 |
|
Ekim 2003 | Sayı 9
|
| |
|
ISSN: 1303 - 9814
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
TÜRKİYE'NİN TERÖRİZMLE MÜCADELESİ
|
Necati ALKAN
|
Günümüzde terörizm, özellikle 11 Eylül 2001
tarihinde ABD'deki Dünya Ticaret Merkezi ve
Pentagon'a düzenlenen saldırılardan sonra
üzerinde en çok konuşulan, tartışılan ve çözüm
yolları üretilmeye çalışılan sorunlardan biri
haline gelmiştir.
Ülkemiz ise, 30 yıldan bu yana terörizmin
her türlüsünü yaşamış bir laboratuar ülke
konumunda bulunmaktadır. Bu çerçevede, 1980
öncesinde sağ-sol çatışmasında 5 bini aşkın
gencimiz hayatını kaybetmiş, bir o kadarı
da yaralanmıştır. 1980'den sonra ise 30 bin
insanımız bölücü terör yüzünden yaşamlarını
yitirmiştir. 1990'lı yıllardan itibaren de
dini değerleri istismar eden terör örgütleri
birçok insanımızı öldürerek mezar evlere gömmüştür.
Yapılan araştırmalarda terörün Türkiye'ye
maliyetinin 100 milyar doların üzerinde olduğu
ifade edilmektedir. (1) Dolayısıyla ülkemizde
30 yıldan bu yana görülen, on binlerce insanımızın
ölmesine ve yaralanmasına, yüz binlerce insanımızın
göç etmesine neden olan terör, bütün insanlarımızın
hayatını şu ya da bu şekilde derinden etkilemiştir.
Ülkemizin 30 yıldan bu yana terörizmle mücadele
vermesinin en önemli nedenlerinin sahip olduğu
jeopolitik konumu ve tarihi geçmişi olduğu
söylenebilir. Türkiye sahip olduğu bu özellikleri
nedeniyle tarih boyunca toprakları üzerinde
bazı menfaat beklentileri içinde olan ve kötü
emeller besleyen ülkelerin hedefi olmuş, olmaya
da devam etmektedir. Nitekim bu ülkeler ülkemizde
faaliyet yürüten terör örgütlerine uzun yıllar
eğitim, teşkilatlanma, barınma ve finans sağlama
konusunda yardımcı olmuşlardır. Örneğin, terör
örgütü PKK-KADEK'e kimlerin destek verdiğini
terörist başı Öcalan, dünya kamuoyuna açık
bir şekilde yapılan yargılamasında net olarak
ortaya koymuştur. Buna rağmen terörizm sorunu
ülkemiz açısından "dış düşmanların"
bizi yıkmak için yürüttüğü faaliyetler olarak
algılanmamalıdır. Zira bir virüs zayıf bünyeleri
gider, bulur. Dolayısıyla bir ülke iç bünye
olarak zayıf ise, terörizmi bir silah olarak
kullanan odaklar amaçlarına ulaşabilirler.
Dünden bugüne terörle mücadele bir güvenlik
sorunu olarak algılandığı için, teröristle
mücadelede güvenlik güçlerimiz çok büyük başarılar
elde etmişlerdir. Buna rağmen ülkemizde terör
sorununu tamamen çözüme kavuşturabildiğimizi
söyleyemeyiz. Zira terörizm, bir ülkenin sosyal,
kültürel, ekonomik, psikolojik ve siyasi sorunlarından
beslenmektedir. Bu çerçevede kesin bir sonuç
elde edebilmek için en az güvenlik güçlerimiz
kadar diğer kurumlara da büyük görevler düşmektedir.
Bu makalede ülkemizde yaşanan terörizm faaliyetleri
tarihsel gelişim de dikkate alınarak belirli
bir sınıflama çerçevesinde ele alınacak, ardından
da Türkiye'nin terörizmle mücadelede bugüne
kadar izlediği stratejiler açıklanacaktır.
Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme
yapılacaktır.
1. Türkiye'de Terörizmin Tarihsel Gelişimi
Ülkemizdeki terörizm faaliyetleri; 1970'li
yıllarda başlayan sol-sağ terör, 1980'li yıllardan
sonra ülke gündemine giren bölücü terör ve
1990'lı yıllardan itibaren etkin olmaya başlayan
din motifli terör olarak sınıflandırılabilir.
Günümüzde değişen dünya koşullarına göre isim
ve stratejilerini değiştirerek eylemlerine
azalan ölçüde de olsa devam eden terör örgütlerini
anlayabilmek için tarihsel gelişimlerini çok
iyi analiz etmek gerekmektedir.
1.1. Sol-Sağ Terör
Ülkemizde terörün gelişimi aşırı sol örgütlenmelerle
beraber başlamıştır. Aşırı solun gelişimi
ise, dünya sol örgütlenme çabalarıyla paralellik
göstermektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'ni
göz önünde bulundurarak konuyu ele alacak
olursak, aşırı sol alanında kurulmuş olan
ilk önemli örgüt, Türkiye Komünist Partisi
(TKP)'dir. 10 Eylül 1920 tarihinde Azerbaycan'ın
başkenti Bakü'de kurulan TKP örgütünün Genel
Başkanlığı'na Mustafa Suphi, Genel Sekreterliği'ne
Ethem Nejat seçilmiştir. Kurtuluş Savaşı döneminde
yasal bir nitelik taşıyan TKP, 1925 yılından
itibaren Takrir-i Sükun Kanunuyla yasadışı
hâle gelmiştir. 1920-1960 yılları arasındaki
devrede dönemin tek organize gücü olan TKP,
fazla gelişme alanı bulamamış, kendisini sanat
ve fikir hareketi olarak kamufle etmeye çalışmıştır.
Bunun yanında, üniversite gençliği içerisinde
de dernekler aracılığıyla yan örgütler oluşturarak
faaliyetlerine devam etmiştir. (2)
Türkiye'de Marksist-Leninist faaliyetlerin
alt zemini, TKP'nin yürütmüş olduğu faaliyetlerin
yanında, 1946 yılında çok partili döneme geçişle
birlikte oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde
düşüncelerin daha serbest açıklanabildiği
bir ortamın doğması nedeniyle, sayısız yazar,
Marx'ın, Lenin'in, Mao'nun, Tito'nun ve Latin
Amerika'da faaliyet yürüten Che Guevera'nın
eserlerini Türkçe'ye çevirdiği gibi Sosyalizm
ve Komünizm içerikli eserler yazmışlardır.
Özellikle bu tür kitapların sayısı, çok partili
hayata geçişle birlikte sansürün hafiflemesinden
dolayı, öteki yandan, kitap basımındaki genel
artışın bir sonucu olarak 1960'larda daha
da artmıştır. (3)
Bu eserlerin Türkiye'de 1960'lı yıllardan
sonra başlayacak olan terörizm faaliyetlerinin
ideolojik alt yapısını oluşturduğu söylenebilir.
Bunun yanında, 1961 Anayasası'nın getirmiş
olduğu geniş hak ve özgürlüklerden aşırı sol
örgütler, en iyi şekilde yararlanmışlardır.
(4) Bir yandan TKP yeniden güçlenme çalışmalarını
sürdürürken, diğer yandan da yasal alanda
TKP içerisinde faaliyet gösteren kadroların
öncülüğünde siyasi parti, işçi sendikaları,
öğrenci ve öğretmen kuruluşları oluşturulmasına
çaba harcanmıştır.
Bu çabalar sonucunda 1960-1970 döneminde;
(5)
· Siyasi parti olarak 1961
yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) (6),
· İşçi kuruluşu olarak Devrimci İşçi Sendikalar
Konfederasyonu (DİSK),
· Öğrenci örgütü olarak 1963 yılında Fikir
Kulüpleri (FK), Fikir Kulüpleri'nin
birleşmesiyle de, 1965 yılında Fikir Kulüpleri
Federasyonu (FKF) kurulmuştur. 9-10 Ekim 1969
günü yapılan FKF'nin Olağanüstü Kurultayı'nda
da FKF ad ve tüzük değiştirerek Dev-Genç adını
almıştır. (7)
· Öğretmen örgütü olarak Türkiye Öğretmenler
Sendikası (TÖS) kurulmuştur.
Bütün bu örgütler, birçok yeni başka isimlerle
ortaya çıkan grupların "kuluçka makinesi"
işlevini görmüştür.
Üniversitelerde ilk kurulan örgüt, Fikir
Kulüpleri (FK) olmuş ve daha sonra değişik
üniversitelerin bünyelerinde kurulan bu kulüpler,
Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) çatısı altında
birleştirilmiştir. Bu örgüt, bir süre TİP'e
bağlı bir organ olarak faaliyet göstermiştir.
