 |
|
Ekim 2003 | Sayı 9
|
| |
|
ISSN: 1303 - 9814
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
TÜRKİYE'DEKİ POLİTİK DEPREM
AKP HÜKÜMETİNİN BİR İNCELEMESİ
|
Doç. Dr. E. Fuat KEYMAN
Koç Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
|
Türkiye'de büyük bir ekonomik güvensizlik
ortamında gerçekleştirilen ve AKP'nin galip
geldiği seçimlerde halkın tercihini ideolojik
değil, ekonomik nedenler etkilemiştir. Buna
ek olarak, AKP'nin İslami eğilimleri de merkez
sağ bir gündem ve ülkenin laiklik anlayışına
göre törpülenmiş bulunmaktadır. Ancak, bu tek
parti hükümetinin geleceği ve Türkiye'nin AB
karşısındaki şansı da hala merak konusudur.
3 Kasım akşamı, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla
birlikte Türk siyasetinin adeta baştan aşağı
sallandığı söylenebilir. 1999 seçimlerinin
ardından üç partinin birlikteliğiyle kurulmuş
bulunan koalisyon hükümeti başta olmak üzere
muhalefetten de iki parti % 10'luk barajı
geçemeyerek Meclis dışında kalmışlardır. Türkiye,
işsizlik, güvensizlik ve yoksulluk gibi kritik
sorunlarıyla birlikte tüm zamanların en büyük
ekonomik krizini yaşamaktayken gerçekleşen
3 Kasım seçimleri, hem muhalefet hem de iktidar
partilerinin suratına çarpılan bir seçmen
tokadı gibidir. Öyle ki, 1999 seçimlerinden
galip çıkan DSP neredeyse oylarının tamamını
kaybetmiş, kuruluşundan bu yana liderliğini
yapmış olan Bülent Ecevit siyasi hayatını
sona erdirmek durumunda kalmıştır -ki bu durum
kimileri için trajik olduğu kadar aynı zamanda
da beklenen bir sondur. Koalisyonun diğer
ortakları olan ANAP ve MHP de seçmen desteğinin
neredeyse yarısını kaybetmiş, parti liderleri
istifalarını açıklamak zorunda kalmış, muhalefet
partilerinden DYP ve FP ise Meclise dahi girememişlerdir.
Tüm bu veriler ışığında ele alındığında, 3
Kasım seçimlerinin Türkiye açısından nasıl
bir siyasi sarsıntı olduğu daha açık görülebilmektedir.
Söz konusu seçimler kelimenin tam anlamıyla
'geri tepmiş' ve Türk halkının ülkedeki yozlaşmış
siyaset ortamı ve bu ortamda adları yolsuzluk
ve kokuşmuşlukla birlikte anılan demokrasi
fakiri politikacı ve partilere 90lı yılların
başından beri duyduğu tepkinin demokratik
bir ifadesi halini almıştır.
3 Kasım seçimlerinde % 34.2 oyla (Meclisteki
sandalyelerin % 66'sı / 550 sandalyeden 363'ü)
AKP iktidar ve % 19.4 oyla (178 sandalye)
CHP muhalefet olarak % 10'luk barajı aşmış,
Meclise girmeye hak kazanmışlardır. Öyle görünüyor
ki sağlam yönetim yapısıyla AKP gelecek 5
sene boyunca ülkenin başında bulunacak ve
Meclis bu iki parti tarafından işletilecektir.
Gerçekten de son derece sorunlu bir koalisyon
hükümetinin ardından, seçimlerin hemen öncesinde
kamuoyundaki bu etkisiz, işlevsiz, kabiliyetsiz,
demokrasiden yoksun ve toplumdan kopuk gidişe
bir dur demek isteği aşikârdı. AKP her ne
kadar Anayasa Mahkemesi tarafından laik Türkiye
Cumhuriyeti için tehdit oluşturduğu iddiasıyla
kapatılan Refah Partisi'nin ikinci 'yavrusu'
olmasına rağmen (diğerinin Fazilet Partisi
olduğu düşünüldüğünde) siyasi istikrar ve
etkili yönetime özlem duyan Türk halkının
büyük çoğunluğunun oylarını alabilmiştir.
