'da,
Tanrı ile insan arasında iletişimi sağladığı-aracılık
yaptığı var sayılan ruhbanlık ve papazlık
(Hıristiyanlıktaki gibi) yoktur. İmam, papazlar
gibi bir dini ve ruhani lider olmayıp, yalnızca
ibadette kılavuzluk eden resmi din görevlisidir.
... Tek ve maddi olmayan Tanrı'ya ulaşmanın
disiplinli ve ortak yolu ibadet ve duadır.
Bu iş için, (diğer bazı dinlerde olduğu gibi)
azizlere, arabuluculara, tören ve mucizeye
gerek yoktur." Bununla birlikte tarikatlar
ve kendini şeyh olarak adlandıran sahtekârlar,
yüzlerce yıldan beridir, İslam'ın özüne ters
düşmeyi de göze alarak, Hıristiyanlıktaki
ruhbanlık sınıfına özenti içinde, İslam'ı
istismar edip insanların masum din duygularını
sömürebilmek için yoğun bir çaba içindedirler.
5. Kemalist Değerlerin ve Demokrasinin
Güçlü Savunucusu Olarak Türk Ordusu
Türk ordusunun faaliyetlerine yön veren temel
güç, çağdaş değerler ve Kemalist ideolojidir.
Kemalist ideolojinin doğduğu kurum olan Türk
ordusu kendisini, Kemalist ideoloji ile ve
Cumhuriyet rejimi ile özdeşleştirmiş durumdadır.
Cumhuriyet kazanımlarını reddeden ve Atatürkçü
düşünceden sapmış durumda bulunan Türk silahlı
kuvvetleri mensupları, özellikle askeri elitler,
bu kurum çatısı altında varlıklarını sürdüremezler.
Zaten, Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk devrimlerinin
kazanımlarına sıkı bağlılıklarından dolayı
Türk ordusu, hem Türk halkı arasında, hem
de uluslararası arenada "laik, vatansever,
milliyetçi Türk askeri (secular-patriotist
Turkish soldiers)" olarak nitelendirilir.
Birçok öteki ülkede olduğu gibi Türkiye'de
de, ordunun farklı birimleri arasında, toplumsal
ve ideolojik konulara gösterilen hassasiyet
bakımından bazı farklılıklar görülebilir.
Örneğin, hava kuvvetlerinde hem ulusal, hem
de uluslararası sosyal ve siyasi konularda
oldukça fazla bir duyarlılık göze çarparken;
deniz kuvvetlerinin yerel siyasi konularda
duyarlılık düzeyinin, hava kuvvetlerine oranla
daha düşük olduğu gözlemlenir (Janowitz, 1971:
33).
Baştan beri bütün bu anlatıla gelenlerden
sonra, "Türk askeri elitlerinin ağır
basan siyasi renklerinin ne olduğu?"
sorusunun cevabını bulmak pek de zor olmasa
gerek. Tahmin sınırlarını çok fazla zorlamadan;
Türk ordusunun siyaset anlayışının geleneksel
olarak, Kemalist ideolojiyi kendisine temel
edinmiş, Cumhuriyet ile yaşıt olan ve devletin
partisi olarak da algılanan eski CHP'nin siyaset
anlayışıyla paralellikler taşıdığı söylenebilir.
Ülkede çok partili hayat başladıktan sonra
Türk ordusu, CHP ile organik bağlarını koparmıştır.
Bununla birlikte, askeri elitlerin ve elit
adaylarının askeri okullarda, Kemalist düşüncenin
yoğun etkisinde bir eğitim görmeleri geleneğinden
pek değişen bir şey olmamıştır. Modern Türkiye'nin
en büyük iki askeri eliti ve Cumhurbaşkanının,
yani Atatürk ve İnönü'nün bu kurumun içinden
çıkmış olması, Türk ordusuna ve askeri elitlerine,
Kemalizm ve Atatürk Devrimleri konusunda daha
sorumluluk ve görevler yüklemiştir.
6. Sonuç
Genel olarak değerlendirildiğinde, Türk askeri
elitlerinin ve ordunun, ülkenin toplum ve
siyaset hayatında oldukça önemli bir yerinin
ve etkisinin olduğu söylenebilir. Fakat bu
etki siyasete aktif katılım veya partizanca
politikalar şeklinde değildir. Ordu ve onun
üst düzey generalleri, belli bir siyasi partinin
ya da geleneğin destekçisi gibi görünmemek
için özel bir çaba gösterirler. Onların siyasete
katılımı, anayasanın ve yasaların kendilerine
verdiği ulusal görevleri, gerektiğince yerine
getirmek şeklinde algılanabilir. Görevlerinin,
"Büyük Atatürk'ün kurmuş olduğu laik-demokratik
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni iç ve dış tehditlere
karşı korumak, Kemalist değerlerin gelişip,
toplum geneline hızla yayılmasına hizmet etmek"
olduğu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin en yetkin
ağızları tarafından sıklıkla dile getirilir.
Öte yandan, Cumhuriyet'in kuruluşundan çok
partili dönemin ilk yıllarına kadar ki süreç
içinde Türk ordusu, yönetsel siyasi elitlerin
kontrolünde idi. Siyasi elitler ile askeri
elitler arasında, çok yakın ve organik ilişkiler
vardı. Askeri elitler, demokrasiyi geliştirip
Kemalist Türk Devrimi'nin toplum geneline
yayılması konusunda siyasi elitlerin en büyük
yardımcısı konumundaydı. Çok partili siyasi
hayatın başlamasıyla birlikte, yönetsel siyasi
elitten (hükümet elitleri) bağımsız hale geldiler.
Bununla birlikte, Türk askeri elitlerinin,
Kemalist ideoloji konusundaki duyarlılığı
hiç değişmedi. Çağdaş Türk ordusu, Türk ulusunu
ve Türk toplumunu uluslararası arenada hak
ettiği saygın konumuna ulaştırma ideali doğrultusunda,
Kemalist toplum kesimleri ile iş birliği içinde
görev yapan, toplumun en güçlü sosyalizasyon
araçlarından biri olma görevini başarıyla
sürdürmektedirler.
-----------------------------------------------------------------------------------------
KAYNAKÇA:
ARSLAN, A. (2001-a), Elit Sosyolojisi, Tokat:
Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
(Yayına hazır kitap).
ARSLAN, A. (2001-b), Türkiye'de ve Dünyada
Medya Gerçeği, Tokat: Gaziosmanpaşa
Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü (Yayına hazır
kitap).
ARSLAN, A. (1999), Who Rules Turkey: The Turkish
Power Elite and the Roles, Functions and
Social Backgrounds of Turkish Elites, Guildford:
University of Surrey, Department of
Sociology (PhD Thesis).
JANOWITZ, M. (1971), The Military in the Political
Development of New Nations,
Chicago: The University of Chicago Press.
LEWIS, B. (1961), The Emergence of Modern
Turkey, London: Oxford UP.
MILLS, C.W. (1956), The Power Elite, London:
Oxford University Press.