Bu sıralarda Zeki Baştımar ile birlikte Türkiye
Komünist Partisi üyesi olarak 1952 yılında
yargılanıp mahkum edilenlerden Mihri Belli,
"Milli Demokratik Devrim Stratejisi"ni
ortaya atmıştır. Mihri Belli, Ankara Hukuk
Fakültesi asistanlarından Doğu Perinçek'le
birlikte Fikir Kulüpleri Federasyonu'nu ele
geçirmiş, adını değiştirip Devrimci Gençlik
Federasyonu (Dev-Genç) koymuştur. (8) Bu arada,
Türkiye İşçi Partisi de aynı tarihlerde, "Milli
Demokratik Devrimcilerin" eline geçmiştir.
"Dev-Genç" tam anlamıyla aşırı
sol ihtilâlci metotlarla örgütlenmiş; üniversite,
akademi ve yüksekokullarda işgal konseyleri
kurmuş, bu arada her türlü konuyu istismar
eden bildiriler, demeçler yayınlayarak, basının
ve gençliğin ilgisini çekmeyi başarmıştır.
(9)
Bu gençlik örgütlenmelerinden de anlaşıldığı
gibi, Marksist-Leninist örgütler, 1960'lardan
günümüze kadar lise ve üniversite gençliğini
amaçları doğrultusunda en iyi şekilde kullanmıştır.
Gençlerin haklı ve masum istekleri istismar
edilerek sokaklara dökülmüş, fakülte ve yurtlar
kendilerine işgal ettirilmiştir. 1965-66 yıllarından
itibaren üniversite ve yüksek okullarımızda
masum öğrenci istekleri şeklinde başlatılan
eylemler, 1968-69 yıllarında dersleri boykot
etme, sınavlara girmeme şeklinde devam etmiştir.
(10)
Ancak, boykot ve işgallerden sonra kamuoyundan
bekledikleri ilgiyi ve desteği göremeyen örgütler,
devletin baskılı ve katı tutumunun da etkisiyle,
bu defa kendilerini kamuoyuna güçlü gösterecek
şiddet ve terör eylemlerine yönelmişlerdir.
(11)
Bu çerçevede, Dev-Genç'in içerisinde baş
gösteren fikir ayrılıkları sonucunda art arda
bölünmeler yaşanmaya başladı. Önce Mihri Belli,
son ana kadar sürdürdüğü dengeci tutumunu
bırakarak Yusuf Küpeli ve Mahir Çayan kesimi
ile birleşti. Doğu Perinçek ve arkadaşları
da ayrı bir grup kurdu. Daha sonraları Mahir
Çayan ve arkadaşları Mihri Belli'den de koparak
Türkiye Halkın Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP/C)
terör örgütünü, Doğu Perinçek ve arkadaşları
ise, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi
(TİİKP) örgütünü kurmuşlardır. İstanbul'dan
Ankara'ya gelen Deniz Gezmiş de yerleştiği
ODTÜ'de Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'la birlikte
Türkiye Halkın Kurtuluş Ordusu (THKO) terör
örgütünü kurmuşlardır. (12)
Bu örgütler, 1970'den itibaren sokaklarda
adam öldürme, gasp, soygun ve adam kaçırma
gibi yasadışı eylemlere girişmiş, gittikçe
eylemlerini artıran bu örgütler, özellikle
büyük şehirlerimizde can ve mal güvenliğini,
devletin bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit
etmeye başlamışlardır.
Bu eylemlerin önlenmesi için, 12 Mart 1971'de
bir muhtıra verilmiştir. Bu muhtıra ile birlikte,
o güne kadar büyük bir hızla devam eden terör
hareketlerine karşı çok sert tedbirler alındı.
THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan
ve Hüseyin İnan yakalanarak yargılandılar.
Bunlara verilen idam cezaları infaz edildi.
Sinan Cemgil ve grubu da Nurhak dağlarında
güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmalarda
ölü olarak ele geçirildi. İsrail Başkonsolosu
Efraim Elrom'un kaçırılarak öldürülmesi (8
Mayıs 1971), işadamları Talip Aksoy ve Mete
Has'ın fidye için kaçırılması gibi ses getirici
eylemler gerçekleştiren Mahir Çayan grubunun
bir kısmı ölü, bir kısmı da sağ olarak yakalandılar.
(13) Ancak ordudaki alt rütbeli yandaşlarının
yardımıyla cezaevinden kaçan Çayan ve grubu
30 Mayıs 1972 tarihinde Kızıldere'de güvenlik
güçleri ile yaptıkları çatışmada ölü olarak
ele geçirildi. (14)
Bu dönemde sol terörizm faaliyetlerine karşı,
sağ gruplar da 1973 yılından itibaren hızla
legal ve illegal alanda örgütlenmeye başlamışlardır.
Özellikle ülkücü ve akıncı gruplar kurmuş
oldukları gençlik örgütlenmeleriyle sol terör
örgütlerine karşı silahlı bir mücadeleye girmişlerdir.
(15)
Ülkücü kesimin, sol örgütlerin faaliyet gösterdiği
ve örgütlenmeye gittiği her alanda örgütlenerek,
bir karşı cephe oluşturduğu söylenebilir.
Nitekim ülkücüler, gördükleri siyasi desteğin
etkisiyle (16), devletin tek koruyucusu olarak
kendilerini görmüşler ve 1980 askeri darbesine
kadar, bazı terörizm faaliyetlerinin içerisinde
yer almışlardır.
Bu dönemde ülkücü kesimde sol örgütlerde
olduğu gibi illegal herhangi bir örgütlenme
görülmemiştir. Bununla birlikte (17);
· Esir Türkleri Kurtarma
Ordusu (ETKO),
· Türk İntikam Tugayı (TİT),
· Türkiye İntikamcı Bozkurtlar Ordusu (TİBO),
· Türk Yıldırım Komandoları (TYK) gibi çeşitli
illegal örgüt isimleri ortaya çıkmıştır.
Ancak, bunlar bir örgütlenme değil, eylemler
sonrası kullanılan isimler olmuştur.
Sağ gruplar içerisinde değerlendirilen ve
dini istismar eden Akıncılar Derneği'ne bağlı
bazı gruplar da legal ve illegal alanlarda
örgütlenerek faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Akıncı gruplar, görüşlerini orta öğrenim gençliği
arasında yaymak ve söz konusu kesimi organize
etmek amacıyla,1977 yılında Akıncılar Derneği
(AK-DER) bünyesinde, Akıncı Liseliler adı
altında yasadışı bir örgüt kurarak faaliyet
yürütmüşlerdir. (18)
Güvenlik güçleri, 12 Mart Muhtırası'ndan
sonra yasadışı örgütlere karşı düzenledikleri
art arda operasyonlarla geçici de olsa ülkemizde
huzur ve güvenliği sağlamışlardır. Ancak,
"Türkiye'nin düzenini yıkmak, rejimini
Marksist-Leninist doğrultuda değiştirmek isteyen
mahkum militanlar, 18 Mayıs 1974'de devrin
hükümeti tarafından alınan kararla, parlamentodan
geçirilerek çıkarılan ve daha sonra Anayasa
Mahkemesi tarafından genelleştirilen 'af'
ile birlikte serbest bırakıldılar." (19)
Genel af ile birlikte cezaevlerinden çıkan
militanlar, geçmişten aldıkları dersle daha
tecrübeli, bilinçli, planlı ve programlı bir
şekilde faaliyetlerine tekrar başladılar.
Fakat, bu defa Marksist-Leninist hareketlere
karşı, sağ kesimin de örgütlenmesiyle ülkemiz,
hızla sağ-sol çatışmasının içerisine sürüklendi.
Bu dönemde beş bini aşkın gencimiz bir hiç
uğruna hayatlarını kaybetmiştir.
Ünlü militanlardan Haluk Kırcı, dönemin tanıklarından
biri olarak kaleme aldığı hatıralarında sağ-sol
çatışmasında bir figüran olarak nasıl kullanıldıklarını
şöyle anlatıyor:(20)
"...Sonraki yıllarda Mamak Askeri Cezaevinde
yatarken, birçok solcu genci tanıma imkânım
oldu. Hepimiz üç aşağı beş yukarı, aynı sosyo-ekonomik
kesimlerin ve dar çevrelerin ezilmiş, horlanmış
çocuklarıydık. Hepimizin anası, babası, eğitimi,
yaşantısı, geliri, giyimi birbirine benziyordu.
