Konuya öncelikle milletin tanımı ile başlamak
yerinde olacaktır. "Zengin bir hatıra
mirasına sahip bulunan; beraber yaşamak hususunda
müşterek arzu ve muvafakatta samimi olan;
ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber
devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların
birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet"
denir (1).
Bir devletin dayandığı esaslar "bağımsızlığı
tam" ve "kayıtsız şartsız millî
egemenlikten ibarettir (1923) Gazi M. Kemal
(2). Türk milleti, halk yönetimi olan
Cumhuriyetle yönetilen bir devlettir. Devlet
dediğimiz zaman, her şeyden önce bir insan
topluluğu, bir millet varlığı anlaşılır. Millî
egemenlik veya millî hâkimiyet iç görünüşü
itibariyle milletin kendi kendini idare etmesi,
kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına
gelir.
Bilindiği üzere egemenliğin hukukta iki görünümü
vardır: Dış görünüşü ile millî egemenlik,
milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, dışa
karşı millet birliğini ve bütünlüğünü belirtir.
Kurtuluş Savaşında Türk Milleti, "Ya
istiklâl ya ölüm" sloganını haykırdığında
devletin tam bağımsızlığını bütün dünyaya
karşı açıklamıştır.
İç görünüşü itibariyle milî egemenlik, demokratik
rejimi yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete
ait olduğunu ifade eder. Devletin ülke sınırları
içinde en üstün ve yüksek, hiçbir kurumla
paylaşılamayan, devredilemeyen, aslî, kayıtsız
ve şartsız, iktidarını ifade eder. Ancak bu
iktidar keyfi değildir; hukuk kurallarıyla
ve en başta anayasanın hükümleriyle kayıtlıdır.
Devlet iktidarının kaynağını izah bakımından
tarihen öne sürülmüş temel görüşler arasında,
yeni Türk Devletinin dayandığı esas, millî
egemenlik olmuştur.
Millî Egemenliğin çok kısa olarak anlamı
ise şudur: Egemenliğin tek, meşru kaynağı
ve sahibi millettir. Yöneticiler ancak
egemenliği kullanmak yetkisine sahip olabilirler.
Böyle olunca da egemenliği ancak milletin
temsilcileri marifetiyle kullanabilirler.
Böylece millî egemenlik, millî temsil ilkesiyle
birleşmiş olur.
Millet iradesi, fertlerin diğer deyimle bireylerin
iradelerinin bir araya gelmesinden, kaynaşmasından,
sentezinden oluşmaktadır. Millî egemenlik
milletleşme olayına bağlı olarak, milletin
bölünmez iradesidir.
Devletin sahip olduğu kuvveti ifade ederken,
bu kuvveti kendine özgü diye niteliyoruz.
Gerçekten devleti oluşturan milletin bağrında
egemen olan kuvvet, bireysel olarak hiç kimse
tarafından verilmiş değildir. Siyasal egemenlik,
devlet kavramında kendiliğinden mevcuttur
ve devlet, onu halk üzerinde uygulamak ve
milleti dıştan öteki milletlere karşı savunmak
yetkisine sahiptir.
Bu siyasal egemenlik ve kudrete "irade
veya egemenlik" denir. Madem ki devlet,
bir buyruk, bir egemenliğe sahiptir, onu ifade
ve yerine getirmek için birtakım vasıtalara
ihtiyacı vardır. Bu vasıtaları kapsayan devlet
teşkilâtında millet meclisi ve hükümet teşkilâtı
esastır. Devlet, bir hukuksal kavramdır. Gerçekte
yönetenler, egemenliği kullanırlar. O hâlde,
devlette yönetenler kimler olmalıdır? Siyasal
kuvvetin geçerli ve doğru olabilmesi için,
devletin soyut egemenliği, gerçekten kime
verilmelidir? İşte bu sorulara cevap veren,
demokrasi prensibidir.
Bu bakımdan egemenlik birdir, parçalara ayrılamaz
ve egemenliğin ifade ettiği ortak irade, onun
sahibi olan ortak kişilik millet tarafından,
hiçbir vakit, başkasına devredilip bırakılamaz
(3).
Atatürk, vatan toprakları üstünde "TÜRKÜM"
diyen her insanın ayrıcalıksız ve sınıfsız
kaynaşmış bir Türk ulusunu temsil ettiğini
ve ulusa "TÜRK ULUSU" denileceğini
ısrarla bıkmadan, usanmadan tekrarlamıştır.
"EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ULUSUN OLACAKTIR."
Ulusun elinden hiçbir güç, hiçbir iç ve dış
kuvvet bu hakkı alamayacaktır. Ulus öylesine
eğitilecektir ki, bu kutsal varlığı büyük
bir titizlik ile gereğinde canı pahasına koruyacaktır.
Bugün ulus ya da millî devlet dediğimiz zaman,
''Kuruluş bakımından, ülkesi ve milleti ile
bölünmez bir bütün teşkil eden, dünya görüşü
yönünden de milliyetçiliği (ulusçuluğu) esas
bilen, yani başka milletlerin varlığına saygı
gösteren ve kendi varlığına saygı isteyen,
emperyalizmi reddeden devlet'' akla gelmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, bir ''ulus devlet''
tir. Çünkü, sınırları ''ulusal sınırlar''
dır. Bu sınırlar, 1918 yıkıntısı sonucunda,
''gerçekçi'' ve ''milli'' liderinin ''Misâk-ı
Milli'' ile tespit ettiği ''anavatan''ın,
''fiili'' ve ''doğal'' sınırlarıdır. Özellikle
ve önemle belirtilmesi gereken bir diğer konu
da şudur: ''Ulusal devlet'' in vazgeçilmez
ve birbirini bütünleyen iki ana ilkesi, ''antiemperyalizm''
ve ''tam bağımsızlık'' tır.
Bu bağlamda, sınırların artık önemini yitirdiği,
daha çok mikro milliyetçiliğin, etnik ve dinsel
kimliğin ortaya çıkarılmasının gerektiği,
gerek mikro milliyetçiliğin, gerek kökten
dinciliğin ülkemizde alevlendirilmek istendiği
gerçekleri, ''ulus devlet'' in yukarıda belirtilen
ana unsurları karşısında, bu ve benzeri faaliyetlerin
niyet ve maksatlarını ortaya koymaktadır.
Böylece, ''ulusal sınırlar'' ın değişmezliği
unutturularak, ''ulusal devlet'' in bölünmez
bütünlüğü yok edilecektir. Mikro milliyetçilik
ile ''ulusal nüfus'' dağıtılacaktır. Böylece,
etnik ve dinsel kimliğin ortaya çıkarılması
ile ''ulusal kimlik'' silinecektir. Böylece,
kökten dincilik alevlendirilerek, ''ulusal
egemenlik'' ortadan kaldırılacaktır. Açıklıkla
görülmektedir ki, niyet ve maksat ''ulus devlet''
yapısını yıkmaktır.
Ulu Önder Atatürk, ulusçuluğu; Ulusal Ant
(Misâk-ı Milli) sınırlarının belirlediği Türk
vatanında, aynı uzun ve ortak geçmişin ortak
dil, ülkü ve kültür birlikteliğinin oluşturduğu
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkının,
tam bağımsız ve onurlu yaşamı, ana öğe olarak
algılayan birlikteliği olarak açıklamıştır.
Atatürk ulusçuluğunun özü içeriye karşı,
eşitlikçi, özgür bir Türkiye, dışa karşı,
tam bağımsız bir Türkiye'dir. Tam bağımsızlıktan
amaç siyasal, tutumsal, toplumsal ve kültürel
bağımsızlıktır.
O'nun, ulusçuluk anlayışı, ülke içinde etnik
ayrımcılığa izin vermeyen, Anadolu kültür
mozaiğini, bir bütün olarak kucaklayan görüşü
yansıtmakta, öte yandan, ırkçılığı, Panislamizm
ya da Pantürkizmi, eş anlatımla, ümmetçiliği
ve kafatasçılığı kesinlikle reddetmektedir.
