3 Kasım seçimlerinde halkın oyuyla mecliste
büyük bir çoğunluk sağlayarak iktidara gelen
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), on aylık
sürede gerçekleştirdiği icraatlarıyla tartışılmaya
devam ediyor. Partinin önde gelen kurucu liderlerinin
çoğunun geçmişte İslamcı çizgide yer almaları
nedeniyle, AKP'nin kendisini "muhafazakar
demokrat" olarak tanımlaması ve Başbakan
Tayyip Erdoğan'ın "biz milli görüş gömleğini
çıkardık" demesi bile AKP hükümetinin
attığı her adımın dikkatle izlenmesini engellemeye
yetmiyor. İşin ironik tarafı içeride ve dışarıda
bazılarınca hala "neo-İslamcı" olarak
nitelenen Türkiye'nin yeni hükümetinin attığı
reformcu adımlar, uluslararası siyaset ve
iş çevrelerince de "ilgiyle" izleniyor.
Çünkü yapılan reformlar ülkenin tam da hassas
kurumlarında ve herkesin duyarlı olduğu (MGK'nın
görevlerinin yeniden tanımlanması, ana dilde
eğitime izin verilmesi, azınlıklara ilişkin
düzenlemeler) konularda yapılıyor. Bu değişiklikler
içeriği itibariyle, bir anlamda cumhuriyetle
birlikte kurulan "ulus devleti"
ve Türk milli kimliğini yeniden tanımlamaya
zorlayacak nitelikteki adımlardır.
Meclis tatile girmeden önce çıkarılan bu
yasalar yaz aylarında ekonominin de olumlu
gitmesi nedeniyle kamuoyunca bir süre tartışılıp,
unutulmaya yüz tuttu. Meclis 1 Ekim'de açıldığında
ise yine tartışma yaratacak olan YÖK kanunu,
2B diye bilinen orman vasfını kaybetmiş hazine
arazilerinin halka satışı ve yerel yönetimlere
yetki devrini de içeren kamu reformu yasası
gündeme gelecek. Ekim ayının meclis içindeki
ve dışındaki partiler için adeta bir kongre
dönemi olması ve her birinin kendi iç sorunlarıyla
uğraşmak zorunda kalması, AKP hükümetine çok
ciddi bir dirençle karşılaşmadan istediği
değişiklikleri yapabilme fırsatı da sunuyor.
Kaldı ki, hükümetin henüz yeni olması ve farklı
kesimlerde iktidara tanınan siyasi kredinin
bitmemiş olması, enflasyon ve faizde düşüşün
sürmesi ve ihracat ve büyüme rakamlarındaki
artış gibi ekonomik göstergelerdeki olumlu
işaretler de AKP iktidarının elini muhalefete
karşı güçlendiriyor.
Aşağıda, önce sosyolojik anlamda çevreyi
temsil eden AKP'nin AB reformları konusunda
attığı adımların "merkez"de neden
tepki topladığı tartışılacak; ardından da
AKP hükümetini AB yolunda hızlı adımlar atmaya
iten nedenler analiz edilecektir. Son olarak,
yaz boyunca sıkça tartışılan Irak'a asker
gönderme kararının arkasında yatan nedenler
ve bu kararın Türk iç siyasetine yönelik olası
etkileri tartışılacaktır.
Demokrasi ve Güvenlik Arayışında Türkiye
Osmanlının son döneminden bu yana, Türk siyasal
elitinin bıkmadan, usanmadan tartıştığı temel
sorun bu milletin kimliğinin ne olacağı, güvenliğinin
nasıl sağlanacağı ve yönetimin hangi temel
ilkelere dayanacağıdır. "Ne olacak bu
memleketin hali?" sorusu Jön Türkler
zamanında olduğu kadar bugün de aynı canlılık
ve heyecanla tartışılıyorsa, bunun nedeni
bizim millet olarak kimlik, güvenlik ve adil
bir yönetim sistemi arayışımızın toplumun
büyük çoğunluğunu tatmin edecek bir sonuca
hala ulaşamadığından dolayıdır. Batılı hasımları
karşısında zayıflayan ve sürekli toprak kaybeden
Devlet-i Ali Osmani'nin varlığını ve birliğini
korumak için ortaya atılan Osmanlılık sloganı,
yerini Abdülhamit devrinde İttihad-ı İslami
söylemine bırakmış; Kurtuluş Savaşından sonra
ise küçülen ve nispeten homojenleşen bir toplumdan
laik bir "ulus devlet" oluşturulma
noktasına gelinmiştir. Seksen yıllık Cumhuriyet
tarihini bu anlamda, tepeden inmeci bir yaklaşımla
devlet elitlerinin imparatorluk bakiyesi bir
toplumdan millet olma bilincine sahip, tam
bağımsız ve modern bir "Türk Ulusu"
yaratma projesi olarak da okunabilir.
Aslında bazılarınca da vurgulandığı gibi
kimlik, güvenlik ve demokrasi arayışı Türkiye'nin
yakın tarihindeki yaşanan devrimlerin de darbelerin
de en önemli meşrulaştırıcı nedenidir. Sina
Akşin'in belirttiği gibi, "Vahdettin'den
Mustafa Kemal'e kadar", Osmanlı aydınları
Sevr'in şartlarını görmüş, Anadolu'nun işgalini
yaşamış emperyalist Avrupa'nın "hasta
adama" yönelik o "öldürücü bakışını"
fark etmiştir. Girişilen reformlar bu tehditkâr
bakışı tersine çevirmenin, kendini batıya
karşı savunmanın bir yolu, bir kurtuluş reçetesi
gibi görülmüştür. Daha açık bir deyişle, Cumhuriyeti
kuran siyasal irade, ülkenin batılılarca sömürgeleştirilmesini
önlemenin tek yolu ve bir nevi savunma stratejisi
olarak Avrupalılaşarak Batılı devletlerle
onurlu bir işbirliğini seçmiştir. (1)
Ancak hemen belirtelim ki, ülkenin kaderine
hakim olan merkezdeki bu modernleşmeci Türk
elitinin aksine, çevredeki geniş halk kesimleri,
kendilerini "dönüştürülecek nesneler"
olarak gören bu bakışa ve bu yolda atılan
adımlara ve girişilen reformlara karşı hep
soğuk durmuştur. Hadi daha açık söyleyelim,
Anadolu insanı batının bilim ve tekniğinin
alınmasına değil ama, kültürel devrimlere
ve batılılaşmaya karşı çoğu zaman şüpheci,
bazen de düşmanca bir tavır sergilemiştir.
