 |
|
Ekim 2003 | Sayı 9
|
| |
|
ISSN: 1303 - 9814
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
|
KAMU YÖNETİMİ REFORMU:
DEVLETİ "YENİDEN YAPILANDIRMAK" MI,
"ÜNİTER YAPIYI ZAYIFLATMAK" MI?
|
Yıldırım KOÇ
TÜRK-İŞ Genel Başkan Danışmanı
ODTÜ İktisat Bölümü Kısmi Zamanlı Öğretim Görevlisi
|
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusötesi
sermayenin ve, son derece önemli bir jeopolitik
konumda bulunması nedeniyle de, bazı devletlerin
tehdidi altındadır.
Ulusötesi sermaye, bugün ulaştığı birikim,
yoğunlaşma ve güç düzeyinde, artık gelişmekte
olan ülkelerde ulus-devletlerin çizdiği sınırları
parçalamaya çalışmaktadır. Ayrıca, Türkiye
Cumhuriyeti, emperyalizme karşı başarılı İstiklal
Harbi (Bağımsızlık Savaşı) ile kurulmuştur.
Batılı güçler, Sevr Antlaşması'nı yırtıp atarak
"mazlum milletlere" örnek olan ve
Lozan Antlaşması ile bağımsız varlığını silahlı
gücüyle kabul ettirten Türkiye Cumhuriyeti'ni
bir türlü kabul edememişlerdir.
Ulusötesi sermaye, teknolojinin yeni olanaklarından
yararlanarak dünya çapında imparatorluklar
kurarken, gelişmekte olan ülkelerde devletleri
küçültmeye ve zayıflatmaya çalışmaktadır.
Ulusötesi sermayenin bu konudaki politikasını,
ünlü tarihçi Eric Hobsbawm, 1977 yılında yayımlanan
bir makalesinde şöyle anlatmaktadır (1): "Yeni-sömürgeci
ulusötesi ekonomi için en uygun strateji,
tam olarak, resmen egemen olan devlet sayısının
azamileştirilmesi ve bu devletlerin ortalama
büyüklüğünün ve gücünün asgarileştirilmesindedir."
Gelişmiş ülkeler daha çok merkezileşirken,
gelişmiş ülkelerin denetimlerindeki uluslararası
kuruluşlar, gelişmekte olan ülkelerde "yerelleşmeyi"
ve devletin küçültülmesini önermektedir. Ulusötesi
şirketler, faaliyetlerini dünya ölçeğinde
programlar ve uygularken, ulus-devletlerin
sınırlarından, parlamentolarından, ordularından,
bürokrasilerinden büyük rahatsızlık duymaktadır.
Ford, IBM, Nokia, Mercedes gibi şirketler
iyice devleşirken ve 25 ülkeden oluşan bir
Avrupa Birleşik Devletleri doğarken, karşılarında
bir Yugoslavya değil, Yugoslavya'nın parçalanmasından
ortaya çıkan Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan,
Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek ve Makedonya
görmek istemektedir. Yugoslavya'nın parçalanmasında,
Tito'nun yanlış uluslaşma modelinin ("mozaik"
modeli) etkisi önemlidir. Ancak, Almanya'nın
ve ulusötesi sermayenin Yugoslavya'nın parçalanmasında
belirleyici bir rol oynadığı da bilinmektedir.
Bir devleti zayıflatmanın ve parçalamanın
çeşitli araçları ve yolları vardır. Silahlı
saldırı bu yollardan biridir. Ayrıca, (a)
bölücülüğün bir tehdit olarak bulunduğu koşullarda
bölgeciliğin ve "yerel yönetimler"in
öneminin, yetkilerinin ve gücünün artırılması;
(b) "insan hakları" ve "demokrasi"
görünümü altında, kişilerin ve toplumsal grupların
etnik kimliğinin ve dini inancının ön plana
çıkarılması; (c) özelleştirmeyle ve devletin
ekonomiye müdahale araçlarının ortadan kaldırılmasıyla
("deregulasyon") devletin gücünün
kırılması ve halkla ilişkilerinin koparılması;
(d) hükümetlerin denetimi dışında tutulan
ve ulusötesi sermayenin etkisi altına kolayca
giren özerk kurullar aracılığıyla ekonominin
önemli kesimlerinin devlet egemenliği altından
çıkarılması; (e) Merkez Bankası'nın, özerkleştirilmesi
adı altında, hükümetin denetimi dışına çıkarılması;
(f) Avrupa Birliği ile gümrük birliği aracılığıyla
ülkenin dış ticaret politikası konusundaki
egemenliğinin Avrupa Birliği organlarına devredilmesi;
(g) uluslararası tahkim aracılığıyla ülke
yargısının etkisinin sınırlandırılması da;
devleti zayıflatmanın ve parçalamanın birer
aracı olabilir.
Bu çalışmanın amacı, yerel yönetimlerin yetkilerinin
artırılarak merkezi idarenin (devletin) zayıflatılması
konusundaki girişimlerin incelenmesidir. Türkiye
Odalar ve Borsalar Birliği'nin Mahalli İdarelerin
Yeniden Yapılandırılması Raporu'nda bu durum
şöyle ifade edilmektedir (2):
"Tarihi olaylar
ve bazı gelişmeler incelendiğinde görülmektedir
ki, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında ve
hatta Cumhuriyet döneminde merkezi otoritenin
iç ve dış sebeplerle zayıfladığı anlarda mahalli
özerklikler bağımsızlığa yönelmişlerdir. Bu
yöneliş dış siyasal güçler tarafından da desteklenmiştir."