Ayrıca geçmiş Osmanlı döneminin, ulusal bağımsızlığı
ortadan kaldıran, devleti dışa karşı (iktisadi
açıdan) bağımlı kılan her türden müdahalelere
de karşıdır. Bu nedenledir ki kapitülasyonlar
tümüyle kaldırılmış, devletin varlığını ipotek
altında tutan ve Osmanlıyı yarı sömürge durumuna
getirmiş olan Düyûn-u Umumiye (Genel Borçlar)
kurumunu tasfiye etmiş, yabancı sermaye tekelini
tümüyle yok etmek için özel sermayenin olabildiğince
millileştirilmesini sağlamıştır.
Bu görüşlerle, Atatürkçü milliyetçi görüşün,
uluslararası bütünleşmeye karşı olduğu biçiminde
ortaya atılan savların, ne kadar sığ ve dayanıksız
olduğu da ortaya çıkmaktadır. Ulu Önder Atatürk,
uluslararası bütünleşmeye değil, devletin
bağımsızlığını zedeleyen uluslararası tekelleşmelere,
sömürüye, kişiliksiz, onursuz, küçük düşürücü
ilişkilere karşıdır. Yüce Önder, uluslararası
ilişkilerde, devletlerin eşit koşullar altında,
birlikteliğini öngörüyor, dış politikasını
buna göre düzenlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin
tam bağımsızlığı işte bu düşüncelerle, Lozan'da,
tüm uygar dünyaya kabul ettirilmişti.
Daha sonraki yıllarda çeşitli vesilelerle
dile getirilen ''Yurtta Barış, Cihanda Barış''
özdeyişi bu görüşün bir başka açıklamasıdır.
Ulu Önderin, bu kişilikli, onurlu ve saygın
dış politikası, daha sonraki yıllarda bağımsızlığını
kazanmak üzere eyleme geçen ulusların ortak
paydasını oluşturmuştur. Bu düşünce, Ulu Önderin,
özgün ideolojisinin evrenselleşmiş boyutudur.
Millî Egemenliği Zorunlu Kılan Nedenler
Bugün gelinen nokta, Cumhuriyet güçlerinin,
Kuvâ-yı Milliye ruhuyla Müdafaa-i Hukuk ilkesini
yeniden düşünmeye başladığı bir noktadır.
Bu nokta, belki de ulus devletimizin emperyalizmle
mücadelesinin son raundu, Türkiye Cumhuriyeti'nin
ülkesiyle, milletiyle bölünmez bir bütün olduğunun
ve asla parçalanamayacağının son kez hatırlatılması
olacaktır. Türkiye'ye Sevr koşullarının yeniden
dayatılmak istendiği düşüncesine katılmamak
mümkün müdür? Sevr, bir sürecin sonuçlandırılmamış
sonucudur.
Bu uygulama, 1683 II. Viyana bozgunu ile
başlatıldı ve ilk safhası, 235 yılda, 1918'de
İstanbul Boğazı'nda tamamlandı. Sevr, ikinci
safhanın da tamamlanması ile planın sonucunu
sağlayacak şekilde düzenlenmişti. Hem de Türk'ü
Anadolu'dan ''kovacak'' değil, orada ''boğacak''
şekilde. Sevr haritasını hatırlayın, Anadolu'nun
ortasında bir avuç toprak parçasında sıkıştırılmış
Türk toplumu, kuzeyde Pontus, doğuda Ermeni,
güneyde Ermeni, Fransız ve İtalyan, Batıda
Yunanistan. Tam bir kıskaç; kurtuluş adeta
imkansız, yok edilme kaçınılmaz.
Ama, bir asker, Sakarya Nehri'nin doğu yamaçlarında,
yumruğunu havaya kaldırarak haykırdı, ''Hatt-ı
müdafaa yoktur, Sath-ı müdafaa vardır; O satıh
bütün vatandır.'' Ve bu haykırış aynı zamanda
Sevr'in çöküşüne işaretti.
Öngörülebilecek çözüm; devlet yönetimine,
toplumsal menfaatlere yönelik bir anlayış
getirerek, halkımızın maddi ve manevi yönden
tatmin ve ikna edilmesi suretiyle, geniş bir
''toplumsal uzlaşma ve uyumu'' sağlamak ve
buradan alınacak ''güç ve irade'' ile çok
daha ''kişilikli bir dış politika'' yürüterek
''ulusal çıkarları'' ön plana çıkarmak ve
gerçekleştirmektir.
Mustafa Kemal o günlerde Türk ulusunun büyük
bir ulus olduğunu gündeme getirmekte, ulusal
bilinci yaratmaya çalışmaktadır. Bu bilinci
yaratmadan, halkı kazanmadan hiçbir şeyin
başarılamayacağını çok iyi bilmektedir. Ulusu
savaşa hazırlamak için, ona 'kendi diliyle
seslenmek' gerekliydi. Mustafa Kemal bunu
yapmıştır.
19 Mayıs 1919'da dayanabileceği tek güç vardır:
Halk. Ordunun elinden silahları alınmış, limanlara
el konulmuş, Anadolu'nun her köşesi kuşatılmıştır.
Halka sarılmaktan, halka güvenmekten başka
çıkar yol yoktur. Yeni devleti kuracak olan
halktır. Halk bilinçlendiği takdirde savaş
kazanılabilecektir. Mustafa Kemal bunu gerçekleştirmiştir.
Meclissiz yapamayan bir devlet adamıdır.
Hiçbir zaman tartışmaktan korkmamıştır. Tüm
işleri kurultaylar (kongreler) ve Meclislerle
yürütmüş, tüm kararlar kongre ve Meclisten
geçmiştir. Kanun hükmünde kararnameler ise
hiç olmamıştır. Mustafa Kemal'e göre kurultay
ve Meclis demek, ulus demektir. Bu nedenle
önce Erzurum ve Sivas kongrelerini gerçekleştirmiş,
sonra da TBMM'yi kurmuştur. ''Kongre ve Meclisle
iş yapamayız, tartışmalara boğuluruz; işleri
ordu ile yapalım'' diyenlere şu cevabı vermiştir:
''Önce Meclis, sonra ordu. Bence Meclis, bir
teori değil, bir gerçektir. Ve gerçeğin en
büyüğüdür. Ordu demek, yüz binlerce insan
ve milyonlarca servet demektir. Bunu ancak
ulusun kararı ve kabulü meydana çıkarabilir.''
Bilindiği gibi ulusun kararı ve kabulü demek,
ulusal egemenliğe saygı demektir, cumhuriyet
demektir, demokrasi demektir.
Birinci TBMM'nin ideolojisi, Müdafaa-i Hukuk
ideolojisi idi. Bunun da özü, Ulusal Egemenlik
ve Tam Bağımsızlık idi. Tam bağımsızlık
ruhu ise, Kuvâ-yi Milliye Ruhudur. Kuvâ-yi
Milliye "Ulusal Güçler" demektir,
Kuvâ-yı Milliye onur demektir. Tam bağımsızlığın
ruhudur O.
Atatürk, millî bağımsızlık mücadelesinin
başarıya ulaşmasını sağlamak için, tek çözüm
yolu olarak milletin azim ve kararını, milletin
egemenliğini, milletin iradesini dikkate alarak,
yeni kurulan Devletin millî egemenlik, millî
irade gibi esaslara dayanmasını gerekli görmüştür.
1919 Amasya Bildirisi ile ilân olunan, "Milletin
istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır"
parolası Erzurum ve Sivas Kongrelerinden geçerek,
23 Nisan 1920'de kurulan T.B.M.M.'nin ve yeni
kurulan devletin temel dayanağı olmuştur.
Egemenliğin padişaha değil, bir sınıf veya
zümreye değil, Türk Milletine ait olduğu gerçeğini
devlet hayatımıza kazandıran Atatürk olmuştur.
O'na göre, "Toplumda en yüksek hürriyetin,
en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde
sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam
ve kesin manasıyla millî egemenliğin kurulmuş
olmasına bağlıdır. Bundan dolayı hürriyetin
de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası
millî egemenliktir." (4).