Yani kör kuyularda yetişmiş çiçeklerden farkımız
yoktu. Hepimizin rengi, dokusu, yaprağı ve
kökü aynıydı. Fakat hayatın cilvesine bakın
ki; hem birbirimizle savaşır, hem de aynı
kaderi paylaşır olmuştuk. İşin daha ilginç
yanı ise, bizi dipsiz kuyulara atanların ve
böylelikle toplumu kurtardıklarını zannedenlerin
halleriydi."
1978 ve 1979 yıllarında hızını iyice artıran
terör hareketleri, "sağ" ve "sol"da
ki kamuoyunca tanınan politikacı, gazeteci
ve yazarlara yöneldi. Nitekim "sağ"dan
İlhan Egemen Darandelioğlu, Hamit Fendoğlu,
Gün Sazak; "sol"dan da Ümit Kaftancıoğlu,
Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi gibi tanınmış
aydın, politikacı ve gazeteciler öldürüldü.
Yine bu yıllarda terör, mezhep ayrılıklarını
kışkırtıcı sebep olarak kullanıldı. Kahramanmaraş
ve Çorum'da meydana gelen olaylarda bir çok
insan öldü ve yaralandı. (21)
Bütün bu yaşananlardan sonra, siyasi iktidarların
ülkedeki huzur ve güveni sağlayamamalarının
bir sonucu olarak, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi
oldu. Müdahaleyle birlikte sol, sağ ve bölücü
terör örgütlerine mensup sayısız militan yakalanarak
cezaevine kondu. Bir kısmı güvenlik güçleriyle
girdikleri çatışmalarda ölü olarak ele geçirildi.
Bir kısmı da, müdahaleyi önceden sezerek yurtdışına
kaçmayı başardı.
12 Eylül askeri müdahalesinden sonra sol
terör örgütleri uzun süre kendini toparlayamadı.
Ülkücü kesim de sol terör örgütlerine karşı
verdiğini düşündüğü mücadelede destek beklerken
çok büyük darbe aldı. Elemanlarının birçoğu
liderleriyle birlikte cezaevlerine kondu.
Bundan dolayı ülkücü kesim 1980 sonrasında
bu tür faaliyetlerine tamamen son vermiştir.
Sol terör örgütleri ise, aldıkları bu büyük
darbenin etkisiyle içlerinde sayısız bölünme
yaşadılar. Bundan dolayı 1990'lı yıllara kadar
ciddi herhangi bir eylem gerçekleştirememişlerdir.
Sol terör örgütleri, tekrar toparlanabilmek
ve eski eylem gücüne ulaşabilmek için 1988
yılından itibaren büyük şehirlerde önceleri
öğrenci derneklerini ele geçirip üniversitelerdeki
yemekleri ve dersleri boykot etme gibi propaganda
türü öğrenci eylemlerini organize ederek illegal
alanda taban oluşturma ve eleman kazanma faaliyetlerine
başlamışlardır. Bu toparlanma sürecinden sonra
DEV-SOL (şimdilerde DHKP/C), TKPML/TİKKO (şimdilerde
MKP), TDKP, TKEP/L, TİKB örgütleri eylemlerine
tekrar başlamışlardır. Ancak, güvenlik güçlerinin
özverili çalışmaları, bilgi birikimi ve kazandığı
yeni teknolojik imkanlar sayesinde bu örgütlerin
eylemleri bitme noktasına getirilmiştir. (22)
Günümüzde ise özellikle F Tipi Cezaevlerine
geçişle birlikte bu örgütlerin eylemleri tamamen
azalmıştır. F Tipi Cezaevlerine geçilmeden
önce terör suçundan tutuklu ve hükümlü bulunan
militanlar, koğuş tipi cezaevlerinde kalıyorlardı.
Dolayısıyla terör örgütleri bu tip bir yapılanmada
cezaevlerini bir okul olarak kullanıyor, hatta
birçok eylemi cezaevlerinden yönlendiriyorlardı.
Son günlerde DHKP/C, MKP ve MLKP terör örgütlerinin
pek etkin olmamakla birlikte bomba koyma,
pankart asma, bildiri dağıtma vb. eylemlerde
bulundukları gözlenmektedir.
1.2. Bölücü Terör
Ülkemizdeki bölücülük faaliyetlerini 1800'lü
yıllara kadar dayandırmak mümkündür. Bu dönemdeki
bölücülük faaliyetleri ve Kürt isyanlarının
dış sebepleri, İngiliz, Fransız ve Rus kışkırtmaları
ise; iç sebepleri de, zorunlu askerlik ve
vergi olayıdır. (23)
Bu yüzden, yalnızca 1806-1912 yılları arasında,
aralıklı bir şekilde, 12 Kürt isyanı yaşanmış
ve her biri büyümeden önlenmiştir. (24) Cumhuriyet
döneminde ise, 1924-1940 yılları arasında,
25 Kürt isyanı yaşanmıştır. (25)
1950'lerden sonra ise, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu bölgelerinde aşiret ileri gelenleri,
yaşlı kuşağa mensup sözde aydınlar, medrese
kökenli din görevlileri, Molla Mustafa Barzani'ye
olan hayranlıklarından dolayı, "Kürt
Milliyetçisi" görüşlerini benimseyen
T-DKP'nin çatısı altında bir araya gelirken;
genellikle üniversitelerde okuyan Doğu ve
Güneydoğu Anadolu gençlik kesimi de TİP, FKF,
Dev-Genç gibi Marksist-Leninist örgütler içerisinde
yerini almıştır. (26) Dolayısıyla bu dönemde,
bölücülük faaliyetlerinin aşırı sol örgütlerin
içerisinde yürütüldüğü söylenebilir.
Ancak, ilerleyen zaman içerisinde "Kürt
Milliyetçiliği" ile Marksist-Leninist
düşüncelerin sentezinden oluşan ideolojik
fikirleri benimseyenlerin, 1969 yılından itibaren
Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) ismiyle
dernekler kurdukları ve bu derneklerin içerisinde
faaliyet yürüttükleri görülmüştür. Üniversiteli
gençliğin, özellikle de doğu kökenli gençlerin
örgütlendikleri DDKO'nun en belirgin özelliği,
1970'li yıllardan itibaren, gelişen Marksist-Leninist
Kürt hareketleri için ideolojik ve kitle zemini
hazırlamış olmasıdır. (27) 12 Mart Muhtırasıyla
birlikte DDKO'lar kapatılmış ve bir çok üyesi
ise tutuklanmıştır. (28)
Günümüzde faaliyetleri azalan ölçüde de olsa
devam eden TKSP, RNK, KUK KOİP, KAWA ve PKK
gibi örgütler, doğrudan ya da dolaylı olarak
Türk sosyalist grupların bağrından çıkmışlardır.
(29) Bundan dolayı bölücü örgütlerin ideolojik
zeminini Marksist-Leninist felsefe oluşturmaktadır.
12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile ülkemizde
terör, geçici de olsa büyük ölçüde kontrol
altına alınmıştır. Ancak, 1970'li yıllarda
sol terör örgütlerin içerisinde filizlenen
bölücü hareketlerle terör, tekrar Türkiye'nin
gündemine girmiştir. 15 Ağustos 1984'de Eruh
ve Şemdinli baskınlarıyla terör örgütü PKK
faaliyetlerine başladığını ilan etmiştir.
(30) Bu tarihten itibaren bölücü terör Türkiye'nin
bir numaralı sorunu haline gelmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini Türkiye'den
ayırarak, İran, Irak ve Suriye toprakları
üzerinde Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda
bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmayı amaçlayan
PKK (31), ilk başlarda yöre halkı tarafından
pek tasvip görmemiştir. Örgüt bu durumu aşmak
için, bölgenin sosyal ve ekonomik bir takım
eksikliklerini istismar ederek propaganda
faaliyetlerine başlamıştır. Güvenlik güçlerinin
yapmış olduğu bir takım bireysel hatalar da,
halkın gözünde PKK lehinde olumlu bir havanın
oluşmasını sağlamıştır.
Terör örgütü PKK, çok kısa bir zamanda yurtiçi
ve yurtdışından maddi ve manevi destek almayı
başarmıştır. Özellikle, Adana Antlaşması'nın
(32) imzalandığı 20 Ekim 1998 tarihine kadar
Suriye, PKK'nın en önemli koruyucusu olmuştur.
Suriye'nin yanında Yunanistan da terör örgütü
PKK'ya hem lojistik destek sağlamış, hem de
militanlarının eğitiminde yardımcı olmuştur.
Bunun en önemli kanıtı, Abdullah Öcalan'ın,
Kenya'da yakalanmadan önce Yunanistan Büyükelçiliği'nde
saklanmasıdır. Bu dönemde Türkiye üzerinde
tarihi bir takım emelleri olan Rusya, İran,
Ermenistan ve Bulgaristan gibi komşu ülkelerin
de zaman zaman PKK'ya destek verdiğini Öcalan,
tüm dünyaya açık olarak yapılan yargılamasında
ifade etmiştir.