Türkiye'nin bugün Kıbrıs davasında ve ABD'nin
ve İngiltere'nin Irak'a saldırmasında ve işgalinde
yaşadığı sorunlar ve 2004 yılında Ege'de yaşayacağı
sorunlar, ulus-devletin güçlü olmasının ne
kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Uluslar, ancak güçlü ulus-devletlerle emperyalist
güçlerin hegemonyası altına girmekten kurtulabilir.
Bağımsızlık ve ulusal egemenlik, demokrasinin,
işçi haklarının ve sendikal hak ve özgürlüklerin
de önkoşuludur. Bağımsızlığını yitirmiş ve
ulusal egemenliğe sahip olmayan bir ülkede
demokrasi de olmaz, işçi hakları ve sendikal
hak ve özgürlükler de. Bu nedenle, ulusötesi
sermayenin ve yayılmacı devletlerin ortak
hedefi, ulus-devlettir.
Avrupa Birliği, 25 farklı ülkenin insanını
"Avrupa kimliği" altında birleştirmeye
ve bütünleştirmeye çalışırken, Türkiye gibi
ülkelerde etnik köken ve mezhep farklılıklarını
öne çıkararak ve Avrupa ülkelerindeki Türkler
arasında bölücülüğün ve tarikatların yayılmasını
çeşitli biçimlerde destekleyerek, mikro-milliyetçiliği
ve cemaatçiliği teşvik etmektedir. Çok daha
fazla sayıda etnik kökenden ve dinden-mezhepten
insanı "Amerikalı" kimliği altında
birleştiren ABD'nin politikaları da özde farklı
değildir. Küreselleşen sermaye (ulusötesi
sermaye) ve bazı devletler, gelişmekte olan
ülkelerdeki halkı "yerel" düzeyde
ve etnisite-mezhep temelinde bölerek parçalamayı
ve böylece merkezi devleti, ulus-devleti zayıflatmayı
hedeflemektedir.
Bir devletin maddi ve manevi güç kaynaklarından
biri, kamu kurum ve kuruluşlarıdır. Devlet,
sahip olduğu kuruluşlar aracılığıyla, hem
ülkenin endüstrileşmesine büyük katkılarda
bulunabilir, hem de götürdüğü hizmetlerle
halkının desteğini daha etkili bir biçimde
sağlar. Özelleştirmeler, hem bir ülkenin ve
devletin maddi gücünü, hem de halkla devlet
arasındaki hizmet bağını kopararak, manevi
gücünü zayıflatmaktadır. Özellikle eğitim
ve sağlık alanındaki özelleştirmelerin olumsuz
etkisi son derece önemlidir. Özelleştirmeler
yapıldıkça, bir ülkenin ulusötesi sermaye
karşısında güçlü bir direniş gösterebilmesi
daha da zorlaşmaktadır. Devletin ekonomiyi
yönlendirici araçlardan yoksun bırakılması
da ("deregulasyon") aynı sonuçları
doğurmaktadır. Özelleştirmelerin ve devletin
ekonomiyi yönlendirme görevinden uzaklaştırılmasının
asıl amacı, ulus-devletlerin zayıflatılması
ve sömürgeleştirilmesidir.
Ulus-devletlerin parlamentolarının çıkardıkları
yasalar, ulusötesi sermayenin çıkarlarıyla
çelişirse, parlamentoları ve demokrasiyi etkisiz
kılacak yol ve yöntemler geliştirilmektedir.
Hükümetlerin denetimi dışındaki özerk kurulları
(Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu,
Sermaye Piyasası Kurulu, Telekomünikasyon
Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu,
Rekabet Kurumu, Şeker Kurumu, Tütün, Tütün
Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme
Kurumu) (3) ve Merkez Bankası'nı özerkleştirme
adı altında ulusötesi sermayenin etkisi ve
hatta denetime altına sokmak, bu nedenle gündeme
gelmiştir. Ayrıca, Türkiye ile Avrupa Birliği
arasında 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren
gümrük birliği nedeniyle, Türkiye'nin dış
ticaret politikası tümüyle Avrupa Birliği
organlarına bırakılmıştır. Türkiye, böylece,
ulusal egemenliğinin bir bölümünü, içinde
yer almadığı Avrupa Birliği'ne devretmiştir.
Ulus-devletin yargısı ulusötesi sermaye açısından
sorun yaratıyorsa, uluslararası tahkim gündeme
getirilmektedir. Türkiye'de uluslararası tahkim
getirilirken, Danıştay'ın yetkileri de kısıtlanmıştır.
Merkezi idarenin görev ve yetkilerinin yerel
yönetimlere devredilmesi ise, mutlaka demokratikleşme,
kaynakların daha verimli ve etkili kullanımı,
daha başarılı hizmet, israfın ve yolsuzlukların
önlenmesi anlamına gelmemektedir. Yerel yönetimlere
fazla yetki ve güç devri, ilk aşamada üniter
devlet yapısının zayıflatılmasına ve parçalanmasına,
eyalet sistemine ve federal devletlere, ikinci
aşamada ise küçük, zayıf ve bağımlı devletlere
yol açabilir.