Atatürk, "Millî egemenlik öyle bir nurdur
ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve
tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti
üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa
mahkûmdur" demiştir (5).
Ülkemizde, Kurtuluş Savaşı ile birlikte millî
egemenlik kavramı ortaya çıkmış ve 20 Ocak
1921'den itibaren yürürlüğe giren bütün anayasa
niteliğindeki metinlerde millî egemenlik anlayışı
hâkim olmuştur.
Atatürk, gençlik çağlarından itibaren incelemeler
yapan seçkin bir fikir adamı idi. O, Meşrutiyet
döneminin en ilginç yazarlarından Dr. Abdullah
Cevdet ve Ziya Gökalp dahil, pek çok Türk
ve yabancı yazarın dil, tarih, felsefe, ekonomi
ve askerlik gibi konularda çok sayıda kitabını
okumuştur. Bunların çoğunu, sonuna kadar inceleyip
notlar almış, sorular tespit etmiş, büyük
ilgi ve dikkatle okumuştur.
19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal,
o günlerde millî kurtuluş konusundaki dağınık
fikir ve hareketlerin örgütlenmesi çabası
içinde şu kararı almıştı: "Anadolu'dan
idare edilecek bir hareketin başına geçmek".
Atatürk, bu görüşünü sonradan Büyük Nutku'nda
"Bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe
dayanan, kayıtsız, şartsız, bağımsız bir devlet
kurmak" şeklinde özetlemiştir.
Daha Millî Mücadeleye başlamadan önce, Birinci
Dünya Savaşı'nın felaketli sonuçlar doğurduğu
günlerde, Atatürk için Türk gençliği başlıca
umut kaynağı idi. Atatürk'ün Türk gençliği
ile ilgili görüşlerini açıklayan en eski belge,
1918'de kendi el yazısı ile yazdığı şu satırlar
vardır :
Millî Mücadele Yıllarında Millî Egemenlik
İlkesinin Yeri ve Tarihi Gelişimi
Ancak merkezden düzenlenen bir hareketin
ve planlı çalışmanın, güçlük ve sıkıntıları
yenip vatanı kurtarabileceği inancı Kongrenin
ana temasını ve havasını teşkil etmiştir.
11 Eylül 1919'da Umumi Kongre tarafından
ilân olunup ''Sivas Kongresi Beyannamesi''
adı ile anılan ve Kongrede alınan kararları
ortaya koyan belge, o zaman temelleri atılmakta
olan milli devletimizin ideolojisi ve hedefi
bakımından önemlidir.
Bu beyannameye göre: Esas olan Kuvâ-yı Milliye'yi
âmil ve ulusal iradeyi hâkim kılmak şarttır.
Memleketin herhangi bir parçasına karşı olacak
müdahale ve işgale; bilhassa vatanımızda bağımsız
bir Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine yönelik
harekata karşı hep birlikte müdafaa ve mukavemet
esası kabul edilmiştir. Geçmişte olduğu gibi
aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bütün
unsurların hakkı saklıdır. Ancak bunlara siyasi
hakimiyet ve dengemizi bozacak ayrıcalıklar
verilmeyecektir.
Milletlerin kendi kaderlerini bizzat tayin
ettiği bu devirde, hükümetin de ulusal iradeye
tâbi olması zaruridir. Çünkü ulusal iradeye
dayanmayan herhangi bir hükümetin kendince
aldığı kararlara millet boyun eğmediği gibi,
haricen de muteber olmadığı ve olmayacağı
şimdiye kadar sabit olmuştur: Dolayısıyla
hükümetin Ulusal Meclisi hemen toplaması ve
bu suretle millet ve memleketin kaderi hakkında
alacağı bütün kararları Ulusal Meclisin denetimine
arz etmesi mecburidir.
Kongre Başkanlığına seçilen Mustafa Kemal
için konu, Erzurum Kongresi Nizamnamesi ve
esas gayelerini kabul etmek, Vilayât-ı Şarkiye
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Heyeti Temsiliye'yi
bütün vatanı kapsayacak yetkilerle donatarak,
millî bir teşekküle ve organa vücut vermekti.
Sivas Kongresi 12 Eylül 1919'da çalışmalarına
yön vermiş, Kongre çalışmaları sonucunda yayınlanan
ve 10 maddede hülasa edilebilecek beyanname
kararları arasında ''Merkezi Hükümetin Millî
İradeye tâbi olması'' ve ''ancak istiklâl
ve milliyet esasına saygı gösteren dış yardımların
kabul edilmesi'' gibi önemli hususlara yer
verilmiştir. Esasen Mustafa Kemal'in plânının
temel unsuru, Millî Mücadele Hareketini halka
mal etmek ve liderliğe seçimle gelmek idi.
Yalnız orduya dayanarak idareyi ele geçirmek,
belki kestirme, fakat zararlı ve tehlikeli
bir yol olacaktı. Balkan Harbinden beri, ordunun
politikaya karışması aleyhinde kuvvetli bir
cereyan belirmişti. Her ne kadar ordu politize
olmuş idiyse de, subayların bir kısmı ordunun
politikadan çekilmesi fikrine inanmaktaydılar.
Bu itibarla orduya açıkça bir ihtilâl davranışına
sokmak, çeşitli ihtilâflara ve tehlikeli bölünmelere
sebep olabilirdi.
İşte Atatürk'ün Millî Mücadeleyi ve Anadolu
İhtilâlini halka mal etmek çabası içinde,
Müdafaa-i Hukuk Teşekküllerine eğilmesi ve
onları Erzurum ve Sivas Kongrelerinde bir
araya getirmesi büyük sezgi ve yanılmaz metodunun
yeni ve başarılı sonuçları olmuştur.
Atatürk'ü yanlış anlayan veya kasten yanlış
anlatmak isteyenlere hatırlatılması gereken
gerçek şudur: Atatürk Millî Mücadeleye ''Millî
Egemenlik'' bayrağı ile başlamış, daha
Erzurum Kongresi'nden itibaren, ''Millî
İradenin başlıca güç kaynağı'' olduğunu
ilân etmiş bir liderdir. Atatürk tek şahıs
saltanatından milli hâkimiyete geçişin önderidir.
Bu itibarla millet hâkimiyetini reddeden her
türlü diktacı görüş Atatürkçülüğe aykırıdır.
Atatürk diktatörlük özlemi çekenlerin değil,
Türkiye'de Millî İradeyi hâkim kılmak isteyen
demokrasi taraftarlarının önderidir. Atatürk,
annesinin mezarı başında, ''Millet hâkimiyeti
uğruna canını vermeye'' vicdan ve namusu üzerine
yemin etmiş insandır.
Türk Devletinin Esas Teşkilâtı
20 Ocak 1921 tarihinde hazırlanan ilk Anayasaya
göre, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.
Halkın kendi kaderini kendisinin tayin etmek
hakkıdır. Kanun yapmak ve yürütmek yetkileri,
millî camiayı temsil eden T.B.M.M.'de toplanıp
tecelli etmiştir. 1921 Anayasası ile Amasya
genelgesinden itibaren gelen ve yerleşen bir
ruh ve kanaat resmî bir nitelik kazanmış ve
bu Anayasa metni ile hukuki hüviyete bürünmüştür.
1924 Anayasasının 3. Maddesinde yer alan
"Egemenlik, kayıtsız şartsız Türk Milletinindir"
ifadesi, tarihi kaynağını Amasya genelgesinde,
Erzurum ve Sivas kongreleri kararlarında ve
1921 tarihli Anayasada bulmaktadır. Bu prensip
bir realitenin, bir ihtiyacın ve bir zaruretin
ifadesidir. Millî egemenlik prensibinin nasıl
bir realiteye ve ihtiyaca cevap verdiği İstiklâl
Mücadelesinin tarihi seyri içinde açıkça görülmektedir.
Türk İstiklâl Mücadelesi tarihinde, millî
egemenlik ve siyasal bağımsızlık milletçe
egemenliği ifade eden bir prensip olmuştur.
Millî egemenlik prensibi bütün istiklâl mücadelesi
esnasında, Türk milletinin manevi dayanağı
olmuş, birliğine esas teşkil etmiştir. Milletin
manevi kuvvet ve azmi, bu prensipten doğmuş
ve gelişmiştir.