Şerif Mardin'in altını çizdiği gibi aslında,
kültürel devrimler yüzyılın başında yüzde
sekseni köylerde yaşayan sıradan Türk insanının
günlük yaşamına pek nüfuz edememiş, uzun yıllar
şehir hayatına sıkışıp kalmıştır. Türk siyasal
yaşamındaki ilericilik-gericilik, solcu-sağcı,
laik-antilaik, muhafazakar-liberal gibi temel
bölünmeler ekonomik temelli olmaktan çok kültürel
boyutludur. Bu bölünme halk tarafından, camiye
daha yakın olanların "sağcı", daha
uzak duranların ise "solcu" olduğu
şeklinde algılanmıştır. Kendilerini bu ülkede
modernliğin taşıyıcısı olarak gören elit ile
yerelciliği ve milliyetçiliği ön plana çıkaranlar
arasında uzun yıllardır toplumsal ve siyasal
alanda yaşanan tartışmalarda, Avrupalılık,
batıcılık ve ilericilik çoğu zaman birincilerin
elini güçlendiren bir "baskı" aracı
olarak kullanılmıştır. Sermaye ve medya kuruluşları
da çoğu zaman devletten beslendikleri için,
merkez ve çevre arasında yaşanan periyodik
gerginliklerde, çoğu zaman devlet seçkinlerinin
yanında saf tutmayı kendi çıkarlarına daha
uygun bulmuştur.
2003 Türkiye'sinde ise roller değişmiş gözükmektedir.
Dün Avrupa Birliği'ne ideolojik nedenlerle
oldukça mesafeli duran "muhafazakar"
kesimler, bugün dünün ilerici kesimlerine
göre çok daha Avrupacı görünmektedir. Bunun
siyasal alana yansımasını ise, çevrenin temsilcisi
Muhafazakar AKP ile Cumhuriyetin öncüsü sosyal
demokrat CHP ve hatta onu da aşan sivil-asker-aydın
ittifakı arasında yaşanan tartışmalarda görüyoruz.
3 Kasım 2002'de iktidara gelen ve kendisini
muhafazakar olarak tanımlayan AKP, iş başına
gelir gelmez kendisini AB ile entegrasyona
adamış, bu yolda şimdiye kadar kendisinden
önceki hükümetlerden çok daha fazla reform
yasasını meclisten geçirmiştir. Burada yeni
olan şey, büyük sermayenin (TÜSİAD) ve basın-yayın
kuruluşlarının AKP ile bürokratik seçkinler
arasında bu süreçte yaşanan tartışmalarda
ya tarafsız kalmaları ya da iktidara destek
verir bir tavır takınmalarıdır. 23 Nisan resepsiyon
krizinin sözü geçen aktörlerin davranışlarının
incelenmesi bakımından öğretici bir örnek
olaydır. Bu olaydan hemen sonra Milliyet gazetesinin
başyazarının yazdığı yazılar ve ardından seri
halde yayına koyduğu "başörtüsü"
dosyası, işaretleri doğru okuyanlar için oldukça
anlamlı bir tavır alıştır. Belki de bu tavır
alış, siyasi bir yönü de bulunan başka bir
sermaye grubunun başına gelenlerin kendi grubuna
da gelmesini önlemeyi amaçlayan "önsezi"li
bir davranıştır. Ama bu olay aynı zamanda,
Türkiye'de son zamanlarda iyice belirginleşen
Avrupacılık ve AB karşıtı saflaşmasının sermaye,
siyasetçi ve medya alanındaki ittifakları
yeniden tanımlayıcı bir etkisinin olduğunu
göstermesi bakımından oldukça ilginçtir.
Nitekim kamuoyu desteğini arttıran ve örgütlü
grupların açık muhalefetiyle karşılaşmayacağını
hisseden hükümet, hemen 6. uyum paketini TBMM'den
geçirmiştir. Bu paketin özelliği ise, diğerlerine
göre içerik bakımından daha suya-sabuna dokunur
hükümler içeriyor olmasıdır. Terörle mücadele
yasasının meşhur 8. maddesinin tamamen kaldırılması,
özel Radyo ve TV'lere anadilde yayın serbestisi
getirilmesi gibi. Şüphesiz bu adımlar bazılarında
"Ya değiştirilen, dinciliğin ve bölücülüğün
önündeki engelleri kaldıran yasalar ülkede
bölünme olasılığını artırır, dinci bir rejime
sebep olursa" kaygısı da uyandırmıştır.
(2) Kışlalı'nın belirttiği gibi, ülke güvenliği
konusunda hassas olan bazı çevrelerin (ki
bunların başında askeri kanat gelmektedir),
bu gelişmeleri "dikkatle izlediği"
de muhakkaktır. Bu çevrenin, algıladığı tehlike
işaretlerine karşı tepkilerini şimdilik Cumhurbaşkanı
Sezer vasıtasıyla açığa vurduğu gözlenmektedir.
Nitekim 6. uyum paketinde yer alan bölücü
teröre karşı kullanılan ve AB tarafından uzunca
bir süredir ifade özgürlüğünün önünde engel
oluşturduğu için eleştirilen 8. maddenin kaldırılması,
Cumhurbaşkanınca veto edilmiştir. Ama bu veto,
ülkedeki gazeteler tarafından ya sadece yorumsuz
bir haber olarak ya da Sezer'in reformları
engellediği" şeklinde yorumlanarak verilmiştir.
Ardından da bu hükümler meclisten yeniden
geçirilerek yasalaşmıştır.