Terör örgütü PKK, yurtiçi ve yurtdışında
aldığı bu yardımlarla sayısız terör eyleminde
bulunmuştur. Bu eylemleriyle özellikle 1995
yılına kadar Türkiye'yi ekonomik, sosyal ve
kültürel açıdan yıpratmayı başarmıştır. Bundan
en büyük zararı Türkiye'nin doğusundan batısına
yaşan tüm insanlarımız görmüş ve halen de
görmeye devam etmektedirler.
Terör örgütü PKK faaliyetlerine başladığında,
güvenlik güçlerimizin hazırlıksız yakalandığı
söylenebilir. Zira, terör örgütü PKK, küçük
birliklerle vur kaç taktiği uygulayarak sivil,
asker ve polis demeden vatandaşlarımızı öldürüyordu.
Bunun karşısında güvenlik güçlerimiz de düzenli
birliklerle mücadele etmeye çalışıyorlardı.
Bu dönemde terör örgütü PKK'nın ideolojisi,
amacı, stratejisi ve terör taktikleri çözülene
kadar çok zaman kaybedildiğini konunun uzmanları
ifade ediyorlar. (33) Nitekim, 1990'lı yıllara
gelindiğinde jandarma ve polisin terör birimleri
oyunu kuralına göre oynamayı öğrendi. Bunun
bir sonucu olarak PKK, Doğu ve Güneydoğu Anadolu
bölgelerinde arka arkaya düzenlenen operasyonlarla
nefes dahi alamayacak bir düzeye getirildi.
PKK'nın devlet aleyhinde yürütmüş olduğu propagandalara
karşı, bölge halkını bilinçlendirmek amacıyla
devletin bütün kurumlarıyla harekete geçildi
ve bölge halkının PKK'ya vermiş olduğu destek
büyük ölçüde önlendi.
Terör örgütü PKK, bölgedeki sıkışmışlığını
aşmak ve halkın desteğini kazanabilmek amacıyla,
kendini ilk faaliyetlerine başladığı günden
itibaren Marksist-Leninist bir örgüt olarak
ilan ettiği halde din istismarına başlamıştır.
Bununla arzuladığı sonuca ulaşamayan örgüt,
bu defa çaresizliğin bir ilacı olan intihar
saldırılarına başvurmuştur. İntihar saldırılarıyla
da umduğunu bulamayan örgüt, 1996 yılında
DHKP/C terör örgütü ile protokol imzalayarak
Karadeniz'e açılmaya çalışmış, ancak, bu girişimler
de sonuçsuz kalmıştır. (34)
Güvenlik güçlerinin geliştirmiş olduğu yeni
mücadele yöntemleri karşısında içine düştüğü
çaresizliği bir türlü aşamayan örgütte, örgüt
içi isyanlar başlamıştır. (35) Bunun sonucunda
güvenlik güçlerinin düzenlemiş oldukları nokta
operasyonlarla önce örgütün ikinci adamı olarak
kabul edilen Şemdin Sakık, Kuzey Irak Bölgesi'nde
Genel Kurmay Başkanlığı'na bağlı Özel Kuvvetler
tarafından yakalanarak Türkiye'ye getirilmiştir.
(36) Suriye'ye uygulanan psikolojik harekat
faaliyetleriyle de Abdullah Öcalan, bu ülkeden
sınır dışı edilmiş, sırasıyla Rusya, İtalya,
Yunanistan ve en son olarak da Kenya'ya gitmiştir.
Kenya'da yapılan özel bir operasyonla 16 Şubat
1999 günü yakalanan Öcalan, Türk adaletine
teslim edilmiş ve tüm dünyaya açık olarak
yapılan yargılanmasında, idama mahkum edilmiştir.
(37) Ancak bu karar, Öcalan'ın Avrupa İnsan
Hakları Müracaatından dolayı ertelenmiş, daha
sonra TBMM tarafından çıkarılan yeni yasalar
çerçevesinde cezası müebbet hapse çevrilmiştir.
Terör örgütü PKK, Öcalan yakalandıktan sonra
02-23.01.2000 tarihleri arasında Olağanüstü
7. Kongresi'ni gerçekleştirerek aldığı bazı
kararları, 09.02.2000 tarihinde bir bildiri
ile kamuoyuna duyurmuştur. Alınan bu kararlarda,
"Demokratik Cumhuriyet ve Barış Projesi"
adı altında yeni bir program oluşturulduğu
ve bununla Kürt sorununun çözülmesi için,
Türkiye'nin demokratik dönüşümünün sağlanması
amaçlandığı ifade edilmektedir. (38) Örgüt
bununla da yetinmeyip, 8. Kongresi'nde ismini
Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi (KADEK)
olarak değiştirmiştir. (39)
Bugünkü gelinen noktada terör örgütü PKK-KADEK,
başı Öcalan'ın yakalanmasıyla birlikte hedef
ve stratejisini değiştirmiştir. Bu bağlamda
örgütün, silahlı mücadele yöntemlerini bırakarak,
yasal oluşumlarla siyasal alanda mücadele
yöntemleri geliştirdiği söylenebilir. (40)
Ancak, terör örgütü PKK-KADEK'in silahı tamamen
bıraktığı söylenemez. Nitekim, Kuzey Irak
Bölgesi'nde 4-5 bin militanını eğitmeye devam
ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla terör örgütü
PKK, Türkiye'nin en önemli tehdit unsurlarından
biri olmaya devam etmektedir.
Ayrıca, yasal zeminlerde faaliyet yürüten
bir örgüte karşı mücadele vermenin, silahlı
mücadele veren bir örgüte karşı yürütülenden
daha zor olduğu, konunun uzmanları tarafından
ifade edilmektedir. Bu bağlamda, terör örgütü
PKK-KADEK'in yeni faaliyet stratejilerine
karşı, toplumumuzun tüm kesimlerine büyük
görevler düşmektedir.
1.3. Din Eksenli Terör
Ülkemizde radikal İslam'ın yayılmasında ve
dini istismar eden terör örgütlerinin ortaya
çıkmasında en büyük etkenler; İran'da 1979
yılında Şahlık rejiminin yıkılarak yerine
dini esaslara dayalı devlet düzenine geçilmesi
(41) ve Türkiye'deki İslami anlayışlardan
büyük ölçüde farklılıklar göstermesine rağmen,
özellikle Mısır ve İran kaynaklı eserlerin
Türkçe'ye tercüme edilmesi (42) olmuştur.
Bunun yanında İran'ın Şii temele dayanan
dini anlayışını "Devrim İhrâcı Politikaları"
çerçevesinde yayma çalışmalarıyla, ülkemizde
dini gruplar arasında "Siyasal İslam"
kavramı tartışılmaya başlandı. Esasen İran'ın
Şii Müslümanlığı ile Türklerin yaşadığı Müslümanlık
arasında temelde çok büyük farklılıklar bulunmaktadır.
Örneğin, İranlı bir yazar olan Mutahhari,
İslam dinini, "Kan, ihtilal, göz yaşı
ve cihat dini" şeklinde tarif etmektedir.
Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi
Türk din bilginleri de İslamiyet'i, "Sevgi,
kardeşlik, hoşgörü ve müsamaha" dini
olarak algılayarak yaşamış ve anlatmışlardır.
(43)
Ülkemizde özellikle 1980'li yıllardan sonra
İslam dinini kan, savaş ve ihtilalle bütünleştiren
Ortadoğu kökenli örgütlerin yayınlarından
ve faaliyetlerinden etkilenen Hizbullah, İHÖ,
İBDA/C, AFİD/İCB, Vasat, (44) Tevhid Selam/Kudüs
Ordusu gibi terör gruplarının faaliyetleri
söz konusu olmuştur. Özellikle Tevhid Selam/Kudüs
Ordusu adlı terör örgütü 1990-91-92 yıllarında
Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve
Ahmet Taner Kışlalı'yı düzenlediği eylemlerle
öldürmüştür. (45) Bu eylemler, aydınlatılana
kadar "faili meçhul" eylemler olarak
kalmış, ancak güvenlik güçlerinin özverili
çalışmaları sonucunda bu örgüte mensup militanlar
yakalanarak cezaevine gönderilmişlerdir. İBDA/C,
AFİD/İCB ve Vasat terör örgütlerinin ise militanlarının
birçoğu cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunduklarından
dolayı herhangi bir eylemleri bulunmamaktadır.