Seçimin esaslı yönü, vatandaşın seçimde oyunu
kullanması hakkıdır. Hak, yasanın saygın gördüğü
bir fikri ifade ve anlatma yeteneğidir. Seçim,
millî egemenlik prensibinin fiilen uygulaması
olduğundan buna katılmanın her vatandaş
için hak olduğu meydandadır. Seçimin hak olduğu
kuramı, millî egemenliğin ifadesidir; millî
egemenlik, ayrıcasız olarak vatandaşların
genel topluluğundadır. Seçim hakkının bütün
vatandaşlarca uygulanmasına yasal olarak hiçbir
engel bulunmaması gerekir. Millî egemenlik,
toplumun yalnız bir kısmının lehine parçalanamaz.
Millet adına mutlak egemenliğe sahip olan
Büyük Millet Meclisi bile Anayasaya uymayan
bir yasa yapamaz. Bu yasanın hiçbir maddesi,
hiçbir sebep ve bahane ile ihmal veya değiştirilemez.
Eğer devlet ve milletin yararına olarak Anayasanın
bir yerinin değişmesi gerekirse bunun, başka
yasaların değiştirilmesine benzemeyen daha
başka, daha kuvvetli bir yöntemi vardır. Bu
yöntem yolundan gidilerek gerek görülen maddeleri
Büyük Millet Meclisi tarafından değiştirilir.
Fakat bizim Anayasamızın birinci maddesi hükmünü,
Büyük Millet Meclisi'nin dahi değiştirme yetkisi
yoktur (7).
O madde şudur:
Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Ve
üstelik Anayasanın 4. maddesindeki esaslar
gereği, Devletinin şeklinin Cumhuriyet olduğu
hakkındaki hüküm değiştirilemez ve değiştirilmesi
dahi teklif edilemez.
Atatürk'ün en büyük ve önemli kararı; Millî
Hâkimiyete dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak
kararı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün
hem ebedî, hem de en büyük eseridir.
Bilindiği gibi Atatürk bu kararını Büyük
Nutuk'un başında şöyle açıklamıştır :
''Üç nevi karar ortaya atılmıştı. Birincisi,
İngiltere himayesini talep etmek, İkincisi
Amerika Mandasını talep etmek, Bu iki karar
sahipleri Osmanlı Devletinin bir bütün halinde
muhafazasını düşünenlerdi. Üçüncü karar Mahalli
kurtuluş çarelerine bağlı idi. Meselâ bazı
mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden
ayrılacağı nazariyesine karşı ondan ayrılmamak
tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntıkalar
da Osmanlı Devletinin imha ve Osmanlı memleketlerinin
taksim olunacağını (olup biti) kabul ederek
kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlar.''
(8)
Atatürk sözlerine şöyle devam eder :
''Efendiler, ben bu kararların hiç birinde
isabet göremedim. Çünkü bu kararların dayandığı
deliller ve mantıklar çürük ve esassızdı.
Hakikati halde, içinde bulunduğumuz tarihte
Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü
tamam olmuştu.
Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı.
Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata
yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini
temin ile uğraşmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti,
onun istiklâli, Padişah ve Halife, Hükümet,
bunların hepsi medlûlü kalmamış bir takım
manasız lâflardan ibaretti... Efendiler, bu
vaziyet karşısında bir tek karar vardı: O
da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve şartsız
yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbul'dan
çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu
topraklarına ayak basar basmaz uygulamağa
başladığımız karar bu karar olmuştur.'' (9)
"Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye
güvenir: Biri Millet kararı diğeri en ağır
ve müşkül şartlar içinde dünyanın takdirlerine
hakkı ile lâyık görülen Ordunun kahramanlığı"
diyen Atatürk: Millî Mücadelenin en karanlık
günlerinde yanında bulunan sadık yakınlarından
gazeteci Yunus Nadi Bey'in ''Her kerameti
Meclisten beklemek niyetinde miyiz? diye sorması
üzerine, Mustafa Kemal'in verdiği cevap şu
olmuştur :
''Ben her kerameti Meclisten bekleyenlerdenim.
Bir devreye yetiştik ki onda her iş meşru
olmalıdır. Millet işleri de ancak millî kararlara
istinad etmekle, milletin hissiyat-ı umumiyesine
tercüman olmakla hâsıldır. Milletimiz çok
büyüktür. Hiç korkmayalım. O, esaret ve zillet
kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak
ve kendisine ''Ey Millet, sen esaret ve zillet
kabul eder misin?'' diye sormak lâzımdır.
Ben, milletin vereceği cevabı biliyorum...
Bizim bildiğimiz hakikatler milletçe de tamamen
malûm olunca, onun kararlar bahsinde de bizim
gibi düşüneceği neden kabul edilmemelidir?
Ben, bilâkis milletin bu hususta daha salim,
daha kat'i kararlar vereceğine kaniim.''
Biliyoruz ki, O'na Halifelik ve hayat kaydı
ile Cumhurbaşkanlığı da teklif edilmişti:
Şiddetle reddetti. Kurduğu fırkanın daimî
ve değişmez başkanlığını bile kabul etmedi.
«Milletin sevgi ve güvenini kaybetmediğim
müddetçe tekrar seçilirim; Milletin reyi esastır»
diyordu.
"Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir.
Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli
mirasından olan istiklal aşkı ile yaratılmış
bir adamım. Çocukluğumdan bu güne kadar ailevi,
hususi ve resmi hayatımın her safhasını yakından
tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir milletle
şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın
yerleşmesi ve yaşaması mutlaka o milletin
hürriyet ve istiklaline sahip olmasına bağlıdır.
Ben şahsen bu saydığım özelliklere çok ehemmiyet
veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını
iddia edebilmek için milletimin de aynı özellikleri
taşımasını şart ve esas bilirim. Ben yaşayabilmek
için mutlaka bağımsız bir milletin evladı
kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence
bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin
menfaatleri gerektirdiği takdirde insanlığı
teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet
gereğinden olan dostluk ve siyaset münasebetlerini
büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak
benim milletimi esir etmek isteyen herhangi
bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye
kadar amansız düşmanıyım." 23 Nisan 1921
( Hakimiyet-i Milliye Gazetesi )
Atatürk'ün bu sözlerinde, biri şahsına ait,
diğeri de milletinin hayatı ile ilgili iki
çeşit hürriyet anlayışı vardır. Fakat kendisinin
hür olması için milletinin de hür ve bağımsız
bulunmasını şart koşmuş, ne var ki hürriyeti
başıbozukluk anlamına almamıştır.
''Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm
ve çöküş vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun
anası hürriyettir... İçtimaî heyette en yüksek
hürriyetin, en âli müsavat ve adaletin kararlı
bir hale getirilmesi ve korunması ancak tam
ve kesin anlamı ile Milli Hâkimiyetin kurulmuş
bulunması ile olur. Bu itibarla, Hürriyetin
de, müsavatın da, adaletin de dayanağı Milli
Hâkimiyettir''
Atatürk'ün bütün devrimlerinin temelini Cumhuriyet
rejimi içerisinde laiklik ilkesinin oluşturduğunu
unutmamak gerekir. Gayet tabiidir ki, bağnaz
ve tutucu bir toplumda halk egemenliğine/ulus
egemenliğine dayanan cumhuriyetten söz edilemediği
gibi, devrimcilikten veya laik sistemden de
bahis etmek olanaksızdır.
Demokrasiyi benimsemiş siyasi rejimlerdeki
cumhuriyetlerde özgürlüklerin kullanılma alanları,
demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır.
Demokratik sistem ile idare edilen cumhuriyetlerde
hiç kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur.
Sınırsız hak ve hukukun olduğu rejimlere de
demokrasi veya cumhuriyet denemez. Çünkü demokrasilerde
ve demokratik cumhuriyetlerde kişilerin ve
dolayısıyla toplumların özgürlükleri hukuk
yolu ile güvence altına alındığı gibi, buların
sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir.