Siyasi muhalefetin ise CHP desteği ile meclisten
geçirilmiş olan yasanın vetosu konusunda sakin
ve suskun kaldığı görülmektedir. Ana muhalefet
partisi olan CHP, AKP'nin demokratikleşme
ve özgürlükleri genişletme adına attığı adımlar
konusunda bazen "yeter artık, önümüze
daha kaç paket getireceksiniz?" türünden
serzenişte bulunsa da, AB uyum yasaları konusunda
açıktan karşı çıkamamakta, net bir tavır sergilemekten
kaçınmaktadır. En aşırı tepkiler ise, kendilerini
"ulusalcı cephe" olarak niteleyen
ve AB'ye karşı "şüphe" ile bakan
kesimlerin oluşturduğu gruplardan gelmektedir.
Daha sonra kendilerini "kızıl elma"
koalisyonu olarak niteleyen Ulusalcı Cephe
ise temelde, zamanımızın en hızlı devrimcileri
olan İşçi Partisi (İP) ile en milliyetçi kesimi
temsil eden MHP'liler arasında kurulan bir
ittifakın ilişkisinin bir sonucudur. İktidarın
hem AB reformlarına, hem de ABD ile ilişkilerine
yönelik olarak yerleşik partilerden ciddi
muhalefet sesinin yükselmemesi, anti-emperyalist
bir söylem altında birleşen ve kendilerinin
Kuva-yi Milliye'yi temsil ettiğini
söyleyen gruplara, toplumsal muhalefetin sözcülüğünü
üstlenme şansı vermektedir.
Eleştiriler ise daha çok, gerçekleştirilen
reformların ülkenin güvenliğini ve bağımsızlığını
tehlikeye düşürdüğü, devletin üniter yapısını
tehdit edebileceği ve ülke bağımsızlığını
ve egemenliğini zedeleyeceği konularında yoğunlaşmaktadır.
Başka bir deyişle, Türkiye 200 yıllık modernleşme
ve 40 yıllık AB sürecinde, batıyla bütünleşme
ve batılı bir ülke olma konusunda belki de
hiç bu kadar Avrupa'ya yakın olmamıştı. Ama
belki de özgürlük, güvenlik ve zenginlik kulübü
olarak baktığımız "maşukumuz" AB'ye
yaklaştıkça, hayalini kurduğumuz güzel prensesin
bizi bölmek için hazırlanmış bir Truva Atı,
boş bir serap olmasından korkuyoruz.
İlerlemeci seçkinlerin başlattığı Türk toplumunu
modernleştirme projesi, doğal sürecini başarıyla
tamamlayıp da, daha fazla demokrasi ve özgürlük
talepleri yükselince, bu kez aydınlarımız
ve yerleşik bürokratik elitlerimizde "iç
güvenlik" ve "kimlik" kaygıları
depreşiyor. Ulusalcı cephenin direnç noktası
tam da bu değil mi? Yüzyılın başındaki, kendi
sınırları içinde her şeyi kontrol edebilen
"otoriter" bir cumhuriyetin, küreselleşme
süreciyle birlikte iktisadi, siyasi ve hukuki
alandaki mutlak bağımsızlığını yitirmeye başlaması
aynı kesimlerde artan bir tedirginlik yaratıyor.
ABD'nin 11 Eylül sonrasında geliştirdiği tek-taraflı
müdahale politikası ve bu çerçevede Birleşmiş
Milletler'i ve diğer uluslararası meşruluk
kurallarını hiçe sayarak giriştiği Afganistan
ve Irak operasyonları ise, Türk siyasal elitini
sadece iç kaynaklı değil, dış kaynaklı tehditlere
karşı da alternatif güvenlik politikaları
arayışına itiyor. Peki bazı çevrelerin itirazlarına
ve haklı tereddütlerine rağmen, AB reformlarının
son aylarda hız kazanmasını nasıl açıklamalıyız?
AB Reformları: Neden ve Ne Zamana Kadar?
Gerçekten de on aylık AKP hükümetinin AB ile
ilgili attığı adımlar herkesi şaşırtıyor.
O kadar ki, Sosyal Demokrat CHP bile daha
kaç tane paket gelecek türü söylemlerle inceden
inceye AKP'ye serzenişte bulunuyor. Eski diplomat,
yeni CHP milletvekili Onur Öymen ise, AKP'nin
niyetlerini sorgulayarak, AB reformlarının
Türkiye'deki kurulu düzeni (i.e. Kemalizmi)
sarsmak için kullanıldığı şeklinde eleştiriyor.
Hükümet çevresi ise, AB'nin bir hükümet değil
"devlet" politikası olduğunu açıklayarak
duyarlı konularda atılan adımlara karşı, farklı
kesimlerden yükselebilecek eleştirileri de
baştan itibaren susturmaya çalışıyor. Ama
yine de Haziran MGK'sından çıkan "AB
reformlarının Cumhuriyetin temel niteliklerini
koruyarak gerçekleştirilmesi" uyarısının
yapılmasını da engelleyemiyor.
Nitekim hükümet, Türk devlet sisteminin en
nirengi noktasını oluşturan sivil-asker ilişkileri
ve MGK'nın yeniden yapılandırılması konusunu
da kapsayan 7. uyum paketini de CHP'nin de
desteğiyle, Temmuz ayında meclisten geçirmiştir.
Anlaşılan AKP iktidarı, 2004 Aralık ayına
kadar Türkiye'nin siyasal yapısı ve hukuk
sisteminde köklü değişiklikler yaparak, AB
üyeliği konusunda Türkiye'nin Kopenhag siyasi
kriterlerini yerine getirdiğine ilişkin Avrupa
ülkelerini ikna etmenin yollarını arayacaktır.
İşin gerçeği, bazılarınca öcü, bazılarınca
ise ülkemiz için yeni bir kızıl elma olarak
sunulan AB üyeliği sürecinde tam gaz yol alıyoruz.
AB'ye yaklaştıkça da bugün dokunulmaz saydığımız
pek çok konuyu açıktan tartışmak zorunda kalacağız.
İngiltere gibi oldukça muhafazakar toplumların
AB sürecinde yaşadıkları ikilemleri; ülkemizle
ilgili kararların Ankara'da mı yoksa Brüksel'de
mi alınacağı tartışmalarını, biz de gün geçtikçe
biraz daha yoğun yaşayacağız. Belki de bazılarımız
kuşatılmışlık hissine kapılacak. Bir İspanyol
siyasetçisi şöyle diyor: Biz iki kez istilaya
uğradık: Birincisinde ülkemiz Araplar tarafından
işgal edildi ve 400 yıl sonra onları vatanımızdan
kovduk. İkinci istila ise AB hukuku istilasıdır.