Bu noktada sorulması gereken soru, AKP'nin
seçim öncesinde kendisine yüklenmiş bulunan
işsizlik, fakirlik ve ekonomik sorunların
aşılmasına dair umutları gerçekleştirmede
etkin, etkili ve demokratik bir iktidar sergilemeyi
başarıp başaramayacağıdır. Bu soruya en doğru
yanıtı verebilmek için 3 Kasım seçimlerinin
gerçekleştiği tarihi bağlam kadar AKP'nin
kendisini nasıl tanıtmış olduğunun da tam
olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu makalede,
3 Kasım seçimlerinin olduğu kadar AKP'nin
de bir sosyolojik ve siyasi incelemesini bulacak,
aynı zamanda AKP'yi tüm ön yargılardan arınmış
bir şekilde incelerken hükümeti bekleyen sorunlar
ve çelişkileri de bütün açıklığıyla göreceğiz.
3 Kasım Seçimlerinin Farklılığı
AKP'nin seçim zaferinin tam olarak anlaşılabilmesi
için Türk siyaseti açısından bir dönüm noktası
olan 3 Kasım seçimlerinin tarihsel boyutunun
da iyice anlaşılabilmesi gerekmektedir. 1999
ve 1995 seçimleriyle kıyaslandığında 3 Kasım
seçimlerinin iki açıdan farklılık gösterdiğini
görmekteyiz: bunlardan ilki bu seçimin ideolojik
temelli olan eski seçimlerin aksine ekonomi
temelli olmasıdır. Siyasi İslam ve Kürt milliyetçiliği
gibi devletimizi doğrudan tehdit eden sorunlar
nedeniyle 1995 ve 1999 seçimlerinde seçmen
devlet ve siyaset arasındaki dar alanda karar
vermek zorunda kalmış, bu seçimlerin sonuçları
üzerinde ideolojilerin doğrudan bir etkisi
görülmüştür. Dolayısıyla, geçmiş seçim gündemlerini
halkın ihtiyaçları değil, ulusal güvenliğin
belirlediği söylenebilir. DSP ve MHP bu şekilde
iktidar olmuşlardır.
1995 ve 1999 seçimlerinin aksine 3 Kasım
seçimleri daha ziyade ekonomi ve toplum refahı
gibi sosyal konularda odaklanmıştır. Tarihinin
en ciddi ekonomik kriziyle cebelleşmekte olan
bir ülkede ekonomik sıkıntıların, işsizlik,
fakirlik gibi sorunların nasıl aşılacağı refahın
nasıl sağlanacağı gibi konuların öncelik kazanması
doğaldır. Dolayısıyla seçime hazırlanan partiler
hem programlarını, hem de tüm kampanya ve
sloganlarını bu gerçeği gözeterek hazırlamışlardır.
AKP ve CHP'ye bu seçimlerde verilmiş olan
desteğin temelinde de ekonomik sorunlar ve
bu sorunlardan kurtulma umutlarının yattığı
açıkça ortadadır. 3 Kasım seçimlerinin Meclis
dışında kalan partiler içinse ağır bir cezai
nitelik taşıdığı söylenebilir. Dolayısıyla,
AKP'nin seçim başarısı arkasında yatan gerçekliğin
ideolojik değil, ekonomik bir gerçeklik olduğu
ve partinin devlet değil toplum merkezli yaklaşımının
bundaki payı da asla unutulmamalıdır.
3 Kasım seçimlerini diğer seçimlerden farklı
kılan ikinci özellikse seçmen tercihini etkilemiş
olan 'aktörlerin' nitelikleridir. 1995 ve
1999 seçimlerinde, seçimlerde etkili olan
aktörler ulusal çerçeve ve Türk siyasetindeki
partilerle sınırlıyken 3 Kasım 2003 seçimlerinde
bu aktörlerin özellikle AB ve IMF gibi uluslararası
nitelikler kazandığı ve sivil toplum örgütlerinin
de sürece dahil oldukları görülmektedir. Bu
sivil toplum örgütleri, partilerin sadece
programlarını hazırlarken faydalandıkları
referans noktaları olmakla kalmamış, aynı
zamanda etkin ve işlevsel bir hükümete duyulan
ihtiyaç konusunda Türkiye'de bir kamuoyunun
oluşmasında da etkili olmuşlardır ki seçim
sonuçları da bu STÖlerin başarısını doğrulamaktadır.