Bu kısa açıklamadan sonra Atatürk'ün cumhuriyet
ve devlet anlayışına değinelim.
"Hürriyet insanın düşündüğünü ve
dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi
olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu
târif Hürriyet kelimesinin en geniş mânasıdır.
İnsanlar bu mânada Hürriyete hiçbir zaman
sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur
ki insan tabiatın mahlûkudur. Tabiatın kendisi
dahi mutlak hür değildir, kâinatın kanunlarına
tâbidir".
Ancak, esas fikir şu cümlede özetlenmiştir:
"En büyük hakikâtler ve terakkiler,
fikirlerin serbest ortaya konması ve teati
edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir."
Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın
her türlü medenî hakları karşısında vazife
mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak
ifadesini bulmuştur. Onun için "Vatandaşların
teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf
ederse Devlet için o kadar iyidir" demektedir.
Atatürk, kurmuş olduğu genç Türk Devleti'nin
yapısını 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin
temelleri üzerine oturturken, en kısa zaman
da bunun gereği olan demokrasiye geçileceğini
öngörüyordu. O da siyasi alanda demokrasinin
çok partili sistemle gerçekleşeceğinin bilincindeydi.
Atatürk'ün zamanımızdan yaklaşık üç çeyrek
asır evvel cumhuriyet için söyledikleri, bugün
hala bazı batı ülkelerin elde etmeye çalıştıkları
düşüncelerdir. O söylediklerimi bilimsel bir
temel üzerine oturtmamış olsaydı, bu kadar
zaman sonra düşünceleri hala güncelliğini
koruyabilir miydi? Atatürk sadece bilgili
bir asker, uzak görüşlü bir devlet adamı değil
aynı zamanda gerçek bir düşünürdü. Ayrıca
sadece düşünce üretmekle kalmamış, bu düşünceleri
gerçekleştirerek, üçüncü dünya ülkelerine
bağımsızlığın ve kurtuluşun yolunu da göstermiştir.
Bugün bağımsızlık savaşı veren pek çok ülkede
Atatürk adı hala bir bayrak gibi dalgalanıyorsa
nedenini burada aramak doğru olur.
Atatürk'e göre sadece Cumhuriyete sahip olmak
yeterli değildir. Ona layık olmak da gereklidir.
Bunun içinde gereken yol yine eğitimden geçmektedir.
Hürriyet ve bağımsızlığın kıymetini, erdemli
ve özverili, çağdaş eğitim almış olan gençler,
savaş alanlarında bu uğurda şehit düşen askerlerden
çok daha iyi bilebilirlerdi Bağımsızlık; hürriyet,
cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunları
değeri bilinerek korunacaktı. Onun için kılıçla
elde edilen zaferler, siyasi, ekonomik, kültürel
zaferlerle taçlandırılmalıydı.
Atatürk, hâkimiyet (egemenlik) tabirini kullanırken
onu sınırsız ve en üstün bir kuvvet ve kudret
olarak kabul etmiş ve T.B.M.M.'ni, milletin
yegane temsilcisi olarak bu üstün kuvvet ve
kudretle donatmayı, saltanat ve hilafeti kaldırarak
yerine Cumhuriyet rejimini getirmek amacıyla
tek çare olarak görmüştür.
Sivas Kongresi günlerinde, başlıca İstanbul
gazetelerinin başyazarları, hatta daha sonra
Bağımsızlık Savaşı'nda çok büyük hizmetler
yapacak önemli kişiler manda tezini savunurlarken,
Kongreye yüksek öğrenimdeki arkadaşları adına
katılan bir askerî tıp mektebi öğrencisi,
ateş ve heyecan içinde, kendisini Sivas'a
yollayan tıbbiyelilerin "bağımsızlık
davasını başarmak yolundaki çalışmaya katılmak
üzere gönderdiklerini; mandayı kabul edemeyeceğini;
kabul edecek olanlar varsa, bunları kim olursa
olsun, red ve takbih edeceklerini" söyler;
"farz-ı muhal (gerçekleşmesi imkânsız
bir varsayım) olarak, manda fikrini Mustafa
Kemal edecek olsa, onu da reddedeceklerini"
haykırır.
Mustafa Kemal son derece duygulanmıştır.
Heyecan dolu bir sesle: "Arkadaşlar,
gençliğe bakın, Türk millî bünyesindeki asil
kanın ifadesine dikkat edin" der.
Atatürk, Türk gencinin damarlarındaki "asil
kan" sözünü yıllar sonra, Büyük Nutku'nun
sonunda tekrar edecektir.
Meclisin 24 Nisan 1920'de Mustafa Kemal'in
önerisi ile kabul ettiği ilkelere baktığımızda,
1. maddede egemenliğin ulusa ait olduğu vurgulanmaktadır.
Dokuz ay sonra, 20 Ocak 1921'de kabul edilen
Anayasanın 1.,2. ve 3. maddeleri kanunlaşmıştır.
Özellikle 1. madde şöyle idi: "Hakimiyet
Bila kayd-ü şart milletindir. İdare usulü,
halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare
etme esasına müstenittir (dayanır)."
20 Nisan 1924'te kabul edilen 2. Anayasada
da (Teşkilât-i Esasiye Kanunu) Hakimiyet Bila
kayd-ü şart milletindir. TBMM milletin tek
ve hakiki mümessili (temsilcisi) olup millet
namına milli hakimiyeti temsil eder."
denmiştir. Bu Anayasa da milletin temsilcisi
olmak ve milletin egemenliğini kullanmak için
TBMM'den başka bir kuruluş veya organ tanımamıştır.
Bu Anayasayı da isletecek olanlar bizzat kurtuluş
savaşını başarmış, bir önceki Anayasayla da
milletin hakimiyetine inanmış kişilerdi. 1924
Anayasası aslında bunalımlı (savaş) dönemlerin
yönetim tarzı olan, kuvvetlerin tek elde toplanması
zorunluluğunu öngören kuvvetler birliği sistemini
kabul etmekle, normal zamanlarda bu sistemin
çıkaracağı sakıncaları dikkate almamıştır.
Hukukçulara ve siyasal bilimcilere göre, ferdin
hak ve hürriyetlerini tehlikeye sokması mümkün
olan "kuvvetlerin birliği" esası
daha liberal olan "kuvvetlerin ayrılığı"
esasına tercih edilmiş, fakat bu, hakimiyetin
kayıtsız ve şartsız milletin elinde olduğu
ilkesinin kabulü ile de uzlaştırılmıştır.
Kurtuluş Savaşı'nı başarmış, vatansever insanların
elinde muhtemel sakıncalar vücut bulmamış,
yöntemden etkilenmeksizin ana ilke zedelenmemiştir.
9 Temmuz 1961 tarihli Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası da ulusun egemenliğine gereken yeri
4. maddede vermiş, fakat maddenin içeriğinde
önemli değişiklikler yapmıştır.
Madde 4: Egemenlik kayıtsız şartsız Türk
Milleti'nindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın
koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle
kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir
suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa
bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
1961 Anayasasında ilk defa metine Türk kelimesi
eklenmiş, egemenliğin kullanılmasında "yetkili
organlar" denerek de ilk defa TBMM'ye
karşı bir tepki gösterilmiştir. 1961 Anayasasında
egemenliği kullanacak organların yetkilerinin
sınırları da belirlenerek bu organlar da Anayasa
sınırları içine çekilmiştir. Böylece, Anayasa
millet egemenliğinin hukuki bir belgesi olmuştur.
Ayni zamanda, yetkili organlar deyimi Anayasa
Mahkemesi ve Yargı organlarını da millet egemenliğinin
temsilinde söz sahibi yapmıştır. Her organın
yetkileri belirlenip, yetki devredilmesi önlenerek;
bu organların kendilerine ait olmayan yetkileri
kullanarak Anayasaya ve dolayısıyla ulusun
egemenliğine ters düşmeleri önlenmek istenmiştir.
1961 Anayasasının bir siyasi devire tepki
olarak askeri bir müdahale sonrası hazırlandığını
da hatırlamak yerinde olur.