Avrupa Konseyi'nin, Avrupa Birliği'nin ve
Dünya Bankası'nın yerel yönetimlerin güçlendirilmesine
verdiği önemin arkasında bu tür niyetler de
bulunmaktadır. Ayrıca, OECD'nin "Düzenleyici
Reform" adıyla son yıllarda uygulatmaya
çalıştığı programın özü de, gelişmekte olan
ülkelerde merkezi devlet yapısının zayıflatılmasıdır.
Devletin boşalttığı yeri ise, ulusötesi sermayenin
araçları olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya
Ticaret Örgütü doldurmaktadır.
Ulusötesi sermayenin "küreselleşme"
adı altında gelişmekte olan ülkelerin haklarına
ve ulus-devletlere karşı 1970'lerde başlattığı
saldırı, Sovyet sisteminin çöküşü sonrasında
daha da yoğunlaşmıştır. Ayrıca, özel olarak
Türkiye'ye yönelik tehditler de 1991 ve sonrasında
daha şiddetlenmiştir. Bunun bir nedeni, Avrasya'nın
artan önemi koşullarında, ABD'nin ve Avrupa
Birliği'nin yeni politikalarıdır.
ABD, 1991 Körfez Krizinde kendisinin taşeronluğunu
yapmayan ve büyük ölçüde bağımsız bir çizgi
izleyen Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunması
konusunda gösterdiği duyarlılığı bırakmıştır.
Avrupa Birliği de, 1992 yılında ve sonrasında
yeniden formüle ettiği Akdeniz, Ortadoğu,
Balkanlar ve Kafkaslar stratejilerinde, Türkiye'nin
çıkarlarıyla tümüyle çelişen bir çizgi benimsemiştir.
Bu yıllardan başlayarak, Türkiye'ye gelen
bazı Batılıların çantalarından Sevr Antlaşmas'ının
eki haritaların çıkması bir cehaletin değil,
bir niyetin sonucudur.
OECD, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Dünya
Bankası'nın Türkiye'de yerel yönetimler konusundaki
talepleri, bu çerçevede ele alınmalıdır.
Merkezi idarenin yetkilerinin ve gücünün
mahalli idarelere (il özel idaresi, belediye,
köy idaresi) devri, mutlaka, demokratikleşme,
kaynakların daha verimli ve etkili kullanımı,
daha başarılı hizmet, israfın ve yolsuzlukların
önlenmesi anlamına gelmemektedir. Birçok durumda
tam tersi söz konusudur.
"Merkezi idare demokratik değildir,
yerel yönetim demokratiktir" gibi bir
anlayış, hatalıdır. Demokratik merkezi idare
ve yerel güçlerin doğrudan baskısı altında
anti-demokratik yerel yönetim de olabilir.
Yerel (mahalli) düzeyde sendikalar ve diğer
demokratik kitle örgütleri yeterince güçlü
değilken, aşiretler, tarikatlar, sermaye grupları,
tefeciler, tüccarlar çok örgütlü ve güçlüdür.
Devletin temel hizmetlerinin sunuluşunda bugünün
koşullarında yerelliği savunmak, birçok durumda,
halkın çıkarına değil, aleyhinedir. Aşiretler
reislerinin, tarikatlar şeyhlerinin, sermaye
gruplarının, tefecilerin, tüccarların yerel
yöneticileri etkileme güçleri, demokratik
kitle örgütlerininkinden çok daha fazladır.
Hizmetin yerel düzeyde götürülmesi, kaynakların
daha verimli ve etkili kullanımına da yol
açmayabilir. Yerel düzeyde uzman personel
bulmak daha zordur. Yerel düzeydeki yöneticiler,
yörenin zaten güçlü gruplarının baskılarına
daha fazla açıktır. Ayrıca, yerel düzeyde
keyfiliği önleyecek denetim mekanizmaları
çok daha zayıftır. İmar planlarının değiştirilmesinde
yaşananlar bu yetersizliklerin açık örnekleridir.
Ayrıca, gecekonduların önlenememesi de yerel
yönetimlerin bugüne kadarki başarısızlıklarının
önemli örneklerinden biridir. Diğer taraftan,
belediyelerin personel politikalarındaki başarısızlık,
merkezi idarenin yetkilerinin, gücünün ve
personelinin yerel yönetimlere devredilmesi
durumunda yaşanacak sorunların da habercisidir.
Birçok belediyede siyasal kaygılarla işe alınan
işçiler, bazen yıllarca aylıklarını alamamıştır.
Bu ve benzeri nedenlerle, hizmetin yerel yönetimler
aracılığıyla götürülmesi, daha iyi bir hizmet
anlamına da gelmemektedir.
Denetim mekanizmalarının zayıflığı nedeniyle,
belediyelerde israf ve yolsuzluk, merkezi
idarede saptanandan daha fazladır.
Yerel yönetimlerin gerektiğinden fazla yetki
ve güçle donatılması, başka açılardan da sorunlar
yaratmaktadır.
Yerel düzeylerde verilen kararlarda, yerel
birimler, doğal olarak yerel düzeyin çıkarlarını
önde tutmaktadır. Ancak bunlar, ülke bütünlüğünün
uzun vadeli çıkarlarıyla çelişebilmekte ve
hatta çatışabilmektedir.