Bu işgal ise her geçen gün ağırlaşarak sürmektedir.
Türkiye İspanya'ya göre henüz bu işin başında
sayılır; 40 bin sayfalık AB müktesebatı için
daha önümüzde değiştirilecek çok yasa var
demektir. Belki biz ülke olarak bütün istenilenleri
de yerine getireceğiz. Ancak hala belirsiz
olan bir şey varsa, o da Avrupa acaba gerçektende
Türkiye'yi içine kabul edebilecek mi?
Peki son aylarda AB sürecindeki reformları
Türkiye neden hızlandırdı? Bunun tek bir nedeni
yok. Ama hem AKP liderliğini cesaretlendiren,
hem de muhalefetin sesinin cılız kalmasına
yol açan ve hatta ordu gibi Türk siyasetinde
geleneksel olarak seçilmişlerin kararlarında
veto gücünü kullanabilen aktörleri dahi görece
etkisizleştiren sürecin iyi analiz edilmesi
gerekir. Kanaatimizce aşağıdaki noktaların
bilinmesi bu konuda aydınlatıcı olacaktır.
1. Türkiye'de pek çok kesim tarafından
AB üyeliği bir medeniyet projesi olarak
algılanmaktadır. AB'ye üye olunduğunda,
Atatürk tarafından işaret edilen muasır
medeniyetler seviyesine ulaşma hedefinin
adeta hemen gerçekleşeceği beklenmektedir.
Kemalizm bir çağdaşlaşma projesiyse eğer,
çağdaş dünyadaki özgürlük, zenginlik ve
güvenlik adalarının başında AB bloğunun
geldiği söylenmektedir.
2. Küreselleşme sürecinde belli bir bölgesel
birliğe üye olmayan ülkelerin krizlere düşme
olasılığı ve riskinin yüksek olduğuna inanılmaktadır.
AB, Türkiye'nin yanı başındaki en büyük
ve en zengin ekonomik entegrasyon bloğudur.
Biz de buna üye olmalıyız anlayışı 2000
ve 2001 krizlerinden sonra iyice yerleşmiştir.
AB üyeliğinin dış sermayeyi ülkemize çekerek
yatırımları, dolayısıyla istihdamı ve geliri
artıracağına inanılmaktadır. Dolayısıyla
istikrarlı bir siyasi ve ekonomik blok içinde
yer almanın Türk insanının yaşam standardını
ve kalitesini de zamanla artıracağı ve ekonomik
kriz riskini azaltacağı beklenmektedir.
3. Ülkemizdeki muhafazakar İslami kesimler
öteden beri batılılaşmaya ve bu bağlamda
da AB üyeliğine hep mesafeli yaklaşmışlardır.
Ancak 28 Şubat sürecini "demokrasi
daralması" olarak algılayan İslami
duyarlılığa sahip muhafazakar toplum kesimlerinde,
otoriter ve bürokratik cumhuriyet geleneğinin,
tam demokratik ve şeffaf bir yapıya kendiliğinden,
toplumun iç dinamiklerinin zorlamasıyla
dönüşemeyeceği kanaati iyice pekişmiştir.
AKP her şeyden önce bu sürecin doğurduğu
ve beslediği bir siyasi oluşumdur. İsmet
Özel'in o süreçte yazdığı bir yazıda belirttiği
gibi, Türkiye'deki mütedeyyin gruplar artık
kendi haklarını savunmak için öncelikle
gayri Müslimlerin haklarını savunmak durumunda
kalacaklardır. Bu anlayış ise İslam'ı kendisine
referans alan kesimleri de, o zamana kadar
belki de bir araç olarak gördükleri çoğulcu
demokratik sistemi içselleştirmelerine neden
olmuştur. Tayyip Erdoğan'ın şahsında yaşadığı
tecrübeler ve siyasal görüşlerindeki AB
yönündeki dönüşüm süreci, bu anlamda Türkiye'deki
İslami kesimin çoğunluğunda yaşanan tipik
bir dönüşüm serüvenidir. Dolayısıyla, AKP'nin
AB yolunu kısaltmak için, ülkenin demokratikleşmesi
yolunda attığı adımları salt takiyyecilik
olarak nitelemek yanlış olacaktır. Ancak
AB reformları vasıtasıyla sağlanan demokratik
açılımlardan bir gün bu kesimin mağdurlar
olarak gördüğü başörtülülerin de yararlanacağı
beklentisi de elbette vardır ve bu gibi
konular bir gün mutlaka gündeme de getirilecektir.
Nitekim, hükümetin hazırladığı YÖK yasa
taslağının en çok eleştirilen maddelerinin
başında, üniversitelere özerklik verilmesi,
meslek lisesi mezunlarına uygulanan katsayı
farklılığının kaldırılması gibi hükümlere
şiddetle karşı çıkılmasının ardında da başörtüsü
yasağı ve imam hatip okullarının önünün
yeniden açılacağı endişesi yatmaktadır.
AKP bu konuda da, temsil ettiği "çevresel"
ağırlıklı oy tabanı ile, iktidarını paylaşmak
zorunda kaldığı merkezin seçkinleri arasında
sıkışmış gözükmektedir.
4. Türkiye'nin Aralık-2002'deki Kopenhag
Zirvesi'nde kendisine ilk defa 2004 gibi
somut bir müzakere tarihi verilmesi, bu
tarihe kadar yapılacak işleri hızlandırma
yönünde sivil toplum kuruluşlarının baskısını
artırmıştır. Yapılan tüm kamuoyu araştırmaları
Türkiye'de halkın yaklaşık olarak yüzde
70'inin AB üyeliğini desteklediğini göstermektedir.