1961 ve 1982 Anayasalarındaki Millî Egemenlik
Anlayışı
Ancak Millî Kurtuluş Savaşı'ndan sonra meydana
getirilen anayasaların millî egemenliğin temsili
hususundaki anlayışı ile 1961 ve 1982 anayasalarının
millî egemenlik anlayışları arasında esaslı
farklar vardır.
1921 ve 1924 anayasaları Türkiye Büyük Millet
Meclisini egemenliğin kullanılmasında yegane
temsilci olarak kabul ediyordu. Böylece meclis
üstünlüğüne dayalı millet iradesiyle meclis
iradesini birbiriyle bütünleştiren, özdeştiren
bir durum ortaya çıkmış bulunuyordu. Böyle
bir meclisin yetkileri kısıtlanamaz; zira
meclisin iradesini kısıtlamak, milletin iradesini
kısıtlamak olur. Dikkat edilmelidir ki, bize
Kurtuluş Savaşını kazandıran büyük Meclisin
kısıtlanamaz iradesinin bugünkü Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde de tecelli ettiği görüşünden
hareketle örneğin Anayasa Mahkemesi kararlarının
eleştirildiğine, mahkemenin kararlarıyla millet
iradesine sınırlar konulduğuna işaret eden
görüşlere rastlanmaktadır. Oysa 1961 ve 1982
anayasalarının egemenlik anlayışı, evvelkilere
nazaran farklıdır. Egemenlik hiç şüphesiz
kayıtsız ve şartsız Türk milletinindir. Bu
bakımdan herhangi bir değişiklik yoktur. Böylece
egemenlik hiçbir güç veya kudretle paylaşılamaz.
Hiçbir kişi kendisini millet yerine koyarak
egemenliğin içerdiği yetkileri kullanamaz,
kendisinde böyle bir yetenek bulunduğunu iddia
edemez. Egemenliğin kendisine özgü vasıflarıyla
mutlak oluşu onun yegane sahibi olan millette
tecelli eder. Ancak egemenliğin millet adına
kullanılmasında, her yetki için olduğu gibi,
kayıtlar vardır. Bu kayıtlar Anayasanın açık
hükümlerinde ifadelerini bulmaktadır.
7 Ekim 1982 Anayasası, 1961 Anayasasının
milli egemenlikle ilgili 4. maddesini 6. madde
olarak almış, bu Anayasasının milli egemenlikle
ilgili hükümleri Danışma Meclisi'nde tartışma
konusu olmuştur.
Boyun eğmemek yani bağımsızlık, sadece dışarıya
karşı korunması gereken bir ilke ve tavır
da değildir. Nitekim Anayasamızın 6. maddesi;
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Türk milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette
hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.
Hiç bir kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir devlet yetkisi kullanamaz"
buyurduğu gibi, bunu takip eden 7. maddesinde
de;
"Yasama yetkisi, Türk milleti adına
Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki
devredilemez" denilmektedir.
1961 Anayasasının egemenlik yetkili organlar
eliyle kullanılır hükmü 1982 Anayasası için
açık olarak Yasama yetkisini TBMM, Yürütme
yetkisini Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu,
Yargı yetkisini de bağımsız mahkemeler kullanılır
seklinde değiştirilmek istenmiş, fakat bu
öneri kabul edilmemiştir. Yine "yetkili
organlar eliyle" denilerek, bir yetki
kargaşasına zemin hazırlanmıştır. 1961 Anayasası
surecinde, idari ve özerk kuruluşlar egemenlik
yetkileri kullanmaya kalkmışlardı. Fakat,
1982 Anayasasında bu kuruluşların yetkileri
açıkça sınırlanarak yasama organının yetkilerine
karışılması önlenmiştir. Öte yandan da 1982
Anayasası Cumhurbaşkanı kararnamesi ve kanun
hükmünde kararname çıkarmak gibi yetkiler
icad ederek ulus egemenliğinin kullanılmasında
yeni usuller getirmiştir. Böylece şahsi ve
kurul niteliği olan organlara ulus egemenliği
ilkesi kılıfıyla keyfi ya da sorumsuz kararlar
alabilme ortamı yaratılmıştır.
23 Temmuz 2002 Türk bağımsızlık savaşı ve
Türk demokrasi devriminin temellerinin atıldığı
Erzurum Kongresi'nin 83. yıldönümü idi. Mustafa
Kemal'in düşünce ve eylem önderliğinde gerçekleşen
bu savaş ve devrimin, özgürlük, bağımsızlık,
barış ve sürekli gelişmenin evrensel anahtarlarını
içerdiği, bir daha 'kurtuluş savaşı vermek
zorunluluğuna düşmemenin güvencesini sağladığı"
her yıldönümünde özenle ve ısrarla vurgulanmalıdır.
Çünkü uluslararası sömürgeciliğin yeni kılıfları
olarak kullanılan "post-modernizm",
"küreselleşme", "devleti küçültme"
propaganda bombardımanları altında, "ulus"
olgusuna, ulusların bağımsız varlığına ve
ulusa karşı sorumlu yönetim düzenine ciddi
saldırılar yapılmaktadır. Gerçekten de bugün
dünyanın geri bıraktırılan büyük çoğunluğunun
özgürlük, bağımsızlık, barış ve güvenliği
tehdit edilmektedir. Örneğin Çok Uluslu Şirketlerin
güdümündeki G-8'in, bunların güdümündeki IMF,
Dünya Bankası ya da Dünya Ticaret Örgütü'nün
dayatmalarının ulusların istençleriyle bir
ilgisi olmadığı, ulusların istençlerine kulak
bile asmadıkları açıktır.
Bu tehditleri sonuçsuz bırakmanın evrensel
yolu, Mustafa Kemal'in Erzurum'da 5 Temmuz
1919 günü arkadaşlarına önerdiği ve en başta
da kendisinin bağlı kaldığı yoldur:
"Açıkça ortaya çıkmak, ulusun hakları
adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun
bu sese katılmasını sağlamak gerekir."
Mustafa Kemal'in başlı başına bir uygarlık
düzenlemesi değerindeki demokrasi devriminin
altın anahtarı, "ulusal egemenlik"
ilkesidir. Tüm Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet
Devrimlerinin ruhunu, meşruluğunu oluşturan
bu ilke, Erzurum Kongresi sonuç bildirgesinden
başlayarak şöylece bayraklaşmıştır: "Ulusal
güçler etken ve ulusal istenç egemen olacaktır!"
Ulusal egemenlik düzeninden yoksunluğun ne
yıkımlı sonuçlar verdiğine de işaret eder:
"Yurtta geleceğimize sahip çıkan bir
ulusal erk ve istencin bulunmadığı yanlış
kanısı egemen olmuş ve cansız bir yurtla kansız
bir ulus neleri hak ederse, İtilaf Devletleri
onları uygulamaya başlamıştır."
Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi'nde dile
getirdiği düşünceler bugün için de ibretle
göz önünde bulundurulacak değerdedir:
"Gün geçtikçe artan bir şiddetle devletimizin
hakları, hükümetimizin saygınlığı, ulusumuzun
onuru, saldırılara ve haksızlıklara uğradı.
Osmanlı uyruklarından olan Rum ve Ermeni öğeleri
gördükleri yüreklendirme ve yardımın sonucu
olarak ulusal namusumuzu yaralayacak taşkınlıklardan
başlayarak üzücü ve kanlı aşamalara varan
utanmazca saldırılara koyuldular. Ancak derin
bir üzüntüyle kabul etmek zorundayız ki bu
gözü peklikler, ulusal denetimin dışında
bulunan merkezi hükümetlerin her birinin ötekinden
daha kötü bir biçimde gösterdiği zayıflık
ve güçsüzlük belirtilerinden ve başkentteki
bir bölüm basında görülen pek karanlık tutkulardan
ve ulusal vicdanın inkar edilip ulusal güçlerin
savsaklanmasından dolayı genişlemiştir."
Sonuç
Türk Milleti gerek Kuvâ-yı Millîye döneminde
gerekse bugün; "özgürlük için özgürlük"
adına vatan coğrafyasının ve devletinin bölünmesine
yönelen gidişi hiçbir zaman kabul etmemiştir.