Ayrıca, yeni iletişim teknolojisi, hizmetlerin
ve üretimin merkezi düzeyde yönetilebilmesine
ve denetlenebilmesine olanak tanımaktadır.
Bu koşullarda, sağlanan hizmetin etkinliği
açısından, merkeziyetçilik - ademimerkeziyetçilik
tartışması anlamını yitirmiştir.
Türkiye bir bütün olarak tehdit altındayken
ve sorunların nedeni büyük ölçüde ulusötesi
sermaye ve bazı Batılı ülkelerken, sorunların
yerel düzeydeki girişimlerle çözüme kavuşturulması
olanaklı değildir. Ayrıca, ulusötesi şirketlerin
dünya ölçeğinde planlama, üretim ve pazarlama
yapabildiği ve yaptığı bir dönemde, yetki
ve gücün yerel düzeye devrinin yararı tartışılmalıdır.
Türkiye'de son yıllarda sık sık gündeme getirilen
"devletin yeniden yapılandırılması"
ve mahalli idareler reform tasarıları, bu
genel çerçeve içinde ele alınmalıdır. Bugün
yapılan tartışmalarda, Türkiye ve Orta Doğu
Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) tarafından
uzun bir çalışma sonucunda hazırlanan ve 1963
yılında yayımlanan MEHTAP Raporu (Merkezi
Hükümet Teşkilatı Araştırma Projesi) ve 1991
yılında yayımlanan KAYA Projesi'nin dikkate
alınmamış olması da önemlidir.
Yerel Yönetimlerin Yetkilerinin Artırılması
Çalışmaları
Yerel yönetimlerin yetkilerinin ve güçlerinin
artırılması konusu 1983 yılından sonra gündeme
geldi. 1986 Yılı Programı'nda, "merkezi
idare ile mahalli idareler açısından hizmetlerin
desantralizasyonuna yönelik olarak başlatılan
çalışmalara imar ve planlama konularında merkeze
ait yetkilerin belediyelerde toplanması örnek
teşkil etmektedir," deniliyordu.
(4)
Turgut Özal hükümetleri döneminde, yerel
yönetimlere görev devrine paralel olarak,
yeni gelir kaynakları da sağlandı. 16 Mayıs
1987 gün ve 3360 sayılı yasayla İl Özel İdare
Yasasında değişiklik yapıldı. Bu değişiklikle,
il özel idarelerinin "görevli oldukları
mahalli müşterek ihtiyaçların kapsam ve sınırının
belirlenmesi Bakanlar Kurulu'na" bırakıldı.
(5) Ancak daha sonra bu yasanın bu hükmü dahil
bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından
iptal edildi. (6)
Bu yıllarda ortaya çıkan önemli bir gelişme,
Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Konferansı
tarafından hazırlanarak 1985 yılında kabul
edilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın
Türkiye tarafından onaylanmasıydı.
Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik
Şartı'nı Bakanlar Kurulu'nun 20.9.1988 gün
ve 88/13296 sayılı kararıyla, bazı maddelerine
çekince koyarak, kabul etti. TBMM, 8.5.1991
gün ve 3723 sayılı Yasayla (Avrupa Yerel Yönetimler
Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna
Dair Kanun), belirli çekincelerle onay konusunda
Bakanlar Kurulu'nu yetkili kıldı. Bakanlar
Kurulu, 6.8.1992 gün ve 92/3398 sayılı kararıyla,
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı
onayladı.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın
temel yaklaşımı, özerk, güçlü, katılımcı ve
demokratik yerel yönetimlerdir. Özerklik Şartı,
merkezi yönetimin vesayesini kabul etmemekte,
yerel yönetimlere mali kaynaklarının en azından
bir bölümünü kendilerinin kanunun koyduğu
sınırlar dahilinde belirleyebilecekleri yerel
vergi ve harçlarla sağlayabilme yetkisini
vermektedir.
Özerklik Şartı'na göre, özerk yerel yönetim
kavramı, "yerel makamların, kanunlarla
belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin
önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında
ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme
ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını"
içermektedir. (7)
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın
yaratabileceği sorunlar, Avrupa Konseyi'nin
bir organı olan ve 1994 yılında Özerklik Şartı'nın
uygulanmasını sağlamak amacıyla oluşturulan
Avrupa Bölgesel ve Yerel Yönetimler Kongresi
başkanı Alain Chenard'ın 18 Aralık 1999 tarihli
Özgür Politika gazetesinde yer alan açıklamasında
açıkça görülmektedir. Etnik kimliği öne çıkaran
Özgür Politika Gazetesi'nin 18.12.1999 günlü
internet haberi aşağıda sunulmaktadır (8):
"Avrupa Bölgesel
ve Yerel Yönetimler Kongresi (ABYYK) Başkanı
Alain Chenard, Türkiye'de Kürt dili ve kültürünün
yaşatılmasının ülke bütünlüğüne güç vereceğini
söyleyerek, yerel yönetimlerin daha aktif
rol oynaması gerektiğini ifade etti…
"PKK'nin silahlı mücadeleyi bırakıp güçlerini
sınırların dışına çekmesinin önemine de dikkat
çeken Chenard, Türkiye'de gelişecek demokratik
yapılanmada herkesin üzerine düşeni yapması
gerektiğini belirtti.