Dolayısıyla, seçimlerin ekonomi temelinde
ulusal ve küresel olmak üzere iki farklı boyutu
olduğu söylenebilir.
AKP'nin Kimliği ve Seçim Stratejisi
Türk siyasetinde bir sarsıntı yaratmış olan
3 Kasım seçimlerinin kendine has bu özelliklerinin
bir arada değerlendirilmesiyle AKP'nin seçim
zaferi ve CHP'nin sayısal olmasa da nitel
başarısının nedenleri daha rahat anlaşılabilir.
Bu açıdan bakıldığında, bana göre AKP'nin
tek parti hükümeti olarak başa gelmesine yardımcı
olan seçim zaferinin üç aşamalı bir stratejinin
eseri olduğu söylenebilir. İşte böyle bir
strateji yardımıyladır ki AKP hem bir zafer
kazanmış, hem de toplumun değişik katmanları
ve sınıflarıyla yakın bağlar kurabilmiştir.
3 Kasım seçimlerinin ekonomi temeline dayanan
toplum-merkezli bir seçim olacağını çok önceden
sezebilmiş bulunan AKP, kendisini öncelikle
İslami değil, ekonomik sorunları çözmek misyonunu
edinmiş bir merkez sağ parti olarak tanıtmış,
böyle yaparken de seçmenlerini, İslami geçmişinin
yerine sadece toplumun sorunlarına kendini
adamaya hazır merkez sağ bir anlayış geliştirdiğine
ikna etmiştir. İkinci olarak, Türk bankacılık
sistemindeki yozlaşma ve yolsuzlukları ortadan
kaldırmayı hedefleyen bir ekonomik değişim
başlatacağı iddiasında olan AKP, öncelikle
işsizlik, fakirlik ve sosyo-ekonomik güvencesi
bulunmayan toplum kesimlerinin sorunlarına
eğileceği garantisi vermek suretiyle, IMF
kararlarıyla çelişse dahi, kendi programını
CHP'nin Kemal Derviş imzalı ve IMF dayatmalarına
harfiyen uymayı taahhüt eden programından
da soyutlamayı başarmıştır. Üçüncü olarak,
toplumun tüm kesimleriyle organik bağlar kurmayı
başarabilmiş bir parti olarak AKP, ülke sorunlarının
ebediyen çözümünde demokrasinin daima tek
ve doğru bir yol olacağının da altını çizmiştir.
Bu yönüyle demokrasi, AKP söyleminin önemli
bir parçası haline gelmiş, bireysel hak ve
özgürlükler kadar AB üyeliği de AKP gündemindeki
tam destekli yerini almıştır.
Bu üç boyutlu seçim stratejisinin AKP'yi
toplumun tüm kesimlerine yakınlaştırarak seçimi
kazandırmasının yanı sıra tekdüze bir İslami
parti değil ekonomik sorunların çözümü ve
devlet-toplum ilişkilerinin demokratikleştirilmesini
amaç edinmiş merkez sağ bir parti olarak gösterdiğinin
de altını çizmek isterim. Dolayısıyla, AKP'nin
kendisini diğer partilerden şu şekilde ayırdığı
görülmektedir:
- AKP, vatandaşlar ve dolayısıyla STÖlere,
özellikle öncelik vereceği iddiasıyla
kendisini geçmiş koalisyon hükümetinin
devlet-odaklı partileri olan MHP, DSP
ve ANAP'tan ayırmıştır.
- T.C.'nin laik ve demokratik niteliğine
saygılı ve ılımlı bir İslam anlayışı sergileme
vaadiyle AKP kendisini geçmişteki İslamcı
FP'den de ayırmıştır.
- AKP, son olarak öne sürdüğü ekonomik
programla kendisini rakibi CHP'den de
farklı kılmayı başarmıştır. AKP, ekonomik
sorunları, gelir dağılımında eşitlik ve
adalet ilkelerine bağlı daha insani yöntemlerle
ve ülke ekonomisini canlandırmak için
küçük ve orta ölçekli işletmecileri de
gözeterek aşma iddiasındadır.