Bu örgütlerin içerisinde Hizbullah terör
örgütü tehdit olma niteliğini hala korumaktadır.
Bundan dolayı örgütün tarihsel gelişimine
özet olarak yer verilecektir.
1980'li yılların başında, Diyarbakır'da Abdulvahap
Ekinci'ye ait Vahdet Kitapevi etrafında bir
araya gelen Abdulvahap Ekinci, Ahmet Tufan,
M. Fidan Güngör, Hüseyin Velioğlu ve Veysi
Kaykaç isimli şahıslar tarafından Hizbullahi
düşüncenin temelleri atılır. (46)
Zaman içerisinde liderlik konusu ve fikir
ayrılıkları nedeniyle Vahdet Kitapevi etrafındaki
oluşumdan kopmalar meydana gelmiş ve ilk olarak
1981 yılında M. Fidan Güngör, Menzil Kitapevini
açarak Menzil gurubunu oluşturmuştur. Ardından,
1982 yılında Hüseyin Velioğlu da Vahdet Kitapevi
çevresinden ayrılarak İlim Kitapevini açarak
faaliyetlerine başlamıştır. (47) Bir süre
birlikte faaliyet yürüten Hüseyin Velioğlu
ile Fidan Güngör, 1987'ye doğru liderlik temelinde
baş gösteren çatışma sonucunda, birbirlerinden
tamamen ayrılmışlardır. Bu ayrılıktan hemen
sonra Hizbullah/İlim ve Hizbullah/Menzil grupları,
Güneydoğu Bölgesi'nde stratejilerini belirleyerek
hızla örgütlenme ve taban oluşturma faaliyetlerine
başlamışlardır. (48)
Terör örgütü PKK, 1990'lı yıllardan sonra
güvenlik güçlerinin geliştirdiği yeni mücadele
yol ve yöntemleri sonucunda, bölgedeki sınırlı
sayıdaki halk desteğini kaybetmeye başlamıştı.
Bunun üzerine halkın desteğini kazanabilmek
amacıyla, kendisini Marksist-Leninist bir
örgüt olarak ilan etmesine rağmen,"Kürdistan
Mollalar ve İmamlar Birliği, Kürdistan Dindarlar
Birliği, Kürdistan İslami Hareketi, Kürdistan
Din Yayanlar Birliği, Kürdistan İslam Partisi"
gibi yeni yan örgütler kurmuştur.
Ayrıca, bölgede her geçen günle birlikte
güçlenerek PKK'nın tabanını kendine çekmeye
başlayan Hizbullahi gruplara karşı, silahlı
saldırılara başlamıştır. Bu çerçevede PKK,
1991 yılında Nusaybin'deki Hizbullah örgütü
ileri gelenlerinden Sabri Karaaslan'ın evine
silahlı baskın düzenleyip kendisini ve eşini
öldürmüştür. Hizbullah/İlim gurubu da bu olaya,
03.01.1991 günü, İdil İlçe Merkezi'nde, PKK
yanlısı Mihail Bayro isimli şahsı öldürerek
misillemede bulunmuştur. Bu olaylardan sonra,
her iki terör örgütü mensupları arasında önce
okullarda ve sokak aralarında başlayan karşılıklı
sopalı ve satırlı saldırılar, sonraki yıllarda
silahlı çatışmalar şeklinde yaygınlaşıp tırmanmıştır.
(49) Kamuoyu Hizbullah diye bir terör örgütünün
ismini ilk defa bu çatışmalar sonucunda öğrenmiştir.
1991-1995 yılları arasında PKK-Hizbullah
çatışması sonucunda 700'e yakın insan hayatını
kaybetmiştir. 1993 yılında maksimum seviyeye
çıkan bu çatışmalarda, 500 PKK militanı, 200
de Hizbullah/İlim gurubu militanı ölmüştür.(50)
Hizbullah/İlim grubu, bu çatışmalar sonucunda
PKK'yı sindirerek, bölgede tek hakim güç haline
gelmiştir.
Hizbullah/İlim grubu ile PKK arasında çatışmalar
sürerken Hizbullah/Menzil grubu, İlim grubunu
tebliğ aşamasında silahlı faaliyetlere başladığından
dolayı eleştirmiş, bunun üzerine daha önceden
varolan fikir ayrılıkları iyice derinleşerek,
1993 yılında yerini silahlı çatışmalara bırakmıştır.
Bu çatışmalar sonucunda her iki taraftan da
200'e yakın militan ölmüştür. İlim grubu mensubu
militanlarca, 1995 yılında, Menzil grubunun
siyasi kanat sorumlusu M. Fidan Güngör'ün
kaçırılması ve dini kanat sorumlusu Molla
Mansur Güzelsoy'un da, 10.01.1996 yılında
İran'da geçirdiği bir rahatsızlık sonucu ölmesi
üzerine, Menzil grubunun faaliyetleri durma
noktasına gelmiştir. Bugün Menzil grubunun
herhangi ciddi bir faaliyeti bulunmamaktadır.
(51) Tüm lider kadrosu tek tek öldürülen Menzil
grubunun tabanı ise, İlim grubuna katılmıştır.
Bu çatışmalar sonucunda galip çıkan İlim grubu
ise, bölgenin tek ve hakim gücü olarak ayakta
kalmıştır. Bu nedenle bundan sonraki anlatımlarımız
bu yönde olacaktır.
Hizbullah İlim grubunun PKK ve Menzil gruplarına
karşı yürüttüğü silahlı faaliyetler üzerine
güvenlik güçleri harekete geçerek, üst üste
düzenledikleri operasyonlar sonucunda, yüzlerce
örgüt militanı ile sempatizanını gözaltına
almıştır. Bir örgüt evinde ele geçirilen bilgisayar
disketlerinde Hizbullah militanlarının her
türlü kimlik bilgisine ulaşan polis, itirafçıların
da yardımıyla örgütün bölgedeki faaliyetlerini
büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir. Çoğu
örgüt mensubunun deşifre olması üzerine Güneydoğu
Bölgesi'nde sıkışan örgüt, Batıya hicret kararı
almış ve uygulamıştır. (52)
Batı illerine hicret etme kararı üzerine
İstanbul'a gelen örgüt elemanlarının, bazı
işadamları ile Zehra Vakfı Başkanı İzzettin
Yıldırım'ı peş peşe kaçırması üzerine, dikkatler
tekrar Hizbullah terör örgütü üzerine yoğunlaşmıştır.
Kaçırılan işadamları ile İzzettin Yıldırım'ın
izini süren polis, 17 Ocak 2000 günü örgütün
karargah olarak kullandığını tespit ettiği
Beykoz'daki villaya bir operasyon düzenlemiştir.
Çıkan çatışmada örgütün lideri Hüseyin Velioğlu
ölü, Cemal Tutar ve Edip Gümüş de sağ olarak
ele geçirilmiştir. Bu operasyon sonucunda
ele geçen örgüt arşivi değerlendirilerek,
tüm Türkiye'de geniş çapta operasyonlar yapılmıştır.
(53)
Gerçekleştirilen bu operasyonlar sonucunda
yakalanan örgüt militanlarının sorgularından
elde edilen bilgiler çerçevesinde, öldürülen
sayısız insanın cesetleri bulunmuştur. Ayrıca,
örgütün cihat aşamasında Türkiye çapında başlatacağı
eylemlerde kullanmak üzere hazırladığı cephanelikler
de ele geçirilmiştir.
Hüseyin Velioğlu'nun öldürülmesi ve bir çok
militanın yakalanarak cezaevine konulması
üzerine uzun süre sessiz kalan örgüt, 24 Ocak
2001 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürü A.
Gaffar Okkan'a düzenlediği suikastla bir kez
daha adını kamuoyunun gündemine taşımıştır.
(54) Günümüzde örgütün faaliyetleri birçok
militanı cezaevinde tutuklu ve hükümlü olduğundan
dolayı azalan ölçüde de olsa devam etmektedir.
2. Türkiye'nin Terörle Mücadelede İzlediği
Stratejiler
Teröristlerin özel politikaları, stratejileri
ve taktikleri olduğu için, terörle mücadelede
ayrı bir politika ve bu politikaya uygun strateji
ve taktik belirleme zorunluluğu vardır. (55)
(56) Bu çerçevede Türkiye, terörle mücadelede
izlediği yöntem, taktik ve stratejileri, zaman
içerisinde karşılaştığı zorluklar, geçmişten
edindiği tecrübeler ve terörizm sorunu yaşayan
ülkelerden elde ettiği bilgiler çerçevesinde
geliştirmiştir.