"Amed ve Kürdistan'ın diğer kentlerinde
yaşayanların Kürt olduğunu herkesin bildiğini
vurgulayan Alain Chenard, 'eğer bunu inkar
eder, istem ve arzularını kulak ardı edersek,
ayrılma taleplerini teşvik etmiş oluruz; farklı
kültürel kimliklerin demokrasilerde yeri vardır
ve bu, bir zenginliği oluşturur,' belirlemesinde
bulundu…
"Kürdistan'da yerel yönetimleri ellerinde
bulunduran HADEP'in tabana inerek, örgütlenmesinin
önemine vurgu yapan Chenard, HADEP'li belediyelerin
Avrupa Konseyi'ne yapacakları yardım talebinin
dikkate alınacağını söyledi. Chenard, 'kıyaslama
aynı derecede olmasa da, biz Avrupa Konseyi
olarak, Bosna'ya, Kosova'ya, vb. yerlere yardım
ettik ve ediyoruz; niye oradan gelecek somut
taleplere cevap vermeyelim ki; örneğin, bundan
20 yıl önce Diyarbakır'a otobüs göndermiştik;
şimdi de varolan sorunlara çözüm bulmada varız'
dedi."
1990'lı yılların başlarında TÜSİAD'ın çalışmaları
yayımlanmaya başlandı. TÜSİAD'ın ilk çalışması,
1992 yılında yayımlanan Yerel Yönetimler,
Sorunlar, Çözümler kitabıydı.
TÜSİAD 1995 yılı Şubat ayında, 21. Yüzyıl
İçin Yeni Bir Devlet Modeline Doğru, Optimal
Devlet, Kamu Ekonomisinin ve Yönetiminin Yeniden
Yapılanması ve Küçültülmesine Yönelik Öneriler
isimli bir kitap yayımladı. (10) Kitabın yazarı
Coşkun Can Aktan, bu tarihlerde, ABD'de Kamu
Tercih Araştırma Merkezi'nde (Center for Study
of Public Choice) misafir araştırmacı olarak
çalışıyordu.
TÜSİAD'ın yayımladığı bu Optimal Devlet
kitabının "Kamu Ekonomisinin Yeniden
Yapılanması ve Özelleştirme Reformu"
bölümünde merkezi devletin görevlerini yalnızca
dış güvenlik, iç güvenlik, diplomasi, adalet,
yargı ve altyapı hizmetleri ile sınırlandırıyor;
diğer kamu görevlerinin yerel yönetimlere
devredilmesini öneriyordu. (11) TÜSİAD tarafından
1995 yılında yayımlanan bu kitapta yer alan
önerilerle, Türkiye'de daha sonraki yıllarda
hazırlanan tasarılarda ve özellikle de 2003
yılı Nisan ayında gündeme gelen tasarılarda
yer alan öneriler arasındaki benzerlik şaşırtıcı
düzeydedir. TÜSİAD, ilk baskısı 1992 yılında
yayımlanan Yerel Yönetimler, Sorunlar,
Çözümler kitabının 1995 yılı Eylül ayında
yayımlanan ikinci basımında da aynı görüşleri
dile getirdi. (11) TÜSİAD, bu yayınlarında
dile getirilen anlayış doğrultusunda, bir
Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı hazırlattı
ve 1997 yılı Ocak ayında yayımladı. (12)
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ise kendi
yapısı içinde bu konuda bir özel ihtisas komisyonu
kurdu ve komisyonun raporunu 1996 yılı Şubat
ayında Mahalli İdarelerin Yeniden Yapılandırılması
Yerel Yönetim Reformu adıyla yayımladı.
(13)
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın
kabul edilmesi sonrasında ve TÜSİAD ve benzeri
bazı kuruluşların yaptığı çalışmaların da
etkisiyle, "Mahalli İdarelerin Güçlendirilmesi
Reformu" çalışmaları başlatıldı. Bu çerçevede,
geçmişte yasayla mahalli idarelere verilmişken,
zamanla merkezi idare tarafından yürütülmeye
başlanmış bazı görevler tartışmaya açıldı.
(14) Ancak, "1996 yılında merkezi idare
ile mahalli idareler arasında, görev, yetki,
sorumluluk ve kaynak paylaşımını etkili şekilde
gerçekleştirecek, Mahalli İdarelerin Güçlendirilmesi
Reformu'na ilişkin çalışmalarda ilerleme"
kaydedilemedi. (15)
Mahalli İdareler Reform Tasarısı, Avrupa
Komisyonu'nun 8 Kasım 2000 tarihinde yayımlanan
Türkiye İlerleme Raporu'na da girdi (16) :
"Bölgesel ve yerel yönetim düzeyinde
özel bir değişim olmamıştır. Merkezi idarenin
yerel yönetim üzerindeki denetimi güçlü olmaya
devam etmektedir. Daha öte ademi-merkeziyetçileşmeyi
amaçlayan ve halen bakanlıklar arasında görüşülmekte
olan yerel yönetim kanun tasarısı henüz kabul
edilmemiştir."
Avrupa Birliği, bu dönemde MEDA projesi çerçevesinde
özellikle belirli belediyelere maddi yardımda
bulundu. Diyarbakır Belediye Başkanı Feridun
Çelik 27 Mayıs 2001 günü bu konuda şunları
söylüyordu (17) : "Yatırımlar için
uluslararası kaynak buluyoruz ama merkezi
hükümetlerin engelleriyle karşılaşıyoruz."