Bu oran bazı AB üyesi ülkelerdeki AB'ye
yönelik destekten dahi yüksektir. Öte yandan
toplumda etkin olan TÜSİAD ve TOBB gibi
sivil toplum örgütleri de AB reformları
konusunda aktif bir lobicilik faaliyeti
yürütmektedirler. O kadar ki, AB reformlarının
toplumdaki bu yüksek meşruluk temeli nedeniyledir
ki, reformlara hangi gerekçeyle olursa olsun
karşı duranlar adeta Türk evlatlarının geleceğini
karartmak ve hatta neredeyse vatana ihanetle
suçlanmaktadırlar. 3 Kasım seçimlerinde
AB karşıtı bir propaganda yürüten MHP'nin
baraj altında kalması bu konuda örgütlü
gruplar üzerinde de caydırıcı bir baskı
oluşturmaktadır. Çünkü son yıllarda krizler
nedeniyle artan işsizlik ve fakirlik ortamında,
Türkiye'nin AB üyeliği perspektifi halkın
orta ve uzun vadede gelecekle ilgili ümitlerini
besleyen tek ışık olarak görülmektedir.
Bu nedenle de AB reformlarının hızlandırılması
yönündeki toplumsal talepler ve baskılar
giderek artmaktadır.
5. Son olarak, AB reformları önünde görünmez
bir engelmiş gibi gösterilen askeri kanadın
da, Irak Savaşı esnasında ABD ile yaşanan
güven krizi nedeniyle artık açıktan açığa
AB reformlarını desteklediği yönündeki açıklamaları,
hükümetin bu konudaki cesaretini de artırmış
gözükmektedir. Askerdeki bu tutum değişikliğinin
altında kanaatimizce şu mülahazalar yatmaktadır.
Askeri kanat ABD'nin sınır tanımaz tek taraflı
müdahaleciliğinden tedirginlik duymakta
olup, Türkiye'nin ABD gibi bir güce karşı
tek başına direnmesinin mümkün olmadığının
da farkındadır. Bugün İran ve Suriye'ye
yönelen ABD tehdidinin yarın farklı nedenlerle
de olsa Türkiye'ye yönelmeyeceğini kimse
garanti edemez. Süleymaniye olayında müttefik
ABD askerlerinin Türk askeri birliğine karşı
düzenlediği operasyon, işin nereye varabileceğini
göstermesi bakımından oldukça öğreticidir.
Küreselleşme sürecinde AB gibi bölgesel
bir blok içinde yer almak, ülkenin hem ekonomik
hem de siyasi ve askeri güvenliğini uzun
dönemde garantiye almak için daha rasyonel
bir tercih olacağı kanaati ağır basmaktadır.
Genelkurmay İkinci Başkanı iken bir konuşmasında
Yaşar Büyükanıt'ın, "Türkiye'nin jeopolitik
ve jeostratejik konumu gereği AB üyesi olması
bir zorunluluktur" cümlesinin anlamı
da bu olsa gerektir. Üstelik bu tercih,
ekonomik bir dev ama askeri bir cüce olarak
tanımlanan AB'nin, ABD karşısında askeri
alanda da dengeleyici bir güç olma arayışıyla
da örtüşmektedir. Dolayısıyla Irak Savaşı
sonrasında, askerin Türk dış politikasını
belirleme konusunda göreceli olarak siyasal
iktidara karşı zemin kaybettiği söylense
de, aslında askerin tutumunu bilinçli bir
politikanın sonucu olarak görmek gerekir.
Kaldı ki Türk askerinin ülke yönetiminde
ve dış politikadaki ağırlığı tarihsel nedenlere
dayanmakta olup, Türk siyasal kültüründe
genel kabul görmüş bir durumdur ve bu anlayışın
öyle kolayca değişeceğini düşünmek pek gerçekçi
de görünmemektedir.
Özetle, Türkiye yaklaşık iki yüzyıldır demokrasi,
güvenlik ve zenginlik arayışını sürdürmektedir.
AB, asker ve sivil Türk yöneticilerince de,
bu üç ihtiyaca da bir ölçüde tatmin edici
cevap verecek bir proje olarak algılanmaktadır.
AKP hükümeti Türk halkının, ve özellikle de
kendi tabanının "özgürlük" ve demokrasi
beklentisini karşılamak; askeri kanat da,
yükselen küreselleşme dalgası ve etkisini
giderek artıran ABD hegemonyası karşısında
ülkenin "güvenlik" ihtiyacını garantiye
almak, Türk sermayesi ise krizlere karşı kendini
korumak için; Türk halkı da yaşam standardını
yükseltmek için AB'yi bir kurtuluş yolu, ülkede
siyasal ve ekonomik istikrarı sağlamanın bir
aracı olarak görmektedir. Kaldı ki, bugün
Türkiye'nin AB ülkeleriyle olan dış ticareti,
dış ticaretinin yüzde 60'ını oluşturmakta
olup, milyonlarca Türk vatandaşı da bu ülkelerde
yaşamaktadır.
Türkiye'de AB üyeliği konusunda oluşan geniş
bir konsensusa rağmen, temeli Greko-Romen
ve Judaik kültüre dayalı Avrupa ülkelerinin
İslami kültüre sahip Türkiye'yi nihai analizde
kendi içine kolayca sindirip sindiremeyeceği
ise ayrı bir tartışma konusudur. (3) Son zamanlarda
ilk kez 2010 gibi tarihler zikredilse bile,
buna kesin gözle bakmamak gerekir. Kanaatimizce,
Türkiye AB perspektifini koruyarak halkımızın
layık olduğu demokrasi ve insan hakları standardına
kavuşmasının yolu açılmalıdır. Ancak AB'ye
üyeliğin ülkemizin, komşu İslam ülkeleri ve
kardeş Türk cumhuriyetleri başta olmak üzere
Rusya, Çin, Hindistan ve Uzak Doğu ülkeleriyle
de ekonomik, siyasi ve ticari ilişkilerini
geliştirilmesine bir engel teşkil etmemektedir.
Asya'da eli güçlenen bir Türkiye, hem batıda
hem de ABD'de daha çok ciddiye alınacaktır.
Unutmamak gerekir ki, küreselleşme her alanda
olduğu gibi dış politikada da esnekliği ve
çok boyutluluğu gerekli kılmaktadır. Önemli
olan ülkenin uzun dönemli güvenliğini sağlarken,
halkın insanca yaşaması için gerekli ekonomik
rekabet gücünü koruyabilmeli ve modern dünyanın
sahip olduğu tüm hak ve özgürlükleri de halkına
tanımalıdır.