Bu çerçevede, ülkemizde bir yandan şiddetin
önlenmesi için, güvenlik güçlerimiz tarafından
terör örgütlerine karşı operasyonlar düzenlenirken,
diğer yandan da terörizmin bataklığını kurutmak
için hızla ekonomik, sosyal, kültürel yatırımlara
girişilmiştir.
Operasyonel faaliyetleri destekleyerek şiddet
eylemlerini önlemek için yürütülen faaliyetler
şöyle sıralanabilir: (57)
1. Terörle Mücadele Kanununun
çıkarılması,
2. Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi Başkanlığı'nın
kurulması,
3. Özel Harekat Dairesi Başkanlığının kurulması,
4. İstihbarat hizmetlerinin teknolojik olarak
yenilenmesi ve personelinin sürekli eğitilmesi,
5. Terörle mücadelede görevli personelin eğitimine
önem ve özen gösterilmesi,
6. Güvenlik güçlerinin personel, araç, gereç
ve teçhizat yönünden güçlendirilmesi,
7. Kurumlar arası ve birimler içi işbirliğinin
geliştirilmesi,
8. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin özellikle terör
örgütü PKK-KADEK'le mücadelede yeni birimler
oluşturması,
9. Geçici Köy Koruculuğu sisteminin kurulması,
10. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin Kurulması,
11. Sınır güvenliği tedbirlerinin artırılmasıdır.
Terörle mücadelede orta ve uzun vadede izlenen
stratejiler ise şöyle ifade edilebilir:
1. Terörizmin arka planını
oluşturan ekonomik, sosyal, kültürel, eğitsel
ve psikolojik sorunların çözülebilmesi için
projeler hazırlanarak hayata geçirilmiştir.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Bölgesel
Ekonomik Kalkındırma Projesi ve Köy-Kent Projesi
bunlara örnek olarak verilebilir.
2. Terörle mücadelede en
önemli unsurlardan biri halkın desteğinin
sağlanmasıdır. Çünkü hiçbir terör örgütü,
arkasında halk desteği olmadan uzun süre varlığını
sürdüremez. (58) Su, balık için neyi ifade
ediyorsa, halk da terör örgütleri için aynı
anlamı ifade eder. Terörle mücadelede teröristlerin
mutlaka halktan tecrit edilmesi gerekmektedir.
Halkın desteğinin kazanılabilmesi için güvenlik
güçlerimiz tarafından huzur toplantıları,
konferans, seminer, panel, sempozyumlar düzenlenmiş
ve radyo televizyon programları hazırlanmıştır.
3. Terör örgütlerini ayakta
tutan bazı unsurlar vardır. Bunlar; ideoloji,
para, iç-dış destek ve eleman olarak ifade
edilebilir. Uzun dönemde terör örgütlerinin
ortadan kaldırılabilmesi için teröristlerin
ideolojilerinin araştırılarak analizlerinin
yapılması gerekmektedir. (59) Salt güvenlik
tedbirleriyle yürütülen mücadele yöntemleri
kısa vadede göz ile görülen bir başarı sağlamış
olsa bile uzun vadede terörü oluşturan ortamın
ve ideolojinin varlığı terörün devamını sağlamaktadır.
Bu nedenle terörizmle uzun ve kısa vadede
yürütülmesi gereken mücadele yöntemlerinden
biri de terör örgütlerini ayakta tutan ideolojileri
üzerine olmalıdır. Bu çerçevede, son yıllarda
geç kalınmış olmakla birlikte terör örgütlerinin
inançları ve ideolojilerinin anlaşılabilmesi
için üniversitelerle işbirliği sağlanarak,
sayısız sempozyum ve paneller düzenlenmiştir.
Elazığ Fırat Üniversitesi ve İl Emniyet Müdürlüğü'nün
düzenlemiş olduğu "Güvenlik ve Huzur
Sempozyumları" buna en iyi örnektir.
Bunun yanında üniversitelerimizde yüksek lisans
ve doktora yapan birçok öğrenci tezlerini
terörizmin değişik boyutları üzerine yapmaları
konusunda teşvik edilmektedir. Nitekim yapılan
bu teşvikler sonucunda terörizmin değişik
boyutları üzerine yazılmış yüzün üzerinde
tez bulunmaktadır. (60)
4. Günümüzün yükselen en
büyük değeri insan haklarıdır. Terörle mücadelede
uyulması gereken kurallardan biri de insan
haklarına saygıdır. Ülkemiz, insan haklarını
ihlal şikayetleri ve davalarının önüne geçebilmek
için güvenlik güçlerini sürekli eğitmekte
ve insan hakları konusunda teknolojinin her
dalını kullanmaktadır. Bu çerçevede, terörle
mücadele veren güvenlik kuvvetlerinde Şube
Müdürlüğü ya da Daire Başkanlığı düzeyinde
İnsan Hakları birimleri kurularak faaliyete
geçirilmiştir.
5. Terörle mücadelede en
önemli unsurlardan biri de medyadır. Çünkü
terör örgütleri propaganda ile doğar ve propaganda
ile yaşamlarını devam ettirirler. Bu nedenle
medya terör haberlerini sunarken, terör örgütlerinin
propagandasını yapıyormuş izlenimini verecek
şekilde sunmamalı, olayları abartarak toplumda
korku, kaygı ve güvensizlik duygularının hakim
olmasına neden olmamalıdır. (61) Bu çerçevede
güvenlik güçleri ve medya mensupları sık sık
bir araya gelmiş ve yapılan yanlışlar tartışılarak
düzeltilmeye çalışmıştır. Nitekim son yıllarda
medya mensuplarını terör haberlerini çok bilinçli
ve düzeyli bir şekilde vermeye özen gösterdiği
gözlenmektedir.
6. Yapılan araştırmalarda
terör örgütlerinin insan kaynağı olarak 14-25
yaş grubundaki gençleri kullandığı tespit
edilmiştir. (62) Gençlik bir insanın yaşamında
en kritik dönemlerden biridir. Bunu bilen
terör örgütleri, özellikle gençlerin psikolojik
özelliklerini kullanarak örgütlerine çekmekte
ve beyinlerini ideolojileri doğrultusunda
yıkayarak her türlü eylemde kullanmaktadırlar.
Bir örgüte farkında olmadan çekilen bir genç,
pişman olup da örgütten ayrılmak istediğinde
ise tehdit ve baskılar sonucunda bir daha
o örgütten çıkamamaktadır. Terör örgütlerinin
elinde yaşamlarını yitiren gencecik insanlarımızın
terör örgütlerinin eline düşmemeleri için,
özellikle lise ve üniversite gençliğine terör
örgütlerinin eleman kazanmada kullandığı yöntemleri
anlatan kitap, kitapçık, broşür ve afişler
hazırlanarak düzenlenen konferans ve seminerlerde
dağıtılmakta, uzmanların katıldığı radyo ve
televizyon programları yapılmaktadır.
7. Terör örgütleri içerisinde
faaliyet yürüten gençleri topluma yeniden
kazandırabilmek amacıyla, yedi kez "Bazı
Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere
Dair Kanun" ve en son olarak da "Topluma
Kazandırma Kanunu" çıkarılarak uygulamaya
konmuştur.
8. Türkiye'de uzun yıllar
terör örgütlerinin eğitim, lojistik destek
ve eylemlerin yönlendirildiği önemli merkezlerden
biri de cezaevleriydi. Terör suçundan tutuklu
ve hükümlü olan örgüt mensupları koğuş tipi
cezaevlerinde kalıyorlardı. Sempatizan konumunda
cezaevine giren bir örgüt mensubu, militan
olarak cezaevinden çıkıyordu. Örgütler isteklerini
kabul ettirebilmek için isyan, boykot, açlık
grevi ve ölümü orucu vb. her türlü eylemi
düzenliyorlardı. Kısacası örgüt mensuplarını
cezaevlerinde kontrol etmek mümkün değildi.
Örgütlerin cezaevlerinde sağladıkları bu avantajları
ortadan kaldırabilmek için "Hayata Dönüş
Operasyonu" düzenlenmiş ve örgüt mensupları
yeni inşa edilen F Tipi Cezaevlerine nakledilmişlerdir.
Günümüzde terör örgütlerinin cezaevlerinde
yürüttükleri faaliyetler, F Tipi Cezaevlerine
geçişle birlikte önemli ölçüde azaltılmıştır.
9. Terör örgütlerini ayakta
tutan en önemli unsurlardan biri de uluslararası
bir örgüt ya da devletten aldığı barınma,
eğitim, silah, para ve lojistik destektir.
Günümüzde bir terör örgütü, uluslararası örgütler
ya da devletlerce desteklendiği sürece o örgütün
faaliyetlerini sona erdirmek mümkün görülmemektedir.