Bu konulara ilişkin diğer bir uluslararası
girişim OECD'den geldi. OECD, devletin rolünün
küçültülmesi (ve böylece ulusötesi sermayenin
ve IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü'nün
rolünün artırılması) için "Düzenleyici
Reform" başlıklı bir dizi çalışma başlattı.
Bu konuda Türkiye'ye ilişkin bir rapor hazırlamak
amacıyla, 9-13 Ağustos 2001 günleri Türkiye'ye
bir OECD heyeti geldi ve çeşitli görüşmeler
yaptı. Hazırlanan raporda, yerel yönetimlerin
yetersiz bulunduğu ve bu durumun, yeniden
yapılanma çerçevesinde düzenleyici reform
girişimlerini ve çabalarını zedelediği belirtildi.
Yerel yönetimlerle ilgili olarak, "merkezi
idare ve yerel yönetimler arasında uygun olmayan
görev dağılımı" ve "merkezi yönetimin
gereksiz vesayet uygulamaları; şeffaflık ve
katılım yetersizlikleri ve merkezi hükümete
aşırı bağımlılık" konuları birer sorun
olarak ele alındı. (18)
Bu günlerde Anavatan Partisi'nin bir girişimi
oldu. Anavatan Partisi Genel Başkan Vekili
ve Siyasi İşler ve Koordinasyon Başkanı Isparta
Milletvekili Erkan Mumcu 2001 yılı Kasım ayında
çeşitli kuruluşları ziyaret ederek, "Çözüm
İçin Yeniden Yapılanma" isimli bir
rapor verdi. Sorunların çözümü için önerilen
yeniden yapılanmaya şöyle bakılıyordu (19)
:
"Merkezi yönetimin mahalli nitelikteki
tüm görev, yetki ve imkanları yerel yönetimlere
devredilmelidir." (s.5)
"Bu ilkeler doğrultusunda Merkezi
İdare, adalet, güvenlik, savunma, dış politika
hizmetlerini yürüten, ulusal ve bölgesel
planlar hazırlayan, ilke ve standartları
koyan, rehberlik eden ve koordinasyonu sağlayan,
yerel yönetimleri sadece hukuka uygunluk
açısından denetleyen bir yapıya kavuşturulmalıdır."
(s.7)
"Merkezi idarenin
görevi olarak tanımlanmış olanların dışında
Milli Eğitim, Sağlık, Kültür, Turizm, Tarım
ve Köyişleri, Çevre, Orman, Bayındırlık ve
İskan, Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarının ve
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Gençlik ve
Spor Genel Müdürlüğü, Sosyal Hizmetler ve
Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüklerinin
taşra teşkilatları, personel, araç ve varlıklarıyla
birlikte il özel yönetimlerine devredilmelidir.
Bunlardan bazıları belediyelerin güçlerine
göre de belediye sınırları içinde belediyelere
verilmelidir." (s.10)
ANAP'ın devletin yeniden yapılandırılması
programında, yerel yönetimlere vergi koyma
yetkisinin tanınması öngörülüyordu: Yerel
yönetimler, "Bakanlar Kurulunca belirlenecek
oranlar içinde vergiler koyan, istihdam ve
teşkilat konusunda kendi kararlarını alan
ve uygulayan birimler olarak yapılandırılmalıdırlar."
(s.10)
"Seçim dönemini aşan borçlanma veya
merkezi idarece belirlenen vergi üst sınırını
aşacak bir vergilendirmeyi gerektiren projeler
için yerel idareler Hazineden izin aldıktan
sonra meclislerinin kararıyla referanduma
gitmelidirler." (s.11)
Personel de el değiştirecekti: "Merkezi
idarenin taşra teşkilatları personel ve teçhizatıyla
birlikte yerel idarelere devredilmelidir."
(s.10)
ANAP'ın yeniden yapılandırma modelinde valiler
de, demokratikleşme görünümü altında, yerel
düzeydeki etkilere açılıyor ve merkezi idarenin
gücü bir kez daha zayıflatılıyordu:
"Vali, meclis (il
genel meclisi ve belediye meclisi) kararlarını
yargı aracılığıyla denetleyebilmeli; valinin
icraatlarını ve performansını da meclis kontrol
etmeli ve değerlendirmelidir.
"Vali, kanuna aykırı gördüğü kararları
yedi gün içinde meclise iade etmeli; meclis,
valinin kararına karşı idari yargıya başvurabilmelidir.
Yargı bir ay içinde davayı sonuçlandırmalıdır.
Meclis, valinin yıl sonu icraatını değerlendirmeli,
meclisi 2/3 çoğunluğu faaliyet raporunu gerekçeli
olarak yetersiz bulursa, valinin durumu Bakanlar
Kurulunda bir ay içinde görüşülüp karara bağlanmalıdır."
(s.11)
Bu yıllarda bu konuda 1997 ve 1998 yıllarında
iki yasa tasarısı hazırlandı ve yayımlandı:
Mahalli İdareler Reformu Kanun Taslakları
(20), Mahalli İdareler Reformu (21). Bu
ve benzeri yayınlarda önerilenler, aynı nitelikteydi.