AKP ve Muhafazakar-Liberal Sentez
AKP bu farklılıkların faydasını görmüş, toplumun
büyük bir kesiminin, özellikle de ülke sathında
giderek daha yaygınlaşan küçük ve orta ölçekli
işletmelerin desteğini kazanmayı başarmış,
aynı zamanda yoksul ve dar imkanlara sahip
kesimlerle de ilişkiye geçerek STÖleri devreye
sokmuştur. Toplumun desteğini büyük ölçüde
arkasında hissederek seçimlere giren AKP,
halk tarafından da yeterince ikna edici bulunmuş
olacak ki seçimlerde büyük başarı elde etmiş,
büyük çoğunlukla iktidara gelmiş ve hükümet
olmuştur.
Bana göre AKP'nin ekonomik programı üç ana
prensibi olan muhafazakar-liberal bir sentezdir;
bu prensipleri şöyle sıralayabiliriz:
- Etkin ve etkili bir devlet prensibi:
Vatandaşlarına karşı demokratik, şeffaf
ve güven güvenilir ve aynı zamanda ekonomi
konusunda da 'şefkatli' ve gözeten bir
devlet. Bu bağlamda, AKP hali süregelen
toplumdan kopuk, insanların ihtiyaçlarına
kulaklarını tıkamış, anti-demokratik ve
işlevsiz devlet anlayışına bir son vermeye
niyetlidir.
- Düzenli bir serbest piyasa: Yolsuzluklardan
arındırılmış, ekonomik büyüme ve toplumsal
adalet temeline dayalı bir serbest piyasa.
AKP taraftar olduğu serbest piyasa ekonomisinin
gereken büyüme açısından da zaruretine
inanmakta, bunu istikrarlı ve sağlam bir
finans sektörünün de temeli olarak değerlendirmektedir.
- Sosyal adalet: Zenginlik ve refah
hizmetlerinin toplumun tüm sınıfları düşünülerek
eşit ve adil dağıtımına dayanan bir sosyal
adalet anlayışı. Bu noktada AKP'nin öne
sürdüğü ekonomik programın CHP'nin Derviş
imzalı programından farkı ortaya çıkmaktadır.
AKP'ye göre adaletsiz gelir dağılımı engellenmeden
sağlam bir ekonomi inşa etmeye olanak
yoktur.
Bu temel prensipler açısından ele alındığında
muhafazakar-liberal sentez, genel olarak,
serbest piyasanın inançlara dayalı ve yöresel
farklılıklara saygılı bir muhafazakar anlayışla
düzenlenmesini öngörmektedir. Daha açık bir
dille ifade etmek gerekirse, muhafazakar-liberal
sentez, devlet-vatandaş ilişkilerinin bireysel
değil, demokratik usullerle yürütülmesi ve
serbest piyasanın da desteklenmesi gereğine
inanan bir üslup, Dışişleri Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Abdullah Gül'ün sözleriyle: "ılımlı
ve demokratik bir İslam toplumu anlayışıdır."
AKP'yi Bekleyen Sınavlar
3 Kasım seçimlerinden galip çıkmış olan muhafazakar-liberal
sentez, Türkiye'ye sunduğu güçlü ve istikrarlı
bir hükümet şansı da göz önüne alındığında
ciddiye alınsa iyi olur. Bu hükümet:
- Devlet-vatandaş ilişkilerini karşılıklı
ve demokratik bir düzene oturtarak işlevsiz
ve etkisiz devlet ile toplum arasında
90lardan bu yana belirmiş olan kopukluğu
giderecek,
- İş güvencesi ve sosyal adalet gibi gereklerin
yerine getirilmesi, hayat standardının
yükseltilmesi ve sürekli bir ekonomik
büyümenin gerçekleştirilebilmesi açısından
acil çözüm bekleyen ekonomik sorunları
çözüme kavuşturacak ve
- Türkiye'yi AB üyeliğine demokratik,
güçlü ve istikrarlı bir devlet olarak
hazırlayacaktır.
Ancak AKP'nin tüm bu görevleri başarıyla
yerine getirip getiremeyeceği bugün için hala
bir soru olarak kafalardaki yerini korumaktadır.