Bu çerçevede, terörle mücadelede ortak bir
mücadele anlayışının geliştirilmesi gerekmektedir.
(63) Bunun için;
· Terörizmin tüm dünyaca kabul gören bir
tanımı yapılmalıdır. Çünkü kimi ülkelerce
terör olarak görülen bir olgu başka ülkeler
tarafından şiddet, isyan, gerilla savaşı,
bir etnik grubun kurtuluş mücadelesi veya
düşük yoğunluklu savaş olarak algılanmaktadır.
Bu da terörizmle mücadeleyi güçleştirmektedir.
· Uluslararası terörizmle mücadele birimleri
kurularak faaliyete geçirilebilir.
· Terörizm bir insanlık suçu olduğundan dolayı
bütün dünya ülkelerince kınanmalıdır.
· Terör örgütlerinin finans kaynakları kurutulmalıdır.
· Terörizme destek veren ülkelere ekonomik,
siyasi ve askeri yaptırımlar uygulanmalıdır.
Bu bağlamda ülkemiz, uluslararası toplumun
terörle mücadeleyi amaçlayan bütün gayretlerini
desteklemiş, katkıda bulunmuş ve terörizmin
her çeşidini kınamıştır. Terörizm, organize
suçlar, uyuşturucu madde kaçakçılığı ile mücadeleyi
öngören ve bu alanda 51 ülke ile 117 ikili
ve çok taraflı anlaşmalara taraf olan Türkiye,
uluslararası terörle mücadelede önemli bir
aktördür. Bu çerçevede 1970'li yıllardan günümüze
uluslararası alanda terörizmle mücadelede
kapsayıcı araçlar oluşturan 12 Birleşmiş Milletler
sözleşmesi ve diğer protokolleri imzalayan
ve onaylayan ülkelerden birisidir.
Sonuç
Ülkemizde terörizm, uzun yıllar en önemli
sorunların başında yerini almıştır. Özellikle
son 20 yıl boyunca Türkiye, ekonomik kaynaklarının
önemli bir kısmını terörle mücadeleye ayırmak
zorunda kalmıştır. Bundan dolayı ekonomik,
sosyal ve kültürel yatırımlarını uzun süre
arzuladığı ölçülerde gerçekleştirememiştir.
Türkiye'deki terörün birçok nedeni vardır.
Bunlardan en önemlisi, terörizmin arka planını
oluşturan ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik
ve siyasi sorunlardır. Bu sorunlara günümüzde
de halen kalıcı çözüm yolları üretilebilmiş
değildir. Diğer bir faktör de ülkemizde faaliyet
yürüten birçok terör örgütüne uluslararası
örgütlerin ya da devletlerin verdikleri maddi
ve manevi destektir. 11 Eylül saldırılarına
kadar birçok dünya ülkesi terör örgütlerini
amaçlarına ulaşmada bir araç olarak görüyor,
barınma, eğitim ve lojistik destek sağlıyordu.
Bundan dolayı Türkiye, karşı karşıya kaldığı
sorunu bir türlü muhataplarına anlatamıyordu
veyahut da muhatapları anlamak istemiyorlardı.
11 Eylül saldırılarından sonra bütün dünya
terörizmin ne kadar acımasız ve insanlık dışı
bir yöntem olduğunu görmüştür. Bundan dolayı
birçok dünya ülkesi terörizme karşı tutum
ve davranışlarını değiştirmiş bulunmaktadır.
Bununla birlikte Avrupa Birliği'nin son yayınlamış
olduğu terör örgütleri listesinde PKK-KADEK
terör örgütüne yer vermemesi ilginç bulunmaktadır.
Ülkemiz karşı karşıya kaldığı bütün bu zorluklara
rağmen güvenlik güçlerinin özverili çalışmaları
ve halkımızın da desteğiyle terörizm faaliyetlerini
belirli bir düzeye çekmiş bulunmaktadır. Ancak,
elde edilen bu başarıların kalıcı olabilmesi
için terörizmin arka planını oluşturan ekonomik,
sosyal, kültürel, siyasi ve psikolojik sorunlar
bir an önce çözülmelidir. Bunun yanında özellikle
üniversitelerimizin bünyesinde "terörizm
enstitüleri" kurularak sahip olunan bilgi
birikimi bilimsel bir hale getirilmeli ve
sivil toplum örgütlerinin eliyle terörizm
karşıtı kampanyalar düzenlenmelidir.
Önümüzdeki dönemde, uluslararası destek ve
bağlantıları sürdüğü için terör örgütü PKK-KADEK'in
ülkemiz için bir tehdit olma niteliğini koruyacağı
söylenebilir. Sol terör örgütleri ise, özellikle
F Tipi Cezaevlerine geçişle birlikte eleman
kazanma, örgütlenme ve lojistik destek bulma
konularında önemli ölçüde bir gerileme yaşamıştır.
Bununla birlikte DHKP/C, MKP ve MLKP terör
örgütlerinin ufak çapta da olsa eylemler düzenlemeye
devam ettikleri gözlenmektedir. Din eksenli
terör örgütleri de önemli ölçüde kontrol altına
alınmış bulunmaktadır. Ancak büyük bir çoğunluğu
cezaevlerinde bulunan Hizbullah terör örgütünün
militanları, cezaevlerinden çıktıktan sonra
örgütün silahlı eylemlerine yeniden bir ivme
kazandırabilir.
Kısacası, 30 yıllık tecrübemiz gösteriyor
ki terörizmle mücadele bir bütündür. Yurtiçindeki
ve yurtdışındaki mücadele bu bütünün parçalarıdır.
Bütün insanlığı tehdit eden terör örgütlerinin
faaliyetlerinin, gelişen teknolojik unsurlara
paralel olarak globalleşmesi, terörizm olgusuyla
uluslararası bir mücadelenin önemini kendiliğinden
ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda terörizmle
yurtiçinde verilen mücadeleler, yurtdışı mücadelelerle
de desteklenmelidir.
---------------------------------------------------------------------------------------
1. İbrahim Cerrah, "PKK Terörünün
Sosyoekonomik ve Kültürel Nedenleri",
1. Milletlerarası Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Güvenlik ve Huzur Sempozyumu Bildirileri (Elazığ:
Fırat Üniversitesi Yayınları, 2000), s.396.
2. YÖK, Türkiye'de Anarşi ve Terörün Sebepleri
ve Hedefleri (Ankara: YÖK Yayınları, 1985),
s.83. Bkz. Remzi Balkanlı, Mukayeseli Basın
ve Propaganda (Ankara: Resimli Posta Matbaası,
1962), s. 495.
3. J.M. Landua, Türkiye'de Sağ ve Sol Akımlar
(Çev.: E. Baykal, Ankara: Turhan Kitapevi,
1979), s.31-32.
4. Merih Kiter, Terörizm ve Türkiye
(İstanbul: İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü
İktisat Fakültesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi, 1987), s.26.
5. YÖK, a.g.k., s.84.
6. TİP'in kuruluşu ve faaliyetleri ile ilgili
geniş bilgi için bkz. Landua, a.g.k.,
s.174-243. Ayrıca bkz. Nihat Sargın, TİP'li
Yıllar I-II (Ankara: Felis Yayınları,
2001).
7. Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Dev-Genç
ile ilgili daha geniş bilgi için bkz. Ali
Yıldırım, Belgelerle FKF, Dev-Genç 1965-1971
(Ankara: Yurt Kitap Yayıncılık, 1988).
8. Anonim, Türkiye Gerçekleri ve Terörizm
(Ankara: Ajans-Türk Matbaacılık, 1973),
s.19.
9. M.İhsan Özgen, Türkiye'de Şiddet Hareketleri
Kaynakları ve Hedefleri (Ankara: Yeni
Forum Yayıncılık, 1989), s.13.
10. Anonim, Türkiye'deki Anarşi ve Terörün
Gelişmesi, Sonuçları ve Güvenlik Kuvvetleriyle
Önlenmesi (Ankara: Başbakanlık Basımevi,
1982), s. 18.
11. Özgen, a.g.k., s.14-15.
12. Anonim, THKP/C Doğuşu ve İlk Eylemleri
(İstanbul: Kaynak Yayınları, 1987), s.11-12.
13. A.k., s.44.
14. A.k., s.116.
15. Bkz. YÖK, a.g.k., s.105-112.; Anonim,
Türkiye'deki Anarşi ve Terörün Gelişmesi,
Sonuçları ve Güvenlik Kuvvetleriyle Önlenmesi,
s.59-64.
16. Bilge Criss, "Türkiye'nin Terörizmle
Mücadelesi", Strateji Dergisi (Sayı:
2, 1995), s.160.