2000 yılında da benzeri bir tasarı hazırlandı,
Meclis'e sunuldu ve 2001 yılında TBMM İçişleri
Alt Komisyonu'nda görüşüldü. (22) Ancak bu
tasarıların hiçbiri yasalaşamadı.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı ve
Yerel Yönetim Reform Taslağı
Ülkemizde yıllardır tartışılan ve 58. ve
59. Hükümetlerin programlarında yer alan yerel
yönetim reformuna ilişkin beş yasa tasarısı-taslağı,
demokratik kitle örgütleriyle hiçbir ön görüşme
ve ortak çalışma yapılmadan, Nisan ayı başlarında
ortaya çıktı. Bu tasarılar-taslaklar şunlardır:
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı
Belediye Kanun Taslağı
Büyükşehir Kanun Taslağı
İl Özel İdaresi Kanun Taslağı
Belediye ve İl Özel İdaresi Gelirleri
Kanun Taslağı.
Mayıs ve Haziran aylarında, Kamu Yönetimi
Temel Kanunu Tasarısı iki kez daha değiştirildi.
Hükümet, Eylül ayı sonlarında bu tasarılar
üzerinde çalışmaya başlamayı planlıyordu.
Yerel Yönetim Reformu çerçevesinde demokratik
kitle örgütleriyle hiçbir ön görüşme ve ortak
çalışma yapılmadan hazırlanan tasarılarda,
özellikle ülkemizin önemli tehditlerle karşı
karşıya bulunduğu günlerde Türkiye Cumhuriyeti'nin
üniter devlet yapısının ve sosyal devletin
korunması açılarından ve işçiler-memurlar-sendikalar
açısından sakınca yaratan noktalar şöyle özetlenebilir:
Merkezi idarenin görevleri ciddi biçimde
kısıtlanmıştır; eğitim ve sağlık başta olmak
üzere, birçok görev, yerel yönetimlere devredilmiştir.
Merkezi idarenin görevleri yalnızca sıralanıp
belirtilenler iken, diğer tüm görevlerin yerel
yönetimlere ait olduğu ifade edilmiştir.
Taşra teşkilatları kaldırılarak, personeli,
malvarlığı ve görevleri il özel idarelerine
devredilecek olan bakanlıklar şunlardır:
Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Milli
Eğitim ve Spor Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı,
Tarım Bakanlığı, Ulaştırma ve Haberleşme Bakanlığı,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanlığı, Orman ve Çevre Bakanlığı,
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı.
Ayrıca, çeşitli genel müdürlükler tasfiye
edilmekte, bu kuruluşların varlıkları ve personeli
yerel yönetimlere devredilmektedir.
Yerel yönetimlere, kendi personelini
alma yetkisi verilmektedir.
Merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki
vesayet yetkisi kaldırılmaktadır.
Yerel yönetimlerin mali kaynakları artırılmakta
ve ayrıca kendilerinin vergi alma hakkı tanınmaktadır.
Yerel yönetimlerin kendi aralarında
bölgesel birlikler kurmaları mümkün kılınmaktadır.
İl özel idaresinin başında günümüzde
vali varken, öngörülen çok güçlü ve
yetkili il özel idaresi yapısında işin başında
il özel idaresi meclis başkanı getirilmektedir.
Hazineye ve kamu kurum ve kuruluşlarına
ait olup kullanılmayan araziler bedelsiz olarak
belediyelere devredilmektedir.
Belediyelerin zabıta kuvvetlerinin
yetkileri artırılmaktadır; büyükşehir belediyelerinin
ve il özel idarelerinin zabıta kuvvetleri
kurma izni verilmekte; il özel idarelerine
özel güvenlik kuvveti oluşturma hakkı tanınmaktadır.
Bu düzenlemeler, Türkiye Cumhuriyeti'nin
üniter devlet yapısını büyük ölçüde zayıflatacak,
etnik kimlik ve siyasal görüşlere göre bölgesel
yapılanmalar ortaya çıkacaktır.
Halka sunulan hizmette önemli aksamalar
yaşanacak ve özellikle makine-teçhizat alımlarında
maliyetler önemli ölçüde artacaktır.
Bu düzenlemeler daha fazla demokrasi
anlamına gelmemektedir. Aksine, yerel düzeyde
etkili olan çeşitli gayri-milli güçler, istediklerini
daha kolayca yerine getirtebilecektir.
Bu düzenlemeler, yolsuzlukların ve
israfın azalacağı anlamına gelmemektedir.
Devlet denetiminin azaltıldığı koşullarda,
yolsuzluklarda ve israfta artış söz konusu
olabilir.
Bu düzenlemeler, her yörede yalnızca
o yörenin insanlarının işe alınmasına yol
açarak, ülkemizin farklı bölgelerindeki insanların
başka bölgelerde kamu görevi yaparak daha
iyi kaynaşmalarına ve böylece ulusal bütünleşmenin
daha da güçlenmesine engel olacaktır.
Bölgesel eşitsizliklerin azaltılabilmesinin
yolu, merkezi idarenin güçlü ve olumlu biçimde
müdahaleci olmasından geçmektedir. Önerilen
düzenlemelerde, bugüne kadar ihmal edilmiş
bölgelerin imkanları daha da daralacak, bölgesel
eşitsizlikler artacak, bunun toplumsal ve
siyasal sonuçları ise çok olumsuz olacaktır.