Zor Karar: Irak'a Asker Göndermek
AKP hükümeti iktidarı on aylık dönemde AB
konusunda ne kadar kararlılık gösterdiyse,
ABD ile ilişkiler konusunda da o kadar kararsızlık
göstermiştir. Özetle, Ecevit iktidarı döneminde
başlayan Irak'ta işbirliği görüşmeleri 3 Kasım'dan
sonra hızlanarak devam etmiştir. O kadar ki,
BM kararı olmadan ABD'ye üs ve limanların
modernizasyonu için izin verilmiş ve ardından
da asker konuşlandırma yetkisi için 1 Mart'ta
Hükümet, Meclise başvurmuştur. Tezkere Bakanlar
Kurulunun imzasıyla Meclise getirilmiş olmasına
rağmen, AKP grubu yüze yakın fire vermiş ve
neticede reddedilmiştir. Bu olay Türk-ABD
ilişkilerinde İkinci Dünya Savaşı sonrası
yaşanılan en ciddi kriz olarak not edilmiştir.
Ancak hükümet adına yapılan açıklamalarda
tezkerenin reddinin Türkiye'nin uluslararası
alandaki imajına olumlu etki yaptığı söylenmiştir.
Hükümet, ilişkileri tamamen kopartmamak için
savaş esnasında hava sahasını ABD'ye açmış;
ardından da insani amaçlarla kullanılmak üzere
tüm liman ve üslerden yararlandırma izni vermiştir.
Savaştan sonra, ABD kaynaklarının Türkiye'ye
yönelik açık eleştiri ve hatta tehditleri
üzerine, bizzat Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül Washington'a giderek, müttefiklik ilişkilerini
düzeltmek için Türkiye'nin üzerine düşeni
yapacağı beyanında bulunmuştur. Bunun üzerine
ABD yönetimi Kongreden savaş ödeneği çerçevesinde
Türkiye'ye 8.5 milyar dolarlık uzun dönemli
kredi imkanı verilmesi kararını çıkartmıştır.
Bu paranın Türkiye'ye neden önerildiği ise
kısa süre sonra anlaşılmıştır: Türkiye'nin
Irak'a asker göndermesi. Peki neden?
Amerika'nın 11 Eylül sonrası geliştirdiği
"önleyici savaş" doktrinine dayanarak
uluslararası terörizmle mücadele adı altında
gerçekleştirdiği Irak işgalinden sonra, Amerikan
askerleri sürekli saldırılara maruz kalmaktadır.
Irak'ı kısa sürede işgal etmesine rağmen,
ABD bu ülkedeki asayiş ve güvenlik sorununu
bir türlü çözememiş, halkın desteğine sahip
kalıcı bir siyasi yapıyı oluşturamamıştır.
Bu nedenle de Başkan Bush ve Pentagon'un şahinleri
hem kendi ülkelerinde, hem de tüm dünyada
zor durumda kalmıştır. Amerikan kamuoyunda,
ülkelerinin Vietnam türü tam bir bataklığa
saplandığı düşüncesi hızla yayılmaktadır.
Nitekim savaş öncesi halk desteği yüzde 80'lere
yaklaşan Başkan Bush'a yönelik siyasi güven
hızla azalarak yüzde 40'lara düşmüştür. Bu
durum, Irak Savaşı ekseninde bir tartışma
ve hesaplaşmaya dönüşmesi kaçınılmaz olan
2004 seçimleri öncesinde Başkan Bush ve ekibini
kara kara düşündürmektedir. Unutulmamalıdır
ki, Amerika'da dış politika çoğu zaman iç
politikanın bir uzantısı olarak algılanmaktadır.
Demokrat partili rakipleri, Bush'un Irak Savaşı
kararının rasyonalitesini sorgularken, geçen
hafta Bush'un aslında Saddam yönetiminin El-Kaideyle
bağlantısını bulamadıklarını resmen kabul
etmesi rakiplerinin elini iyice güçlendirmiştir.
Öte yandan savaşın maliyetinin her geçen gün
artması (şimdiye kadar 100 milyar doları bulmuştur),
hem bütçe açıklarını artırmaktadır, hem de
Bush'un ekonomiyi canlandırmak için vaat ettiği
vergi kesintilerini ve diğer sosyal politika
harcamalarını olumsuz yönde etkilemektedir.
Öyle anlaşılıyor ki, savaşta zafer kazanmaya
odaklanan ABD'nin politik ve askeri bürokrasisi,
savaş sonrasında Irak'ın siyasi geleceğinin
ne olacağı ve bu ülkede asayiş ve güvenliğin
nasıl sağlanacağı konusunda yeterli çalışmayı
yapmamıştır. Bunun temelinde ise, kendini
"her şeye kadir", omnipotent
bir güç olarak gören ABD'nin Irak'ın siyasi
tarihini ve etnik ve dini yapısını iyi analiz
etme gereği duymaması yatmaktadır. Elli yıl
önce toplum mühendisliği alanında Japonya
ve Almanya'da elde ettikleri başarıların Irak'ta
kolayca tekrarlanabileceğine inanmaları da
bundandır. İşin özü, işgali planlayan ABD
Irak'ta istikrarın nasıl sağlanabileceğine
ve bu ülkeden nasıl ve ne zaman ayrılacağına
ilişkin bir çıkış planına (exit strategy)
sahip değildir. Bu yüzden de farklı ülkelerden
ve özellikle de Müslüman uluslardan asker
talep ederek, Irak'taki saldırıların tek hedefi
olmaktan kurtulmayı, kendi kuvvetlerini de
petrol kuyuları ve rafineleri etrafında yoğunlaştırmayı
planlamaktadır. Bu amaçla da, Kürt grupların
karşı çıkmasına rağmen, komşu ülke Türkiye'den
de on bini aşkın asker talep edilmektedir.
Türkiye Asker Göndermenin Rasyonalitesi
Bu soru yaz boyunca Türk medyasında çok tartışıldı.