Bu süreç içerisinde AKP'nin aşması gereken
içte ve dışta bir takım sorunlar olacaktır
ve AB ve IMF'yi de bu süreçten ayrı düşünmek
asla mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında
dört önemli nokta karşımıza çıkar:
- Türkiye-AB ilişkileri ve Kıbrıs sorununun
çözümü,
- Irak savaşı ve bunun ABD ile ilişkilerimize
etkisi,
- IMF ile ilişkiler,
- Devlet ve AKP arasında laiklikle ilgili
olarak yaşanabilecek anlaşmazlıklar.
Aslına bakılacak olursa AKP, ilk engelle
seçimlerin hemen ardından Türkiye ile görüşmelerin
başlatılacağı kesin bir tarih almak için AB
ile masaya oturduğu Kopenhag Zirvesi'nde karşılaşmış
bulunmaktadır. AKP AB'yi aynı zamanda İslami
değil, AB 'vatandaşlığına' taraftar bir merkez-sağ
parti olduğuna da ikna etmek durumundaydı.
Buna rağmen AKP bu görüşmelerden istediği
sonucu alamamış, 2003'teki kesinleşmiş bir
tarih yerine kendisine 2004'te -o da bazı
koşullara bağlı olmak kaydıyla- bir tarih
verilmiştir. Öte taraftan Kopenhag Kriterleri'nin
gösterdiği bir şey varsa o da Kıbrıs meselesinin
çözümünün Türkiye'nin AB üyeliğinde etkili
olacağıdır.
AKP'yi bekleyen diğer bir sınavsa IMF konusundaki
tavrıdır. Ekonomisini düzeltme çabaları IMF
tarafından finanse edilen ve bu bağlamda IMF
programlarını takip eden bir ülke olarak Türkiye
IMF ile yaşamaya alışmalıdır. Demek oluyor
ki hangi hükümet olursa olsun Türkiye'deki
iktidarlar daima IMF taleplerini karşılamak
durumunda kalacaklardır. AKP de bu mecburiyetten
muaf olmadığı gibi, IMF 'reçeteleriyle' çeliştiği
anda AKP kendisini doğrudan IMF ile karşı
karşıya bulacaktır. Daha açık bir dille ifade
etmek gerekirse, AKP'nin toplumsal sorunlar
ve adaletsiz gelir dağılımı gibi konulara
öncelikli olarak eğilecek olması IMF ile arasını
daha şimdiden açacaktır. Aynı şekilde, küçük
ve orta ölçekli işletmelere vaat etmiş olduğu
desteği vermesi de AKP'nin IMF programıyla
çatışmaya düşeceği bir diğer noktadır. Diğer
taraftan, verdiği sözleri bir kenara bırakıp
kendisini IMF programına adaması da AKP'nin
arkasındaki toplumsal desteği büyük ölçüde
sarsacaktır.
Son olarak türban meselesi olarak gündeme
yerleşmiş bulunan laiklik meselesi de AKP
ile devlet arasında her an patlamaya hazır
bir bomba gibi durmaktadır. AKP türban konusunda
bazı uygulamalara göz yumacak olsa da entelektüel
kesim bunu siyasi İslam olarak algılayacak,
konu kaşınmadığı takdirdeyse partinin İslamcı
tabanından sert tepkiler gelecektir. Buna
ek olarak AKP'nin Milli Nizam'dan FP'ye kadar
uzanan tüm seleflerinin laiklik karşısındaki
tavırlarından dolayı Anayasa Mahkemesi'nce
kapatıldığının da unutulmaması gerekir; aynı
tehdit AKP'nin de başındadır.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde AKP'nin
tek çoğunluk partisi olarak iktidara gelmiş
olması ülkeyi kendi istediği gibi yönetebileceği
anlamına -kesinlikle- gelmez. Muhafazakar-liberal
AKP sentezinin 3 Kasım seçimlerinden galip
çıktığı hepimizin malumu olmasına rağmen bu
iktidarın Türkiye'nin sosyo-ekonomik yaralarına
ilaç olup olamayacağı henüz deneme aşamasındadır.
AKP'nin bu siyasi başarısını yönetim kabiliyeti
üzerindeki yansımaları partinin gelecekteki
başarısını olduğu kadar Türkiye'nin de yakın
gelecekteki siyasasını da etkileyecektir.
|
| |
|
|
|
|
| önerileriniz anasayfa |
|
|