17. Bkz. YÖK, a.g.k., s.105-112.; Anonim,
Türkiye'deki Anarşi ve Terörün Gelişmesi,
Sonuçları ve Güvenlik Kuvvetleriyle Önlenmesi,
s.59-64.
18. Anonim, Türkiye'deki Anarşi ve Terörün
Gelişmesi, Sonuçları ve Güvenlik Kuvvetleriyle
Önlenmesi, s.62-63.
19. Özgen, a.g.k., s.35.
20. Haluk Kırcı, Zamanı Süzerken (İstanbul:
Burak Yayınevi, 2001), s.34.
21. Gürol Korkmaz, Medya ve Terör İlişkisi
(Ankara: TEMUH Yayınları, 1999), s.110.
22. Zuhuri Küçükakkaya, "Türkiye'de
Terör ve Terörün Gelişimi", Polis
Dergisi (Sayı: 34, 2003), s.371.
23. Ahmet Aydın, Kürtler, PKK, Öcalan
(Ankara: Kiyap Yayınları, 1992), s.33.
24. M.Ali Birand, Apo ve PKK (İstanbul:
Milliyet Yayınları, 1992), s.51.
25. A.k., s.54.
26. Anonim, PKK, (1973-1979) (Ankara:
E.G.M. Yayınları, No:52), s.34.
27. N. Ali Özcan, PKK (Kürdistan İşçi Partisi)
(Ankara: ASAM Yayınları, 1999), s.23-26.
28. Emin Gürses, Ayrılıkçı Terörün Anatomisi/IRA-ETA-PKK
(Ankara: Bağlam Yayıncılık, 1997), s.76-77.
29. Rafet Ballı, Kürt Dosyası (İstanbul:
Cem Yayınevi, 1991), s.29.
30. Aydın, a.g.k., s.102.
31. Faruk Sükan, İhanetler Karşısında Türkiye
(Ankara: Kültür Ofset, 1994), s.139.
32. Bu Antlaşma aynı zamanda, yabancı bir
ülkenin terörizme destek verdiğinin en önemli
kanıtlarından biridir. Bkz. Metehan Demir,
"İşte Tarihi Antlaşma", Hürriyet
Gazetesi (21.10.1998).
33. Kışlalı, a.g.k., s.8.
34. Necati Alkan, Psikolojik Harekat, Terörizm
ve Polis (Ankara: TEMUH Yayınları, 2000),
s.131.
35. Haber Merkezi, "PKK'da Bozgun",
Hürriyet Gazetesi (15.04.1998).; Haber
Merkezi, "Bölücüler Panikte", Türkiye
Gazetesi (15.04.1998).
36. Haber Merkezi, "A Timlerinin Müthiş
Baskını", Hürriyet Gazetesi (14.04.1998).
37. Bkz. http://yesil.org/teror/pkkhukum.htm
38. Bkz. Anonim, "PKK Olağanüstü 7. Kongresi'nin
Sonuç Bildirgesi", Serxwebun (Sayı:
218, 2000).
39. Hakan Korkusuz, Terörizm ve Propaganda
(PKK Terör Örgütü Örneği) (Ankara: TODAIE
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2003), s.146.
40. Anonim, "PKK Olağanüstü 7. Kongresi'nin
Sonuç Bildirgesi".
41. Yılmaz Aktaş ve Ö. Tuncay İpek, "Diyarbakır
DGM Hizbullah Ana Davası İddianamesinin Giriş
Bölümü." Aktaran; Ruşen Çakır, Derin
Hizbullah (İstanbul: Metis Yayınları,
2001), s. 105.
42. Hasan-el Benna, Seyyit Kutup, Mutahhari,
Ali Şeriati, Ali Korani ve Humeyni'nin eserleri
örnek olarak gösterilebilir. Geniş bilgi için
bkz. Anonim, Hizbullah Terör Örgütü (Ankara:
TEMUH Yayınları, 2001), s.41-47.
43.TEMUH, "Din ve Laiklik İstismarı",
Polis Dergisi (Yıl:5, Sayı:17, 1998),
s. ; Emin Demirel, Hizbullah (İstanbul: Kültür
Sanat Yayıncılık, 2001), s.10.
44. İBDA/C, İCCB ve Vasat Terör Örgütleri
ile ilgili bkz. TEMUH, "Din-Laiklik ve
İstismarı".
45. Küçükakkaya, a.g.m., s.372.
46. Hikmet Çiçek, Hangi Hizbullah (İstanbul:
Kaynak Yayınları, 2000), s.131.; Faik Bulut
ve Mehmet Faraç, Kod Adı: Hizbullah (İstanbul:
Ozan Yayıncılık, 1995), s.107.
47. Demirel, a.g.k., s.37.
48. Anonim, Hizbullah Terör Örgütü,
s.9.
49. Çakır, a.g.k., s.108.
50. Demirel, Hizbullah, s.37.
51. Anonim, Hizbullah Terör Örgütü,
s.18-19.
52. Ruşen Çakır, "Hizbullah Batıya Göç
Etti" Milliyet Gazetesi (18.01.2000).
Ruşen Çakır, örgütün Batı'ya yönelmesini dört
nedene bağlamaktadır: "1) Tüm Türkiye'ye
şeriat düzeni getirmek isteyen örgüt, Güneydoğu'yu
'kurtarılmış' bölge olarak görüyor ve oradan
bütün ülkeyi kuşatmayı planlıyordu. 2) Polisin
örgüt arşivini ele geçirmesiyle militanlar
deşifre olmuştu, Güneydoğu'dan başka bölgelere
kaydırılması gerekiyordu. 3) Bölgede herkesi
sindirerek belli bir aşamaya gelen Hizbullah'a
yönelik eleştiriler ve iç tartışmalar giderek
artıyordu. Özellikle devlete yönelik eylemler
içine girmesi gerektiği dile getiriliyordu.
4) İmralı sonrası yaşanan gelişmelerle boşalmış
gibi gözüken Kürt hareketinin liderliğini
ele geçirebilirdi ve böylesi bir strateji
ancak Batı'dan yürütülebilirdi." Bkz.
Ruşen Çakır, "Amaç, Kürt Şeriatçılığı",
Milliyet Gazetesi (20.01.2001); Çakır,
a.g.k., s.180.
53. Ahmet Işık ve Erdem Öztürk, "Hizbullah'a
Operasyon", Radikal Gazetesi (18.01.2000).
54. Mahmut Oral ve İbrahim Karaaslan, "Hizbullah'ın
Boy Hedefiydi", Cumhuriyet Gazetesi
(25.01.2001), s. 8.; Nuriye Akman, "Katilini
Biliyordu", Sabah Gazetesi (25.01.2001).
55. Ahmet Aksın, "Dini Söyleme Dayalı
Terör Örgütlerinin Propagandaları Üzerine
Bazı Tespitler", 1. Milletlerarası
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Güvenlik ve Huzur
Sempozyumu Bildirileri (Elazığ, Fırat
Üniversitesi Yayınları, 2000), s.249.
56. Davut Erdoğan, Terörle Mücadelede Halkla
İlişkiler ve Propagandanın Yeri ve Önemi (Ankara:
TODAIE Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 1999),
s.136.
57. Kemal Dönmez, "Türkiye'de Terörün
Son 10 Yılı", Doğu Anadolu'da Güvenlik
ve Huzur Sempozyumu (Elazığ: Fırat Üniversitesi
Yayınları, 1998), s.78.
58. Anonim, Davranış İlkeleri Rehberi
(Ankara: Ankara Emniyet Müdürlüğü Yayını,
1997), s.3.
59. Necati Alkan, "Yasaklamanın Psikodinamiği
ve Terörizm", Hatay Polis Dergisi
(Sayı: 5, 2002), s.95.
60. Bugüne kadar terör ve terörizm konusunda
hazırlanmış tezler için bkz. http://www.yök.gov.tr.
ve http://www.teror.gen.tr.
61. Bkz. Önder Aytaç ve İhsan Bal, "Medya
ve Terörizm", Yeni Türkiye Dergisi
(İstanbul: 1996).
62. Bkz. Necati Alkan, Gençlik ve Terörizm
(Ankara: TEMUH Yayınları, 2002).
63. A. Selim Akyıldız, "Uluslararası
Terörizm ve Terörizme Karşı Alınması Gereken
Önlemler", 1. Milletlerarası Doğu
ve Güneydoğu Anadolu Güvenlik ve Huzur Sempozyumu
Bildirileri (Elazığ: Fırat Üniversitesi
Yayınları, 2000), s.33-36.
|
| |
|
|
|
|
| önerileriniz anasayfa |
|
|