Konu özünde siyasiydi ve "evet"in
de "hayır"ında hem askeri hem de
siyasi riskleri ve sonuçları vardı. Bu nedenle
de AKP karar vermek yerine bir nevi oyalama
ve "bekle-gör" politikası izledi.
Ancak görünüşe göre, farklı nedenlerle hem
askeri kanat, hem de AKP hükümeti konuya sıcak
bakmaktadır. Her iki kanadın ortak kaygısı
ulusal güvenliktir. Daha açık söylemek gerekirse,
Irak'a asker göndermenin en rasyonel gerekçesi,
Türkiye'nin en önemli güvenlik tehdidi olarak
gördüğü PKK/KADEK'in, Irak'ı fiilen kontrol
eden ABD'nin işbirliği ile Kuzey Irak'tan
tamamen temizlenmesidir. Ayrıca Irak'ta istikrarın
sağlanması fırsatı kullanılarak, ABD ile 1
Mart tezkeresinin reddiyle zedelenen ve Süleymaniye
baskınıyla iyice derinleşen siyasi ve askeri
güven krizi aşılmak istenmektedir. Öte yandan,
kuzeyden Bağdat'a uzanan bir koridor boyunca
alınacak güvenlik önlemleri vasıtasıyla Türk
askeri fiilen o bölgedeki varlığını güçlendirerek,
hem Kürt devleti gibi bir oldu bittiyle karşılaşma
olasılığı önlenmiş olacak, hem de öteden beri
dile getirilen Türkmenlerin siyasi haklarının
korunması konusunda Türkiye ilk kez somut
ve etkin bir adım atmış olacaktır.
AKP hükümetinin yukarıdakilere ilaveten bazı
siyasi hesap ve beklentileri de vardır. Bunların
başında, artık belirgin bir istikrar yakalamakla
birlikte halen kırılgan olan Türk ekonomisine
yönelik IMF ve ABD desteğinin garanti altına
alınmasıdır. Son günlerde ABD'den gelecek
olan 8.5 milyar dolarlık kredinin kullanılmasının
Irak'ta askeri işbirliğine bağlı olduğu yolundaki
açıklamalar bu yargımızı doğrulamaktadır.
Öte yandan hükümet, meclisteki 367 milletvekiline
rağmen, yerleşik güçlerle ilişkilerinde zaman
zaman yaşadığı sorunları aşabilmek için, ABD'nin
siyasi desteğinin öneminin de farkındadır.
Bu noktada Irak Savaşı öncesi açıkça ABD
ile birlikte hareket edilmesini savunan TÜSİAD'ın
asker gönderilmesine karşı çıkmasını nasıl
değerlendirmek gerekir? Burada kanaatimizce
TÜSİAD'ı görüş değişikliğine iten iki neden
vardır: Birincisi Irak'a giren Türkiye'nin
ABD ile birlikte batağa saplanması ve artan
askeri harcamaların Türk ekonomisinde son
zamanlarda yakalanan istikrar ortamının yeni
bir krize kurban gitme olasılığıdır. İkincisi
ve daha önemli bir neden de, Türk burjuvazisi
Türkiye'nin uzun dönemli çıkarının Avrupa
Birliği üyeliğinde olduğuna inanmaktadır.
Özellikle 2004 yılı AB üyeliği açısından son
derece kritiktir ve bazı liberallerin de dile
getirdiği gibi, Irak'a asker gönderilmesi
son zamanlarda siviller lehine dönen asker-siyaset
dengesini tersine döndürebilir kaygısı ağır
basmaktadır. Çünkü artacak olan güvenlik endişelerinin
kaçınılmaz olarak ulusal duyguları depreştirerek,
AB karşıtı bloğu güçlendireceği ve bunun da
AB reformlarını veya uygulamalarını akamete
uğratacağı düşünülmektedir.
Asker Gönderme Kararının Hükümete Etkisi
Asker gönderme kararı oldukça riskli bir karardır;
ancak Başbakanın kendi ifadesiyle, "usta
kaptan da maharetlerini ancak fırtınalı denizlerde
gösterebilir." Buradaki en büyük risk
ABD ile birlikte görünüp, Irak halkı ve bölge
ülkeleri nezdinde "işgalci" ülke
konumuna düşmektir. Öte yandan AKP için esas
sorun, görüşlerine çok önem verdikleri Türk
halkının büyük çoğunluğunun (kamuoyu ya da
milli iradenin) Irak macerasına karşı çıkmasıdır.
Halka rağmen alınacak bir karar, oy tabanı
genişlemekte olan iktidar partisi AKP'nin
arkasındaki siyasi desteği zayıflatma ve hatta
yaklaşan 2004 yerel seçimlerini riske etme
olasılığı vardır. Bütün bunlara rağmen, hükümet
asker göndermede kararlıysa (Başbakanın açıklamaları
bunu göstermektedir), tezkere Meclise gönderilmeden
önce; 1) Türk askerinin öncelikle ülke güvenliğini
sağlamak için Irak'a gideceği; 2) Amacın Amerikan
Coni'lerini kurtarmak değil, mağdur ve mazlum
Irak halkına yardım etmek olduğu; 3) Bu karardan
umulan diğer siyasi, askeri ve ekonomik faydalar
halka açık yüreklilikle anlatılmalıdır. Ayrıca
AKP ülkeyi 1 Mart'taki duruma düşürmemek için
öncelikle kendi meclis grubunu da buna ikna
etmelidir.
Öte yandan bilinmesi gereken bir diğer gerçek
de şudur: Irak konusu sadece askeri araçlarla
çözülemez. Eğer hükümet Irak'ın siyasi geleceğinin
belirlenmesinde etkili olmak istiyorsa, siyaset
bilimci, sosyolog ve anayasa hukukçularından
oluşan bir çalışma grubu kurarak, Irak'ın
etnik grupları, siyasi kültürü ve dini farklılıklarını
çatışmaya dönüştürmeden, demokratik çoğulculuk
içinde nasıl bir arada tutulabileceğine ilişkin
siyasi bir projeyi de hemen hazırlamaya başlamalıdır.
Siyasi bir hedef olmadan asker göndermek asla
umulan faydayı sağlamayacaktır.