Türkiye'de birçok sorun ülke düzeyinde
planlama ve bölgesel düzeyde uygulama ile
aşılabilir. Yalnızca kendi ili ile sınırlı
düşünenlerin sorun çözmesi mümkün değildir.
Bu düzenlemelerin işçiler açısından
hiçbir yararı yoktur. Tam tersine, önemli
sakıncalar söz konusudur. Bu düzenlemelerle,
işçi-memur-sözleşmeli personel alımında, terfiinde,
ödüllendirilmesinde ve cezalandırılmasında
keyfilikler yaygınlaşacak, çok sayıda işçi
işten çıkarılarak, bölgeler arasında işçi
ücret farklılıkları artacak, bugüne kadar
ücretini ve diğer ödemelerini düzenli olarak
alabilen işçilerin haklarının ödenmesinde
önemli sorunlar yaşanacaktır. Ayrıca, işkolu
tespit davaları nedeniyle toplu sözleşmelerde
önemli aksamalar olacaktır. Belediyelerde
personel harcamalarının belediye bütçesinin
yüzde 30'unu geçememesi, ücret ve aylık artışlarının
kısıtlanmasına yol açacaktır. Belediyeler
ve il özel idareleri, sendikal örgütlenmeye
müdahale edecekler ve daha yaygın biçimde
taşeron kullanarak sendikaların gücünü azaltacaklardır.
----------------------------------------------------------------------------------------
1 Hobsbawm, E., "Socialism and Nationalism:
Some Reflections on the Break-Up of Britain
(1977)", Politics for a Rational Left,
Political Writings 1977-1988, Verso, Bristol,
1989, s.124.
2. TOBB, Mahalli İdarelerin Yeniden Yapılandırılması,
Yerel Yönetim Reformu Özel İhtisas Komisyonu
Raporu, Ankara, 1996, s.99.
3. Bu kurullarla ilgili ayrıntılı bilgi için
bkz. TÜSİAD, Bağımsız Düzenleyici Kurumlar
ve Türkiye Uygulaması, İstanbul, Aralık 2002,
s. 133-231.
4. DPT, 1986 Yılı Programı, Resmi Gazete,
31 Ekim 1985, Mükerrer, s.328.
5. DPT, 1988 Yılı Programı, DPT:2118, Ankara,
1988, s.401.
6. Sosyaldemokrat Halkçı Parti TBMM Grubu
adına Grup Başkanı Erdal İnönü'nün açtığı
dava sonucunda yayımlanan 1987/18 esas, 1988/23
karar sayılı ve 22.6.1988 günlü Anayasa Mahkemesi
kararı.
7. DPT, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
Mahalli İdareler ve Büyükşehir Yönetimi Özel
İhtisas Komisyonu Raporu, DPT:2364 - ÖİK:431,
Ankara, 1994, s.24-25.
8. www.ozgurpolitika.org/1999/12/18/hab36.html
9. Aktan, C.C., 21. Yüzyıl İçin Yeni Bir Devlet
Modeline Doğru, Optimal Devlet, Kamu Ekonomisinin
ve Yönetiminin Yeniden Yapılanması ve Küçültülmesine
Yönelik Öneriler, TÜSİAD-T/95, 2-174, İstanbul,
167 s.
10. Aktan, C.C., a.g.k., s.132-3.
11. Yalçındağ, S., Yerel Yönetimler, Sorunlar,
Çözümler, TÜSİAD T/95-9/184, s. 56
12. Yalçındağ, S.; Çoker, Z.; Aytaç, F.; Çelet,
M., Yerel Yönetimler Yasa Taslağı, TÜSİAD
T/97-207.
13. TOBB, Mahalli İdarelerin Yeniden Yapılandırılması
Yerel Yönetim Reformu Özel İhtisas Komisyonu
Raporu, Ankara, 1996, 198 s.
14. DPT, 1996 Yılı Programı, Resmi Gazete,
2 Haziran 1996, Mükerrer, s. 84.
15. DPT, 1997 Yılı Programı, Resmi Gazete,
9 Kasım 1996, Mükerrer, s.88.
16. European Commission, 2000 Regular Report
from the Commission on Turkey's Progress Towards
Accession, 8 November 2000, s.12.
17. Hürriyet, 27.5.2001.
18. OECD, Türkiye'de Düzenleyici Reformlar:
Ekonomik İyileşme İçin Önemli Destek, Yönetişim,
2002, s.11.
19. Anavatan Partisi, Çözüm İçin Yeniden Yapılanma,
Ankara, Kasım 2001, 19 s.
20. İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğü, Mahalli İdareler Reformu Kanun
Taslakları, Ankara, 1997, 125 s.
21. İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğü, Mahalli İdareler Reformu, Ankara,
1998, 55 s.
22. Bu konuda bkz. Mahalli İdarelerle İlgili
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Tasarısı (01.05.2000) ve Belediye-İş,
TBMM İçişleri Alt Komisyonunda Görüşülmesi
Tamamlanan 31.07.2001 tarihli Yerel Yönetimler
Yasa Tasarısı Hakkında Görüşlerimiz, Ankara,
2002, 20 s.
|
|
|
|
|
| önerileriniz anasayfa |
|
|