Milletimizin psikolojik yapısını son derece
iyi tahlil eden ve anlayan Mehmet Akif'in
"Canı, cananı bütün varımı alsın da Huda
/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda"
anlayışı içinde güneydoğusundan batısına kadar
Türk halkı, kendi vatan bütünlüğü için kendi
evladını şehit vermeyi bir onur, bir kutsal
paye kabul etmiştir. Bu büyük millet, ne yaparlarsa
yapsınlar, demokrasiyi de, hürriyeti de yurt
ve millet bütünlüğü içinde anlamakta, kabul
etmekte ve istemektedir.
Bugün Türkiye'de çeşitli siyasal kuruluşların
temsilcileri, demokrasi lafını ağızlarından
düşürmemekte ve Türkiye'nin hızla demokrasi
ortamına geçmesinden söz etmektedirler. Arzuladıkları
demokrasi, Türk kitlelerinin mutluluğunu sağlayacak
demokrasi ise, bunun milli demokrasi olması
gerekir. Oysa ki; bugün milli demokrasinin
oluşma olanakları, yukarıda izah ettiğimiz
üzere çok sınırlı, hatta imkansız bulunmaktadır.
Kaldı ki, ekonomik ve kültürel özgürlüğe kavuşmamış
bireylerin siyasal özgürlüğünden bahsedilmesi
gülünecek bir durumdur. Öyleyse istenen demokrasi,
gerçekte varolan liberal ekonomiye dayalı
zümre demokrasisinin restorasyonundan başka
bir şey olmayacaktır. Bu hal ise, fakir Türk
kitlelerine dönük bir aldatmacadan başka bir
anlam taşımayacaktır.
Daha önce de açıkladığımız gibi, milli demokrasilerde
hakimiyetin gerek ekonomik, gerek siyasal,
gerekse kültürel alanda kayıtsız şartsız milletin
olması, millete dayanması gerekir.
Bugün gelir dağılımındaki dengesizlik ülkemizin
en önemli sorunları arasındadır. Yolsuzluklar
bunu yaratan en önemli etkenlerden birisidir.
İrticanın, terör ve şiddetin beslendiği kaynak
da gelir dağılımındaki dengesizliktir. Gelir
dağılımındaki dengeyi sağlayacak en önemli
unsurlardan birisi ise Denetim Düzeneği'nin
çok iyi kurulması ve çalıştırılmasıdır. Bağımsız
Denetimin yapılamadığı bir ülkede yolsuzluklarla
savaşmak neredeyse olanak dışıdır; böyle bir
ülkede doğruluk ve dürüstlük kavramları anlamlarını
yitirir.
Bu nedenle ulusal iradenin gerçek anlamda
tecelli edebilmesi için ;
Milletvekilleri, artık parti başkanlarının
değil, Ulus'un Milletvekilleri olarak ve T.B.M.M
'nin bu ülkenin en yüce organı olduğu bilinciyle,
etkin ve adil denetimin sağlanabilmesi için
şu yasal düzenlemeleri ivedilikle yapmalıdır:
1) İlk olarak siyasi partilerin gelirleri
denetlenmeli ve saydamlığa kavuşturulmalıdır.
2) Siyasi parti gelirleri yasası değiştirilerek
parti gelirleri saydamlaştırılmalıdır. Siyasi
partilerimizin saygın olmaları Türkiye'nin
saygın olması ile eşanlamlıdır. Keza, T.B.M.M.
üyelerinin ticaretle uğraşmamalarının koşul
olarak sağlanması ve siyasi ahlak yasalarının
T.B.M.M.'den geçirilmesi Ulus'umuzun Milletvekillerine
olan saygısını ve güvenini arttıracaktır.
3) Servet beyanı uygulamasına geçilmelidir.
Türkiye'de vergi vererek gelir dağılımındaki
dengenin sağlanmasında ülke için maddi ve
manevi yükümlülük taşıması gereken kişilerin,
vergi vermek yerine, rüşvet ve haraç vererek
sistemi yozlaştırmışlarının önü kesilmelidir.
dır. Servet Beyanı, rüşvet verebilecek kişiler
üzerinde de denetleme yapabilme kapısını açacaktır.
4) Mal bildirimleri halka açık hale getirilmelidir.
Bu yapılmadığı sürece, kurum olarak T.B.M.M.,
milletvekilleri ve bürokratlar bilinçli olarak
yıpratılmaya hedef olmaktadırlar. Demokrasimizin
daha fazla gelişmesi için, T.B.M.M.'nin ve
Devletin bürokratlarının saygınlığını korumak
ve yükseltmek gerektiği unutulmamalıdır.
5) Siyasilerin Polis ve Yargı üzerindeki atama
yetkileri azaltılmalı, bu konuda evrensel
uygulamalar süratle yasalaştırılmalıdır.
Türkiye'nin Hukuk Devleti olma yolunda büyük
adımlar atması gerekmektedir. Bu ancak siyasilerin
Yargıdan ellerini çekmeleri, Yargı elemanlarının
ekonomik bağımsızlıklarının sağlanması, Yargıda
yükselme koşullarının liyakâta bağlanması,
hukuk eğitiminden başlamak üzere hukukta temel
yeniliklerin yapılmasıyla mümkün olacaktır.
6) Yolsuzluk yaptıkları, rüşvet aldıkları,
rüşvet verdikleri, bunların örtülmesine yardımcı
oldukları ve örtmeye yeltendikleri bağımsız
Yargı tarafından kanıtlanan kişiler için en
ağır suç ve parasal ceza hükümleri konulmalı,
mevcut yasalardaki hafiflikler süratle giderilmelidirler.
Ulus'umuza:
"... Saygıdeğer Ulus'uma şunu öğütlerim
ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne dek
çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki
öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten,
hiç bir zaman geri kalmasın!" (Mustafa
Kemal Atatürk, Söylevden)
TBMM her istediğini yapamaz. Ulusal egemenlikten
söz edip insan haklarına, temel özgürlüklere
aykırı düzenlemelere kalkışamaz. Laik Türkiye
Cumhuriyeti'nin en temel organı niteliğiyle
kendi varlığını ve bunun ulusal dayanaklarını
göz ardı eden işlemlere girişemez.
Değiştirilmesi zorunlu kurallar, hatta tümüyle
yenilenmesi gereken anayasa dururken, gereksiz,
anlamsız, zamansız ve sakıncalı değişiklikler
önermek, yeterli oyu sağlamak için siyasal
rüşvet niteliğinde başka anayasa ve yasa maddeleri
değişikliğiyle pazarlıkta çirkin ödünler vermek,
halkoyundan kaçınarak halka, adaletten kaçarak
yargıya güvenle; milletvekillerini ve gizli
oylarını gözetleyerek ortaklar kararıyla baskı
uygulamak milletvekilliği onuru ve TBMM saygınlığıyla
bağdaşmadığı gibi ulusal egemenlikle asla
uyuşmaz. Ulus-devlet nasıl uluslaşmanın somut
örgütlenmesi, ulusal egemenliğin hukuksal
yapısı ise, başta yasama organı, yürütme ve
yargı organları, bu yapının ana öğeleridir.
Hepsinin gerçek, öz sahibi ise ulustur.
Ulus yapısının bozulmak, ulus-devletin iç
ve dış sapmalar ve sapkınlıklarla, sözde ilerici
ve demokrat gösterişçilerle, çıkarcı, numaracı
cumhuriyetçi yeni mandacılarla, Arap milliyetçisi,
ümmetçi şeriatçılarla yıkılmak istendiği günümüzde
devletin tekliğini, ülkenin tümlüğünü, ulusun
birliğini ödünsüz koruyarak ulusal egemenliği
güçlendirmeliyiz. Duyarlık ve özenimiz; çelişkileri,
aykırılıkları ve tüm kötülükleri önleyecek,
başıboşluk, başına buyrukluk, sorumsuzluk,
ilkesizlik ve tutarsızlık bitmese de azalacaktır.