Muhalefet Toparlanabilir Mi?
Türk siyasetini yakından izleyen pek çok kişiye
göre, henüz on aylık AKP hükümetinin icraatlerinin
seçmen tabanında artılarının eksilerinden
daha fazla olduğu konusunda hemfikirdir. Özellikle
ekonomik alandaki iyileşmeler, anketlere yansıdığı
kadarıyla, AKP'nin oyunu yükseltmekte; buna
karşın başta CHP olmak üzere muhalefetin oyunda
ise en iyimser tabirle bir durağanlık gözlenmektedir.
CHP, AKP hükümetinin yumuşak karnı olarak
değerlendirilen "laiklik" konusu
haricinde, Irak politikası dahil olmak üzere,
hükümete yönelik ciddi bir muhalefet örneği
sergileyememektedir. Bunun nedenlerinin başında
ise, partinin kendi içinde yaşadığı iç rekabet
ve sahip olduğu yetişmiş insan gücünü gerektiği
biçimde kullanamaması ve motivasyon eksikliği
yatmaktadır. Ekim ayı sonunda yapılacak olağan
kurultayda parti yönetiminde yaşanacak bir
değişiklikten sonra muhtemelen daha aktif
bir CHP ortaya çıkabilir. Ancak esas sorun
CHP'nin küreselleşme çağında, Türk halkının
beklentilerine uygun bir söylemi yakalayamamış
olması; nasıl bir politik gelecek vaat edeceği
konusunda net tavırlar ortaya koyamamasıdır.
CHP'nin halk nezdindeki imajı hala seçkincidir.
Seçim öncesinde geliştirilen Anadolu Solu
söylemi uygulamada CHP'nin "devletçi"
ve hatta devletin partisi olma özelliğini
değiştirememiştir. 23 Nisan krizinde, CHP'lilerin
meclis resepsiyonuna katılmaması, partinin
askerlerle birlikte hareket eden, kendi inisiyatifini
geliştiremeyen bir parti imajını pekiştirmiştir.
2004 yerel seçimlerinde de yeterli başarıyı
sergileyemediği takdirde, CHP'nin üst düzey
liderlik kadrosu zor durumda kalabilecektir.
Sağ kanatta ise DYP'nin Mehmet Ağar'la birlikte
yeni bir yapılanmaya gittiği gözlenmektedir.
Mehmet Ağar partisini Mecliste yeterince temsil
etse de, geleneksel sağ tabanın AKP'ye meylettiği
bir ortamda DYP'nin kısa sürede eski gücüne
kavuşması da beklenmemelidir. 2004 yerel seçimlerinde
ANAP ile birlikte ortak adaylar çıkarma hesaplarının
ise ne kadar başarılı olacağı görülmeye değer.
Ama son on yıldır siyasi istikrarsızlıktan
bunalan Türk seçmeninin, üstelik ekonomide
canlanma sürerken parti tercihlerinde köklü
bir değişiklik beklemek pek gerçekçi değildir.
Milliyetçi sağdaki MHP ise bugünlerde tam
anlamıyla bir iç mücadele yaşamaktadır. Lider
Devlet Bahçeli seçim akşamı partiden ayrılacağını
ifade etmiş, ancak tabanın isteği üzerine
kongreye kadar partinin başında kalmaya karar
vermiştir. Kongrede tekrar aday olacağını
açıklayan Bahçeli'nin karşısında Koray Aydın
ve Ramiz Ongun gibi güçlü adaylar vardır.
Ancak iktidarları döneminde hükümette ve partide
etkin görev almayan, dolayısıyla yıpranmayan
bir isim olarak parti tabanında Ramiz Ongun
isminin daha şanslı olduğu söylense de; dışarıdan
bir isim üzerinde de uzlaşılması, ya da vefa
ve töre gereği Bahçeli'nin yeniden seçilmesi
sürpriz olmayacaktır. Ancak MHP için önemli
olan sadece lider değildir; asıl önemlisi
küreselleşme çağında gerekli olan iletişim
olanaklarını da kullanarak halka kendisini
daha iyi anlatabilmesi ve soyut idealler yerine,
savunduğu milliyetçi değerleri somut politik
projelere dönüştürerek tabanına yeterince
anlatabilmesidir.
Sonuç
Türk siyasetinde 3 Kasım depreminin ardından
henüz yeni bir denge kurulabilmiş değildir.
AKP meclisteki 367 milletvekiline rağmen merkezi
güçlerle karşılıklı bir anlayış birliği kuramamış,
uzun dönemli bir "sosyal sözleşme"yi
imzalayacak zemini henüz yaratamamıştır. Yaptıklarının
arkasında gizli bir gündem takip ediyormuş
gibi, her adımı hala şüpheyle karşılanmaya
devam etmektedir. Başbakanın, biz laik bir
Avrupa istiyoruz demesi bile bu derin şüpheyi
bertaraf edememektedir. Buna rağmen, Erdoğan
lider olarak partisine hakim görünmekte ve
her geçen gün merkez medyanın ve büyük sermayenin
güvenini de kazanmaktadır. Genel kamuoyu ise
AKP'yi genel anlamda merkez sağda görmeye
başlamıştır. Oy tabanındaki artışın ardında
da bu kanaat yatmaktadır. Ancak Irak'ta askeri
bir başarısızlık ya da askeri kanat ile girişilecek
açıktan bir güç mücadelesi AKP'nin büyümesini
durdurabilecektir. Ama her halükarda 2004
yerel seçimleri hem iktidar partisi, hem de
yeni liderleriyle seçimlere girecek olan ANAP,
DYP (ve belki de MHP) için tam bir başarı
testi olacaktır.
----------------------------------------------------------------------------
1. Bkz. Sina Akşin (editör), Çağdaş Türkiye
Tarihi, 1908-1980, 4. Cilt, İstanbul: Cem
yayınları, 2000, s.15.
2. Bkz. Mehmet Ali Kışlalı, "İki Kaygı",
Radikal (03.07.2003).
3. Bu konuda yetkin bir çalışma için bkz.
Şaban H. Çalış, Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri:
Kimlik Arayışı, Politik Aktörler ve Değişim,
Ankara: Nobel yayınları, 2001.