Laik Atatürk Cumhuriyeti'ne ve temel organlara
yaraşmayan olumsuzluklardan, dayatmalardan
ve anayasaları delmeye yeltenenlerden böylece
kurtulabiliriz.
Bugün Türkiye'de partiler padişahlık usulü
ile yönetilmektedir. Padişahın, vezirlerin
ve divân-ı hümayunun yerlerini, parti genel
başkanı, parti genel idare kurulu ve parti
disiplin kurulu almışlardır. Partilerin işleyişlerinin
ve yapılarının egemenlik ulusundur ilkesiyle
ne bir ilgisi, ne de bu ilkenin gerçekleştirilmesine
katkısı vardır. Her şeyden önce, değil vatanın,
partilerinin idaresini ve işleyişini dahi
demokratik esaslar çerçevesinde beceremeyen
ve hazmedemeyen insanlardan millet idaresinin
gereklerine ve Ulusun Egemenlik Haklarına
saygı göstererek, bu ilkelerin işleyişini
sağlamalarını beklemek bir hayaldir. Partilerin
işleyişinde milletin vekillerinin vicdanlarına
göre, birey olarak millet adına, özgürce millet
çıkarları doğrultusunda karar verme egemenliklerini
tanımaz, bunu sağlamazsak, ulusun egemenliğinden
hiçbir zaman söz edilemez.
İlk TBMM'nde ve Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyetin
ilk yıllarında o zamanın koşulları gereği,
kuvvetlerin birliği esasını benimsemek zorunluydu.
Vatanı kurtaran, onun için savaşmış, yüksek
karakterli milletin vekillerinin elinde kuvvetler
birliğinin sakıncaları ortaya çıkmamıştır.
Türkiye'de Kurtuluş Savaşı döneminde yapılanlar
o dönem koşulları için yapılmıştır. O dönemde
yapılanlar tarihin şartları içinde değerlendirilmelidir.
Gerçek ve öz olan bu insanların iyi niyeti,
vatanperverliği ve vatanın çıkarlarını kendi
çıkarlarının önünde tutmuş olmalarıydı. Günümüzün
temelini oluşturması gereken bu öğeler bugün
yok olmuş, ancak sınırlı olduğu iddia edilerek
iyi niyetle konulan her madde kötü niyetle
suistimal edilmiştir.
Birinci Meclis, titiz ve kıskançtı... Bu
Meclis, yetki devrini düşünmek bile istemezdi.
Cephede yoklukların, parasal sıkıntıların
had safhada çekildiği anda bile, yasa gücünde
kararname yetkisi vermedi. 1922 yılında 11,
12 ve 13 Nisan'da geceli gündüzlü süren gizli
celselerde "Vaziyet-i Maliye Hakkında"
istenen yetki yerine yasa çıkarıldı. Yetki
devri, sadece Sakarya Meydan Savaşı'nda, Başkumandan
Atatürk'e verildi. O da uzun tartışmalar sonunda...
Birinci Meclis, çarpıcı işler de yapmıştı.
Bir örnek. O yıllarda tütün tekeli Fransızlardadır.
Fransız Tütün Rejisi, bizim vekillerimiz için
kutularda sigara yaptırmış... 15 Nisan 1922
günlü oturumda kıyamet kopar; ''Buraya imtiyaz
için gelmedik, biz halkız ve halkçılıkla iftihar
ederiz...'' Ve sigaralar reddedilir.
Birinci TBMM işte buydu... Ve örnekleri de
çoktu. Bir de bugünü düşünün.
Bugünkü Mecliste, imzasının arkasında durmayan
vekillerimiz var.
Genellikle kuvvetlerin birliği esası olağanüstü
zamanların temsil şekli olarak düşünülür Öte
yandan kuvvetlerin ayrılığı esası normal zamanların
temsil şeklidir. Kuvvetlerin ayrılığı esası
millete, egemenliğini daha iyi kullanabilme
ve temsilcilerinin bu ilkeyi çiğnememeleri
için, onları daha iyi denetleme gücü verir.
Ulus egemenliğinin Gerçek anlamda işlerlik
kazanması için, sistemin kuvvetlerin ayrılığı
esasına göre yeniden düzenlenmesi zorunludur.
Kazandığımız tarihi deneyimler, Türkiye'nin
bugün içinde bulunduğu ortam, bugünkü temsilcilerinin
sergilediği karakter özellikleri, tanık olduğumuz
kişisel ve siyasi eğilimler, ulus egemenliğine
ve ulusal yönetime (demokrasi) gösterdikleri
saygının derecesi, bunun inkar edilemez gerekçeleridir.
Bugün Türkiye'de yürütme, yasama ve yargı;
birçok yöneticisinin demokrasi kültürünün
ve demokrasi terbiyesinin eksikliği ve her
turlu iyi niyetsizliğin de yardımıyla birbirlerine
bağımlı hale getirilmiş, sistem tamimiyle
yozlaştırılmış ve egemenlik ulusundur ilkesi
işlemez hale getirilmiştir.
Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi,
yönetim düzeninde halk iradesinin ağır basması
veya yönetimin halk tarafından desteklenmesidir.
Başka bir söyleyişle, devlet ve yönetim gücünün
topluma ait olmasıdır. Ne var ki, tatbikatında
bu tarif sözde kalmakta ve her rejim kendi
anlayışının gereklerine uygun bir demokrasi
yaratmaktadır.
Milli egemenliğin korunup işletilebilmesi,
milli egemenliği temsilen kullanan organları
denetleme yollarının kayıtsız ve şartsız ulusun
elinde bulunmasını sağlamaktan geçer. Yürütme,
Yasama ve Yargı organlarının ayrıştırılarak
bağımsız olarak milletin denetlemesine tabi
olabilmelerinin ve millet adına da birbirlerini
dengeleyebilmelerinin yolları açılmalıdır.
Kuvvetlerin millet tarafından denetlenebilmesi,
sonuçta genel seçimlerde oy kullanarak sağlanır.
Ulus uygun görmediği kişilere kendini temsil
görevi vermez. Nitekim son genel seçimlerde
millet, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete
ait olduğunu çarpıcı bir sonuçla ortaya koymuş,
adeta meclisi fesh etmiştir.
Bu denetleme yalnızca siyasal bir denetlemedir
ve tam değildir. Ulusal denetlemenin bir diğer
unsuru da hukuki olarak cezai denetleme yollarının
da ulusun elinde olmasıdır. Bu da ancak Yargı
organlarının bağımsızlığını sağlamakla ve
milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmakla
mümkün olacaktır. Böylece hem siyasal, hem
hukuken cezai olarak denetlenebileceğini bilen
milletin vekilleri, görevlerini hukuken vatandaşa
karşı sorumlu ve bilinçli yapmak zorunda kalarak
çok daha verimli olacaklardır. Bu şekilde
Ulusal İradenin kılıcı çok keskin olacaktır.
O kılıcı ancak vicdani hür, hür düşünceli,
yüksek karakterli, kendini vatana ve millete
adamış, milletin hizmetçisi olmayı şeref sayan,
bu milletin kendine güvenen en değerli evlâtları
korkmadan taşıyabileceklerdir. Ulusal egemenliğin
tam anlamıyla bilincinde olan ve onu korumayı
her şeyin üstünde tutan evlatlarının elinde
Türkiye'mizin bütün sorunları, en kısa zamanda
en iyi çözümleri bulacaktır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
1. Afet İnan, Medenî Bilgiler ve M.
Kemal Atatürk'ün El Yazıları, T.T.K. Yay.,
Ankara 1988, 23-24.
2. Afet İnan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal
Atatürk'ün El Yazıları,Atatürk Araştırma Merkezi
Yay., Ankara 2000, s.37.
3. İnan, 43.
4. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri,
3. Basım, Ankara 1984, 22.
5. Afet İnan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal
Atatürk'ün El Yazıları, T.T.K. Yay., Ankara
1988, 35.
6. Kocatürk, 16.
7. Kocatürk, 240.
8. Kemal ATATÜRK, NUTUK (1919-1927),
Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 2000,
8
9. NUTUK, 9